Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama

Google


Online üyeler
Şu an sitemizde, 24 Üye Adayı ve 3 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Birleşik Devletler'e ait bazı coğrafik bilgiler
 kongo tren istasyonunda ertelenen lübnan bandıralı sevgili
 Dilemmalara, tekliğe, vahdete dair
 CEZA ve Rap
 Töremeyesiceler...
 tahammül
 köy
 Dünyanın Dışında Herhangi Bir Yer
 eskimiş bir dosta
 J.J.ROUSSEAU ve EMİLE
 Berat Kandili
 Keşke hiç yaşamasalardı!..
 Dilemma
 SANAT'IN TARİHİ
 TNT'ye Kafa Atmak
 4 ağustos
 Reklam Edilen Ve Ötesi
 Aşk Coğrafyasında Konuşmalar
 "İyi şiir her zaman dinidir"

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Kanadına SAÇMA değen kuşa SAPANla fırlatılmış yazılar...


Kanadına SAÇMA değen kuşa SAPANla fırlatılmış yazılar...
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Saçmalama Bölümü
Yazar Mesaj
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1225
Nereden: gebze

MesajTarih: Cmt Oca 19, 2008 11:53 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bazen de düşmanlar tetikte bekler...
Başa dön
eylem
Yazar


Kayıt: Aug 16, 2005
Mesajlar: 1232
Nereden: nereye...

MesajTarih: Pzr Oca 20, 2008 12:43 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

tetiği mi göstermiş oldun? ateşlemede sorun çıkmasa bari...
Başa dön
tiananmenian
Yazar


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1225
Nereden: gebze

MesajTarih: Pzr Oca 20, 2008 1:20 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Düşman yok, tetiği görtermiş olmadım, ateşle işim olmaz...

Dün gece geç vakitte yazdığım bir yazı üstüne sebebini anlamadığım bir slogan yazdınız, "düşman yaratmak" ve "tetiklemek" üzerine, düşmanımız yok çok şükür, tetik meraklısı da değiliz...

Düşman derken sizi de kastetmedim, ama üzerinize alınırsanız da yapacak bir şey yok, olmasa daha iyi diyebiliyoruz sadece...

Gereksiz yere meşgul ediyorum, sevgili Drsitare'nin sayfasını, sadece yeni yazılarını burada görmek istediğimi belirtip aradan çıkıyorum artık,

Selam ve saygı ile...
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 240

MesajTarih: Sal Oca 22, 2008 12:42 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Önüme çıkan ilk ağaca çaput bağladım. Bu şehrin ağaçları türbeler gibidir. Kökü gökyüzüne dolanır. Bağla çaputu, sal duanı, dolana dolana aşırsın göğü... Ver sıkıntıyı suyuna, dayanıklıdır damarları ...

Avucunu kaybettiysen, önce yokla kalbini yerinde mi, bir çimdik at sonra, uyumuşsa, uyansın... Uyku yarı ölümdür ne de olsa. Uyumasın... Dua'ya avuç lazım değil, uyanık bir kalp lazım.


...

Nüfus kağıdı, resmi dairelerde, tüm resmi hallerde yaşamın ispatıdır. Kişi ölünce götürülüp, nerden alındıysa oraya teslim edilir. Kemani de alır vadesi dolan nüfus kağıdını, teslim etmeye gider. Memure hanım / ki hanım oluşunun işine duygularını karıştırmasında bire bir rolü vardır/ almaz nüfus kağıdını, kıyamaz... Eskimiş sararmış kağıt parçasının üzerindeki siyah-beyaz fotoğrafa uzun uzun bakar ve '' Amca biz bunları alır imha ederiz, yırtar yakarız. Bu nasıl güzel bir resim böyle, bu nasıl güzel bir kadın. Ben bunu alıp yok edemem. Al sakla, götür burdan.'' der.


Gömlek cebinin içinde, göğsünün tam sol tarafında taşıyor şimdi Kemani, vadesi dolmuş nüfus kağıdını. Vadesini doldurmayı beklerken, yalnızlık ne kadar da zor. ''Dört yıl önce kaybettim hanımı'' derken hüznün en iyileştirilemez halini yaşatıyor karşısındakine bu ufak tefek adam. Ağlamak ona çok yakışıyor.


''Şehremini'de evimiz vardı, o gittikten sonra sattım... Herşeyi sattım. Ne yapayım kızım, o evde artık oturulur mu? Elli yılımız geçti birlikte, o ev tek başına beni içine alır mı? ''
dedikten sonra, eski patiskadan bir mendil çıkarıyor cebinden. Yaşını başını almış gözyaşları da kendi gibi... Gözünden aşmadan içine kaçıyor. Bir damla görmüyorum ama, ağladığını biliyorum.

Nasıl dünyalık bir haldir bu, 'geçici ayrılıklar toprağın altına kadar' diye geçirsem de içimden... Biliyorum ki bu dünyalık hali her an yaşayabilirim ve metanetim kağıt mendiller kadar dayanıklıdır ancak. Benim patiska mendilim de yok...



Off, buralarda ölümü hatırlatan ne de çok mezar taşı var... Ve ne de çok insan...
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 240

MesajTarih: Cmt Oca 26, 2008 12:46 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

'Birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün...'

A.İlhan




Karıştım, darmadağınım, içimdeki ateş kalbimde alevlenip midemde közleniyor, ne tarafa bakacağım, nereden tutup, nereden bırakacağım...

Gün içinde mutluluk, mutsuzluk, huzur, huzursuzluk, bilinç bulanıklığı, uyku, uyanıklık, çığlık ve sessizlikle, şekilden şekile giren ruhumu, şehrin en tenha mezar taşının dibine gömüp kaçsam, münker ve nekire hesaba durup durulsam, uslansam, yenilensem diyorum...

Saklansam sakınsam rüyalardan, kabuslara kaçsam, karanlığa seslensem, gözlerimi hiç kırpmasam, hiç korkmasam diyorum...

Önüm arkam sağım solum sobe, desem, gözümü açmadan devam etsem diyorum...

Zıplasam, cam tavana değsem, vazgeçmesem diyorum...

Perdeyi aralasam, şehrin elektriklerini kessem, Gazze'nin ışıklarını yaksam, yıldızları görsem diyorum...

Gönlümün zırhını onarsam, içimi dışıma sızdırmasam diyorum...

Aynamın sırrını kazısam, kendimi değil ardımı görsem diyorum...

Saati geri alsam, saniyeye asılıp kalsam, hızlansam diyorum...

Saati daha da geri alsam, atlı karıncanın atını çalsam, defter kitap kaplasam, kapı kapı şeker toplasam, kibritle oynamam yasak olsa, orada yavaşlasam diyorum...

Yine arkadan seslensen, sesine dönsem, gözüne değsem, heyecanlansam, titresem, aşk mıydı adı neydi, tekrarlasam diyorum...

Tüm okuduklarımı unutsam, tüm yazdıklarımı yaksam, başa dönsem, en baştan başlasam diyorum...

Bir gün boyunca hiç konuşmasam, sesimi yutsam, bir gün boyunca o bir tek Kitabı okusam, okurken uyuyakalsam, uyanıp konuşmaya başlasam diyorum...

Anlatsam, beni anlamasan, tekrar anlatsam, beni anlasan diyorum...

Diyorum ki, ne diyeceğimi bilemiyorum.


Saçmalamaya devam...
Anlatmaya devam...
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 240

MesajTarih: Pzr Oca 27, 2008 9:26 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

'Onlar, iman etmiş ve kalbleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet, iyi bilin ki, kalbler Allah'ın zikri ile yatışır.' (Rad-28 )

'Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır...' (Bakara- 257)


Bazen dilin ve kalbin ucundakiler söylenmez, susulur...

Sonunu getiremediğim cümleler kursam da şu sıralar, iyi ki üç nokta var. Parmaklarım, kafamın içinde dönüp dolananlara yetişemiyor, kurduğum cümleleri unutup klavyeye uzun uzun bakar oldum. Nerede benim defterim... Çok hızlı yazarım, yazım eğri büğrüdür ama düşündüklerimin hızına sadece bir kalem yetişebilir.

Geçenlerde bizim mahallenin 'roman'larından genç bir kadın kucağında küçük bir çocukla geldi. 'Torunum' dedi. Ah ne büyük bir şaşkınlık yaşayıp, kadının yaşıyla ilgili ne türlü menem hesaplar yaptım. Otuzbeş yaşında bir insanın nasıl olur da torunu olabilirdi.

Sonra hayattaki tüm güzellikleri, tüm anları, yapılması- yapılmaması gerekli herşeyi ertelediğim için tuhaf bir telaş yaşadım. Geç kalmışlık duygusu, sık sık tekrarladığım ve telaşlandığım, durup hayatımdaki herşeyi anlamsızlaştırdığım bir durum. Bir çingene kadar erken evlenmek, zamansız torun torbaya karışmak değil elbet kastım. Ama hala yapılacak bir dolu iş var... Ve ertelediğim bir dolu mutluluk...

Dünyalık telaşelerin ardına taktığım her hücrem, yakama asılıp geri geri çekiyor, yavaşlatıyor beni. Yine de kalbimi yatıştıramayacak kadar hızlıyım...

Uzun yıllar okudum, zaten normalin yarım katı daha fazla süren okula, yarım kat daha ekledim. 'Çift dikiş, sağlam olmuştur' esprisini hep duyarım birilerinden. Gülerim her defasında... Sağlamlaşanın , içime yerleşen kıdemli sıkıntılar olduğunu da bilirim.

İçe sağlamca yerleşen sıkıntılar, bir süre sonra görmezden gelinir, alışmak, unutmak, yokmuş gibi yapmak olası sonuçlardır. Hiç sönmeyen bir ateştir aslında, kalp attıkça köz, kül birbirine karışır... Zaman zaman köz oksijen görür , benzin görür harlanır... Söndürmeye yeryüzünün tüm suları yetişmez, ancak bir damla rahmete bakar... Rahmetin yeryüzüne meleklerin kanadında indiğini kazara hatırlarsa ve açmazsa şemsiyesini kalp, belki kurtulur. Enkazı yenilemek kalır sadece... Oysa ki köz hala oralarda bir yerde sapasağlam durmaktadır... Kıdemli sıkıntı bu, başka bir şeye benzemez...

Eski, tozu toprağı üzerinde sıkıntıları günyüzüne çıkarıp, oksijen göstermeye hiç gerek yok aslında. Elim erişmiyor tekrar yazmaya, tekrarlamaya. Vakti zamanında karaladıklarımı elime bile alamıyorum. Kalem tutukluk yapıyor, ucu kırılıyor, tükeniyor, yavaşlıyor... Yazmak- yüzleşmek ne kadar da kardeş... Sanırım burada durmalıyım. Bir adım daha atarsam, rüyalarımda düştüğüm boşluğa düşeceğim çünkü... Henüz kanatlarımı onarmadım... Daha var...

Tüm fizik kanunlarını, yerçekimini, dünyanın alımlı çalımlı hallerini, çok sevdiğim işimi, eşimi, dostumu, kardeşimi, annemi, babamı, kayıplarımı, kazançlarımı,/ toplayıp- çıkarıp-çarpıp-bölüp/, kalbimi yatıştıracak hızı bulmalıyım, hayatı alelacele yürümeye çalışırken...
En dünyalığından bir şarkının sesini sonuna kadar açıp, kulaklarımı içime kapamalıyım önce. Sonra da 'saba' makamından dinleyebilmek için ezanı, uyumadan sabahı beklemeliyim.

Farabi der ki 'saba makamı, cesaret ve kuvvet verir.'
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 240

MesajTarih: Prş Oca 31, 2008 10:16 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

/herkes aynı hayatta
kendini bişey sanma
ne kadar çok bilirsen
o kadar bela başa./

Bu şarkıdan bile melankolinin acayip türevlerini üretebilecek kıvamdayım şu an...

Sanki dünyadaki tüm sıkıntıların sebebi benim, sanki borçluyum tüm daralmış insanlara, sanki haberlerde adı geçen ölümleri teselli etmek zorundayım, tüm hastaları iyi etmek, çaresiz dertlere derman bulmakla görevliyim... Elimin ermeyeceği, gücümün yetmeyeceği, dilimin dönmeyeceği herşey... Peşimde... Hastalıklı, iltihaplı bir hal bu... Kendine yetemezken...

Zor tuttum kendimi, elime kalem almamak için, bu halde... Bu halde yazmak, yağmurlu havada silecekleri bozuk bir arabayı kullanmak gibi...
Önümü göremiyorum... Kısa keseceğim...


Tek gerçeği ölüm olan bir dünyayı neden severiz ki bu kadar hırsla...

Zamanın bir ucunda çığ olup düşen ölüm, bir ucunu maytapla yaksa da... Duygu aynı, ateş ve buz kardeş... Ve ne ateş kül edip yok edebiliyor, ne buz dondurabiliyor acıyı... Acıya engel yok...

Haber bültenlerini seyretmemeliyim bu kadar ayrıntılı, bu kadar iyi değilken... Hastane hastane çocuğunun peşine düşen ana babalara bakmamalıyım bu kadar dikkatli.


Rahatsızlığımın ölenlerle hiç ilgisi yok, benim derdim geride kalanlarla...


/sen bilirsin aslında aklımdan geçenleri
zaman herşeyi çözer şu beklemek olmasa/


'Yasak kalkarsa gidip tekrar üniversite mi okusam , içimde kalmasa' diye günün esprisini patlatıp(!) kendi kendime , pür dikkat kurtlar vadisi seyreden birisine, bir fincan kahve teklif ediyorum...

İç içe kurduğum cümlelerin ise haddi hesabı yok...



'sakin ol,dünyayı sen mi kurtarıcan... kızım sen hayatta psikiatrist olamazsın. çıkart tercihlerinden ve kafandan...'
'secret'
'pozitif düşünce'
'iyi düşünelim, iyi şeyler olsun'
'aman duaların kabul olduğu vakte denk geliriz, kem sözleri kem düşünceleri kov! güzel düşün güzel söyle...'
'yarın çok güzel bir gün olacak, sabah uyandığında bişeyciğin kalmayacak'
'Allah'ım aklımı sakla, kalbimi genişlet, sükûnet ver... ki doğru düşünebileyim... '
'dua...'
...

...

...

'eee... yazdın da ne oldu, rahatladın mı?'
'biraz...'
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 240

MesajTarih: Pts Şub 04, 2008 12:06 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Son birkaç gündür yazdıklarımı oturup okudum da... Bir zamanlar böyle dramatik(!) şeyler yazmama kararı aldımdı. Burada paylaştıklarım ehven-i şer yine de, gel gör ki daha neler kara-lamışım... Kalemimin 'içerde yaşanan, içerde kalmalı' prensibine 'hüzün hastalığı' /aynı zamanda bir kitap adıdır/ şerh koymuş, üstüne çizik atmış, melankoli cansimidi edilip, gözyaşı denizinde ıssız bir ada aranmış... Yetmemiş 'evet bunu yapıyorum ama rahatlıyorum' bahanesiyle temize çıkmaya çalışılmış. Tövbe tövbe... Allah beni ıslah etsin...

Hüzün, hayatın içinden çıkılamaz noktalarında insanı Allaha yanaştırır, gözyaşı berekettir yağmur kadar, dua kişiye özel miraçtır. Benim baktığım yerden tabii. Benim baktığım yerden, hüzün kalemimin ucuna geldiğinde çirkinleşiyor, tıpkı ağlayıp, yüzündeki boya birbirine karışmış palyaço gibi oluyorum. Hüznü kaleme kağıda yakıştıranları okuyup, boyumu aşmadan dışarıdan konuşmaya devam...

Televizyondaki haberlere iki gündür bakmamaya itina gösteriyorum. Ağlayan birini gördüğümde kafamı çeviriyor, görmezden geliyorum. Ülkemin siyasi gündemi ise akıllara zarar, o da bir kenarda kalsın. Yine de '222a'yı farkettim ama içeri girip de bakmadım... İnternet haberlerinden gözüme kaçan magazin düğünleri, yanma ve batma semptomlarıyla başgösterse de, antibiotikli bir damlanın deva olmayacağı göz iltihabı yok... Ülkemin sanatçı(!)ları diledikleri kadar evlenebilirler, en ucubesinden fotoğraflar çektirebilirler. Bakmayacağım baksam da görmeyeceğim... Dünyadan haberlere tıklamıyorum bile. İki gündür böyle... Kendime ihtiyacım var. Melankoli meleğinin kanatlarını yolup, depresyon şeytanına çevirmeden bir mola...

Biraz İstanbul iyi gelir deyip, yine düştük yollara... Nasıl iyi geldi, biraz deniz, Süleymaniye'de tarihi bir çukur, Çamlıca'da bir bardak çay, Çengelköyden alınmış üç adet eski tozlu kitap... Nasıl yazasım var şimdi hiç durmadan... Öylesine, kapı aralığından, ayaküstü, çalakalem...
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 240

MesajTarih: Pzr Şub 17, 2008 11:14 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İSİMSİZ ŞİİR

Üstüme lapa lapa kar yağıyordu yeniden
Yeniden yüreğim beyaz bir lale
Berrak sular, ışıklar, çiçekler, renkler
Yeniden karşımda birer şelale

Artık benim için ne ekmek, ne su
Sağımda, solumda vehim ordusu.
Ve hep onu, bulamamak korkusu
Soyundum yeniden büyük melale.

Bana alev gibi bir şeyler yazdı
Sanki baştan başa şiirdi, nazdı...
Kırk yıl bile düşünsem olmazdı
Gelmezdi bu sevda akla, hayale.

Bitmiş tükenmiştim, efkarım çoktu
Salkım söğütlerden bir farkım yoktu
Yar beni yeni bir yarışa soktu
Şu halime bir bakınNeutral deli-divane!

Gönlüm nakış nakış renkli bir kilim
Bir kınalı-güzel türküdür dilim
Yeminle anlatsam kim inanır kim
İçine düştüğüm bu çılgın hale.

Karışıp gitsem mi ebabillere
Adını versem mi karanfillere
Seslenip dursam mı sahillere
lale! lale! lale!

Yavuz Bülent Bakiler


Bu gece sadece sana yazacağım. Sevdiğin şairlerden birinin mısralarının ardına, yanlış anlaşılmasından korkmayacağım cümleler karalayacağım. Bu gece sadece sana yazacağım. Biliyorum, beni bir tek sen anlarsın...

Bu gece sadece sana yazacağım. Evimiz sıcak, meraklanma kapıyı kilitledim, arada bir kafamı uzatıp camdan, karşı parktaki kartopu oynayan çocuklara bakıyorum... Bugün hiç çay demlemedim, yemek pişirmedim, sofra kurmadım... Senin olmadığın diğer günlerdeki gibi... Hiç konuşmadım...

Bu gece sadece sana yazacağım. Belki koşturup durduğun soğuk koridorlar bırakır da yakanı, buraya bir bakarsın. Dün gece tekrar tekrar dinlediğimiz şarkıyı dinliyorum hala... Bir yanımda ders kitaplarım, bir yanımda çiçekli defterim, fosforlu kalemlerim... Çok kalabalığım ama hiçbirşey yap(a)mıyorum. Kızma, yine ders çalış(a)mıyorum... Aklım yine bir karış havada. Aklım yine bildiğin gibi... Sen yanımda değilken hele, dünyaya hiç tutunamıyorum...

Bu gece sadece sana yazacağım. Belki okursun, gülüşün gözümün önüne geldi, kesin yine 'delisin sen' dersin... Gözünün önüne gelirim...

Bu gece sadece sana yazacağım. Çok yoruldun mu bugün? Üşüdün mü? Yemek yemeye fırsatın oldu mu? Aklımdasın... Özledim... Keşke becerebilseydim de şiir dökseydi dilim...
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 240

MesajTarih: Pzr Şub 24, 2008 2:19 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

hiçbir KIYMET-İ HARBİYESİ olmayan, KİFAYETSİZ söylenmeler...


'doktorcum, lütfen o çubuğu ağzıma sokma! bak ben seni çok seviyorum... n'olur doktorcum!'

sudenaz
yaşNeutral iki buçuk
protokol: bilmemkaç
22.02.2008

Yanaklarının pembeliğini santigradla ölçtüğüm, yarım yamalak dilinden dökülenlerle kalbimin ateşini ölçen sudenaz... İki yana örülmüş, kıvır kıvır saçları... Yeryüzünün en masum, en etkin silahı ile siyah tesbih tanesi gözbebeklerini gözlerime akıtıp, minik elleriyle yanaklarıma dokunuyor. Bir elimde tahta çubuk, bir elimde sarı ışık bademcikte iltihap arayan gözlerimle, kimbilir hangi öcüye denk geliyorum. Yine de tertemiz berrak sesiyle 'doktorcum... lütfen!' diyerek günümün en şekerli dakikalarını yaşatan bu nazlı minik kız, son derece doktor ellerimin sahibi oluyor... Giriştiğimiz sağlam pazarlığın sonunda ben abes-langı çöpe atıyorum, o ağzını kocamaaaan açıyor. Uzlaşıyoruz...


Keşke sudenaz kadar nazlı naif bir şey olsa, onun dili kadar temiz olsa, saçları kadar parlak olsa, sade ve yalın olsa, güzel birşey olsa, bu adı yaşamak olan... Oysa ki ne kadar uzak sudenazdan... Bademcik iltihabından daha ağrılı olsa da bazen yaşamak... Bildim, dayanabilmek en tenhasından geçiyor zamanın... Ve bildim ki, kaldıramayacağını yüklenmiyor insan, ağrı eşiğinin sırtından...


Kapımın önünden geçen, odamın kapısından içeri giriveren, kokusunu alabileceğim yakınlıktaki insanlar, dokunduğum hayatlar, işittiğim telaffuzu bozuk dertler, beni bana bırakmaz. İçimdeki huzursuz yorgunluğu küçümseyip, sorulacak hesapların çetelesini tutuyorum heyhat!


Sesi büyük çocuk, daha oniki yaşında... Boyu kısa, zayıf ve çelimsiz belli ki yememiş içmemiş... 'Tekstilde çalışıyorum abla diyor, okul çıkışı gidermiş... Sağ eli, yazıp çizdiği eli, çalıştığı eli, küçük eli... Kocaman olmuş, dokundurtmuyor... Kırık olabilir diyorum. Gönderiyorum... Kısa metrajlı, soğuk bir film canlanıyor gözümde, ağrıyan elin geleceğine dair... Ya sonra... Ya sonra ne olacak... Ne yapmalı bilmem ki...


Onbeş yaşında, kucağı dolu, göğüsleri süt dolu... Elinde komşudan rica minnet aldığı yeşil kart... Annesiz, babasız, kocasız gelmiş tek başına... Çocuk, karşımda kucağı dolu yalnız bir çocuk...' Gücüm yok, karne benim değil, bebeğim hasta, yardımcı olsanız...' Anlatıyor birşeyler, gözüme bakmadan, utana sıkıla, sesi düşük, sesi hala çocuk... Şimdi bu çocuğa nasıl anlatayım ben, ilk altı ay anne sütünün değerini... Emzirmeyi beceremeyen bu çocuk, 'ünzile' mahlaslı şarkılardan anlar mı ki... Ya sonra... Ya sonra ne olacak... Ne yapmalı bilmem ki...


Tansiyonu dokuza beş... Aç mısın sorusunun cevabı. Anneleri açsa çocuklar da aç... Yanında üç kirli çocuk, ne bulursa içen bir koca, nerde olduğu belli değil... Birkaç simidi sıkıştırıp eline göndersen de, rahatı kaçan ruhunu kurtarmak kolay mı...Akşama ne yemek yapsam kararsızlığının utanılası bir yanı olmalı...

Ne yapmalı bilmem ki...

Sudenazı düşünmek bütün gün, yüzümde tebessümle... Olmuyor işte... Yok yapamıyorum...

...


Televizyona bakan gözlerimiz kadar -yakındık- 'terör'e ve feryat figan -yakındık- terörden. Küçük bir kız çocuğu muydu, neydi ki o, ayakları başka renkte ve çıplak olan... Ay tutuldu dün gece, 'güneş'ti kızın ismi, 'güneş'ti ölümün ismi... Ay tutuldu, soluk bir yansımaydı, ışığı yalandı suya düşen, ne yazar... Ay tutuldu, bilimadamları depremsiz, endişesiz cümleler kurdu, ne yazar... Ay tutuldu, güneşsiz...Sebebini bilmedikleri yaşlar akıtıyor çocuklar ve yas tutuyorlar farkında olmadan... Televizyon uzağından, söylenmişiz, kinlenmişiz ne yazar...

Can yakanlara nefretle edilen beddualar, sabırsız kalplerimizden dilenen sabırlar, dokunup elimizi yakıp, geçip gittiğimiz dertlere dilenen yardımlar, vereceğimiz hesabı, sorgu suali kolaylaştırır mı Ya Rabbel Alemin...


...


Hayalleri bıraktığım ilk gençliğim, tanıdık sözlerim, tabiri olmayan düşlerim, öldürüp tekrar dirilttiklerim... Hepsi mi düşman olur, hep mi sağır olur , nasıl olur... Bilemedim...


Beceriksiz ruhum, topal ruhum, ağrılı ruhum... Yarım ağız söyletemediğim ruhum, çıplak ruhum, kılıfsız ruhum... Hangi akan suda yıkasam seni, hangi durgun suda boğsam seni... Ölümsüz ruhum... Ateşte misin, suda mı?

...

'Umutsuz ve muzmahil
geldim kapına
durdum divanına
savur beni.

Ebabil...
İlk taşı bana fırlat!' (a.veske)
Başa dön
sartre
Yazar


Kayıt: Jan 25, 2007
Mesajlar: 311
Nereden: ötelerden, ötesizliklerden

MesajTarih: Pzr Şub 24, 2008 7:45 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

kim belirliyor ruhla beden arasındaki mesafeyi
insan her zaman ruhuyle bedenini karıştırır
bedenini yakabilen ruhunu kanatlandırır
insan bir titreyiştir
acılar kendileri kadar acı değildir
her dram geçmişteki bir komedinin uzantısıdır
hayat düz yolda gider
taşı isteyene vurmaz taş
dere akmak istemez,
sadece akar
arınık olmak,
kiri tanımamaktır
insan çukura girmekde serbesttir,
çukuru yükseltiye denk tuttukça
hayat basittir
bırakın her şey kendini ilerlesin
ya da
bırakın her şeyi siz ilerleyin
ama
her şeyin sizde ilerlemesine izin vermeyin
prangayı kanat sanmak deliliktir
kendini kazanan için kayıp yoktur
suskuya denk olan her söz yerini bulur
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 240

MesajTarih: Pts Mar 03, 2008 11:49 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Gerek ağlat, gerek güldür,
Gerek yaşat gerek öldür,
Aşık Yunus sana kuldur,
Kahrın da hoş, lutfun da hoş.


Şarkıların mütebessim makamlarından, hayırdan şerden, teslimiyetin sıkıntı giderici hallerinden, bir demet bahar çiçeğinden, sükunetin leke giderici becerisinden, payımı aldım, yürüyorum... Ateşe bakan göz, kafasını kaldırdığında başka şey görmez imiş... Kor gözü alır, her şey kor rengine boyanır, gerçek olan da yanar imiş... Gerçeği yakmadan, elimi kora boyamadan, teslim oldum, güzel olanı gördüm duruldum, durdum... Bin şükür, elde, dilde, gözde, halde, şükür...


Yazdım yo(ğ)ruldum, konuştum yo(ğ)ruldum, düşündüm yo(ğ)ruldum, koştum yo(ğ)ruldum, düşümde yo(ğ)ruldum, düştüm yo(ğ)ruldum, doymadım... Ama dinle(n)mek güzel şimdilik...


Gözümü karartmadan, gemileri yakmadan, dönmek üzere, karşı kıyıdan izliyorum, elimde miyop bir dürbün...


Hoşçakal kanadına SAÇMA değen kuş, SAPAN'ım az biraz yorgun... Yaranı onarmasa da sözlerim, isabetsiz olsa da, yalpalayarak uçmak da yakıştı sana... Her veda, dönmek arzusuyla yapılır... Hoşçakal...


'Eveeet... Nerde kalmıştık... Dahiliye'den başlarız, sonra pediatri, sonra... Sınava altı ay var. /Yetişir miyiz?/ Yetişiriz, yetişiriz... /Önce bir program yapsak./ Program yapmaya vakit yok. Hemen çalışmaya başlamalı. /Akşama kadar işyerinde çok yoruluyor bu beyin, akşam nasıl ders çalışacak./ Kendini kandırma, enerjini kendin üreteceksin, daha önce de yaptın bunu, sadece unuttun... Hatırla... Sürekli bahane uyduruyorsun, şimdi söyle, istiyor musun istemiyor musun? /İstiyorum.../ O halde... /Tamam tamam... Nerde benim kitaplarım.../ '



Pazartesi sendromuyla başladım, karakutuya mola sendromuyla bitireyim dedim... Sevgili sartrenin suskusuyla kalsın isterdim ama soran oldu sessizliği, bu yüzden söyledim hoşçakal'ı...


Kısa bir mola...
Hoşçakalın...
Başa dön
cibran
Yazar


Kayıt: May 06, 2005
Mesajlar: 739
Nereden: istanbul

MesajTarih: Çrş Mar 05, 2008 10:26 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Daha önce mechule giden bir cok karakutu yazarı gibi kalemi cok güzel olan bir arkadasın daha burayı bırakmasına üzüldüm... İnsallah dediginiz gibi kısa bir mola olur...
Başa dön
turuncu
Yazar


Kayıt: Aug 27, 2005
Mesajlar: 481

MesajTarih: Prş Mar 06, 2008 1:58 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"yo(ğ)ruldum"

(ğ)

ğ

basa bela bu harf, basinda belasiyla
Başa dön
drsitare
Yazar


Kayıt: Nov 24, 2007
Mesajlar: 240

MesajTarih: Prş Nis 10, 2008 9:52 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bahar haylaz bir çocuk edasıyla kapı tokmaklarını çalıp kaçarken, buluttan peçeyi sıyırıp güneş, yüzünü gösterdi yorgun şehre, İstanbul'a...

Sabah işe giderken ne giysem diye karasızlık yaşıyorsanız, bahar gelmiş demektir. Gün boyunca üşüdüğünüz de olur, bunaldığınız da, bir bakarsınız bulutlar hızla üzerinize serin bir yağmur bırakmış, ardından güneş takılmış bir yağmur tanesine ve yedi renk havaya asılmış... Bu değişkenlik sabah saatlerinden başlayarak, gün içinde, size de yansır, yedi renge denk gelen her türlü ruh halini kısa geçişlerle yaşamak yorucu olsa da, bahar ve bahar yorgunluğu ve bahar çiçekleri ve bahar kıpırtıları güzeldir... Hele 'nisan' kulağa ne kadar hoş gelir ve söyleyişi ne kadar yumuşaktır. Ne kadar yakışır bahara... Nisan...

Mevsim ne olursa olsun, istikrarlı olduğum tek şey yazmak sanırım... Sırf bu yüzden, yazmak, karakutuya yollamak, sonrasında yazdıklarımın okunduğu düşüncesiyle o tuhaf ve çekici heyecanı yaşamak, aldığım kararlardaki istikrarsızlığa zemin oluyor... Bir bakmışım yine birşeyler karalıyorum ve bir de bakmışım sağ elimin işaret parmağı gönder butonunda.

Sanırım dinlenilmeye ihtiyacımız var hepimizin... Birileri dikkat kesilip bizi dinlediğinde tarifsiz bir rahatlık yaşıyoruz. Gün boyu insanları dinliyorum ve biliyorum ki, en ufak dertlerini bile ayaküstü anlatacak bir çift göz arıyor herkes. Poliklinik sırasında yanındaki akranıyla dertleşen kadın, kapıdan içeri girdiğinde sorduğum sorulara büyük bir iştahla yanıt veriyor.


Evet gün boyu insanları dinledim, kolestrolü yüksek teyzelere diyetler önerdim, 'hanımlar sabahları çıkın çıkın yürüyüş yapın' dedim, onlarca ağrı kesici reçete ettim, çocuklara ağızlarını açmaları için türlü numaralar çektim, çok dinledim, çok konuştum...

Şimdi birazcık da ben anlatsam, dinler misiniz...



Bütün bir kış, sıkı sıkı kapadığım pencerem bütün gün açıktı, arada başımı uzatıp mahalleden gelip geçeni, konu komşuyu seyrettim. Mahalleli yavaş yavaş kapı önlerine kilim sermeye başladı bile. Yazın evlerinde oturmaz bizim mahalleli, evinin önüne koltuk çıkardıklarını bile görmüşlüğüm var. Burada evler iki katlı ve küçücük, sokağa salon muamelesi yapmaları bu yüzden.

Kapısının önünde bağdaş kurup fasulye kıran kadın, sokağın öbür ucundaki sağa sola koşuşan çocuğuna sesiyle yetişiyor. Kadınların sesleri gür ve ayırt edilemeyecek kadar aynıdır burada. İçimden bahar geldi ve bizim mahallede şenlik başladı diyorum.

Tam karşımdaki pencere de açık... Ufaklık, okuldan gelip, formasını çıkartmadan kemanını eline alıyor, çalıyor da çalıyor, akşama kadar gıyy gıyy gıyy... Öğreniyor tabii, katlanacağız ne yapalım, hem geçen yıla göre daha iyi... Kalburüstü aristokrat ailelerin çocuklarına özel dersler aldırıp, uğraşa didine öğrettikleri müzik, burada genetik geçişle parmaklarına işlenir çocukların. Hepsinin elinde bir enstrüman, kafa şişire şişire öğrenirler ve genelde büyüdüklerinde 'müzüsyen' olurlar, babaları gibi...


Mustafa amca, pencere önündeki çiçeklerini suluyor, bir yandan da kaldırımda güneşlenen Baise teyzeyle laflıyorlar. Yanlarına inip Baise sultanın yanına çöküp, tatlı atışmalarına eşlik etmek istiyorum bir an.

Mustafa amca mahallenin şekerci dedesidir ve aynı zamanda şeker gibidir... Yusyuvarlak yüzü, küçücük gözleri, tombul yanaklarıyla, hep tebessüm eden haliyle Hulusi Kentmenden bile daha şirindir. Elinde şeker dolu poşeti ve yanında yöresinde çoluk çocuk hiç eksik olmaz... Ezan sesini her işittiğimde, camdan bakarım arkasından, sıyırdığı gömleğinin kollarını alelacele iliklerken, kendine has tombul yürüyüşüyle zihnime kazıdığım fotoğrafı, her vakit güncellerim... Ah mustafa dedeciğim, kim der sana, yirmi yıldır yatağa bağlı hanımına bebekler gibi bakıyorsun, diye... Hiç bir gün mü yorgun görünmez insan, hiç mi yüzünde keder olmaz... O tonton ellerini öpsem alnıma koysam, sabrından, tevekkülünden ve vefandan bir parça bulaşır mı bana da... Allah sana sağlık ve kuvvet versin...

Baise sultan sağlık ocağının bitişiğindeki, tek katlı tek göz bir evde yaşar. Yaşadığı yere ev denilirse tabii... Yakındaki bir kilise ve havranın temizliğine gidiyor, hala çalışıyor, yaşına ve osteoporozlu bacaklarına rağmen. Ayrıca hristiyan ve yahudi geleneklerini çok iyi bilir. Geçenlerde ilacını yazdırmaya geldiğinde, vefasız oğlunu anlatıp ağladıydı, dilimden teselli dökmek istesem de önüne, beceremedim. Yanaklarına dokunup gözünün yaşını elimle silsem de, şefkate ve ilgiye muhtaç bu yaşlı kadın için daha fazlasını yapmak istedim hep. Sırf o 'her akşam içiyorum', dediği efkar dağıtan 'bir küçük' ten vazgeçirmek için...

...



Tam da burada, gündüzleyin karaladıklarımı, iki parmak bilgisayara geçirmeye, düzeltmeye çalışırken, ipuçları çözülürken, iştahla yazarken, birisi gelip el koydu bilgisayara ve sanırım çok da gevezelik ettim. Allahtan kurtlar vadisi başladı da güncemin sonuna bir düğüm atıp, gönder diyeceğim sonunda... Özlemişim... Ve fakat doymadım... Hatta yarım kaldı sanki anlatacaklarım.




Ben ödülümü verdim kendime, bir de video bırakıp gideyim artık. Kitaplarım beni bekler. Neutral )

Zaten ne olduysa bu video yüzünden oldu, bir de bahar... Yoksa yazmazdım bu kadar.

Vesselam...


http://www.youtube.com/watch?v=_m3223kr00g
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Saçmalama Bölümü Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5  Sonraki
3. sayfa (Toplam 5 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok En saçma yasalar, yasaklar... karaguven Okur Adayları İçin 15 Cmt Ağu 18, 2007 9:53 am
Yeni mesaj yok Arıza Yazılar utarant Saçmalama Bölümü 76 Sal Mar 06, 2007 7:39 pm
Yeni mesaj yok saçma-suyu madum Saçmalama Bölümü 27 Pts Ksm 06, 2006 10:32 pm
Yeni mesaj yok İÇİ BOŞ VE SAÇMA ŞARKILAR warlord Okur Adayları İçin 44 Pts Ksm 06, 2006 4:06 pm
Yeni mesaj yok saçma sapan...ama parlayan... (2) AyEsHa Öyküleriniz 4 Cmt Ksm 04, 2006 6:10 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com RSS uyumludur RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke