1946’da adını anımsamak istemediğim bir devlet başkanı başa geçti. Çok geçmeden öğrendim ki, kütüphanedeki görevimden alınıp pazar yerlerinde kümes hayvanları ve tavşan müfettişliğine “terfi” ettirilmişim.
Neler döndüğünü anlamak için Belediye Konağı’na gittim. “Bakın,” dedim, “kütüphane de o kadar adam dururken bu yeni göreve benim değer görülmem biraz tuhaf değil mi?” “Niye tuhaf olsun,” diye yanıtladı masanın başında oturan memur, “sen Müttefikler’den yana değil miydin, ne bekliyordun başka?” Böyle açıklamaya ne denilebilirdi ki! Ertesi gün istifamı yolladım. İstifamı verdiğimi duyunca kütüphanedeki dostlarım hemen çevremi alıp bir veda yemeği düzenlemeyi önerdiler. Veda yemeği için bir de konuşma hazırladım, ama kendim okuyamayacak kadar sıkılgan olduğumu bildiğimden, dostum Pedro Henriquez Drena’dan benim yerime okumasını istedim.
Artık işsizdim. Aylar önce yaşlı bir İngiliz kadın çay falıma bakmış, pek yakında yolculuğa çıkacağımı, konferanslar vereceğimi ve bu işten epey para kazanacağımı söylemişti. Faldan anneme söz açtığımda ikimiz de kahkahalarla gülmüştük. Benim gibi bir adamın insanların önüne çıkıp konuşma yapması olacak iş değildi. İşte tam o sıralar dostlarımdan biri imdada yetişti de onun yardımıyla Arjantin - İngiliz Kültür Derneği’nde İngiliz edebiyatı öğretmenliğine getirildim. Colegio Libre de Estudios Superiores’ de de Amerikan edebiyatı okutmamı istiyorlardı. İki öneri de derslerin başlama tarihinden üç ay önce geldiği için korkusuzca kabul etmiştim. Ama derslerin başlama günü yaklaştıkça beni bir korkudur aldı. Ders programımda sırasıyla Hawthorne, Poe, Thoreau, Emerson, Melville, Whitman, Twain, Henry James ve Veblen vardı. İlk dersi yazdım. Ama ikincisini yazacak kadar vaktim yoktu. Kaldı ki, ilk ders benim için Kıyamet Günü olacaktı, ardından da ebediyete intikal edecektim nasıl olsa.
Oysa bir mucize oldu, ilk ders bayağı iyi gitti. İkinci dersten iki gece önce, annemi de alıp Adrogue’nin oralarda uzun bir yürüyüşe çıktım. Konuşmamın provasını yaparken, saat tutmasını istedim annemden. Bitirdiğimde, annem konuşmamı uzun bulduğunu söyledi. “Öyleyse,” dedim, “paçayı kurtardık!” Çünkü asıl korkum, konuşmamın kısa kalmasıydı.
Sözün kısası, bir de baktım, kırkyedi yaşındayım ve önümde yepyeni, heyecan verici bir hayat duruyor. Arjantin ve Uruguay’da o kent senin bu kent benim dolaşıyor, Swedenborg, Blake, İranlı ve Çinli gizemciler, Budizm, Goşo şiiri, Martin Buber, Kabala’lar, Arabistan Geceleri, T. E. Lawrence, ortaçağ Cermen şiiri, İzlanda destanları, Heine, Dante, Dışavurumculuk ve Cervantes üstüne konferanslar veriyordum. Hiç görmediğim kentlere gidiyor, bir daha hiç görmeyeceğim otellerde kalıyordum. Kimi zaman annem ya da bir arkadaşım da geliyordu benimle. En sonunda, kütüphanede çalışırken kazandığımdan çok daha fazla para kazanmakla kalmadım, hem bu işten hoşlandım hem de benim için biçilmiş kaftan olduğu kanısına vardım.
O yılların, belki de hayatımın en önemli olaylarından biri de Adolfo Bioy-Casares’le dostluğumun başlamasıydı. Ya 1930’da ya da 1931’de tanıştık Bioy’la. O onyedisinde falandı, bense otuzumu henüz geride bırakmıştım. Böyle durumlarda hep yaşlı olanın usta, genç olanınsa çırak olduğu düşünülür. Belki başlangıçta gerçekten de böyleydi durum, ama yıllar sonra birlikte çalışmaya başladığımızda Bioy gerçekten ve gizliden ustaydı artık.
Birlikte birçok değişik edebiyat serüvenine atıldık. Arjantin şiiri, düşlemsel öyküler, polisiye öykü güldesteleri derledik, makaleler ve önsözler yazdık, Sir Thomas Browne’ı ve Gracian’ı açıklayıcı notlarla yorumladık, Beerbohm, Kipling, Wells ve Lord Dunsany gibi yazarlardan kısa öyküler çevirdik, üç sayı çıkarabildiğimiz Destiempo adlı bir dergi yayınladık, hepsi de geri çevrilen film öyküleri yazdık.
Benim dokunaklı, tumturaklı anlatıma yatkınlığımı eleştiren Bioy, dingin ve ölçülü anlatımın çok daha albenili olduğunu kavramamı sağladı.
Sözün özü, yavaş yavaş klâsisizme yöneltti beni Bioy.
Kırkların başlarıydı, Bioy’la birlikte yazmaya başladık. O güne kadar, böyle bir şeyin mümkün olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Polisiye bir öyküye çok iyi gideceğini sandığımız bir konu bulmuştum. Yağmurlu bir sabah, Bioy, “hadi bakalım, bir deneyelim n’olacak,” dedi.
Önce gönülsüzce razı oldum, ama çok geçmeden bir mucize oldu. Sonunda ortaya üçüncü bir adam, Honorio Bustos Domecq çıktı ve her şeyi çekip çevirmeye başladı. Kısa bir süre sonra, Bustos Domecq bizi elinde kırbaçla yönetir olmuştu artık. Önceleri hoşumuza gitti, ama bir süre sonra ürkmeye başladık; kendine özgü nükteleri, kendine özgü kelime oyunları, kendine özgü kılı kırk yaran üslûbuyla, ikimizden de tümden farklı biri olup çıkmıştı Bustos Domecq.
Domecq, Bioy’un büyükdedelerinden birinin, Bustos da benim Cordoba’lı büyükdedelerimden birinin adıydı. Bustos Domecq ’in ilk kitabının adı Don İsidro Parodi İçin Altı Problem’di (1942). Kitabın yazılışı sırasında tepemizden hiç eksik olmadı Bustos Domecq. Max Carrados kör bir hafiye yaratmayı denemişti, Bioy ve ben daha da ileri gittik ve hafiyemizi bir hapishane hücresine kapattık. Kitap aynı zamanda Arjantin üstüne bir taşlamaydı. Bustos Domecq’in çifte kimliği yıllarca açığa çıkmadı. Ama en sonunda işin aslı öğrenildiğinde, herkes, Bustos bir şakadan başka bir şey olmadığına göre Bustos’un yazdıklarının asla ciddiye alınamayacağı kanısına vardı.
Bioy’la birlikte yazdığımız ikinci kitap, Bir Ölüm Modeli adlı bir polisiyeydi yine. Ne var ki, bu kitap o kadar kişiseldi ve öylesine özel esprilerle doluydu ki, yalnızca satışa çıkarılmayan bir basımıyla yetindik. Yazarının adını da B. Suarez Lynch koyduk. “B” herhalde Bioy ve Borges’den geliyordu. “Suarez” ile “Lynch” de yine büyükdedelerimizin adlarıydı.
Bustos Domecq, 1946 yılında başka bir özel basımda, bu kez iki öyküden oluşan İki Unutulmaz Düşlem’de yeniden ortaya çıktı. Bustos, uzun bir aradan sonra yeniden kalemine sarılacak ve 1967 yılında, aşırı modern bir eleştirmenin düşsel ve aşırı modern sanatçılar (mimarlar, yontucular, ressamlar, orkestra şefleri, şairler, romancılar, terziler) üzerine yazdığı yazılardan oluşan Günlemler’ini yayınlayacaktı. Hem eleştirmen hem de konu aldığı sanatçılar birer budalaydı ve kimin kimi uyuttuğu belirsizdi. Üç unutulmuş büyüğe / “Picasso, Joyce ve Le Corbusier’ye” adanmıştı kitap. Kullanılan üslûbun kendisi bir parodiydi. Bustos, uyduruk sözcüklerle, Latinceyi andıran sözlerle, basmakalıp laflarla, karmakarışık metaforlarla, ilgisiz sonuçlar ve abartmalarla dolu bir gazeteci ağzı kullanmıştı.
Birlikte yazmanın nasıl mümkün olduğunu bana çok sormuşlardır. Bence, birlikte yazma, iki insanın benliklerinden, gururlarından ve belki de birbirlerine habire kibarlık göstermekten vazgeçmelerini gerektirir. Birlikte yazarken kendinizi unutacak, yalnızca yapıtı düşüneceksiniz. Doğrusu, şimdi biri kalkıp hangi esprinin benden, hangi tanımın Bioy’dan çıktığını sorsa, kolay kolay yanıt veremem. Aslında başka arkadaşlarla da denedim birlikte yazmayı. Üstelik bazıları çok yakın dostlarımdı. Ama hem açıkyürekli olamadıkları hem de vurdumduymaz davrandıkları için beceremedik birlikte yazmayı. Bustos Domecq’in Günlemleri’ne gelince, bence bu kitap, kendi adımla yayınladıklarımın hepsinden iyi olduğu gibi, neredeyse Bioy’un kendi adıyla yayınladıklarının hepsi kadar da iyidir.
1950 yılında, Sociedad Argentina de Escritores’in (Arjantin Yazarlar Derneği) başkanlığına seçildim.
Arjantin Cumhuriyeti şimdi olduğu gibi o zaman da korumasız bir ülkeydi ve Arjantin Yazarlar Derneği diktatörlüğe karşı birkaç kaleden biriydi. Bu o kadar açıktı ki, bir çok tanınmış edebiyatçı devrim oluncaya kadar derneğin kapısından içeri adımını bile atmamıştı. Diktatörlüğün garip bir özelliği vardı; diktatörlüğü açıktan açığa savunanlar bile aslında hükümeti ciddiye almadıklarını, kişisel çıkarlarını savunduklarını söylemekten çekinmiyorlardı. Bu da anlayışla karşılanıyor ve bağışlanıyordu.
Bilirsiniz, yurttaşlarımı çoğu ahlâksal olmaktan çok düşünsel bir vicdan taşır. Peron ve karısıyla ilgili hemen bütün açık saçık fıkralar, ayıplarını başkaları yüzlerine vurmasın diye, Peron’cuların kendileri tarafından uydurulmuştu. En sonunda Arjantin Yazarlar Derneği kapatıldı. Dernekte yapmama izin verilen son konuşmayı anımsıyorum. Pek de fazla olmayan dinleyiciler arasında bir de şaşkın polis vardı. İran tasavvufu üstüne anlattıklarımı güçlükle not almaya çabalıyordu. O sıralar yetmişlerinde olan annem, bu karanlık ve umutsuz dönem boyunca ev hapsinde tutuldu. Kızkardeşim ve yeğenlerimden biri birer ay hapis yattılar. Benim de peşime bir hafiye takmışlardı; uzun, rasgele yürüyüşlere çıkıp ardımda dolaştırıp durduğum bu adamla en sonunda dost olduk. Söylediğine bakılırsa, kendisi de nefret ediyordu Peron’dan, ama ne de olsa emir kuluydu. Ernesto Palacio beni hazretle tanıştırmak istedi, ama kabul etmedim. El sıkışmak bile istemediğim bir adamla neden tanışacaktım ki?
Bioy’la birlikte yazdığımız ikinci kitap, Bir Ölüm Modeli adlı bir polisiyeydi yine. Ne var ki, bu kitap o kadar kişiseldi ve öylesine özel esprilerle doluydu ki, yalnızca satışa çıkarılmayan bir basımıyla yetindik. Yazarının adını da B. Suarez Lynch koyduk. “B” herhalde Bioy ve Borges’den geliyordu. “Suarez” ile “Lynch” de yine büyükdedelerimizin adlarıydı.
Bustos Domecq, 1946 yılında başka bir özel basımda, bu kez iki öyküden oluşan İki Unutulmaz Düşlem’de yeniden ortaya çıktı. Bustos, uzun bir aradan sonra yeniden kalemine sarılacak ve 1967 yılında, aşırı modern bir eleştirmenin düşsel ve aşırı modern sanatçılar (mimarlar, yontucular, ressamlar, orkestra şefleri, şairler, romancılar, terziler) üzerine yazdığı yazılardan oluşan Günlemler’ini yayınlayacaktı. Hem eleştirmen hem de konu aldığı sanatçılar birer budalaydı ve kimin kimi uyuttuğu belirsizdi. Üç unutulmuş büyüğe / “Picasso, Joyce ve Le Corbusier’ye” adanmıştı kitap. Kullanılan üslûbun kendisi bir parodiydi. Bustos, uyduruk sözcüklerle, Latinceyi andıran sözlerle, basmakalıp laflarla, karmakarışık metaforlarla, ilgisiz sonuçlar ve abartmalarla dolu bir gazeteci ağzı kullanmıştı.
Birlikte yazmanın nasıl mümkün olduğunu bana çok sormuşlardır. Bence, birlikte yazma, iki insanın benliklerinden, gururlarından ve belki de birbirlerine habire kibarlık göstermekten vazgeçmelerini gerektirir. Birlikte yazarken kendinizi unutacak, yalnızca yapıtı düşüneceksiniz. Doğrusu, şimdi biri kalkıp hangi esprinin benden, hangi tanımın Bioy’dan çıktığını sorsa, kolay kolay yanıt veremem. Aslında başka arkadaşlarla da denedim birlikte yazmayı. Üstelik bazıları çok yakın dostlarımdı. Ama hem açıkyürekli olamadıkları hem de vurdumduymaz davrandıkları için beceremedik birlikte yazmayı. Bustos Domecq’in Günlemleri’ne gelince, bence bu kitap, kendi adımla yayınladıklarımın hepsinden iyi olduğu gibi, neredeyse Bioy’un kendi adıyla yayınladıklarının hepsi kadar da iyidir.
1950 yılında, Sociedad Argentina de Escritores’in (Arjantin Yazarlar Derneği) başkanlığına seçildim. Arjantin Cumhuriyeti şimdi olduğu gibi o zaman da korumasız bir ülkeydi ve Arjantin Yazarlar Derneği diktatörlüğe karşı birkaç kaleden biriydi. Bu o kadar açıktı ki, bir çok tanınmış edebiyatçı devrim oluncaya kadar derneğin kapısından içeri adımını bile atmamıştı.
Diktatörlüğün garip bir özelliği vardı; diktatörlüğü açıktan açığa savunanlar bile aslında hükümeti ciddiye almadıklarını, kişisel çıkarlarını savunduklarını söylemekten çekinmiyorlardı. Bu da anlayışla karşılanıyor ve bağışlanıyordu. Bilirsiniz, yurttaşlarımın çoğu ahlâksal olmaktan çok düşünsel bir vicdan taşır.
Peron ve karısıyla ilgili hemen bütün açık saçık fıkralar, ayıplarını başkaları yüzlerine vurmasın diye, Peron’cuların kendileri tarafından uydurulmuştu. En sonunda Arjantin Yazarlar Derneği kapatıldı. Dernekte yapmama izin verilen son konuşmayı anımsıyorum. Pek de fazla olmayan dinleyiciler arasında bir de şaşkın polis vardı. İran tasavvufu üstüne anlattıklarımı güçlükle not almaya çabalıyordu. O sıralar yetmişlerinde olan annem, bu karanlık ve umutsuz dönem boyunca ev hapsinde tutuldu. Kızkardeşim ve yeğenlerimden biri birer ay hapis yattılar. Benim de peşime bir hafiye takmışlardı; uzun, rastgele yürüyüşlere çıkıp ardımda dolaştırıp durduğum bu adamla en sonunda dost olduk. Söylediğine bakılırsa, kendisi de nefret ediyordu Peron’dan, ama ne de olsa emir kuluydu. Ernesto Palacio beni hazretle tanıştırmak istedi, ama kabul etmedim. El sıkışmak bile istemediğim bir adamla neden tanışacaktım ki?
Nicedir beklenen devrim 1955 Eylül’ünde gerçekleşti. Uykusuz, kaygılı bir geceden sonra neredeyse bütün halk sokağa döküldü. Çığlıklar atarak devrimi kutluyorlar, “Cordoba, Cordoba!” diye haykırıyorlardı; çarpışmaların büyük bir bölümü Cordoba’da olmuştu.
Öylesine kendimizden geçmiştik ki, yağmurdan iliklerimize kadar ıslandığımızın neden sonra farkına varabildik. Ama o kadar mutluyduk ki, devrik diktatöre karşı ağzımızdan tek bir söz bile çıkmadı. Peron önceleri bir yerlerde gizlendi, sonra da ülkeyi terketmesine izin verildi. Yanında ne kadar para götürdüğünü bilen yok.
Çok sevdiğim iki dostum, Esther Zemborain de Torres’le Victoria Ocampo, Ulusal Kütüphane müdürlüğüne atanabileceğimi düşünüyorlardı. Bense böyle bir şeyi aklımın ucundan bile geçirmiyor, olsa olsa kentin güneyinde küçük bir kütüphaneye müdür yaparlar diye düşünüyordum. Oysa Sur dergisi (imza Victoria Ocampo), yeniden açılan Arjantin Yazarlar Derneği (imza Carlos Alberto Erro), Arjantin - İngiliz Kültür Derneği (imza Carlos del Campillo) ve Colegio Libre de Estudios Superiores (imza Luis Reissig) hemen bir araya gelip ortak bir dilekçe hazırladılar. Dilekçe Eğitim Bakanı’nın masasına bırakıldı ve bendeniz en sonunda Devlet Başkanlığı görevini vekâleten yürüten General Eduardo Lonardi tarafından müdürlüğe atandım.
Atanışımdan birkaç gün önceydi; geceleyin annemle birlikte kütüphaneye kadar bir yürüyüşe çıkmıştık; binayı şöyle bir görmek istemiştim. Ama uğursuz saydığımdan, içeri girmeye yanaşmamıştım. “Göreve atanıncaya kadar adımımı atmam,” demiştim. O hafta görevi devralmak üzere Kütüphane’ye çağrıldım. Bizimkiler de geldi benimle; orada çalışanlara bir konuşma yaptım, inanılmaz gibi görünse de resmen müdür olduğumu söyledim.
Birkaç yıl önce Emecé’nin kitaplarımı yayınlamasını sağlamış olan Jose Edmundo Clemente de müdür yardımcılığına getirildi. Bütün bunlardan hiç kuşkusuz büyük övünç duyuyordum, ama üç ay beş kuruş para alamadık. Aslına bakarsanız, benden önceki Peroncu müdürün resmen görevden alındığını hiç sanmıyorum. Bir daha Kütüphane’ye uğramadı, hepsi o kadar. Beni göreve atamışlar, ama onu görevden almaya zahmet etmemişlerdi.
Ertesi yıl bir başka zevki daha tadacak, Buenos Aires Üniversitesi İngiliz ve Amerikan Edebiyatı profesörlüğüne getirilecektim. Öteki adaylar o güne kadar yaptıkları çevirilerin, sundukları bildirilerin ve verdikleri konferansların, daha başka başarılarının eksiksiz birer listesini göndermişlerdi üniversiteye. Bense yalnızca, “bütün hayatım boyunca hiç farkında olmadan bu göreve değer kıldım kendimi,” demekle yetinmiştim.
Açıksözlülüğüm işe yaradı, görevi bana verdiler. Üniversitede on yıl kadar mutlu bir hayat yaşadım.
Körlüğüm, çocukluğumdan beri adım adım yaklaşıyordu. Ağır ağır inen bir yaz alacakaranlığıydı sanki. Üstelik hiçbir dokunaklı ya da acıklı yanı yoktu bu işin. Aslında 1927’den başlayarak tam sekiz göz ameliyatı geçirdim, ama “Armağanlar Şiiri”ni yazdığım 1950’lerin sonlarından bu yana okuma ve yazma açısından kör sayılabileceğimi söyleyebilirim. Körlük ailemden geliyor; Londra’da yayınlanan Lancet adlı tıp dergisinde, büyükdedem Edward Young Haslam’a yapılan bir göz ameliyatıyla ilgili bir yazı çıkmıştı. Ama, öyle görünüyor ki, körlük Ulusal Kütüphane müdürleri arasında da kol gezmiş. Benden önceki iki seçkin müdür, Jose Marmol ve Paul Groussac da aynı yazgıyı paylaşmıştı. Bir şiirimde, bana aynı anda hem sekizyüzbin kitabı hem de karanlığı bahşeden Tanrı’nın bu olağanüstü ironisine değinmeden edememiştim.
Körlüğümün ilginç sonuçlarından biri de, yavaş yavaş serbest vezni benimsemem oldu. Aslında, körlüğün, yeniden şiir yazmaya başlamama yol açtığı da söylenebilir. Karalama yapma olanağından yoksun kaldığım için belleğe dayanmak zorundaydım. Şiiri akılda tutmak düzyazıyı akılda tutmaktan kuşkusuz daha kolaydır; tıpkı, kurallara dayalı şiir biçimlerini akılda tutmanın serbest vezinle yazılmış şiirleri akılda tutmaktan daha kolay olduğu gibi.
Yolda yürürken ya da metroda giderken bir soneyi kafanızda oluşturabilir, üstünde oynayabilirsiniz, çünkü uyak ve ölçü belleğe yardımcı olur. O yıllarda, onbir heceli dörtlüklerden oluşan düzinelerle sone ve uzun şiir yazdım.
Kendime Lugones’i usta seçmiştim, ama sonradan arkadaşlarım şiirlerimin ne yazık ki Lugones’in şiirlerine hiç benzemediğini söylediler. Daha sonraki şiirlerimdeyse anlatısal bir çizgiye rastlanır hep. Doğrusunu isterseniz, şiirler için konu bile düşünürüm. Belki de Lugones’le aramdaki temel ayrım, onun kendisine Fransız edebiyatını örnek alması, düşünsel açıdan Fransız dünyasında yaşaması, benimse İngiliz edebiyatına yaslanmamdır.
Bu yeni şiir uğraşımda eskiden hep yaptığım gibi şiirler arasında bir ardışıklık kurmayı hiç düşünmedim, daha çok her şiire kendi başına önem verdim. Böylece, Emerson ve şarap, Snorri Sturluson ve kum saati, dedemin ölümü ve Birinci Charles’ın kellesinin uçurulması gibi birbirinden çok farklı konularda şiirler çıktı ortaya. Tabii bu arada Poe, Swedenborg, Whitman, Heine, Camoes, Jonathan Erwards ve Cervantes gibi edebiyat kahramanlarımı da es geçmedim. Kuşkusuz, aynalara, Minotauros’a ve bıçaklara hürmette de kusur etmedim.
Metaforlar bana oldum olası çekici gelmiştir. Bu eğilimim yüzünden de, yalın Sakson metaforlarıyla karmaşık İskandinav metaforlarını incelemişimdir. Daha 1932 yılında, Sakson ve İskandinav metaforları üstüne bir deneme bile yazmıştım. Dosdoğru adlar yerine elden geldiğince metaforlar kullanmak gibi garip bir düşünce, üstelik bu metaforların hem geleneksel hem de kafama uygun olması, beni şaşırtmış ve çekmiştir hep. Sonraları, bu metaforların kullanılmasındaki amacın yalnızca bileşik sözcüklerdeki görkem ve gösterişin verdiği keyif değil, aynı zamanda ses yinelemelerini gerektirmesi olduğunun farkına varacaktım. Metaforların, kendi başlarına alındıklarında, öyle büyük bir zekâyı gerektirdikleri pek söylenemez. Gemiye “deniz aygın”, açık denize de “balina yolu” demek, doğrusu büyük bir beceri sayılmasa gerek. Eski İskandinav halk ozanları biraz daha ileri giderek denize “deniz aygırı yolu” demişler, böylece başlangıçta bir imge olan şey çetin bir denkleme dönüşmüş.
Metaforlar üstüne araştırmalarım, sonunda Eski İngilizceyi ve Eski İskandinav dillerini incelemeye yöneltti beni. Ama doğrusunu söylemek gerekirse, beni bu uğraşa yönelten başka bir etken de atalarım oldu. Gerçi duygusal bir boş inançtan başka bir şey olmayabilir, ama Haslam’ların Northumbria ve Mercia’da -ya da bugünkü adlarıyla Northumberland ve Midlands’ da (İngiltere’nin iç bölgeleri) - yaşamış olmalarının beni Sakson, belki de Danimarkalı bir geçmişe götürdüğü kanısındayım. (Gerçi, böylesine Kuzeyli bir geçmişten keyif alışım, benden daha milliyetçi olan ve beni İngiliz sayan kimi yurttaşlarımca kınandı, ama İngilizlere özgü birçok şeyin, sözgelimi çayın, Krallık ailesinin, “erkek” sporlarının ve savruk Shakespeare’in kaleminden çıkmış her dizeye tapmanın bana tümden ters geldiğini bilmem söylememe gerek var mı?)
Üniversitedeki ders dönemlerinden birinin bitiminde, öğrencilerimden bazıları Kütüphane’ye beni görmeye geldiler. Dört ay gibi kısa bir süre içinde Beowulf’dan Bernard Shaw’a kadar koca İngiliz edebiyatını yutuvermiştik. Artık bu kez ciddi bir iş yapalım diye düşünüyordum. Çocuklara en baştan başlamayı önerdim, onlar da kabul ettiler. Evde, kitaplığımın en üst rafında bir yerde Sweet’in Anglo -Saxon Reader’ı ile Anglo - Saxon Chronicle’ın durduğunu biliyordum. Öğrenciler ertesi cumartesi sabahtan geldiklerinde bu iki kitabı okumaya başladık. Dilbilgisini elden geldiğince boşlayarak sözcükleri Almanca gibi okuyorduk.
Ansızın, içinde Roma (Romeburh) sözcüğü geçen bir cümleye vuruluverdik. Attık kendimizi Peru Sokağı’na ve aklımızı başımızdan alan bu sözcükleri haykırarak koşmaya başladık. Uzun bir serüvene atılmıştık artık. Gerçi İngiliz edebiyatını hep dünyanın en zengin edebiyatı olarak görmüştüm, ama şimdi bu edebiyatın kapısının eşiğinde gizli bir bölmeyi bulup ortaya çıkarmanın umulmadık keyfini sürüyordum. Kendi payıma, bunun bitimsiz bir serüven olabileceğini ve Eski İngilizceyi incelemeyi hayatım boyunca sürdüreceğimi biliyordum. Gerçek amacım, bu alanda ustalaşıp caka satmak değil, incelemenin tadını çıkarmak oldu hep; şu son oniki yıldır da bu konuda hiç düşkırıklığına uğramadım.
Son zamanlarda Eski Norveççeye ilgi duymama elince, Eski Norveççeyle eski İngilizce arasında yakın bir bağ sözkonusu, hem sonra Eski Norveççe bütün bir Ortaçağ Cermen edebiyatının doruğu sayılır, dolayısıyla bir öncekinden sonra atılmış akla uygun bir adımdan başka bir şey değil bu.
Eski İngilizcede yaptığım gezintiler bütünüyle kişiseldi, onun için birçok şiirime de girdiler Bir gün, öğretim üyesi dostlarımdan biri beni bir kenara çekip “baksana,” dedi telâş içinde. “Anglosakson Dilbilgisini İncelemeye Başlarken adlı bir şiir yayınlamakla ne yapmak istiyorsun?” Ona, Anglosakson dilinin benim için günbatımını seyretmek ya da âşık olmak kadar içten bir yaşantı olduğunu anlatmaya çalıştım.
1954’deydi galiba, küçük düzyazılar yazmaya başladım, kısa çiziktirmeler ve alegorik öykülerdi bunlar. Bir gün, Emecé Yayınevi’nin yöneticisi, dostum Carlos Frias, “Bütün Yapıtları” adı altında çıkan dizi için benden yeni bir kitap istediğini söyledi. Elimde ona verebileceğim hazır bir kitap bulunmadığını söyledimse de, “her yazarın bir kitabı vardır, yeter ki arayıp bulsun,” diyerek diretti.
Evde aylak aylak dolandığım bir pazar sabahı, çekmeceleri karıştırırken, yayınlanmamış birtakım şiirlerime ve bazıları ta Critica’daki günlerden kalma düzyazılarıma rastladım. Ayıklayıp düzene koyduğum bu kırıntılar, 1960’da El hacedor (Yaratan) adıyla yayınlandı. Gariptir, yazmaktan çok biriktirmiş olduğum bu kitabın bence en kişisel çalışmam ve kendi beğenime göre belki de en iyi yapıtım olduğunu söyleyebilirim.
Kolayca açıklayabilirim: El hacedor’un tek bir sayfasında bile şişirme yoktur. Her yazı kendi için ve bir iç gereksinim sonucu yazılmıştır. Bu kitap bütünlenip ortaya çıktığında, iyi yazmanın bir yanılgı, hem de gösterişten doğan bir yanılgı olduğunu kavradım. Gerçekten doğru dürüst yazmak istiyorsanız, iyi yazacağım diye kendinizi zorlamamalısınız.
Kitabın son sayfasında, evrenin resmini yapmaya kalkışan bir adamdan söz ediyordum. Uzun yıllar çalışıp boş duvarı gemi, kule, at, silâh ve insan imgeleriyle donatıyor, ama tam öleceği sırada aslında kendi yüzünün suretini yapmış olduğunu fark ediyordu. Doğrusunu isterseniz, adamın başına gelen, bütün kitaplar için de geçerli olabilir. El hacedor adlı kitabım için geçerli olduğu ise kesin.
Tüm saatler GMT +2 Saat Sayfa Önceki1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9
9. sayfa (Toplam 9 sayfa)
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız