Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 35 Üye Adayı ve 2 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 "Varlık her zamankinden de çok varolan'ın tehdidi altın
 Turuncu
 4 mıhlı çarmıh
 Bilim adamları gen avına çıkmışlar
 Söyle bana hangisi gerçek?
 Postmodern Çorba
 buğulu kuğunun akşam kadınında unuttuğu pirinç
 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Bes-Kapital


Bes-Kapital
Sayfa 1, 2  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Vesaire
Yazar Mesaj
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1458
Nereden: gebze

MesajTarih: Çrş Şub 13, 2008 8:49 pm    Mesaj konusu: Bes-Kapital Alıntıyla Cevap Ver

Çok hatırlı bir dostum ziyaretimize gelmişler, hoşgeldin issinabi...
Başa dön
issinabi
Yazar


Kayıt: Feb 13, 2008
Mesajlar: 133

MesajTarih: Çrş Şub 13, 2008 8:53 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Eyvallah arkadaşım. Yak hele bir sigara...


Askerde, bir eğitim ertesi, düdük sonrası istirahatta, Ramazan’la muhabbet ediyorum…
- Ramazan, sivilde ne iş yaparsın sen?
- Çobanlık yaparım abi.
- Vay be… Burada yabancılık çekmeyeceksin o zaman. Bildiğimiz çoban mı? Sürü mü yani yoksa üç beş baş mı?
- Hı? He… Evet, sürü abi.
- Küçükbaş mı, büyükbaş mı?
- En büyükleri benim.
- Anladım.
- Sen askerliği yaptın mı abi?
- !?. Yok… Tecilliyim.
- Ne olarak yapacaksın?
- Sen de haklısın…


Memleketim karlar altında. Soğuklar ipini koparmış, utanmadan, arlanmadan, destursuz, üstümüze başımıza bir şeyler almaya fırsat bırakmadan gördüğü her delikten içeri sızıyor. Karşısında tir tir titrerken aldığı hazzı bir anlatsa bize. Buharlaşmanın faturası bu olmasa gerek. Ekolojik denge bu kadar dengesiz olabilir mi! Gök aşağıya inerken yer bunu nasıl karşılar hiç düşünmez mi? Köyde de değiliz alıp eşşeği ikide bir yükleyip odun getirelim. Eşşek de değiliz, derimiz soğuklardan korusun bizi. Gök hiç düşünmez mi kömürün torbası kaç para? Soğuklar hiç akıl etmez mi çoluk çocuk var, bari tenha bir yerde kıstıralım büyükleri, diye…

Sigaramı balkonda içeyim dedim, içerde milleti rahatsız etmeyelim. Bir insan evladı olarak balkonda sigara içme hakkım yok mu? Oysa sigaranın dumanı tabiata zarar verecek kadar özgür değilmiş. Doğa bizi her an falakaya yatırmaya hazır. İkinci fırtta paçalarımdan girdi rüzgar, bacaklarımı yaladı, çıktı sırtımda dolandı ve dağılıp kulaklarımın ardında şakladı. Şimdi ne demeli bu arkadaşa. Sövsem ardından, boşluğa konuşuyor diye deli derler. Oysa işte orama burama sürtünüp taciz ediyor beni. İçeceğim bir sigara, arka sokaktan bir tursa atıp da öyle gelse ben içeri girmiş olurum. Ama yok, efelenecek bana, sağımı solumu yoklayacak. Hani cinsi de belli değil, dokunuşlarını yorumlayıp da onları nikotinin zevkine katmak için. Oysa bir yaz gecesinde yalvarsan kılını kıpırdatmaz. Açsan oranı buranı dönüp de bakmaz bile. Güneşle anlaşmışlar sanki, paylaşmışlar, bir ara sen, bir ara ben. Bir yıldız araya girse yazıktır, etmeyin, adam olun, diye, ayağını kaydırırlar. Kömürün torbası yedi buçuk, nakliyesi filan nerden baksan on ytl eder. Balkanlar elimizden çıktı çıkalı esip gürlüyor tepemizde. Bir torba iki gün, ayda… Elektrik, su, telefon, mutfak, tüp olmuş kırk üç buçuk, ev kirası… Ne demeli, ekolojik denge…

Bu ay da ödeme vaktinde geldi. Gece gündüz çalışmışım. Üçyüz otuz ev kirası, taksitler dörtyüz yirmi beş, eder yediyüz elli. Kırk elektrik gelmiş, yirmi üç telefon, on sekiz su, eder sekizyüz otuz. Kaldı yüz yetmiş. Gelecek aya kadar artık bu yüz yetmiş üzerinden hesap yapılacak. Yüzünü mutfağa versek, ıvır zıvır, Allah kerim. Bu ay da kaçak tütün içeriz. Çıksam bir daha balkona da rüzgarı çağırsam, gel esmen için iyi bir yer biliyorum. Gel yüzsüz herif…

Tayyip, yola çıkarken beyaz çarşafı giyip de çıktık, diyor. Baykal, seni çarşaflı görmek istemiyoruz, diye çalım atıyor. Naime teyze, kahrolsun şeriat, boynu altında kalsın deyip, eşarbını sıyırıyor ve pamuktan saçlarını düzeltiyor, alnım açık… Tuncay Özkan, vetere girilmeseydi yüzümüze tükürecekti az daha. Yeni sloganı da öğreniyoruz bu arada: Vatan, namus, ahde vefa! Küçük kız çocuğunun, yurtta yapılan baskıdan dolayı psikolojisi bozulmuş. Babası, kızı okuldan alıp başka bir okula gönderecekmiş de eski müdür, orası satanistlerin filan demiş. Neydi kızım? Yok baba, ateistlerin, dedi, yani dinsiz olanların. He, ateistlerin… Çevir… Harun Kolçak, dinini değiştirmiş, Hıristiyan olmuş… çevir… Abdullah gül, Maraş’ta düzenlenen Sütçü İmam canlandırmasında gözleri yaşarmış… çevir… Ulusal’da, bilmem hangi köyde yetmişlik bir ihtiyarın Atatürk hakkında okuduğu bir şiir gelen her konuğa vetereyle gösteriliyor… çevir… türban bilmem ne oldu… çevir… türban uçtu kaçtı… çevir… Filan okul alıyor da fistan okul yasalaşmadı diye henüz türbana izin vermiyor… çevir… chip para bilmem ne… çevir… Kapı zili çalıyor. Hafta sonu merdivenleri yıkayan adam… Abi bu ay ödeme sırası sizdeydi ve hafta sonu evde yoktunuz, mümkünse… Hah, bir sen eksiktin. Ne kadar. Şu kadar. Buyur, ellerine sağlık baba. Eyvallah…

Rabbim! Ne yapmaya gönderdin bizi buraya. Bir şey için gönderildik ama… Taksit mi, mesai mi… Rabbim! Ay sonuna kadar bir elli kağıtla idare etmem gerek. Ve bana ne yapabileceğini, nasıl bir yardımda bulunacağını da bilmiyorum…

Af çıkar belki yakınlarda… Yarım kalan okulumu belki bitirir de altıyüz elli yediye tabi olurum. Doktoru aradan çıkartayım bari, rüzgarın hiç merhameti yok, gördüğü yerde üzerime çıkıyor… Ancak memlekette öyle bir rüzgar esiyor ki bizim rüzgardan da zalim. Yasa çıkardı okuldan attı. Şimdi de ay sonuna kadar kendisiyle idare etmem gereken elli kağıtla şeriatı getireceğimi iddia ediyor… Elli kağıtlık şeriat nasıl olurmuş… Elli kağıda bir kelime-i şehadet dahi getirilmez… Rabbim! Memleketin daha önemli sorunları varmış… Eften püften sorunlarımla vatanın gündemini işgal etmemeliymişim… Birilerinin yaptığı yolsuzluğun, birilerinin yarattığı yoksulluğun, birilerinin siyasi emellerinin faturasını benim bu elli kağıdıma ödetecekler… Ve muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcut, diyecekler… Yoksulluk yoksulluk diyecekler ve benim yoksulluğumu es geçecekler… Rüzgar balkonda vücudumdaki kıllarımı cımbızla teker teker sökecek, küfrederek ağlayacağım ama bana salya sümük dilenen dilenci muamelesi yapacaklar… Öyle mi…

Oysa cebimde elli kağıdım var… Ben bu elli kağıtla rüzgara da karşı koyarım, yoksulluğa da, devlete de, gündeme de, Tayyib’e de, Sütçü İmam’a da, şeriata da, doktora da, kömüre de, altyüz elli yediye de…

Fatih’te ev arıyorum. Dön dolaş, Balat taraflarına indim. Girdiğim her emlakçı, sanki ölüymüşüm ve bana ruh üfürecekmiş gibi minnet altında bırakarak bakıyor. Oysa ilanları ve rakamları bile yazamayacak kadar kör kütük cahiller. Ama paraları ve evleri var. Birine girdim.

- Ev iki artı bir, dedi haşmetmeabları.
- İyi, zaten bir köroğlu bir ayvaz oturacağız, dedim.
- Buyur? (anlamadım)
- Yani bir ben bir de eşim oturacağız.
- Memleket neresi bu arada?
- Fistan yer.
- Ha, iyi çünkü ev sahibi kürt kiracı istemiyor.
- Salla gitsin o zaman, vaktim var biraz daha dolaşayım.
- Yahu dur! Sen kürt değilsin ki!
- Değilim ama ben de öyle bir ev sahibi istemem.

Fatih’teyim yine… Çarşamba taraflarını dolaşıyorum. Buradaki emlakçılar sakallı, dinleri imanları var, paraları da. Buralarda da apartman girişlerinde “Mülk Allah’ındır” yazar ama ev için Cebrail gelse dahi sakalına donuna bakarlar. Bir müslüman bu kadar çirkin olabilir mi? Bir müslüman bu kadar göbekli olabilir mi? Bir müslüman bu kadar ruhsuz olabilir mi? Nereye girsem adam konuşmadan ilk önce bir baştan ayağı süzüyor beni. Otur da demiyor. Elinde münafık, kafir, putperest, lavuk, zar zurt ne kadar kavram varsa o bakışlarıyla beni bu kavramların içine yerleştirip bir ölçüyor. Mekke’yi fethetmiş de beni esir almış sanki, kime satacağını düşünüyor gibi dudak hareketleri yapıyor. Sakalını avuçlayıp salıyor aşağıya. Pazarlara indirilen cariyeler geliyor aklıma. Onlara da öylesine psikolojik işkence yaparlar mıydı. Bir ağzımı açtırıp dişlerime bakmadığı kaldı. Kadın olsam, “Arka odaya geç de bir de oradan bakalım” diyecek gibi göbeğine dokunuyor.

Ne olduysa içlerinden biri belki de boş bulunarak otur diyor. Oturuyorum. Belki de müellefe-i kulûb sınıfına uygun görmüştür beni. Başlıyor… İki artı bir, ama ev tren vagonları gibi, odalara birbirinden giriliyor. Bir yıllık kontrat, bin bilmem kaç dolar depozit, altı ay peşin, diğer altı ay için üç ayrı senet, olası bir durumda hemen evi boşaltmak üzere ve verilen paranın beytülmala gideceğine dair ayrı bir senet… Bunlar yetmezmiş gibi münker ve nekir tarzında, ilmihal içeriğinde cins cins sorular… Bunlar da yetmezmiş gibi, soruyor:
- Ev sahibi çocuklu aile istemiyor. Çocuk var mı?
- Yok, yeni evleniyorum.
- Ama olacak!

Ne denebilir ki adama. “Çocuk yok”, diyorum. Bana, “Ama olacak!” diyor ve henüz olmayan bir şey yüzünden beni yargılıyor…
Ha Çarşamba, ha Çankaya…
Aklıma, “En büyükleri benim!” diyen Ramazan geliyor.

Balkonda pis, abaza bir rüzgar…
Cebimde elli kağıt…


En son issinabi tarafından Cum Ksm 28, 2008 1:48 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
gece
Forum Yöneticisi


Kayıt: Nov 05, 2005
Mesajlar: 1438

MesajTarih: Prş Şub 14, 2008 12:26 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

issinabi hoşgeldiniz..
Başa dön
ANLAM-SIZ
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Dec 14, 2005
Mesajlar: 852

MesajTarih: Prş Şub 14, 2008 10:51 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sevgili tian, ne güzel misafiriniz var öyle.

Bize de bekleriz sn issinabi.
Başa dön
adalet
Sadece Okur Adayı Bölümüne Yazabilir


Kayıt: Nov 13, 2004
Mesajlar: 3

MesajTarih: Prş Şub 14, 2008 5:04 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Aklıma tarikatçı ev sahibimiz geldi; öğrenci evindeyken arkadaşlar yem olarak beni sunarlardı kirayı almak için gelen ev sahibine...

Maksat 3-5 bardak türev olmuş çayı içirip ana gündem olan kira ve yıllık zam artışını, memleket meselelerine getirip, lokal ve genel soru-sorunlarla kafasını şişirip, giderken bi paket makarna alda öyle git demek... Very Happy

" ah abi bak neler yaptılar görüyor musun? Bunların bi kaçını fomara meydanına çıkarıp eşeğin dübürüne su kaçırmak neymiş göstereceksin... milletin diniyle örtüsüyle uğraşıyorlar, millet kömür bulamıyor, tren seferleri yapılamıyor(!) bu devirde okumak kolay mı xx abi...

-Abi yeni bir tarikat kuruluyormuş, bunlar mikrofonla ezan okumayı caiz görüyorlarmış duydun mu? Üstüne üstlük heryerden zeytin yenilebilir alınabilir diyorlarmış...

- xz: Güzel tarikata benziyor, sırf zeytin yemek için o tarikata geçilir
- xx: vay be, güzelim dinimiz ne hallere düştü...
- xz: Abi senin şeyhin şu zeytini yesin, o dakka tarikatını bırakmazsa bişi bilmiyorum
- xc: abi aç olana din iman sorulmaz hem...
- xx: Neyse akşam oldu..."

* * *

Abi xxx'e bu ay para gelmemiş, kira biraz eksik idare et, yarın malum finaller başlıyor hadi canım abim...
xy kamet getir namazı cemaatle kılalım, kira eksik ama 28 sevaptan mahrum etmeyelim xx abiyi...
Başa dön
issinabi
Yazar


Kayıt: Feb 13, 2008
Mesajlar: 133

MesajTarih: Pzr Şub 17, 2008 2:29 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Magosa limanı limandır liman aman amman
Bizi ayıranda yoktur din iman…

Bir sevgililer günü daha geçmiş öncekiler gibi. Öncekiler gibi bu da umurumda olmadı. Hayatım boyunca da bir sevgililer günüm olmadı. Sevgililer günü diye bir gün mü olurmuş hem. Öküze desen ki, yarın Muharrem’in üçü, Receb’in dokuzu ne anlar. Hani bu aylarda resmi veya örfi açıdan ot verilip verilmediğinden dolayı değil, öküz olduğu için bu günler bir şey ifade etmez. Öküze: “Baba bu gün sevgililer günüydü ve ama sen o kocaman, bileme taşı gibi dilinle otların beline dolandın, millet el ele kol kola fettan cümlelerle bakışır ve koklaşırken sen yine o kocaman kalorifer peteği gibi burnunla yere hohladın! Çünkü sen bir öküzsün!” desen, zoruna gitmez. Yine: “Arkadaşım, yıllardır yediğin şu bıtrak otu, kavramlarından soyutlanabilir mi, meselesini seninle enine boyuna bir tartışalım” desen aynı tepkiyi verir.

Şimdi biri kalkıp bana: “Baba, iki üç gün önce sevgililer günüydü. Ama senin umurunda olmadı, mutad günlerdeki gibi sağını solunu kaşıdın, burnunu karıştırdın, yüzünü gözünü yıkadın, çalıştın. Ve bu güne dair, bu günün ruhuna önemine altyapısına, siyasi ve sosyal arkaplanına dair tek bir hayat emaresi bile göstermedin! Elli kağıdın var, git bir çiçek, ot, börtü böcek al!” dese, zoruma gitmez. Niye?

Oysa sevmek ne deli bir şeydir. Üç bin metrelik bir şelaleden bırakın kendinizi aşağıya. Döşünüzün üzerine suya çarpıp milyon parça olmadan önce, o inişte yaşarsınız aşkı. Karşı koyamayacağınız bir çekim gücü vardır. Ayaklarınız yerden kesildi mi artık kaçarı yoktur. Fenafilmâ olacaksınız aşağıda. Oysa akan su ile sizi paramparça eden su aynı sudur. Mesele aşağıya ulaşana kadar aldığı şekilde. Hoştur, güzeldir, boşluktur, dindir, ötedir, puttur, şefaattir, melektir, her bir şeydir ama köpüktür. Ve bunu ancak aşağıda parçalarınızı toparlamaya çalışırken fark edersiniz.

Binbir çilesi vardır. O kazma, o odun, o taş gibi bedenden bir Buda çıkarır. Ne rezil bir şeydir oysa. Ne çok gücümüzü aşan bir şeydir oysa. Aşk dindışılıktır. O kadar ince, derûni karışımına rağmen metafizikî ölçülere göre sac kadar bir derinliği vardır. En hassas ölçü ve tartılarla tartılıp değerlenmesi gereken öylesi bir olguyu metafizik her nedense cehennem ateşi için alınan odunların, kütüklerin tartıldığı kantarla tartar. Oysa aşk gramla çalışır. Ve sıfır çeker bu yüzden. Değerler tarafından itilip kakılırsınız. Ava çıkmış gibi değerler sizi gördükleri yerde mıhlarlar. Uluorta meydan dayağı yedirir size, kış günü sahipsiz sokak köpekleri gibi kuyruğunuzu alıp bacak aranıza kıvrılıp yatarsınız bir köşede. Oysa gözleriniz o kadar da miskince bakar ki. Oysa ne köpek bir şeydir şu aşk.

Şirktir aşk. Kalbinizi müşrik, gözlerinizi münafık yapar. Bedeninizin paslı bir çöp tenekesi kadar değeri kalmaz. Aşk korsan bir tanrıdır. Başkasının mülkünde kaçak ve sinsice dolaşır. Ve her nedense mayınlar hep bizi uçurur. Oysa çok tanrılı zamanlarımız da oldu. İki tanrıdan bir şey çıkmaz. Aşka iman ettiğim için Zeus mezarından çıkıp boğazıma yapışmaz. “Ey aşka iman edenler! Kendinizi boşluktan aşağıya bırakmayın!” diye bir ayetle de karşılaşmam. Din afyondur diyenleri tekme tokat döver aşk. Çünkü aşk tek tanrılı bir dindir. Ve diğer tek tanrılı dinleri en büyük meydanda en gür sesiyle cenge çağırır.

Aşk göktür. Sonsuza uzayan bir şelalenin köpükleri gölgesinde, yere düşme korkusu taşımadan yine sonsuza kadar yol alırsınız. En son düşüp de parçalandığınız yer maşukunuzun kolları olur. Ve bu cümle teorik bir cümledir, ilmihal cümlesidir. Beynin kalbine yöneliktir. Olası bir sakata gelme durumunda bahaneler diyarına kapı aralama girişimidir.

Sabahın beşinde kazara yoldan geçen bir parça yüzünden işi gücü bırakıp aşktan meşkten bahsetmek de iş değil hani. Aşk nere, böğürtü nere…

Oysa bayram günü gördüm öküzü, yere yatırmaya çalışırlarken. O kadar ip dolamışlardı ki sağına soluna, mumyaya dönmüştü. Dilmeler, latalar havada uçuşuyordu. Neden? Şimdi desem ki, lan bırakın, Allah’tan korkun, yazıktır, günahtır. Bırakın yaşasın, belki bir sevdiği bir düşündüğü, bir beklediği vardır. Belki sevgilisine yazmayı okumayı düşündüğü şiiri henüz yeni geçirmiştir aklından, öküzle öküz olmayın! Başıma asgari üç beş dilme yerim! Oysa öküz kimsenin umurunda değildi. Yamyamlar gibi herkes bir parça et kapma derdindeydi. Yan tarafta mangallar bile yakıldı henüz öküz yere yatırılamamışken. İnsan bu kadar duyarsız olabilir mi? Duyarsız kalabilir mi?

Öküzle empati kurmak için illa ki öküz olmak mı gerek! Belki de hayatımızın bir kesitinde şu öküzün düştüğü duruma düşmüş olmak gerekti. Bizi de öyle aynen bu öküz gibi çarmıha gerdiler zamanında ve yere yatırmadan, gözlerimizi kapamadan ayakta böğürte böğürte kestiler, böğüre böğüre çırpındık debelendik ve böğüre böğüre öldük. Aynen bu öküz gibi. Onlar etimizi yediler büyük bir zevkle, iştahla, kutsal bir merasimle, salyalı bir şehvetle. Biz de toprağın altında kaldık. Paçalarımızdan dahi çorba yaptılar. Öküz gibi sevdik ve ecelimiz de öküzce oldu. Sevgililer günü gelmiş. Kimseye bir şeyler demek zorunda değilim, bir şeyler almak zorunda değilim. Eti yenmiş bir öküzden artık ne beklenir.

Bıçağımın sapını da çöp diye leş diye murdar diye gömdükleri, ite köpeğe, çakallara yedirdikleri o kemiklerimden yaptım. Kaç yıldır bıçak çekiyorum herkese… Göğe çektim ilk bıçağımı, biliyorum bunun suçlusu yukarılarda değilse geri başıma düşecek ve bu sebepten gebereceğim…
Başa dön
issinabi
Yazar


Kayıt: Feb 13, 2008
Mesajlar: 133

MesajTarih: Pts Şub 25, 2008 9:57 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sayın Amentü’ye bir “hanîflik” borcumuz vardı. Sanırım bir fikir verir.



- Başkalarının acılarından zevk mi alırsın sen!? diye çıkışır Bekir. Belki de neyi kastettiğini anlamak ister.
- Bu tür acılar düşünmeme yardımcı olur... Durumu kurtarmıştır Bahar.
- Düşüncelerin bu tür şeylerden mi besleniyor?
- Bir bakıma. Yani bu tür şeyleri duymam veya görmem, haklılığımı ve doğru yolda olduğumu gösteriyor bana.
- !?
- Sence absürd, bence bir keşif olan bir yönümü anlatayım sana. Bizim sokağın başında bir bakkal var. Yabancı olduğumu biliyor; bildiği için de toplu alışverişlerimde parayı hep eksik verir veya pahalı satar.
- Değiştir o zaman!
- Neden?
- Bile bile alışverişi hâlâ oradan mı yapıyorsun!?
- Hep yapacağım da!
- Tuhafsın!
- Değil, ama adamın yaptığı hoşuma gidiyor.
- Senin değil adamın hoşuna gidiyordur.
- Ama karlı çıkan benim.
- Mümkün mü!?
- Onun kârı 10-15 günde birkaç milyondur. Ama ben, hayata bakışımın sağlamasını yapıyorum bununla. İnsan işte budur!, diyorum. Ben öyle diyorum, adam da dediğimi yapıyor. İnsanın bakışında haklı olduğunu bilmesi kadar hoş bir şey var mı!? Hayat böylesi insanların gözlerindeki parıltıdır, hepsi bu!
- Olaylara böyle bir mantıkla yaklaşanı da ilk defa görüyorum.
- Ama sonuçta aynı alana çıkıyoruz.
- Doğru.
- Şeydayı görmek ister misin?
- !!??

İnsan insan, balçık insan, söyle bana böylesi cümlelerin önünde neden yavşarsın!? Birgün gururun içimdeki damarlarını bulacağım ve suratına tüküreceğim!.. İplerin nerde köpek gurur! Neden oynarsın bizimle!.. Yapma bunu Bahar! Bakışlarıma bir kadın olarak dokunma!.. Toplar kendini Bekir sonra. Bahar devam eder:

- Elinde desem...
- Sağlama mı yapacağın!?
- Belki... ben sağlamamı yapacağım, sense sorularına cevap bulacaksın ve istediğine kavuşacaksın.
- Nasıl peki?
- Uyanarak!
- Uyanarak mı!? Neyden ve nasıl!?
- Bu hayattan öbür boyuta...
- Öl mü demek istiyorsun!?
- Ha bu gün ha yarın… nasılsa olmayacak mı?
- Her uykunun doğal bir süresi var ama!
- Gördüğün kâbussa, kötü bir rüyaysa, birilerinin seni uyandırmasını beklemen mi lazım!? Sen uyansana!
- Öyle bir hakkım var mı?
- Uyku senin, rüya da… seni uyanma hakkından kim menedebilir ki?
- Beni uyutan!
- Özgür bırakmış seni...
- Özgürlük varlığın doğasında yoktur. Onu bizler burada icat ettik. Teselli olup avunduğumuz bir oyundan da öte değil...
- Allah sana öyle bir hak vermiş ama...
- Nasıl bir hak!?
- İsteyen, istediği yolu yürüyebilir, diyor.
- Aba altından sopayı da gösteriyor ama.
- !?
- Burada düşünce özgürlüğü var mı?
- Yok.
- Kim demiş!?
- Var mı!?
- Tabi ki var!
- Nerede?
- Herkes istediğini düşünebilir.
- Sadece kafada olabilecek bir şey mi bu!?
- Yaz, çiz, anlat… Engelleyen mi var?
- Bilmiyormuş gibi konuşuyorsun.
- Ama bir şartları var. Adamlar, düşünme, yazma ve ifade etme özgürlüğünü tanıyoruz sana diyorlar… fakat bizden farklı veya bize karşı düşünür ve bunu eyleme dökersen cezayı da yersin!
- Ee! Özgürlük bunun neresinde!?
- Bunu benim sormam lazım sana.
- !?
- Bahsettiğin özgürlük bundan farklı bir şey mi? Düşün, yaşa istediğin gibi ama bizden farklı veya bize karşı düşünür ve bunu eyleme dökersen cezayı da yersin deniliyor. Yani hapis yerine cehennem... Fark bu mu!?
- Ama doğru ile yanlış belli olmuştur, deniliyor, yanlışın doğal sonucudur ceza.
- Bizim yolu yürümeyen ama bizden daha iyi olan bir sürü adam var! Hangi yanlış? Hem kime göre doğru ve yanlış!?
- Bunu en iyi bilene göre!
- Her şey baştan ayarlanmış ve değerler verilmişse, bunlara uyma özgürlüğü vardır ama uymama özgürlüğü yoktur. Dolayısıyla aynı kapıya çıkıyor. “Bizim gibi düşünmeyenler kötüdür” bir ön kabul mü bizde!?
- Kötü olmayabilir ama batıldır!
- Kelime oyunu mu!?
- Yani öyle bir özgürlük yok mu?
- İyiliklerin doğal sonucu cennettir. Allah’la ikili ilişkilerin sonucu da Allah rızasıdır veya bunun ardındaki sırdır. Allah’ın insanı varediş amacı düşünüldüğünde, merkezinde Allah olmayan bir iyiliğin insanı götürebileceği en yüksek yer cennettir. Fakat hedef cennet olmadığı için, nihai olarak cennette olmak da pek bir anlam taşımıyor. Allah’ın hedeflediği amaca ulaşamayan kişi cennette de olsa yine zarardadır. Allah merkezli eylemler yaratılış amacına götürür. İyiliği sırf iyilik olduğu için yapanların ise ulaşabilecekleri en yüksek nokta cennettir.
- İnanmayanların da cennete girebileceğini söylüyorsun yani!?
- Hayır, girecek demiyorum ben… Yapılan iyilikten bahsediyorum ve bu iyiliğin insanı götürebileceği en ileri noktadan…
- Aynı anlama gelmiyor mu?
- Arada ince bir fark var.
- Özgürlük?
- Geliyoruz… Cehennem kötülerin yeridir. Kötülük yapan herkes inansın-inanmasın bunun karşılığını görecek. İnanmış ama kötü olan biri ile, inanmamış ama iyi olan biri arasındaki fark ne? Kötü olan imanlı biri için, ne kadar kötü olursa olsun, taşıdığı iman, uzak da olsa ona cennete doğru bir yol açıyor. İyi ama inançlı olmayan kişi ise, ne kadar iyi olursa olsun, onun için böyle bir yoldan bahsetmek mümkün değil.
- Doğru.
- Üç yaşındaki bir çocuğu çevir ve ona bunları anlat, “Adalet!” der sana.
- Adil değil mi yani!?
- İnanmayan biri, resmen adam kayırma, der buna!
- Sen ne diyorsun?
- İnançlı ama kötü olanla, inançsız ama iyi olan kişi, ikisi de yaptıklarının karşılığını alacak. Ama ikisi de sonuçta zararda.
- Varsa bir adaletsizlik çözülmedi ama!
- Meseleye, Allah’ın insanı varediş amacı düşünülerek yaklaşıldığında çözülüyor.
- Nasıl?
- İkisini de cennete koysak dahi bir adım ileri atmış olmuyorlar. İmkanları kısıtlı olan bir dünyadan, imkanları daha iyi olan bir dünyaya geçiyorlar o kadar. İkisi de yerinde sayıyor yani. Biri Allah merkezsiz iyilik yaptığı için, diğeri ise kötü olduğu için. Ama bana kalırsa inançsız iyi, inançlı kötüden daha fazla ümit vadediyor.
- Burada mı?
- Her iki tarafta da…
- !?
- Şaşırma! İyi olmak ile müslüman olmak arasındaki farkı gözönünde bulundurmak gerek. Çünkü hep gözden kaçmıştır. Müslüman olmak cenneti garantiler. Müslüman olmayan fakat iyi olan kişi belki cennete girmez ama onun yeri cehennem değildir.
- Cehennem kimlerin yurdu peki?
- Bilerek inat edenlerin ve kötülerin doğal yeri.
- Cennet?
- İyilerin doğal yeri.
- İmanın ne anlamı kalıyor o zaman!?
- Her şey cennet-cehennem değil ki! Allah var... İnsanı yaratılış amacına götürebilecek tek araç imandır. Cennette olmak, insanın bu dünyadaki insanlığını öbür tarafa taşımasından öte değildir.
- Yani!?
- Allah’ın insana sonuç olarak tanıdığı özgürlük, bir ucunda cennet-cehennem, diğer ucunda Allah olan bir yoldan başka bir şey değildir. İki uçtan birini seçme özgürlüğünü tanımış bize. Ama insanın varediliş amacı düşünüldüğünde sadece bir ucu anlamlıdır.
- Senin aradığın ne o zaman?
- İnsanın her iki uca da bağlı olarak yaratılması… buna anlam veremiyorum.
- Anlamlı ucu buldun ya!
- Ama rüzgar ters yönden esiyor!
- Senin karanlığın benimkinden daha yoğunmuş.
- İkimiz de dövüyoruz ama karanlığımızı, der Bekir.
- Ben dövmüyorum!.. o benim aydınlığımı dövüyor. Elimi kaldırışım da refleksten öte değil.
- Sen bir ölüsün o zaman!
- Ya sen!?
- Ben hâlâ umutluyum.
- Kendini kandırma!, bulamayacaksın biliyorsun!
- Umuyorum ama!
- Yeni bir yıkılışa hazırsın o zaman?
- Allah, “bilmediklerinizi bilirim” demiş... Bulunmak zorunda...
Bulamayacaksın!
- Bulamasam da bu, olmadığı anlamına gelmiyor.
- Senin kârın ne olacak?
- Elimde bir mum var. Karanlık zifiri de olsa, rüzgar ters yönden de esse, bir gün bunu yakmayı başaracağım!
- Senin kârın ne olacak!?

Şeyda’nın gelin gittiğinin gecesiydi... evren yeni bir peygamberi ortaya çıkarabilecek kadar, sil baştan vahiyler indirebilecek kadar karanlıktı... Hani güneşin dürüldüğü, yıldızların koptuğu, denizlerin kaynaştığı, iyi ile kötünün tek döşekte oynaştığı... o gün vardı ya... İşte o gündü... Soldan verilecek kitaplara yeni besmelelerle yeni ayetlerin eklendiği... Değerden cilbablarla söylemlerin, eteğinin bir ucunu hafif sıyırıp en olmadık kişilere tenha yerlerde otostop çektiği... bir gün... İşte o gündü... Ruhun diri diri toprağa gömüldüğü ve ama bir Allah’ın ve kulunun çıkıp da “hangi suçtan dolayı yüreğinin ırzına geçerler!” diye sormadığı... Doksandokuz ismin sıfırlandığı ve boşluk bırakmadığı... bir gün... İşte o gündü... Beynin kıvrımlarında, aklın semalarında, alnının ortasından vurulmuş bir kalbin cüssesi altında yankılanan cümlelerin dile gelmesinin küfür, şirk olduğu... bir gün... İşte o gündü... Hani Şeyda gelin gidiyordu... Telli duvaklı kefen hangi dinde var!.. Bizim dinde... Hani son bir defa dönüp bakmıştı... azrailin koluna takılı... Ve hani ağlamıyordu... ölülerin ağladığına kim inanır... hangi ölü kendi ölümüne ağlamış... Hani değerlerim iki kolumdan tutmuştu... söylemlerim omuzlarımdan... güya sakinleştiriyorlardı... hakkı ve sabrı tavsiye ediyorlardı... Dönüp son bir defa bakmıştın hani... iki tarafında telkin veren hokkabazlar... son bir defa hani bakmıştın dönüp... Hani beynim ve ruhum ve kalbim çırçıplak soyunup ebedi karanlığına dalmıştı gidişinle... İşte o günün hatrına: Kendi cümlelerimi hayata döşemeden ölmeyeceğim... Ve gözlerine dokunup seni seviyorum demeden... acı bir tebessümünü ruhuma azık edip sebebe küfretmeden gebermeyeceğim!..

- En azından…
(Korsan Halife)
Başa dön
issinabi
Yazar


Kayıt: Feb 13, 2008
Mesajlar: 133

MesajTarih: Prş Mar 06, 2008 8:25 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ben
kim ne derse desin savaştan gayrısında yokum
haydi düş peşime gidelim ebedi diri kalmaya doğru
nicedir hain suskunluğumuzdan
bak bir kez daha dağlandı yüreğimiz
roketlerle gelen ölümle yitirdik hasretimizi
hizbullah eri Abbas Musavi’yi

ama gül açmaz deme sakın
siperden sipere seken ölümlere dost
canlar namluya kondu, antlar içildi
şimdi bırakalım artık ağlamayı sızlamayı
savaşın dilini konuşturalım
erkekçe bir kavgaya soyunan
intikama tutkun yürekleri konuşalım
öfkeler çıksın kınından
hayat bağışlayan silahlara yüklensin umutlar
o tetiğe basan eller, şehadeti anlatırlar

gözlerimiz yoruldu bu topraklarda
gidelim kan da gelir arkamızdan aşk da
kanatarak toprakları, tel örgülü sınırları
gidelim görelim yahudiyi hayberce
“ve’l ba’su ba’del mevt” günü,
yahudiye dost olma suçu önümüze elbet düşecek
o zulüm karışmış imanlarla, işlenen cürümlerle
misakı milli hudutlarında zevku sefa var dostlar
ama Gazze’de hergün yürekler yanar

aman ey gözlerim
sen bakmaya devam et yahudiye hayberce
savaşa soyun gönlüm, savaşı solu
iki elim silahlarda çözülmek için
vaktidir şimdi yumruk yumruk kavgalara girmenin
şimdi damarlarda uyuyan kanlar utansın
alçaklık damgası vurulmuş yahudi şakağına
namluyu doğrultmayan eller utansın
susmak, beklemek nöbetinde
savaşsız, kavgasız rahat ölümler düşleyip
uykuları derin olanlar
ve hala biz, siz zamirlerini çekenler utansın

çatlamaz yüreğinse taşıdığın,
bunca mümin avından, ucuz dervişlik postuna bürünmüş insan
ve ey omuzlarından aşağıya birikmiş suçları akan
ve siz, kansız, cansız, bedelsiz, beleş cennet yolcuları
o lanetlenmiş aşağılık maymunlara
hiç değilse bir taş atmazsanız
taşıdığınız eller utansın…

Bünyamin Doğruer
Başa dön
issinabi
Yazar


Kayıt: Feb 13, 2008
Mesajlar: 133

MesajTarih: Prş Mar 06, 2008 8:46 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Kudüs yüklü bir hasret sardı beni
ellerimi yorgun kılan attığım taşlar değil
kan tutmuş bir şafakta kelepçeli kollarıma inen taşlardır
camları kırılmış penceremden bir de soğuklar hırpalar vücudumu
uçan turnalar değil artık gökyüzünde
iki kaşımın ortasında güneşler söner, kudüs düşlerim gün boyu
acımasız bir alev aydınlatır gökyüzünü
nükleer başlıklı füzeler, petrol kokan sömürü saatleridir çalan
wasinghton merkezli cinayetleri perdelenmiş ihanetleri kim seyreder… ne der…


işte lekeli bir çağda
Gazze şeridinden bir çocuk ateşten bir çiçek sunar
muhacirler kampına dönen ey kalbim konuğun kutludur
eylemden geri durmuşluğumun kuşatılmışlığı altında
ezildiğim günlerde suçluyum
Kudüsüm , benden çalınan sevgili Kudüsüm
şimdi senden uzağım uzak
ve ateş çemberinde ruhum
dünya sunulur bizlere her gün

kanatlarını kan sularında yıkamış bir kuş gibi
tüm vahşetlerini tezgahına sermiş
Batı Şeria, Gazze, Kudüs, Beyrut derken
Ortadoğu sokaklarında kum taneleri çapında yahudi virüsleri
Mescidi Aksa kalır gerilerde yanmış, yenik, kuşkulu
hüznünü demler senelerce..
ah Davut oğlu Süleyman, bak ne halde mabedler
emrine amade kılınmış rüzgarları gönder
yapılan kazılardan kesik kesik kan sızıyor
arz sallanıyor duyuyorum..
toprağın damarı çatladı kan kaybediyor

ah seni kimselere anlatamam
bir gün yıkılırsan korkarım darılırsın bana
iki gözüm ondan değil, mahşerde hesaptan korkarım

acıların intiharlara kayıtlı da olsa ey gerilla doğrul
varsın her gün ölümlerle geçmesin günün
bir atlı geçecek ordan, inan
üzerinde Selahaddinler taşıyan..
kanayan alnına mendilini uzatıcak bir atlı
çünkü biliyorum acılı bir sevda gibisin seni terk ettiğimden beri
istersen sor odamdaki asılı duran resmine
sadece bakıp ağlıyorum, ellerimde dualarım
dertlerini ağlatan yanlarınla sundun bir kez daha
uyuyamam artık
uyusam çığlıklar kırmızı renk olur düşlerime
niçin kafir yunan zindanında ömür boyu mahkum Ahmet Yasin

insanları sormuyorum ben karşı duracak
biz neredeyiz ey çağdaşlar, demokratlar, Madrid satılmışları
mutlu aile yuvanızda çaylı çerezli, pastalı börekli
sıcak soba başlarında renkli görüntülü
uydu antenli ekranlarınızda doya doya seyredin
her akşam Filistinde bir çocuk
göğsü kalbura çevrilmiş de bir taşla kapanmış toprağa
kılınız kıpırdamasın
insancılık, demokrasi havariliği yapın
acıyın… vah vah deyin… kınayın... demeçler verin...
Sahi, siz lafla peynir gemisi yürütenler
önce insan olun insan
ölüme… ölümlere bir anlam getirin…

Bünyamin Doğruer
Başa dön
issinabi
Yazar


Kayıt: Feb 13, 2008
Mesajlar: 133

MesajTarih: Pzr Mar 23, 2008 10:04 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Anadolu bir bilmece, çözerim eksiği kalır
Satır satır hece hece yazarım eksiği kalır…

Televizyonu açmaktan korkar olduk. Kendi sorunlarımız yetmiyormuş gibi siyasi bir psikolojik baskı altına almak istiyorlar. Kendi aralarında çalıp oynayacaklar ve fatura bize kesilecek her zamanki gibi. AKP kapatılma davası ertesi her ağızdan hukukun üstünlüğü cümlesi çıkmaya başladı. Cumhuriyet, demokrasiye karşı kendini hukukla koruyacaktı. Onun için saygı duymak ve süreci beklemek gerekti. Sonra üç kişi apar topar gözaltına alındı. Hukukun üstünlüğü ve süreci arka planda kaldı ve daha değişik ve daha derin laflar edilmeye başlandı.

Deniz Baykal, Erdoğan’ın oluşturmaya çalıştığı derin devletten dem vurdu. Kullandığı cümle de pek manidardı: “Kendi” derin devleti… Deniz Baykal bu memlekette siyaseti en iyi bilenlerden birisidir. Siyaset alanında uluslar arası çapta kabul gören tezleri de vardır. Erdoğan tonla kitap okusa, tonla danışman tutsa “siyaset bilimi” olarak yanından dahi geçemez. Erdoğan ayıp etmiş. Derin devlet bu kadar kolay ve basit bir şekilde el değiştiremezdi. CHP bu memleketin folklorik bir partisidir ve olmazsa olmazıdır. CHP bir 23 Nisan gibidir, bir 29 Ekim gibidir. Resmi bir partidir, dışarıdan bakıldığında (ki dışarıdan bakılmalıdır zira kendine has, özgün bir içeriği yoktur) 657’e tabi bir parti görünümündedir. Kritik anlarda, siyasi bunalımlarda, krizlerde ancak müşteriler yanaşır tezgahına. Ondandır bu halk onlara pek teveccüh göstermez. Deniz Baykal siyaseti iyi bilir teslim etmek gerek. Ama onun yeri üniversitede olmalı. Siyaseti bir bilim olarak okutmalı. Kendi adıma, yazacağı kitaplara ve tezlere daha fazla ilgi gösteririm.

Erdoğan, henüz Erbakan’ın elinin altındayken sözleri ve demeçleri vardı. İnsan zamanla gelişir, kendini geliştirir. Bazı yönlerini törpüler daha geniş ve daha gerçekçi bakar. O da zamanla evrimleşerek farklı bir görünüm ve içerik kazandı. Gelişti mi peki? Eskiden daha netti ve daha samimiydi. Şimdi ise gülüşüne bir bakın… Ben bakınca korkuyorum. Tenha bir yerde sakın karşıma çıkma gölgesi var bakışlarında. Seçimde büyük oranda halk desteği aldı. Oysa bu oran onun icraatlarının da aynı oranda desteklendiği anlamına gelmiyor.

Deniz Baykal’a da Erdoğan’a da güvenmek istiyoruz. Ne olursanız olun. Hangi fikirde olursanız olun ama gözlerinize baktığımızda bize bir güven verin. Birinin elinde halk desteği diğerinin elinde tapular var. Sonunda bir fatura kesilecek ve bize ödetecekler.

Üç kişi gözaltına alındı yer yerinden oynadı. “İlhan Selçuk bu memlekette verilen özgürlük mücadelesinin bir meşalesidir.” Allah analı babalı büyütsün, ne diyelim. Bu meşalenin ışığı kime, ateşi de kime dokunmuştur, onu da okuması yazması olanlara bırakalım.

Henüz Esenler otogarında otobüslere dijital pano takma işinde çalışırken, uluslar arası mezunu sosyalist bir ortağım vardı. Kulakları çınlasın, komünal bir ruha sahip dünya güzeli bir insandı. O da özgürlük diye diye, kardeşlik paylaşım mücadele diye diye sonunda otogarda panoculuk işine başladı. Yolunuz düşerse uğrayın bir çayını için. Esnafın bulunduğu ikinci katta, panocu Gürşat deyin herkes gösterir. Doğu Perinçeklerin ilk piyasaya çıkışlarını anlatır dururdu. Mahir Çayan’la kavgalarını, havada uçuşan kulüpler, birlikler, dernekler, Öcalan’ın sürece katılmasını, derin ilişkileri… Uzun hikaye…

Alemdaroğlu’nu ise yakından tanırız. Az emeği olmamıştır üzerimizde. Sağolsun sayesinde, artık işimizi evimizde yapıyoruz.

Memleketimde bir ilk gerçekleşti ve bunlar apar topar gözaltına alındı. Olur şey değildi. Demokrasi, cumhuriyet, hukuk vs. artık güvenilecek bir şey kalmadı. Üç insan gözaltına alındı. Kanallara baskınlar düzenlendi. Evraklara dosyalara el konuldu. Memleketin çivisi çıktı. Muhalif kim varsa teker teker hukuk, cumhuriyet, demokrasi, çete adına teker teker tutuklanıyor ve bertaraf ediliyor. Görülmüş şey değil.

Oysa kaç defa gözaltına alındığımı ben de unuttum. Götürürlerken de ev arkadaşıma, üç güne kadar benden haber alamazsan filan fistana söyle, derdim. Alışmıştık nasıl olsa. Kaç kişi öyle tutuklandı, kaç kişi gözaltına alındı, kaç kişi hâlâ göz altında… Ne cumhuriyet yara aldı ne demokrasi ne de hukuk. Her üçü de bu memleketin bir evladı. Bize ne kadar hukuk, onlara da o kadar hukuk. Elimizdeki hukuk bu, kusura bakmasınlar.

Bir eşeğe yular dahi takılmasına karşıyım. Bunların tutuklanmasına elbetteki taraf olamam. İlhan, Doğu, Kemal oldukları için değil, insan oldukları için. Sorun kimlerin tutuklandığı, gözaltına alındığı değil, sorun hukuk sorunu. Herkes tutuklanır, gözaltına alınır. Bu bir suç bir ar anlamına gelmez. Hukuki bir prosedürdür ve herkese işler…

İçerdeyiz ve iki aydır işleyen bir sürecin sonunu bekliyoruz. Haber geldi birkaç kişi daha (başka bir davadan dolayı) mahkemeye çıkarılmış ve ikisi tutuklanmış. Bugün getiriliyorlar. Müdürle konuştum, yanımıza istiyoruz, diye. Tamam, dedi. Aşağıya indim. İki kişi, her biri duvarın bir kenarında çökmüş. Herbirinin bir elinde yemek kaşığı, diğer elinde bir permatik. Üç beş kelam sonrası gelenlerin onlar olduğu anlaşıldı. Aldık ve katımıza yerleştirdik.

Biri henüz ondokuzuna yeni girmiş. Köyden alıp getirmişler. Hayatı boyunca bir kente inip de yarım saatlik bir yürüyüş yapmış değil. İçeriye girdi ama hâlâ nerede olduğunun farkında değil. Ne ile yargılandığının farkında değil. Yanındakine soruyor: “Abi ben asansöre iki defa bindim. Sen?” Terörle mücadele bürosunda sorgulanırken, malum merdiven pek kullanılmaz, aşağı kata indirmişler. İniş ve çıkışta hayatında ilk defa gördüğü asansöre binmiş.

İçerde yaşadıklarını anlatıyor. Tutuklanmadan önce birinin tarlasını sürecek, anlaşmış. Süleymân diye de bir atı var, öve öve bitiremiyor. Tarlayı onunla sürecek. Sorgu anında, elemanlara: “Abi, ben adamla anlaştım. Şimdi gitmezsem ayıp olur. Gidip süreyim, sonra gelirim” diyor. Ne demeli şimdi bu çocuğa…

- Servet, oğlum seni ne diye tutukladılar?
- Valla seninle biraz işimiz var, dediler. Arabaya bindirip getirdiler. Ama arabayı görecektin…
- İçerde bir şey yaptılar mı sana?
- Nasıl yani?

Belli ki dokunmamışlar çocuğa. Yoksa salakça asansöre bindim diye sevinir mi? Soruyorum:
- Yani iş filan yaptın mı? Yan gelip yattın mı yani o kadar gün?
- Yok, temizlik yaptım, tuvaletleri filan yıkadım.
- Ne ile yargılanıyorsun Servet?
- Ne ile?

Ne ile yargılandığını bilmiyor. Bir sürü soru sormuşlar ama hâlâ olayın ne olduğunu bilmiyor.
- Servet, sen hizbullah davasından yargılanıyorsun.
- Abi hizbullah ne?

Bu çocuk salak değil, deli değil. Ama hayatı hep köyde geçmiş. Şu ana kadar hep tarla işinde çalışmış. Devletle herhangi bir sorunu yok, devletle hiç karşılaşmamış şu ana kadar. Fikir, düşünce, ideoloji ne demek, nedir, herhangi bir fikri yok. Varsa yoksa atı Süleyman ve günde kaç dönüm tarla sürebileceği. Kışın tarla işi yok. Sezonluk işçiler gibi o da Mersin’e, portakal işine gitmiş. Bakmış bazıları namaz kılıyor. O ana kadar bayram namazları dışında kıldığı tek rekatı dahi yok. Ben de kılayım demiş. Camiye gitmiş bir iki defa. Cami hocası birkaç kişiye Kurân okumayı öğretiyor. Bunu da saf görmüş. Sana da öğreteyim, demiş. Servet de bir iki hafta takılmış. Sonra memlekete geri dönmüş. Servet’in dini eğitimi ve dini hayatı bu kadar.

Daha sonraları hizbullah olayı patladı memlekette. O cami imamı da tutuklanmış ve imamın kayıtlarında Servet’in de ismi geçiyor. Servet içeride, örgüte üye olmak ve propagandasını yapmaktan tutuklandı. Bu çocuk tarladan direkt cezaevine alınmadı. Tem’de sorgusu yapıldı, hakimin önüne çıkarıldı ve tutuklandı. Servet kimsenin umurunda olmadı. Yattı birkaç ay, sonra başka cezaevine nakledildi. Çıktıktan sonra görüştük birkaç defa. İkinci duruşmada salınmış, hâlâ asansör olayı aklında kalmış. Başka yerde var mı? diye soruyor. Servet, bir İlhan Selçuk değil. Cezayı yese, sessizce yatar çıkar. Kimsenin de kılı kıpırdamaz.

Duruşmalardan birinde Fistan DGM’deyim. Hakim yanındakilerle bir şeyler konuştu. Savcıya bir iki soru sordu… Yanımdaki arkadaşlara onlarca kez anlattım. Arkadaşım olay şu, illegal hiçbir tarafı yok. Bildiğinizi, yaşadığınızı aynen ve değiştirmeden ve sıkılmadan ve çekinmeden orada anlatın. Yaptığınızın hukuken hiçbir sakıncası yok. Hukuk kelimesini cümle içinde kullanıyorum ama tırsmayın, bir şey çıkmaz. Asıl benden hesap sorulacak, asıl iddialar benim hakkımda, sizin burada olmanızın tek sebebi benimle görüşmeniz, arkadaşım olmanız. Ben hakkımdaki bütün iddialara cevap vereceğim, ortada bir şey yok. Bir süreç var dışarıda ve bizi de bu sürece kattılar ve fatura aramızda paylaştırılacak. Sakın korkup da hayali şeyler anlatmayın. Orası odalardaki sorgulamalara benzemez. Ne biliyorsanız aynısını söyleyin. Karşımızda hukuk var… Ve bunların tek suçu bir dergiyi okumak. Dergi çıkar çıkmaz, bir sayısını kendi elimle savcılığa, birini emniyete, birini…

Oysa dergi mahkemede illegal muamelesi görüyor. Hakim, bir arkadaşa, beni göstererek: “Bunu nereden tanıyorsun?” diye soruyor. Ne kadar basit bir cümleymiş gibi geliyor insana. Oysa içerideki havayı iyi bilirim. Sanki beni dağdan indirmişler, sanki beni cephede yakalamışlar, sanki ben aranıyor muşum ve beni tanıyanların hepsini içeri tıkacaklar gibi, beni iteleyerek, ötekileştirerek, illegal, korsan, hain yaparak, öylesi bir hava estirerek ve öylesi bir psikolojiyi de arkadaşıma dayatarak soruyor: “Nereden tanıyorsun bunu?” Psikolojik dayatma etkisini hemen gösteriyor ve arkadaş anında kurguluyor: “Şu arkadaşla parkta otururken malum şahıs oradan geçti. Arkadaşım bana, şu gideni tanıyor musun, diye sordu. Ben, yok, dedim. Filan kişi var ya, işte o bu, dedi bana. Oradan tanıyorum, başka da bir ilişkim yoktur.” Hukuk karşısında kendi arkadaşım benden çekindi. Kendi arkadaşım beni tanımadı. Kendi arkadaşım beni illegal saydı. Kendi arkadaşım beni alıp hakimin kucağına bıraktı. Şimdi burada suç kimin? Diğerlerine de aynı minvalde suçlu psikolojisinde hin sorular.

Sıra bana geldiğinde artık ben bir haindim, vatan düşmanıydım, teröristtim ve ilk önce bu etiketi temize çıkarmam gerekiyordu. Ama üç cümle dahi kurmam için fırsat tanınmıyor bana. Beş dakikan var, başla! der gibi soru sorup psikolojimi alt üst ediyor. Oysa benim derdimi anlatmam gerek. Sizin iddialarınız umurumda değil. Beni dinleyin. Ben sizin iddialarınızı cevaplamak için burada değilim. İlk önce olayı, neler olduğunu ben anlatayım. Sorularınızın cevabını da almış olacaksınız. Ama yok, sorulan sorulara cevap vereceksin. Diğer davaya bakılacak zira, vakit yok. Ve iddialar yenilir yutulur cinsten değil. Avukata dönüyor. Avukat anayasanın bilmem ne maddesi gereğince, filan olayın şu yönden bilmem nesi ele alındığında, fistan maddesin şuradaki fıkrası, bir ötedeki bendi… öyle cümleler kuruyor. Sonra hakim, başlıyor: “Filana, fistan soruldu, şöyle böyle dedi. Sanık tarafına filan dendi, kendi fistandır diye karşılık verdi… mıy mıy mıy...” Sonra avukata: Eklemek istediğiniz bir şey?

Lan ne oluyor? Aranızda anlamadığımız bir dille konuştunuz. Karşılıklı anlaştınız, ne eklemesi, beni dinlemediniz ki. Bir iki soru sordunuz, o kadar. Hakim bey, diyorum. Olmayan bir şeyin eklemesi de olmaz. Beni bir dinleyin, sonra yine istediğiniz karara varın. Ama bir dinleyin. Bakın mantıklı şeyler konuşacağım, herkesin kabul ettiği şeyleri söyleyeceğim… Mübaşir hemen müdahale ediyor, avukat, sus, otur diye işaret yapıyor. Lan ne susu, ne oturması. Burada olay benim. Cins cins iddialarınız var, aranızda konuştunuz, bitti mi şimdi… hasılı… bir değil iki değil üç değil… Bunlar sağlıklı olarak katıldıklarımız… Kırık dökük olarak gittiklerimizi ise hiç sormayın…

Sorun kimin gözaltına alındığı veya tutuklandığı veya ne ile suçlandığı değil. Sorun hukuk nedir, hukukçu nedir sorunudur. Hukukun üstünlüğü derken, yargılanmamış ve mağdur olmamış olanların bunu anlaması zor biraz. Yoksa İlhan Selçuk’un ve diğerlerinin gözaltına alınmasının korkulacak neyi var ki? Ama varmış. Hukukun üstünlüğü denilen şeyin pratiği nasıl bir şeydir görmek gerek.

Hukuk, dinler fikirler ideolojiler rejimler üstü bir kavramdır. Hakim, karşıma bir Kemalist, bir demokrat, bir Müslüman, bir bilmem ne olarak çıkamaz. Onun etkisiyle ictihad kullanamaz. Beni bir sosyalist karşısında kim koruyacak? Beni bir Kemalist karşısında kim koruyacak? Beni bir İslamcı karşısında kim koruyacak? Beni akp’ye karşı kim koruyacak? Beni askere, polise vesair güçlere karşı kim koruyacak? Ben bir kapkaççıyım, ben bir hainim, ben bir caniyim, ben bir örgüt üyesiyim, her ne iddiası varsa… Hakim karşısına çıktığım zaman bilmeliyim ki ben de iddia sahipleri gibi bir tarafım. Bilmeliyim ki hakim benden veya ondan yana değil. Bilmeliyim ki orda oturan hakim bir Müslüman değil, bir Kemalist değil, bir sosyalist değil. Bilmeliyim ki orada oturan hak dağıtan bir hakim. Özel hayatında bozacı da olabilir ama hukuk sürecinde sadece hakimdir.

Bir Doğu Perinçek bir fethullahçı hakimin karşısına çıktığında, bir Tayyib Erdoğan, Atatürkçü düşünce derneği üyesi bir hakim karşısına çıktığında, onları hakime karşı kim koruyacak? Emin Çölaşan’ın eşinin karşısına bir dosya olarak çıksam mesela beni ondan kim koruyacak? Gizli konuşmaları işfa edilen o savcıların hakimlerin karşısına, karşıt görüşlü olarak çıksam beni onlara karşı kim koruyacak?

Hukuk nedir… Hukukun üstünlüğü nedir… Hukuk karşısında Kemal Alemdaroğlu ile köylü çocuğu Servet arasında ne fark vardır. Hukuk aynı hukuktur ama Servet’in zerre şansı yoktur. Benim zerre şansım yoktur. Deniz Baykal’ın İslamcı bir hakim karşısında zerre şansı yoktur. Hukukun üstünlüğüne inanalım mı… Bir yerde hukuk varsa özgürlük işte asıl oradadır. Hukuka inanmaktan öte iman ediyoruz. Ama hukukçulara güvenimiz yoktur. Korku da budur.

Oysa hukuk doğa gibidir, herkese eşit mesafededir… Oysa hukuk yağmur gibidir, herkese yağmur olarak yağar… Oysa hukuk tanrı gibidir. Devasa güçte de olsa iş hak hukuk olduğu zaman taraf tutmaz, herkese elini uzatır. Ömer’e camiyi yıktırır, Peygamberini, ölmeden birkaç saat önce minbere çıkartıp, sırtını açtırır ve: “Kime bir fiske dahi vurmuşsam işte sırtım, gelsin ve vursun” dedirtir. Onun için de bir diğer adı Hak’tır… Hukukun üstünlüğü de budur…
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1458
Nereden: gebze

MesajTarih: Pzr Mar 23, 2008 4:17 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İssinabi, yıllar önce dinlediğim bir Kızılırmak türküsünü hatırladım seni okurken, ismi Ölüme de tilili...

oysa da vursa kahrını sırtıma
ölümü oraya gömün benim
dağ bu neleri barındırır neleri
derindir dağlar derin

ölüme de tilili ölüme de tilili
tilili ölüme de ömrümüz

anlamıyorlar biz yoksak
gökyüzü çıplak kalır
kentleri susuşlar kanatır
beni gömmeyin susmaya gömülmeyin
susmak yanılsamadır

ölüme de tilili ölüme de tilili
tilili ölüme de ömrümüz

Meğer Yılmaz Odabaşı yazmış, aranıp taranırken şu şiirine de denk geldim;


biz faillerini kalplerinde taşıyanlar
biz Allah'ın üvey çocukları, arkasızlar

biz hayata tenha bir ırmak gibi katılanlar
her yerinden sökülüp, her şeye katlananlar...

biz sökük düğmeliler, şezlongsuzlar, şarapsızlar
biz kozalarından kovulmuş ipek böcekleri

biz meçhul ve kara kişiler
yolcular, mazlumlar, çardaksızlar
biz güneşte çekmiş serin kır kahveleri...

biz ışıkla sözün tılsımında
ve sabrın yankısında saklananlar

biz sesinden başka sokağı
düşünden başka vatanı olmayanlar...

biz yağmurlarda şemsiyesiz yıkananlar
yakılanlar, yakınanlar

biz lanetli kişiler, ötekiler
biz türkü söyleyenler!

biz sürgünler, kefensizler
biz aylak günlerin upuzun şarkıları

biz biat etmeyenler!

bütün namlular bize göredir
bize göredir çarmıhlar, mezarlıklar
bize göre yalnızlıklar

biz şehre duyurulan bir kara haber
biz bütün ölmüşler, gömülmemişler
biz yazgısında gül bitmeyenler

o seslerin içinde sestik bir zaman
yankısı boğuldu, suflesi yalan
biz de o düşlerin içinde düştük bir zaman

yanıtını çaldırmış sorularız biz!

Dayanamadım, paylaşmak istedim...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1458
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal Nis 29, 2008 9:10 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

issinabi özledim seni ben...
Başa dön
issinabi
Yazar


Kayıt: Feb 13, 2008
Mesajlar: 133

MesajTarih: Pts May 12, 2008 11:14 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

“Allah, Adem’e çamurdan bir suret verdikten sonra kuruması için bir kenara bıraktı. O arada, oradan geçen şeytanın dikkatini çekti ve yanına yaklaştı. “Tuhaf şey” dedi. Asasıyla bir iki yokladı sağını solunu. Karnına biraz sert bir şekilde vurdu. Boğazı kesilip de bir bacağından şişirilen, hava deri altından tüm bedene yayılsın diye sopa yiyen koyunun verdiği yankıya benzer bir ses çıkardı. “Bunun içi de boş” dedi. İnsanın göbek izi de şeytanın asasıyla bu dokunuşlarından kalmadır” diye anlatırdı bize Abdulvahab efendi. Toprağı bol olsun. “Tekrar kendisinden yaratılacağı için bir kuyruk sokumu kemiğini yiyemezmiş toprak insanın” şeklinde hadise benzer sözler de söylerdi. Sanırım kendi kuyruk sokumuna minnettardır şimdileri…

Kadını mezara indirdi mezarlık görevlisi. Sağ tarafına yatırıp iyice yanaştırdı kenara. Mezar başında duran imam kırıntısı ucube herif, mezarın içindeki ameleye, “Arkasına toprak koy da oynamasın” dedi. Birkaç kürek toprak indirdi üstten. Ayağıyla da şöyle bir bastırdı. Ceset tek parçaydı zaten ve balon gibiydi. Oysa daha birkaç gün önce elini öpmüştüm ve hayır duada bulunmuştu. “Tahtaları getirin” dedi imam. Beş-on ufak tahta getirdiler. Duvarın orta yerinden yere kadar uzanan ufağından üçgen şeklinde bir tabut yaptılar. Tahtaların üzerine de üstten hasırlar sarkıttılar. İmam, “Bu tür şeylere gerek yok ama merhumenin yakınlarının gönlü rahat olsun diye koyuyoruz” diye de ekledi, elinde çeteleye veya listeye benzer bir kağıtla. Hasırlar sarkıtıldıktan sonra da toprak atın dedi. Toprak attılar, tahtalar gömüldü. Tamam, gömebilirsiniz. Kürekler çalışmaya başladı. Herkes bir iki kürek de ben atayım telaşına girdi.

Bir iki dua okuyayım veya yasin suresinden bir bölüm dinleteyim diye bir görev biçtim kendime o an. Ama barbarca bir merasimmiş gibi geldi bana. Ucube imam da zaten girdi bir yerden sureye. Yaktım sigaramı oturdum bir kenarda. İnsanlar hâlâ itişiyordu, küreği ver de ben de atayım bir iki tane diye. Oysa birkaç gün önce, “Oğlum sizde kıtlama yoktur, bekle kaşık getireyim sana” demişti çayı bana verirken. Orada, forumdaki insan nedir, hayat nedir, başlıkları geldi aklıma. İşte teyzeyi de karakutusuna yerleştirdiler ve artık çekip gitmek üzereyiz.

İzmir yeni mezarlığı, içine ölü gömülmese de harbi bir mezarlık. İnsan üç saat otursa bir kenarında, ölü mü diri mi olduğundan şüpheye düşer. Bir ağaç olmaz mı? Mezarlık dediğin yerde tek bir ot dahi olmaz mı? Belediye hazır yüzlerce çukur açıp döşemiş, buraya gömülünecek diye. Ölüm boyut değiştirmedir. Nihai yere ulaşma yolunda insanın geçeceği, aşacağı kademelerden ikincisidir ve daha kaç kademesi vardır. Ancak kişi öylesi bir yere gömülürse gerçekten ölür. İlk önce de kuyruk sokumu tuz buz olur.

İstanbul Ayvansaray’da otururken, eğri kapının hemen girişinde ufak bir mezarlık vardı. Her geçişimde mezar taşlarından birinin yazılarını sökmeye çalışırdım. Benim de öyle bir mezar taşım olsun diye iç geçirirdim. Ama İzmir’deki öylesi bir mezarlıkta ölmek istemem zira çürüyüp giderim. Neyse ki köyümde gömüleceğim. Mezardan çok ağacı vardır bizim mezarlığın. Neyse…

Ölü yakınları akrabalık derecelerine göre dizildiler. Kadının kocasına vardım. Ne demeli şimdi bu adama. Başımız sağolsun, Allah rahmet eylesin, mekanı Cennet olsun. Kim takar… Kocası henüz yeni bir kalp ameliyatından çıktı. Dikişler henüz kurumadı ve bu günlerinde tek güvendiği karısıydı. Oysa ortada hiçbir şey yokken bir tansiyon olayından dolayı tahta hasır derken işte toprağın altında bıraktık onu. Bunları düşünürken son elemanı da geçtim. Mezarlık çıkışına doğru yeni fark ettim şaşaalı bir mezar. Otuz yaşlarında sakallı bir eleman. Adamın mermerden boy fotoğrafını da yapmışlar mezarına. Baba kim bu? Şehit mi? Bakan mı? Paşa torunu mu? Yok abi, İzmir’de bunun yirmiye yakın pavyonu vardı, mafyanın kurşunlarıyla şu an burada bulunuyor. Ne demeli, yirmiye yakın pavyonun, mermerden boy fotoğrafın var ama mezarında tek bir ot dahi yok. Ölene dek içki şarkı türkü… ama şimdi mezarının üstünden vızıldayarak tek bir sinek dahi geçmeyecek.

Çıkışta arabaya binerken, mezarlık esnafını da yeni gördüm bak. “Her türlü mezar, mermer, granit işleri itinayla yapılır ve garantilidir.” Allah insanın dağ başında canını alsın, kurda kuşa parçalatarak yok etsin ama insanların eline düşürmesin.
Şu an memlekette olmam gerekiyordu ama işler bir hafta aksadı. İzmir’den Turgutlu’ya döndüm. Üç gün geçmedi ikinci bir yoğun bakım vakası daha. Yattı balık yan…

Memlekete gidiyoruz ama burnumuzdan gelecek. Hemze hanım alışverişe çıkacak. İyi baba, yol sigara parası, memleket harcamaları filan ne kadar gidiyorsa üç aşağı beş yukarı ayırdım kalan parayı da verdim. Al, başın göğe ersin. Ancak İzmir’e gidecekmiş, kemeraltı mı ne varmış. Hayatta gitmem! Bir yıldır gece gündüz çalışıyorum ve işimi bitirmişim. Kendime bir ay tatil verdim. Ense kebap yatacam. Şurdan şuraya gitmem. Ama nafile. Adem babamız da elmayı toplamamak için tonla bahane ileri sürmüştü. Ama Havva anamız: “Sen ağaca çık da oradan de ne diyeceksen…” Bizim ki de pek farklı olmadı.

Felluce’ye savaşa giderim ama bir kadınla asla pazara veya alışverişe çıkmam. Bizimki listeyi çoktan hazırlamış bile. Bakıyorum, eşarp kalemine beş tane eşarp. “Ne bu?” “Sizinkilere hediye” Lan memleketi ben mi örteceğim. “Gelmiyor musun şimdi sen?” “Asla! Ben bacanağa gidiyorum. Ablanı al git!” “O zaman çocuk sen de kalsın!” “Gel ifot! Gel kızım! Gel Allah’ın şebeği!” Hifa da dolaşmaktan illallah olmuş gibi atlıyor kucağıma. Ama evde uyandıktan sonra ne yaptımsa susmadı. Akıl almaz şaklabanlıklar yaptım ama yok. En gür sesiyle ağlıyor. Sanki çarmıha germişim gibi, “Ümmî! Lemâ şevaktînî” içtenliğiyle zırlıyor. Kadın ne demekmiş anlıyorum…

http://www.haberler.com/turgutlu-daki-rusvet-operasyonunda-11-tutuklama-haberi/

Buradaki haber bir yıllık yorgunluğumu üzerimden attı. Bu doktorlardan birisinden daha önce “vurulan meslektaşımız” başlığında bahsettim. (Kapalı olan) Eşiyle birlikte tutuklanmış. İkisi de Nur cemaatinden. Amerika’da bir ev satın almışlar. Birkaç doktor ile eczacının İstanbul’da villaları, hesaplarında trilyonları çıkmış… Ben de çocuğu doktora götürmek üzereydim. Masraftan da ruhsuz tükürmelik suratlarını görmekten de kurtulduk.

Aslında bir konuya giriş için turluyorum ama yanaşamadım…

Bu kutudan mahrumuz ve ancak birkaç ay sonra net bağlantımız olabilir. Ben köyüme gidiyorum. Yontma taş çağıma geri dönüyorum. Küçükken günlerce içinde kaldığımız o mağaralara, gövdelerine kalp çizdiğim o çınar ağaçlarının gölgesine gidiyorum… Dönüşte kayısı ağaçlarının selamlarını getiririm…

Sayın Tian… sevgi ve muhabbetlerimi arzederim…
Başa dön
issinabi
Yazar


Kayıt: Feb 13, 2008
Mesajlar: 133

MesajTarih: Prş Hzr 19, 2008 6:19 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Kutile’l-insânu! Mâ ekfereh!

Böylesi bir havada kurduğumuz her cümle leş gibi kokacak ve sağından solundan okuyanı da yazanı da çileden çıkartan sinekler uçuşacak. Bin bir çile ve zahmetle kurduğunuz en sert ve çarpıcı cümleler bile okuyana mıy mıy mıy tadı verecek. Bundan forum da nasibini almış. Bir iki başlık dışında yazılanları esneyerek okuyorsunuz. Sayın Tian’in “osk” başlığına uğraması bir an heyecanlandırdı bizi. Bu mevsimde forumun kliması olacak diye düşündük, de hayırlısı bakalım.

Laiklik, demokrasi, türban, senato, saltanat, Said Nursî, şeyhulislam, harf inkılabı, milli şef, Erdoğan, İslamcılık, dindarlık, muhalefet, basın açıklaması, yargı, sargı, kargı… kavramları yeteri düzeyde cümle istihkakını kullandılar bu memlekette. Bürokrasi, devlet, meclis, siyasiler, yargı, medya, islamcılar, laikler, Kemalistler tüm hayatımızı bir avuç cümle içinde geçirmemizi dayatıyorlar. Seksen yıldır aynı tartışmalar, aynı cümleler, aynı çıkışlar.

Oysa ne cümleler var bakir, henüz dokunulmamış. Ne fikirler var gün yüzü görmemiş. Ne sistemler var ütopya diye aşağılanıp dışlanmış. Ne büyük düşünürler var tarihin tozlu rafları arasında sıkışıp kalmış. Öyle büyük ve asil fikirleri ele alıp işlemişlerdir ki bizim demokrasimize, laikliğimize, cumhuriyetimize dönüp de bakmazlar bile. Onların izlerini sürmeli…

“Devlet ilahi yasalarla mı yoksa insanın koyduğu yasalarla mı yönetilmeli?”
İlahi yasalar denilen şeyler nelerdir? Ötesi, ilahi yasa diye bir şey var mıdır? Bizler ilahi insanlar mıyız ki ilahi yasalarla yönetilelim? Bu ilahi yasalarla küçük tanrılar mı yetiştirilecek? Bazı ilkelere “ilahi” denilerek neden öteleniyor? Şeriat nedir? Neden hem kulakları hem de keyifleri tırmalar? Türkiye de şeriatla yönetilirken bu kavram neden F Tipi bir hücrenin havası gibi duyana ürperti verir?

Siyasiler dinsel, dinci, dinî, dinlik söylemler ve cümleler kullanarak dini siyasete alet etmiş mi oluyorlar? Din alet midir? Din nedir? Öte midir? Tarihsel bir doküman mıdır? Tutanın elinde kalan sallama lipton çayı mıdır? Dindar olmak, bir ayağı öte de olmak mıdır? Manevi bir huzur bir rahatlama aracı mıdır? Zorunlu mudur, tercihe mi bağlıdır? Kul ile Allah arasında bir şey midir? Kişinin dindarlığı üçüncü şahısların eleştiri ve değerlendirmelerine açık mıdır? Amaç mıdır, araç mıdır? Karşıda duranlara nasıl bakar?

Allah nedir? Nasıl bir şeydir? İnsan düşüncesi haricinde gerçekten bir varlığa sahip midir? Neden vardır? Olması zorunlu mudur? Allah ne yapar? Allah’ın varlığını kabul etmek nedir? Bu kabulün yükümlülüğü var mıdır? Allah’a, varlığına, indirdiklerine, gönderdiklerine, buyruklarına saygı duymak Allah’ın bizden beklentileri yönünde yeterli midir? Allah’ın insandan başka işi gücü yok mudur? İnsan türünün olmaması durumunda bile Allah’ın varlığının bir anlamı var mıdır? Allah mı dinin içinde yoksa din mi Allah inancı içinde değerlendirilmeli ve anlamlandırılmalıdır? Yukardan insanlar nasıl görünüyor? (Pratikte) Dinsiz bir şekilde Allah’a inanmak olabilir mi? Getirisi, götürüsü nedir?

Allah insanlardan ne istiyor? Devlet talebi var mıdır? Keyfî midir? Mantıklı mıdır? İnsandan mı, melekten mi, kendinden mi yanadır? Cehennem nedir? Allah bizleri neden Cehennemle korkutur? Allah gibi bir varlığa Cehennem gibi bir ucûbe hiç yakışır mı? Cennet nedir? Vur patlasın çal oynasın mıdır? Sakin mutlu ve huzur içinde sonsuza dek bir hayat mıdır? Allah inancının getiri ve götürüsü nihai olarak Cennet veya Cehennem midir? Olay bu mudur?

Dünya nedir? Hayat nedir? İnsan nedir? Yaşamak nedir? İnsan ne diye yaşamalıdır? Ölüm nedir? Geçmiş tarihte ölen milyarlarca insan neden ölmüştür ve nerededir? İnsan neden ölür? Fikir, düşünce, dünya görüşü ne demektir? Bunlarsız insan, insan olmuyor mu?

Muhammed kimdir? Neden milyarları peşinden sürükleyen bir bilge, bir düşünür, bir filozof değil de bir peygamber olarak ortaya çıkmıştır? Neden aldığı her nefes dikkate alınmış tükürüğü bile itlâf edilmemiştir? Peygamberlik nedir? Kuran kendi telifi midir? Yetiştiği ortamda toplumun öteyle alakalı inançlarını kendi üretimi olan yeni bir sistemle farklı ve daha insani bir alana mı kaydırmak istemiştir?

Kuran nedir? Nasıl bir kitaptır? İçinde ne vardır? Nasıl inmiştir? Boyutsuz, görülmeyen, duyulmayan bir varlıktan öylesi bir kitap nasıl çıkar? Kuran’ın yanımızdaki değeri nedir? Türk Edebiyatı Klasikleri gibi saygı duyulması gereken bir kitap mıdır? Saygıyı gerçekten hakkediyor mu? İçindeki buyruklar ne tür buyruklardır? Tarihsel midir? Ondan nasıl ve ne alanda faydalanabiliriz?

Bu soruların cevapları verildikten sonra elbette ki “din” kavramı çözülmüş olmuyor ama asgari “din” derken, üç aşağı beş yukarı ne kastettiğimiz biraz daha netleşiyor. Artı, insanlığa kendi alternatiflerini sunabilen bir din ciddi, ve laiklik gibi henüz bir insan evladı tarafından faydası görülmemiş bir çarkın içinde taraf yapılamayacak kadar önemlidir… Uzatıp sıkmayalım şimdilik…



Masada yemek yerken, ağzında sadece iki dişini koruyabilmiş bir ihtiyar yanaştı. “Efendim, size bir şarkı söyleyebilir miyim?” diye sordu. Elinde incir sandığına benzer, telleri örümcek ağı gibi esneyip kendini salmış bir keman vardı. “Buyur baba! Ne demek!” dedik. “Size en çok sevdiğim parçayı söylemek istiyorum” dedi ve: “Ben seni unutmak için sevmedim…” diye devam etti. Çok pis şarap kokuyordu. “Kusura bakmayın! İçmesem, kendimden geçmesem bu şekilde masalara yanaşamam” dedi. Hemze, “Al da sen dene” deyince, kırmadık… Mıy mıy mıy ortama gıy gıy gıy keman sesleri karıştı…

Sayın Tian’a söz verdiğimiz peynir ile kayısı tüm çabalara rağmen alıcı bulamadı. İşinden edip garaja da göndermek istemediğim için yakın bir tarihte Gebze’de büfesine gidip bunu telafi edeceğimi bildiririm…
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1458
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Hzr 20, 2008 8:46 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bizimkisi kelimelerin kardeşliği...

Bir diğerinin yazısını hasretle beklemek, yazıldığı andan itibaren su içer gibi okumak, yeri geldiğinde kıskanmak, sonra yüreğinin orta yerinde keyifle ıslık çalıp, dudaklarında gülümsemeye çevirmek, ben de olsam bu cümleyi böyle kurardım diye itiraf sonrasında, yazarken o da okuyacak diye titizlenmek, dönüp dönüp tekrar kontrol etmek ve eğer tek kelimem yanlış yer alırsa dostumun ayağına kıymık olup batar bu diye dertlenmek, bu öyle bir birliktelik ki, geri kalan herşeyi yadsıyıp, bazen sırf onun için yazmak, gönül ehli, kalem ehli, aşk ehli olduğunu bilerek umutlanmak, durduk yere adı aklına geldiğinde neşelenmek, sonra geleceğe dair ve aynı havayı soluklandın bu ara diye şükretmek ve devam etmek...

Karakutu sana, böyle güzel insanları bir araya getirdiğin için ne kadar müteşekkirim bilemezsin...

İssinabi hasretle bekliyorum geleceğin günü...
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Vesaire Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa 1, 2  Sonraki
1. sayfa (Toplam 2 sayfa)

 
Forum Seçin: