Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 36 Üye Adayı ve 2 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 "Varlık her zamankinden de çok varolan'ın tehdidi altın
 Turuncu
 4 mıhlı çarmıh
 Bilim adamları gen avına çıkmışlar
 Söyle bana hangisi gerçek?
 Postmodern Çorba
 buğulu kuğunun akşam kadınında unuttuğu pirinç
 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Düş Çıkmazları


Düş Çıkmazları

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Vesaire
Yazar Mesaj
dereotu
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Dec 03, 2006
Mesajlar: 702

MesajTarih: Cmt Arl 22, 2007 5:16 pm    Mesaj konusu: Düş Çıkmazları Alıntıyla Cevap Ver

Sesi kısıktı. Zor konuşuyordu. Doktora gittiğinden bahsediyor, çok yıprandığını, artık her şeyin O'nu çok ama çok zorladığını söylüyordu. Uzun uzun konuştular. Hep “Sen nasılsın?” diyordu. Ya da “Peki ya sen?” diyordu. Aldığı cevaplar ise her seferinde aynıydı. “İyiyim, çok iyiyim” diyordu kız. Çünkü biliyordu ki küçük de olsa kötü olduğunu anlatan bir cümle kuracak olsa, cümleyi kuruşunun üzerinden çok geçmeden gidiverecekti adam, daha öncekilerde olduğu gibi. Hep böyle olmuştu. Daha ilk tanıştıklarında bile ona söylediği söz “Ağlama, sakın benim yanımda ağlama” olmuştu.
Her zaman ki konuşmalarından birisi olacaktı bu da. Kelimeler öyle çoğalıp büyüyordu ki içinde öyle kısacık zamanlara sığmıyordu. Sığsın isterdi aslında. Sığsın ve de büyümesin, daha fazla yer kaplamasın, incitmesin. Ama istemek yine boş yine anlamsızdı. Dilinin ucuna gelen kelimeleri ağzında geveledi, yutkundu. Boğazından gelen sesten irkildi. Sanki kelimeleri öldürmüştü ve bu ses son çığlıklarıydı.
Havadan, olmuş şeylerden, arkadaşlardan, köpeğinden, akıllara gelen hemen hemen her şeyden konuştular. Bir de kız erkeğe ülkedeki son haberlerden bahsetti. “Gitmeseydin…” diye başlayan cümlesini günlük haberlerle devam ettirdi. Öznel olan duyguları çıkarttı, yerine vatan millet,yeni seçilen parti, emeklilik hikayeleri koydu. Bir de son denediği irmik helvasının akıbetini anlattı.
-Göçmenler harika un helvası yaparlar.
-Eminim harika olması için göç ediyorlardır.
-Anlamadım?
-Bir kez daha aynı un helvasından yiyebilmek için yeni göçü beklemek lazım. Beklemeyi güzelleştiren giden olsa gerek.
Kısa süren bir sessizliğin ardından; “Bilmem ki…” dedi erkek. Sustu. Kendi kendine kızmaya başladı kız. Yine aynı hatayı yapmıştı. Bahsetmeyecekti. Her şey olağanmış gibi davranacaktı. Hayat devam ederken, ona kenarından köşesinden hiç bulaşmıyor gibi gösterecekti. Gün içerisinde O'nu hatırlatacak hiçbir şey olmadığı fikrini sabitleyip, artık üzülmediğini ispat edecekti. Yine beceremedi. Dilini dişlerinin arasında kuvvetlice sıktı. Ne oluyorsa onun yüzünden oluyordu. Susmuştu işte. Birazdan da “ kapatmam lazım, yine konuşuruz” diyecekti.
-Yolculuk ne zaman?
Kız heyecanlandı. “Gidiyorum” dememişti. Titrek bir sesle;
-Yarın akşam, dedi.
- Harika, bunu bir iş gezisi olarak düşünme, yeni insanlar, yeni tadlar, yeni hayatlar… Ve o ülkeden ayrılıyorsun diye üzülme artık.
Kız sustu. Elleri titrerken telefonu zor tutuyordu. Güçlülük ispatı ancak bu ana kadarmış diye geçirdi içinden. Yanağındaki ıslaklığı fark ettiğinde; içinde gizlenmiş, gizlendikçe daha çok büyümüş hıçkırıkların boğazına düğümlendiğini anlamıştı.
“Sana son yolladığım plağı dinledin mi?” diye sordu erkek.
Yanıt alamadı. Telaşlandı.
“Beni duyuyor musun?” dedi… Yine koskocaman bir boşluğa çarpıp geri döndü sesi. Olduğu yerden ayağa fırladı. Elindeki telefonu kulağından çekip, baktı. Yine kulağına götürdü. Yine sessizlik…
“Biliyor musun, sen yanımda olsaydın bu kadar kötü bir halde olmazdım” dedi.

Sesi çarptı duvarlara
Çarptı , yüreğine
Çatladı duvardaki boya
Çatladı yüreğindeki duvar

“Sen yanımda olduğunda kendimi daha iyi hissettim hep.” dedi.

Yaktı genzini koku
Koku sardı bedenini
Bedenini tuttu, sarstı
“ Ne olur bir şey söyle…” dedi. “ Ne olur …”

Aynı koku sardı , aynı anda farklı bedenleri
Aynı koku sardı, aynı anda farklı şehirleri
Farklı iki korku sardı, aynı anda farklı iki bedeni
Farklı iki korku ; farklı iki şehirde aldı iki bedeni …

ege


En son dereotu tarafından Pts Şub 18, 2008 10:02 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
dereotu
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Dec 03, 2006
Mesajlar: 702

MesajTarih: Pzr Arl 23, 2007 4:37 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Üzerine doğru hafifçe eğildi. Nefes alışverişlerini hissetmek istedi. Eliyle yüzüne dokundu. Solgundu. Yatağın hemen yanında duran eski ceviz oyma sandığın üzerindeki işlemeli örtüye takıldı gözleri. Naftalin kokusu yayıldı o an etrafa. Gözlerini yumdu. Eskiden olduğu gibi, kalabalık ev ahalisinin seslerinin duvarlara çarpıp kulaklarında çınlamasını istedi. Olmadı. Boşluğu dolduran koskocaman bir sessizlik vardı. Doldurulmuş bir boşluk, artık boşluk kavramının anlamını hakkıyla taşıyamazdı. Yitirilmiş olanların yeniden kazanılamayacağı gibi. Ve ölmüş olanların dirilemeyeceği gibi…
Bedenin donukluğundan ürperdi. Babasını hiç böyle göreceği aklına gelmezdi. Belki de hayallerine sığdırılamayacak kadar büyük bir korku idi bu; O'nun olmayışı…

Durdu gölge
Alaca bulaca, yalnıza kesti an
Ya olmak vaktiydi, ya kaybolmak
Koydu, taş üstüne taşı
Acıdı, ağrıdı, kanadı …


Pantolonunun paçasına bulaşmış çamurları eliyle ovuşturdu. Mezarlıktan buraya gelene kadarki zaman içerisinde kurumuştu ve elleriyle ovuşturduğu an yere ufalanıp toz olmuşlardı. Bir bütün bile değillerdi aslında başta. Çünkü dağılması olası hiçbir şey bütün olamazdı. Tıpkı ailesi gibi…

Ya sen zamanı kovalarsın/ ya da zaman seni, elinde akrebiyle/
Ya bitirirsin savaşı, içindeki/ ya da savaş bitirir seni…


Çürük bir elma gibi dağılır zamanla içi insanın. Yavaş yavaş acı vere vere yontulur içinin katmanları. Sonunu bilsen de, diğerlerinin başına gelenleri görmüş olsan da “dur” demezsin elma kurduna. Çünkü ilk sen almışındır onu yurduna… İzin vermişindir; içine girip sen olmasına. Ya şimdi hangi sözcük “git” diyebilir.

Sustu dil
Sustu gök


Kabul etmeyecekti; bu yıkımları, bu sona ermeleri, herkesin alıp başını gitmesini, dahası ölümü. Bir ölümün tarifi nasıl olurdu. En son nefesini verirken ne düşünüyordu? Küçüklük anıları geldi aklına. Yaramazlık yapamayışları. Belki de en çok kendisi korkmuştu, babasının o gür sesinden. Diğerleri gibi hiç tokatını yememişti ama onlardan daha çok ürkerdi, babasından. Herşey öyle saçmaydı ki şu an gözünde. Yatılı okumaya başladığında, arkadaşlarına anlatabileceği baba hikayeleri olmamasından dolayı yaşadığı üzüntüyü bile hatırlamak istemiyordu. Kızmıştı, çok kızmıştı. Diğerleri gibi olmamasına…

Eğildi başı
Yanyana duran binlerce cesetin kokusu sardı dört bir yanını
Elleri mağrurdu tıpkı gözleri gibi
Ve çatıktı kaşları


“Toplanın” dedi, sesi gürledi
Bir top güllesi kadar ağırdı, değdiği yerlerdeki etkisi
Ve hızlandı adımları
Döndü

Döndü gün, sırtını akşama yasladı
Saydı yıldızları gözleri
Tuttu, bırakmadı düşenleri, yere
Cebine koydu. Kayboldu…

Kahramanlık hikayeleri geldi düşüne. Kapattı gözlerini. Tuttu ölünün ellerini. Tuttu zamanı… Düştü düşlerinin en karanlık yerinden, kahraman oldu…

ege
23/12/2007

http://www.youtube.com/watch?v=uXQkuxQBsPA

Başa dön
dereotu
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Dec 03, 2006
Mesajlar: 702

MesajTarih: Cum Oca 11, 2008 8:43 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İnsan büyüdükçe yalnızlaşıyor, yalınlaşıyor. Çocuk mutlulukları bir kenara bırakıp, hayallere harcanacak zamanları boşa harcanmış sayıyor. Sanki hayatımızda olması gereken, yalnızca, gerçekler. Yansımalara, yanılsamalara, yanlışlara, hatalara yer yokmuş gibi.
Uzun zamandır rüya görmüyorum. Geçenlerde bulunduğum bir ortamda birisi gördüğü kısacık rüyalardan bahsediyordu. Kıskanmadım desem yalan olur. Canım, rüya görmeyi özledim. Hani insan kendisiyle baş başa kaldığı anlarda gözlerini kapatıp bir şeylerin olmasını bekler ya. Hayallerimin geceleri, saklandıkları köşeden teker teker çıkıp bana varolduklarını göstermelerini özledim.
Hayallerim bana kırgın, biliyorum. En son onları dünyamdan öyle bir kovmuştum ki, geri gelirler mi, gelirlerse eskisi gibi olur mu bilemiyorum. Arada gülümsüyorum. Sevinçten ya da komik olan bir şey yüzünden değil, kendimi ve düşüncülerimi tarttığımda sadece gülümseyebildiğim için gülümsüyorum. Acı bir gülümseme yapışıyor suratıma. Neden sırtıma bu yükü yüklendiğimi hala anlamıyorum. Onu karşıma alıp içimde olan biteni anlatsam ne derdi acaba? Önceden olduğu gibi “ben sevmek nedir, nasıl bişeydir bilmiyorum, bilmekte istemiyorum “ mu derdi? Cümlelerde boğuluyorum. Kendi kelimelerimle en dibine düştüğüm hayal kuyusundan çıkarken, diğer herkesin kelimeleri yeniden beni daha dibe, daha derine itiyor.

Şimdi canım büyük bir cam bardakta öğrenci işi, sallama çay çekti. Yanında da şu gofretlerden, hani indirime girdiğinde kutu kutu depolamıştık odamıza. Bir de Düş Sokağı’ndan “Hüzün Kovan Kuşu” dinleyip, pencerenin kenarındaki kalorifer peteğinin üzerine zar zor yerleştirdiğimiz minderlere oturmak ve dışarıyı hiç konuşmadan sessizce izlemek. ..
Sen de özlüyor musun minicik metrekarelere sığdırmaya çalıştırdığımız mutlulukları? Sen de özlüyor musun soğuk taş merdivenin ikinci basamağına oturup omzuna başımı koyup ağladığım zamanları? Pulsuz, havada uçuşan mektupları, minik notları… sen de özlüyor musun, herkes uyuduktan sonra başlayan hayatları? Gece lambasının altında gizli gizli okuduğumuz Nazım şiirlerini?
Kimse bana şiir kitabı almamıştı , ta ki sen alana kadar. Yan sokakta yıllar sonra varlığını keşfettiğimiz , kapanmak üzere olan kelepirci bir dükkan vardı hani. Bir sürü kitabı bağrımıza basıp odaya koşturmuş, hepsini anında okuyabilecekmişiz gibi yüzlerce sayfa arasında kaybolmuştuk. Sen benim varlığımı ben de seninkini unutmuştum. Aslolan kitaplardı. Önsözleri yırtılan ve de kendi önsözlerimizi günlerce düşünüp yazdığımız kitaplar…. O şiir kitabı da onlardan birisiydi. Nasıl da heyecanla kaplamıştın kapağını. İçine kara kalem bişeyler çizmiş, küçük bir not bırakmıştın;
“işte geldim gidiyorum hoşcakal kardeşim Deniz”

Senden sonra ne zaman birisiyle görüşecek olsam o kelepirciden aldığımız ve de önsözlerini kendimizin yazdığı eski püskü kitaplara gidiyor ellerim. Paylaşmayı sevdiğim için mi bilmem. O kitapları verdiğim kişiler, sarı sayfalarda dolaşan kokunun benim için ne kadar önemli olduğunu sanırım hiçbir zaman bilemeyecekler. Birine kıymetini bilemeyeceği bir şeyi vermek ne kadar doğrudur ki? Ama kalplerimizi de öyle hesapsız kitapsız kıymet bilmeyecek ellere teslim etmedik mi ikimiz de…
Sadece O, senden sonra, sararmış yapraklarına hüzün dolmuş bir şiir kitabı tutuşturdu ellerime. Her sayfasına farklı renklerde kurutulmuş çiçek yerleştirilmişti. “ben gül sevmem” sözüm aklından hiç çıkmamış olacak ki bana hiç gül almadı. Ama yanıma her gelişinde ne yapar eder mevsimine uygun kır çiçekleri buluverirdi. Hele o kilometrelere yenilmesin diye, solmasınlar diye okulun en kuytu yerinden topladığı kır çiçeklerini toprak dolu bir poşete yerleştirip yol boyunca elinde tutması… Unutulur mu? Unutmadım Birtanem. Ondan aldığım son mektup un içinde kurutulmuş leylaklar, küçük bir oğlan çocuğu fotoğrafı( öyle yabancı, öyle ürkek bakışlı) vardı. Bir de mektubun sonuna iliştirilmiş şu satırlar:
“ İster öldür, ister al/ Kurtar beni pür yareden/ İşte gönlüm, işte sen/ Ben çıktım artık aradan” Süreyya Efendi

Bazen kendimi tamamen suçlu bulduğum oluyor. Ellerimi açıp bakıyorum. Sanki onlarca yaralı kalp avcumun içinde. Fark etmeden de olsa aradan çıkanlar bana unutamayacağım sancılar bırakmışlar. Suçlu benim diyorum. "Uzattın ellerini, uzattın ellerini!" diyorum.

Ege

http://www.youtube.com/watch?v=e6-IWfx
mEjU&eurl
Başa dön
dereotu
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Dec 03, 2006
Mesajlar: 702

MesajTarih: Cum Oca 11, 2008 8:47 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Çoğu gece kan ter içinde uyanıyorum. Karanlık üstüme üstüme gelir gibi oluyor. O an düşlerime dalıyorum.

O demir kapı ben dokunmadan açılıyor. Dar, rutubetli ve loş bir merdiven dairesinden 3.kata kadar çıkıyorum. “ neden asansörü kullanmadın?” diyor suretini unutamadığım hayal. Susuyorum. Soluklanmaya çalışıyorum. Ürkek, utangaç içeri giriyorum. Yerler gri renkte, üzeri toz ile kaplı halıflekslerle örtülü. Ama her tarafı kapatamamış. Emanet alınmış gibi duruyor. Girdiğim oda oldukça geniş. Masa, yatak, gardrop, kitaplık, çalışma masası ve cam tarafına ayrıca yerleştirilmiş eski bir kanepe ve de sehpa. Bu odada da yerler gri halı ile kaplı ama biraz daha temiz. Perdeler kirden dolayı griye dönmüş. Belli ki pencere ölçüsü alınmadan asılmış, iki yandan da eksik. Duvarlara karikatür dergilerinden kesilmiş küpürler asılmış. Okunması hayli güç. Çoğu açık saçık resimlerle dolu. Elbise dolabının kapağı açık, içinde birkaç giysi var, üst üste, darmadağın. Dolap ile yatağın arasına iki tane büyük boy klasör sıkıştırılmış. İçinde eski mizah dergileri ve de birkaç anı defteri. Kanepenin üzerinde eski, kenarlarından iplikler sallanan, motif desenleri kaybolmak üzere bir battaniye. İşlevi unutulmuş gibi duran kitaplığın en son rafında boş votka şişeleri; çeşit çeşit. Çalışma masasının üzerinde birkaç ders kitabı, bir de Kafka'nın kitabı; eski basım, cildi kalın naylonla kaplanmış, sayfaları sararmış, rutubet kokulu. Ama daha önce hiç kimse dokunmamış gibi sayfalarına.
Telefon çalıyor. Beklenmedik bir şey olduğunda ne yapar insan? Şaşırır mı? Şaşırmıyorum. Aslında o an hiçbir duygu geçmiyor hislerimden. Elimdeki telefona bakakalıyorum sadece. O büyük oda gitgide küçülüyor. Ben büyüyorum sanki. Dokunduğu saçlarım dibinden sızlamaya başlıyor, dokunduğu ellerim, dokunduğu yüreğim sızlamaya başlıyor. Ayaklarım öylece kalakalmış, put gibi. Ne bir adım öne ne bir adım arkaya haraket edebiliyor. Titriyorum. Ellerimle, dudaklarımla, bedenimle… Kaç dakika öylece kaldım bilmiyorum. Eşyaların üzerine birer birer dokunuyorum. Ama uzun uzun değil. Görünmekten, yakalanmaktan korkar gibi kısa bir an dokunuyorum, çekiyorum ellerimi. Sonra zar zor köşede duran kanepenin üzerine oturuyorum. Her yer kirli; duvarlar, yerler, masanın üstü, eşyalar, ben… Diğer şeylerden hiçbir farkım yok, görüyorum. Kirlenmiş, kullanılmış bir eşya gibi. Tek fark benim gitmem gerekiyor.
Yokuşu tırmanıyorum. Dizlerim titriyor. Cadde üzerinde birkaç üniversiteli genç yüksek sesle tartışıyorlar. Ben yanlarından geçerken sesleri biraz alçalıyor. Kulaklarım uğulduyor. Otobüse biniyorum, bitiyor…
Geceleri kan ter içinde uyanıyorum. Üzerimdeki giysiler kirlenmiş gibi, kalkıp temizlerini giyiniyorum. Çarşafları, yastık kılıfını yeniliyorum. Duvarlar kirlenmiş en kısa zamanda boyattırmalı diyorum. Ayağımın altında giderek siyahlaşan halıya bakıyorum.
Geceleri ansızın uyanıyorum. Uzun bir yokuşun ortasında duran eski bir binanın kapısı açılıyor. Dışarıda sisli bir hava var. Sokak bomboş. Kapıdan çıkıyorum. Yokuşu tırmanmaya başlıyorum. Dizlerim titriyor.
Hala “yalan mıydı?” diye soruyorum.
“Ben sevmek nedir, nasıl bir şeydir, hiç bilmiyorum” diyor.
Çalışma masasının üzerine bıraktığım mektubu görünce şaşırıyor. “neden yan yana iken bile mektup yazıyorsun bana? “ diyor. Susuyorum.

Geceleri ansızın uyanıyorum. Sonrası bir yığın düş. Olmuş mu, olmamış mı, olur mu bilmiyorum. Çıkmaz bir sokaktaki eski püskü apartmanın en sessiz dairesinde, ölüyorum… dün, bugün… söylenecek ne varsa unutuyorum…

Her gün bir yerden dönmek ne güzel
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne ala
Dün ile beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
Mevlana

Düşlerimden arta kalanlar…


http://www.youtube.com/watch?v=wWZpaQNmCSM
Başa dön
dereotu
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Dec 03, 2006
Mesajlar: 702

MesajTarih: Cmt Oca 12, 2008 11:28 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Merdivenin son basamağına geldiğinde duraksadı. Uzun bir soluk aldı. O ana kadar hissetmediği rutubet kokusunu ciğerlerinde duydu. Tam son basamağı da çıkıp kapının önüne varmış olacaktı ki ışık söndü. Her yer karanlık olmuştu, bir yerlerden sızıp en azından yolu gösterecek bir ışık bile yoktu. El yordamıyla yan tarafındaki demir parmaklıklara uzandı. Zar zor son basamağı da çıkıp tekrar ışığı yaktı.
Kapının koluna asılmış bir poşet, poşetin içinde ise 2 tane ekmek ve bir tane gazete vardı. Sabahın 8’inde apartmanın kapıcısı Salim Efendi bırakırdı bunları. Ama bu saat olmuş, hala alınmamıştı. Telaşlandı. Elindeki birkaç parmağı delinmiş eski siyah eldiveni hızla çıkardı, sağ cebine daldırdı. Bozuk para sesleri duvarlara çarpıp geri döndü. Anahtarı bulamayınca sinirlendi. Cebinde olan ne varsa diğer eliyle avucunun içine koydu. Diğer cebini yokladı. Boştu. Aceleyle avucunun içindekileri yeniden cebine doldurdu ve pantolonunun ceplerini karıştırmaya başladı. Sigara paketi yere düştü, umursamadı. Ardından siyah bir tespih, fark etmedi. En sonunda pantolonunun sol cebinde buldu, evin anahtarlarını. Kapının kolunda asılı duran poşeti sinirle çekti, kapının kilidine anahtarı yerleştirdi. Tam anahtarı çevirip kapıyı açacaktı ki, kapı içerden açılıverdi.
Kadının elleri buruş buruştu. Saçları düz, uzun ve de kirliydi. Üzerinde parlak, göğüs kısmında küçük çiçek desenleri olan askılı bir gecelik vardı. Yüzü her zamanki gibi görünmüyordu. Kim bilir kaçıncı kez bunu yapıyordu. Sesi bir şahin çığlığı kadar yırtıcıydı. Adam elleriyle kulaklarını kapadı. Gözlerini bir an için yumdu. Geri gelmekle hata mı etmişti. Ama artık bunu düşünmek için çok geçti. Gelmişti, dönmüştü ve de söylenecek her sözü duymayı kendisi tercih etmişti. Bundan sonrasında gitmeyi isterse biliyordu ki bu mümkün olmayacaktı.
Titrek elleriyle ceketinin iç cebindeki naylon poşeti kadına uzattı. Kadın adamın elindeki poşeti gördüğünde kocaman bir kahkaha attı. Biliyordu, istediğini alacağını, gidemeyeceğini, bu eve geri döneceğini biliyordu. Gözlerinin içinde alevler saçan bir sevinç vardı. Buruşuk ellerini poşete doğru uzattı. Tam alacakken adam elindeki poşeti kendisine doğru çekti.
“Bu son, söz ver bana, bu son…” dedi
Kadın hiddetlendi. Kim oluyordu ki ondan söz vermesini istiyordu. Bu ne cüretti. Bu ne kendini bilmezlikti. Kızgın bir bakış fırlattı adamın suratına, adam anlamadı, göremediği yüzdeki aşağılayıcılığı. Yeniden “ söz ver bana, bu son olacak” dedi. Kadın adamın gözlerinin içindeki umutsuzluğun peşine sürüklendi. Rüyalarını hatırladı. Ve de gerçekleri. Yıllar öncesini. Son diye diye nasıl bu zamana kadar geldiklerini. Sözünü tutamayacak kadar zavallılaştığını hatırladı. Ardından çaresizliğini... “söz, bu son” dedi titrek, yalanını anlamasından korkan ses tonuyla. Adam gülümsedi, uzattı elindeki poşeti. Kadın aldı, açtı düğümünü, çıkardı paketin içinden maskeyi, taktı yüzüne…
Taktı, alınan son maskeyi…
Adam baktı, kadının yüzüne; “ çok yakıştı” dedi.
Işık söndü…

Ege



http://www.youtube.com/watch?v=PF-cXjxgREQ
Başa dön
dereotu
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Dec 03, 2006
Mesajlar: 702

MesajTarih: Pzr Oca 27, 2008 11:03 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver



Anlatması kolay aslında. Hiç korkmadım... Yaşamak gerek deyip balıklama atladım içine. Şaşırmadım, herşey çok geç olduğunda, hikayemi anlattığım insanlar kadar olayları yaşarken. Sürekli benzetmelerle büyüdüm. Yakıştırmalarla bezendim. Her tarafımda çağının ününü yakalamış, guru olmuş hayal tacirleri vardı. Farkettim ama ses çıkarmadım. Ellerine yüzlerine bulaştırdılar hayallerimi. Düzeltmedim. İçimden gelmedi değil ama yapmadım. İstedikleri şekillere soksunlar diye hayallerimi, hep iki ucu açık kurdum cümlelerimi. Öznesinin yerine herkes oturabilirdi. Yüklemini oluşturan fiilleri herkes yapabilirdi. En çok sesime ses katmak istediğimde sorunlarım arttı.

Yankılarını duyuyordum sesimin ama benzemiyordu bendekine. Karşı taraftaki uzaktı, yaklaşamıyordu. Bir kaç defa yaşadım; insanların hayatında ikincil olmak çok kötü. "Seninle ilkleri yaşıyorum" dediğinde birisi mutlu olursunuz değil mi? Oysa yaşatmak istediginiz ilkleri o baskasında çoktan tüketmiştir. Siz de yaşadıkları ise sizin ikincil sıfatınıza layık bir kaç mezedir rakı sofrasına. Unutulmaz belki ama kahretmez, tekrarlanmaz, anlatılmaz, uğruna ağlanmaz. Roller dağıtılmıştır ve de siz, tiyatro oynamaya çok sonradan karar vermişinizdir. Ellerinde olan tek boş yer sahnenin dekorundaki eksik olan sokak lambasıdır. Işık saçarsınız,durduğunuz yerde. Zaman ile beraber roller de akar insanlar gibi. Ama siz dekor olarak kalırsınız sahnede. Belki ilk defa bir çift öpüşmüştür, ışıklarınız altında. Ama bu ilk onların ilkidir. Sizin değil...

Bıraktım hayallerimi tacirlere
Alsınlar sana ilk rastlayışımdaki izleri benden
Ne yankısı olsun, ne anısı

Nakaratları birleştirsinler
Tüm yollar sana çıksın, mesela
masallar anlatsınlar

Kapa gözlerini, geç oldu
Bırak düşlerinide, saklasınlar
Saklan yorganının altına
Elini sakla
Seni
Hayallerimde bulmasınlar.

http://www.youtube.com/watch?v=rbTozgoj9OQ
Başa dön
dereotu
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Dec 03, 2006
Mesajlar: 702

MesajTarih: Pzr Oca 27, 2008 11:09 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver



Ellerine bakıyorum. Büyük... Yüzüne yakışır bir büyüklük var, ellerinde. Çizgiler hep aynı yerde birleşiyor. Sanki gitmeyi denesem bile gidemem, yine aynı yere gelirim der gibi. Yüzünü kapıyorsun ellerinle. Utanıyorsun. Gülmeye alışkın değil gibi, saklanıyorsun. Yanına birisi gelip oturuyor. Elinde eski bir kitap. Sağına soluna bakıyor, önce. Sonra sana doğru eğilip kulağına birşeyler fısıldıyor. Yine ellerin giriyor hayatıma. Bir el vuruşu ile omzuna dokunuyorsun, yanındakinin. Sırtına doğru indirip bir kaç defa daha vuruyorsun. Konuştuklarını duymuyorum ama sanırım umutsuz birşeyler anlatıyorsun. Gözlerin her an bırakıp gitmeye istekli. Geçmiş oluyorsun.

Masaya yaklaşan garsona el ucuyla dokunuyorsun. Garson ilk başta farketmiyor elini. Sesleniyorsun. Sesin elin gibi değil; cılız. Hiç farkedilmemiş gibi korkak. Biri çıkıp "sus" dese ömür boyu susacak gibi ; susmaya istekli. Düşüncelerini ellerine atıyorsun sanki. Garsonla konuşurken ellerin bir oraya bir buraya savruluyor. Boşluklar doluyor, dükkandaki. Tüm boşluklarda ellerin. Belki o da şaşırıyor. Gözlerine mi, ellerine mi, yoksa sesine mi önem vereceğine. Sesine takılı kalsa dikkati, umursamaz belki söylediklerini. Kaçmak geliyor içimden sesin uzaktan geldikçe. Çirkinleşiyor, düşümdeki yüzün. Düşümden kaçıyorum.

Sandalyeni hafif oynatıyorsun. Bedenin üzerinde sağa sola kıvrılıyor. Ellerin dokunuyor sandalyenin sırtına. Sandalye büyüyor. Sırtını dönüyorsun bana. Gözlerin kayboluyor düşümden. Kaçarken sesinle beraber gözlerini de yitiriyorum. Ama ellerin. Hala düşlerimde. Masadaki kitaba uzanıyorsun. Kapağına göz gezdirip arkasını çeviriyorsun. Her yeri yıpranmış, sanki ellerinde dağılacak gibi. Düşümde dağılıyor düşündüklerim, yalnız ellerin kalıyor.

Dükkanın kapısı hızla çarpıyor. Ellerini ovuştura ovuştura bir kız giriyor içeri. Yanakları al al. Çatlamış sanki derisi soğuktan. Gözleri maviye kesmiş, yırtıcı biraz. Ve de meraklı. İlk kez gelirmiş gibi bakıyor, her tarafa. Birşey arar gibi. Sonra... Elini kaldırıyor ve de sana doğru gülümsüyor. Ayağa kalkıyorsun. Büyüyor, büyüyorsun düşlerimde. Yanına geliyor. Ellerini tutuyorsun. Ellerini tutuyor.

Kaçıyorum düşlerimden. Çıkmaza giriyorum. Ellerin uzanıyor, uyanıyorum...

http://www.youtube.com/watch?v=7k1z5M3BDZo
Başa dön
dereotu
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Dec 03, 2006
Mesajlar: 702

MesajTarih: Pzr Oca 27, 2008 11:27 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

http://www.youtube.com/watch?v=5A1KZKksGKE






İçinde bulunduğu odaya baktı. Eşyaları göz ucuyla süzdü. Çoğu eskiydi. Duvarların kenarlarında öbek öbek toz birikmişti. Perdenin rengi kendini ele veriyordu; aralıklarla ama yine de artık beyaz değil kirli beyazdı. Tek kişilik yatağın üzerindeki örtü, el işlemesi dantelden yapılma narin bir örtüydü ama şimdi kim bilebilirdi ki kıymetini; ondan başka…

Pencere aralığından hafif bir melodi çalındı kulaklarına. “ Diyelim ki mavide, diyelim ki mavide gökyüzünün denizle buluştuğu çizgide.” Yeni bir şarkı olmalıydı. Zamanın gençleri bir telaştır tutturmuşlardı. “Vatan elden gidiyor” söylencesi her yerdeydi. Bu sokağı bulana kadar bile ne çok zorlanmıştı. Oysa eskiden böyle miydi? Eskisi gibi olması muhtemel miydi ki? Hayalleri kovalayıp başından, gözlerinin ağırlığını koyuverdi bakışlarını donuklaştırdığı mavinin üstüne…

Ruh
Dönencesidir bedenin
Ve Kuşku
En son umuduna geç kalmış bir tren yolcusu
Yemin etmek gibi / susamış dilim
Kah sağıma, kah soluma dönerken fark ettiğim
O çizik çizik, ellerimle çizdiğim resim
Çok mu geç?
Şiirler yazdım sana...
Sesimin değebileceği her noktada.
Dokunup en yaren anılara ,
Gitme ne olursun…


-Sesini biraz daha açabilir misin?
- O zaman anlattığın masalın gizemini örtüyor şarkı.
-Öyleyse, önce şarkıyı dinleyelim, sonra masal…
- “ Gerçekler masalları yok etmesin” derdin
- Şşt , şimdi sus ve dinle sadece… Gerçekleri boşver, masalı dinle…

“ Tek bir haber bile çıkmasa uzaklardan/ Saçmada olsa bekleyişin/ yalnız sen olsan bile bekleyen beni/ bekle beni…”
“ Yağmurlar içinde bekle beni / Karlar tozarken bekle/ ortalık ağarırken bekle beni/ Kimseler beklemezken bekle…”

Gözlerini ağır ağır açabildi. Eski, sararmış, kirli perdenin yıpranmışlığının ardından sızan güneş ışıkları gözlerini yakıyordu. Ve kapıdan sesler geliyordu; telaşlı, ürkek bir o kadar genç, hevesli, heyecan dolu sesler… Ama hayır, uyanmak istemiyordu. Masallar okunmalı, şarkılar söylenmeliydi, bugün. Hatta dayanamayıp ısrarlara, kalkıp harika bir tango yapabilirdi onunla. Hayır, bu sesler değildi duymak istedikleri, geldiği –belki de gelmek istediği- yer burası değildi aslında. Değişmeden kalan bir şeyler olmalıydı. Şu sokak mesela, kaldırım taşlarındaki aralıklar, şu eskimiş pencere pervazı, kapı kolu; kırılmış… Kapadı yeniden gözlerini. Ellerini sıkı sımsıkı kulaklarına bastırdı. Örtüyü kafasına doğru çekti. Karanlık olmalıydı. Böyle, ışık gözlerinin ta içine dolarken, eskiye dönemiyordu.

- Hadi hayatım, seni bekliyoruz saatlerdir.
- Masal bitti mi?
- Bitişlerini hiç yakalayamıyorsun sen masalların…


Susuyor… Sustukça cevaplar büyüyor içinde. İçinin alamayacağı, saklayamayacağı kadar büyük cevaplar. Ve hırslı… Dur durak bilmeden, bulundukları karanlıktan çıkmak, bilinmezlikleri aşıp bilinir olmak, hayretler içinde dinlenilmek isteyen binlerce cevap… Susuyor. Elleriyle kapatıyor kulaklarını… “Karanlık olmalı” diyor… “Karanlık olmalı, yoksa geçmişe dönemiyorum”.


Yağmur
Korkaktı bir zamanlar
Aşık olduğu için toprağa
Ve ne zaman bulutlar alevlense
Yalvarırdı...

Sonra bir gün
Rüzgar geldi, aralarına...

Yandı gök
Yandı kalbi, göğsünün içinde
Düştü toprağa
Acıyı öğrendi, aşktan başka...


Ellerini tuttu… “Susma, masal oku” dedi.
Susma, masal oku…
Masal oku…
Başa dön
rezene
Sadece Okur Adayı Bölümüne Yazabilir


Kayıt: Apr 02, 2008
Mesajlar: 6

MesajTarih: Sal May 20, 2008 12:56 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Çanta Çiçekleri

Bir gün bir adam
Sandallara sarmış ürkekliğini
Diline eski zamanlı bir şarkı iliştirip
Çıkmış patikasına
Dalgaların

Gök ak mı akmış
Yer bir o kadar mavi
Ve köpük köpükmüş saçları
Dalgaların

Sonra tutmuş kolundan
// Aşkın…
Hüznün ve yalnızlığın…
Atmış masmavi denize
Korkmuş yüreği
Dalgaların

Dönmüş sahile üzgün
Hafiflemiş omuzları, kalbi
Boşalmış ruhu
Dönüp bakmış dalgalara, mutluymuş gibi
Sevilmiş, sevmiş gibi
Bir hiç gibi…
Sarmış açıklarına ruhunun
Belki iyileşir diye
Çanta çiçeklerini.

Ege
(eski dereotu- yeni rezene)

Gunfrfd için...


Link
Başa dön
kukulkan
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Aug 20, 2007
Mesajlar: 948

MesajTarih: Sal May 20, 2008 4:07 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Hoşgeldin dereotu/rezene.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 4216

MesajTarih: Sal May 20, 2008 4:45 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Hoşgeldiniz :)

İyi ki geldiniz... Ne iyi ettiniz :)

Veee... armağanınız ... armağanınız çok güzel... :)

Üstelik "Çanta Çiçekleri"......... //.... iyi ki döndünüz:)
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1458
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal May 20, 2008 8:01 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Hoşgeldin rezene...
Başa dön
rezene
Sadece Okur Adayı Bölümüne Yazabilir


Kayıt: Apr 02, 2008
Mesajlar: 6

MesajTarih: Sal May 20, 2008 8:32 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Hoş buldum...
Başa dön
rezene
Sadece Okur Adayı Bölümüne Yazabilir


Kayıt: Apr 02, 2008
Mesajlar: 6

MesajTarih: Cmt May 24, 2008 10:12 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver



Link


Ben O Kadını Sevdim

Ben o kadını sevdim. Dikkat edin lütfen - aşık oldum- demedim. Evet, o kadını sevdim, bir anda, güzelliğine, konuşmasına, konumuna vurularak değil. Yavaş yavaş… O kadar yavaş ki ne o ne de ben bir gün gelip yollarımızı ayırmak zorunda kaldığımız ana kadar bunu anlamadık. Belki o giderken hala farkında değildi, belki de anlamıştı, benden daha önce… İçinizden bazıları ; “ Ne yani onca sevmene rağmen ‘seni seviyorum’ demedin mi aptal adam? “ diyebilirler. Hayır, demedim. Çünkü bu öyle bir şeydi ki , sevdiğimin farkında değildim. Zamanımı onu sevmek için ayırmıyordum…

Onu dinliyordum. Yan yana olmamız ve onu dinlemem gerektiği için değil, ses tonu ruhumu okşadığı ya da ben baştan çıkardığı için değil, kelimeleri özenle seçtiği için dinliyordum. Bazen kıskanıyordum, çünkü kelimeleri öyle büyük bir özenle seçip cümle kuruyordu ki, cümlelerinin sonuna gelecek her türlü noktalama işaretini kıskanmamak mümkün değildi. Bazen üç nokta olup, dudağının cümleyi bitirirkenki kıpırdanışına konmak… Bir hayal… Yo yanlış anlamayın, onu dinlerken ve bunu düşünürken, bu düşündüğüm şeyin sevmekle alakalı olduğunu da düşünmemiştim. Sadece dinledim ve kıskandım. Etrafındaki yakışıklı, entelektüel, zengin, popüler erkeklerin hiçbirisini kıskanmazdım mesela. Ama bazen onlara doğru dönüp “ Hayatta bu değil midir zaten kuzum?” derdi ya, o an yüzündeki zaferi kıskanırdım. Hayat… Evet bana göre hayat tam da bu demekti: Onun okyanus olarak geldiği şu dünyada bir balık olmak. Hem de ne balık!


O kadını sevdim ben. “ Çocuğum, sen daha benim yürüdüğüm yolun yarısını yürümedin.” Derdi. Benden tam kırk beş yaş büyüktü. Çoğunlukla, beyaz renkte, şile bezinden yapılmış, bol dökümlü elbiseler giyinirdi. Arada mavi renk elbiseler giyindiği de olurdu. O an mavinin dünyayı yerinden oynatacak güce sahip olacağını düşünürdüm. Birlikte mükemmel görünürlerdi.


Ah, gölgeler… Sahiplerini hep yenik düşürür. Gri bir zeminde yürürsünüz. Yavaş yavaş aslınız yok olur ve ortaya bütün gösterişiyle gölgeniz çıkar. Büyük ve de siyah… Artık o sizsinizdir! İstiklal’in gri, yerinden oynak taşlarından oluşan o soğuk zeminde az kavga etmedim kendimle. Çünkü ne zemin ne de ben alışıktık böylesi bir gölgeye, tek başına, bitik… Oysa o yanımda yürürken gölgem bile şekil değiştirirdi. Ufalanırdı sanki onun gölgesi yanında, minnacık kalırdı. Simsiyah olamazdı… Sanki ben çırılçıplak kalırdım, o ise ikimizin mutluluğunu da kuşanır büyür büyürdü gölgedeki suretlerimizde… Ürkerdim ara sıra, hisseder miydi bilmem, hemen koluma girerdi . “ Ne iyi ettin çocuk, şu yaşlı bostan fasulyesinin sırığı olmakla” der gülerdi. Evet, o yaşlı bir bostan fasulyesiydi. Toprağa dokunan ve gökyüzüne uzanan. Ben de Tanrı’nın( ya da çiftçinin) o fasulyenin toprakla gök arasında kalması için dikilip duran sırık… Herkes onun bir şeysi olmuştur mutlaka zamanında: sevgilisi, birtanesi, canı, yavrusu… Ben ise sırığı olmuştum ve mutluydum. Ölene kadar onun koluna girip İstiklal’in taş bloklarına gölgemi bırakabilirdim… Bir sırık gölgesini, mutlu bir sırık gölgesini…


O kadını sevdim ben. Beyazlaşmış saçlarını hep dağınık bırakıp hiç topuz yapmamasını, her renkten fularlarını, büyük, gösterişli ve ağır gümüş küpelerini, hafif topuklu sandaletlerini, “ev hali çocuğum” dediğindeki salaşlıklarını, kendimi her kaybedişimde yanımda olmasını ve beni geri getirmesini, toparlamasını ve sokağa salmasını… Ansızın bir beyaz güvercin olup, kırık dallarıma konmasını, beni çok bilmiş ve her an karşısındakini öldürücü darbelerle yere serebilecek gibi duran kelimelerden korumasını, güze(sonbahara ) yakışmasını, eski taş plakları dinlerken uyuklamasını, Türk kahvesinin telvesini kaşıklamasını, rakı şişesinin dibini bulmasını, her Salı çantama sakladığı mısraları, gök mavisi gözlerini bir de … Bir de sabun kokusunu…


Bir gün gitmek istediğinden bahsetti O yaşamaya hayran ettirdiği gök mavisi gözlerini utangaç gözlerime dikerek…. “ Yoruldum çocuğum, hem de güz yaklaşıyor” dedi. Benim tersime o güzden hiç hazzetmezdi. Oysa ben onu en çok güze yakıştırdım, hiç söylemedim. Emirgan Korusu’nda bana şiir okuduğu günü kim yaşasa aynı şeyi düşünürdü, eminim. Ağaçlar onun geleceğini haber almış gibiydiler, tüm yapraklarını yol boyunca dökmüşlerdi, ayaklarının altına. Değdikçe çıkan hışırtılar onun sesine karışıyordu ya, şiir başka ne isterdi, ruhuna dokunmaktan insanın… Kulaklarım öyle büyük bir haz ile dinlemişti ki rüzgarı, yaprakların hışırtısını ve onu… İddia ediyorum, kimse onun gibi şiire dokunamaz. O şiirdeki tüm harflere dokunur ondan sonra okurdu…


“ Ah bu dünya! Ne vakit ev ev bölündü yaşamlar! Ne vakit odalara sığdırır olduk nefeslerimizin sesini. Ah çocuğum, ah evladım, ne zaman parça parça ayrıldı hayallerimiz? Sanmıyor musun ki bütün olsa idik gerçek olamazdık!” … Bütün olsa idik… Oysa ne o ne de ben bir bütün olabilirdik, parça parçalılığımızla hiç gerçek olamadık.


O kadını, işte onu sevdim ben. O benim aynamdı. Hani gelinlik kızlara verirler ya, kenarları gümüş işlemeli, çok değerlidir!İşte o aynalardandı benim sevdiğim kadın. Her güzelliğimi, her çirkinliğimi yüzüme vurur, hiç saklamazdı. Hani bazen çok çirkin hissedersiniz ya kendinizi, aynalara küsersiniz. Her zamanki saçınızdır saçınız hani o dalga dalga kıvrılan, her zamanki gözlerinizdir gözleriniz bir sürü insanın hayran olduğu, aynı burundur burnunuz kemikli oluşunu annenizden yadigar aldığınız. Ama sevmezsiniz işte kendinizi aynada, bakmazsınız… Ben de yaşadım o zamanları. Aynaya, benim aynama yansıyan suretimden hoşlanmadım bazen. Şiirlerimi, şarkılarımı, anılarımı sakladım, söylemedim, küstüm aynama. Ama o fasulye sırığına umutla dolanıp, saçlarını yine okşadı. “ Biz de genç olduk, biz de geçtik o yollardan a evladım” derdi. Böyle agresif olmam, dünya yıkılmış altında kalmışım gibi durmam, normaldi ona göre hatta lazımdı bazen.


Ben o kadını sevdim. Evi cadde üzerindeki eski bir binadaydı. Küçücük bir balkonu vardı. Ama siz balkon demeyin yine de haksızlık yapmayın, çünkü küçük bir çiçekçi dükkanı kadar çok çiçekle doluydu. “ Kuzum, bu manolyaların nesi var Allahaşkına!, Sanki solmak için gün sayıyorlar…” derdi, her seferinde üç gün içerisinde solan manolyaları için. Ben ona hep çiçek aldım. Solsalarda… Elimde çiçek beklerdim kapısında. Saksısına dokunur, bir şeyler söylerdim çiçeğe; bu defa solmasın diye… solardı. “ Ben bu çiçek işini beceremiyorum ama yine de onlarsız yapamam.” Derdi. Solan çiçeklerin yerine yenisi gelir, solanlar için yas şiirleri okunup arka bahçedeki toprağa gömülürlerdi, ardından uzun uzun dalıp gitmeler, pencere önünde, müzik dinlerken, mum ışığında, bir yudumluk likör eşliğinde…


Duygusunu basitçe anlatanlardan hiç hoşlanmazdı. Eğer mutsuzsan hüngür hüngür ağlamalıydın, mutlu isen yer gök duysun idi kahkalarını. Mesela boğazın düğümlenip kupkuru olmalıydı aşkını söylerken…





Evet bir gün “gideceğim” dedi. “Gitme “ demedim. Desem de kalmazdı zaten. Sadece “erken gibi” dedim. Ne demiş Cemal Süreya dedi: “ Her ölüm erken ölümdür” Ve gitti…


Sevdiğim kadın… Sevincine tutulduğum, kaldığım, hayatının bir kısmına dahi olsa ellerimi sürdüğüm kadın. Şiirlerimin Tanrıçası… Gök gözlü, hafif topuk sandaletli, fularlı kadın… Solmaya hazır çiçeklerinin hepsini bana bırakıp, gitti… “ Hüznü seviyorlardır belki bu çiçekler, senin mutluluğuna alışamıyorlardır” demiştim bir gün. “Hayır “ demişti. “ hayır, onlar hüznü sevdikleri için değil çocuğum, bağlanmaktan korktukları için soluyorlar” Yine bilmişti…


BEN O KADINI, BAĞLANMAKTAN KORKAN AMA HERKESİ KENDİNE BAĞIMLI KILAN, BAĞLANAMADIĞI İÇİN HEP YAPAYALNIZ, BAĞLANILDIĞI İÇİN HEP DOPDOLU OLAN KADINI SEVDİM…
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Vesaire Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke