Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 36 Üye Adayı ve 2 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 "Varlık her zamankinden de çok varolan'ın tehdidi altın
 Turuncu
 4 mıhlı çarmıh
 Bilim adamları gen avına çıkmışlar
 Söyle bana hangisi gerçek?
 Postmodern Çorba
 buğulu kuğunun akşam kadınında unuttuğu pirinç
 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

not...


not...

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Denemeleriniz
Yazar Mesaj
eylem
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Aug 16, 2005
Mesajlar: 1259
Nereden: nereye...

MesajTarih: Çrş Oca 16, 2008 7:43 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

dersten çıkmış koştura koştura radyoya yetişmeye çalışıyordum. gerçi yayına bir saat vardı ama önümde de izmir'in beter yokuşu beni bekliyordu. ahmet kaya gelecekti konuk olarak. radyo dolup taşmıştır şimdi, diye düşündüm. daha erken gitmek istiyordum. adımlarımı hızlandırdım. balçova, en sevmediğim mekanıydı izmir'in. fakülteye uzaklığı da cabası. her hafta aynı düşüncelerle hırslandırıyordum adımlarımı. bir de türkü tutturdum en oynak yerinden, farkına bile varmadan kapıda buldum kendimi. tam tahmin ettiğim gibi tıklım tıklımdı radyo. tanıdık, tanımadık herkesle selamlaşıp mutfağa yöneldim. kalabalık toplantı salonundaydı. bir fincan çay aldım, yönetime geldiğimi ve yayına hazır olduğumu söyleyip, kayıt odasına girdim. böylesi zamanlarda radyonun en sakin köşesi o oda olur. herkeste anahtarı bulunmaz zaten. notlarımı kontrol ettim. çayımı yudumlayarak sesimi, nefesimi dinlendirdim.

yayın saati geldiğinde gürkan seslendi, onunla birlikte konuğumuz da yerini almıştı. mikrofonları kontrol edip, girilecek şarkı listesini uzattım gürkan'a. iyi anlaşıyorduk. teknik masada o olduğunda evimde gibi rahat hissediyordum kendimi. güzel, "keyifli", akıcı bir program yapıp çıktık. canlı bağlantılarda bile sorun olmamıştı ki bu ilk kez başıma geliyordu. tatlı bir yorgunlukla çıktım yayın odasından. zaten program biter bitmez, tebrik vs için doluşmuştu radyodakiler içeriye. sessizce aralarından çıkıp çay almaya yöneldim. eve gitmeden önce biraz olsun dinlenmek istiyordum. yine kayıt odasına kilitledim kendimi. dışarda bir curcuna akıp gidiyordu. tam çıkmak üzere hazırlanırken, radyo yönetiminden en büyük abi geldi yanıma. yemeğe çıkacaklarmış beni de davet ediyordu. hiç halim olmadığını, ertesi gün için ağır bir sınavım olduğumu söyleyip, beni azat etmesini diledim. gönülsüzce "peki" deyip çıktı. kalabağın dağılması için biraz daha bekledim. kulağım kapı ötesindeki seslerdeydi. bir ara iyice yükseldi sesler. neyi tartıştıklarını anlamak için kulak kabarttım. gece yayını yapacak arkadaş gelmemiş, yayında kalmak için de hiç kimse konukla gidilecek yemekten vazgeçmiyordu. birden ev çok uzak göründü gözüme. kapıyı açıp, "kesin tartışmayı ben kalırım!" dedim. sözlerim, sevinçli bir coşkuyla karşılandı. gürkan hemen yanıma gelip, "sen şimdiye kadar hiç mikser kullanmadın ki, nasıl olacak?" diye sordu. "e göster o zaman" diyerek gülümsedim. içerdekiler toparlanıp çıkana kadar teknik masaya oturttu beni. "bak" kıvırıyordum işi... yarım saat geçmeden bomboş kalmıştı radyo.
tam rahat rahat yayın yapmayı, arşivi dilediğim gibi kurcalamayı hayal ederken telefonlar çalmaya başladı. sıraya bir kaç parça alıp, susmaya niyeti olmayan telefonlara cevap verdim. ve o zaman fark ettim ki, bu gece "güneşe akın" gecesiydi. yani istekler sabah kadar bitmeyecek, telefonlar susmayacaktı ve ben yalnızdım. "teknik bir arıza" anonsu geçip, santralin fişini çektim.

işte şimdi gerçekten hayal ettiğim gibiydi. sabaha kadar hiç uyumadan sürdürdüm yayını. araya ne bir anons, ne de reklam almıştım.

sabahın ilk ışıklıklarıyla acıktığımı fark ettim. mutfakta kahvaltılık vardı ama ekmek yoktu. radyonun tam karşısındaki fırından ekmek alıp gelmek en fazla sekiz dakika sürerdi. oniki dakikalık şarkı ayarladım. kapıya yöneldim. dış kapıyı açınca, paspasın üzerinde birbirine yaslanıp uyuyakalmış fidan, gürkan ve neslihan'ı gördüm. kapı sesine uyanmışlardı. benden daha şaşkın ve telaşlı "nerdesin kızım sen!" azarıyla lafa giriştiler. hepimizin bir ağızdan konuşması yüzünden olanı biteni anlamamız uzun sürdü. ben santralin fişini çektiğimden telefonla bana ulaşamamışlar. kukaklıktan dolayı kapı sesini duymamışım. ve hiç birinde anahtar yokmuş. çaresiz, yorgun, kaygılı ve bitkin kapı önü paspası üzerinde uyuyakalmışlar. dakikalarca gülüştük halimize. bir kaç gün önce benim programın kayıt kasetleri istenmiş, arkadaşlar bunu benden gizlemişler. bu yüzden türlü senaryolar yazıp kafalarında iyice telaş etmişler. daha bir kaç saat önce, onları kaygılandıran ne varsa bizi güldürüyordu şimdi.

kocaman bir not asıldı yayın odasına. "kimse tek başına kalmayacak"


sabah sınava yetişmeye çalışırken içimden tekrarlayıp durdum, "kimse tek başına kalmayacak"...
Başa dön
fadim
Forum Admin


Kayıt: May 27, 2006
Mesajlar: 2844

MesajTarih: Çrş Oca 16, 2008 9:02 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

...her kimse tek başına'dır günahında ve gidişinde. Müstantikler çiftmiş ama.
Başa dön
eylem
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Aug 16, 2005
Mesajlar: 1259
Nereden: nereye...

MesajTarih: Çrş Oca 16, 2008 12:41 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

günlerden cumartesi. hava yağmurlu. sabah isteksizce açıyorum gözlerimi. uyumaya devam etmek istiyorum. ama her sabah saat altıda uyanmaya alışmış bedenim, dinlemiyor beni. kıpırdanıyor yatağın içinde. yağmur var işte, diyorum kendime. üstelik günlerden cumartesi haftasonunun en tatlı günü, dünde geç yattın, diye ekliyorum, uyusana! olmuyor beceremiyorum uyumayı. kalkılacak, çıkılacak yataktan. kendime sinirlenerek, sanki düşmanıma aitmiş gibi eşyalarım çarpıp fırlatarak, yatağı yorganı toparlıyorum. elimi yüzümü yıkayıp, bir bardak su içip çıkıyorum evden.

tekirdağ'ın en ünlü mahallesinin sınırında evim. aydos yokuşundan aşağı iniyorum koşarcasına. sahil yirmi dakika ilerde. ilerliyorum. sahile varınca, kavuştuğum ve alıştığım ritimle koşmaya başlıyorum. kimseler yok. gözlerimi denizden çıkarmadan koşuyorum. martılar, diyorum, cumartesi martıları... sahilin sonuna gelince geriye dönüyorum ve daha hızlanarak koşmaya başlıyorum. sona yaklaşmadan önce hız sınırımı yoklamayı seviyorum. deniz tersime düştü şimdi. denize alışmaya çalışırken, acı bir frenle bir araba duruyor solumda. inenler bana doğru koşuyorlar. ardımda kimse yoktu, önümde de yok. niye koşuyor bu adamlar diye düşünürken. "dur kaçma!" diye bağırıyor biri. kaçan kim ki, dememe fırsat kalmadan üç kişi birden üzerime çullanıyor. ne olduğunu anlamıyorum. ne yapıyorsunuz be, durun, kimsiniz ne oluyor çığlıklarıma bir karşılık alamıyorum, "elimize düştün" sözünden başka. uzun boylu olan saçımın at kuyrunu dolamış eline ensemden yolarcasına çekerek sürüklüyor beni. peşinde bir hayvan gibi sürükleniyorum.

böğrümde bir sertlik hissediyorum, namlu ucu gibi. yumrukların itip çekiştirmenin arsından o sertliği hissettiğim an sağ yanımdaki, kolumu sertçe arkaya kıvırıp sırtıma yapıştırıyor. belli belirsiz bir çığlık yırtılıyor boğazımdan. solumdaki patlattığı okkalı bir tokatla ensemi kavrıyor ve başımı bastırıyor öne doğru. önde giden ve saçlarımı yolan bu sırada bırakıyor at kuyruğumu...

sürüklenerek hızla aracın içine tıkıştırıyorlar beni. dirsekleriyle ve yumruklarıyla döverken bir yandan gözlerimi ve ellerimi bağlamaya uğraşıyorlar. çığlık bile atamıyorum artık. şaşkınlıktan dilimi yutmuş gibiyim. acıyla inliyorum yumruk, dirsek ve diz darbeleri karşısında. bunlar kim, ne yapıyorlar daha önemlisi bana ne yapacaklar. korku sarıyor tüm benliğimi ve dizlerimden başlayıp her yerimi saran titreme... gözyaşlarım yanaklarımın oluklaşmasına sebep oluyor.

nereye gidiyoruz, bana ne yapacaklar. en çok bu soru korkutuyor. sert bir dönüşten sonra, sağa doğru yığılınca, tepinmeyi kesiyorum. ama dizlerimin titremesine engel olamıyorum. sağımda biri, solumda diğeri habire vuruyorlar homurtular eşliğinde. söylediklerini kendi iniltilerimden mi anlamıyorum yoksa gerçekten anlamlı sesler mi çıkarmıyorlar fark edemiyorum. uzun boylu olan şoför koltuğunda. çok hızlı kullanıyor arabayı ve sanki nereye gittiğini o da bilmiyor. sert ve ani dönüşler, birden hız kesmeler. avcumun içi gibi bildiğim bu küçük şehirde nereye doğru gittiğimizi anlayamıyorum bir türlü. bir ara istanbul yoluna çıktığımızı sanıyorum ama aniden sola doğru dönüp yokuş çıkmaya başlıyoruz. ve bu yol bildiğim hiç bir güzergaha benzemiyor.

yaklaşık bir saat sonunda birdenbire duruyoruz. bindirdikleri gibi indiriyorlar araçtan beni. seslerin yankısından anlayabildiğim kadarıyla boş bir binaya giriyoruz. bina boş ama içerde başkaları da var. hatta bir ara bir kadın sesi duyduğumu sanıyorum. ellerimdeki bağı çözüp, bir üst kata çıkartıyorlar. demir kapılı bir yerden ileri doğru itiyorlar beni. odaya girişimizle birlikte dört bir yandan yumruklar ve tekmeler inmeye başlıyor. artık hiç bir tepki veremiyorum. küçük olduğunu algıladığım odada ordan oraya savruluyorum darbelerin etkisiyle. bu sağanağın altında kendimi korumam mümkün değil. sadece başımı kollarımın arasında tutmaya çalışıyorum ama beceremiyorum. birleriyle yarışırcasına saldırıyorlar. yere düşüyorum. kalkamıyorum. onlarca ayak varmış gibi üzerimde. bayılacağımı düşündüğüm anda ayaklarımı tutup havaya kaldırıyorlar. falaka, diyorum içimden. ne için peki... anlamıyorum hiç bir şeyi. bu yediğim dayaktan daha çok yakıyor canımı. ayaklarımı bağlarken içlerinden bir kaçının odadan çıktığını duyuyorum.

kapı örtülür örtülmez, vurmaya başlıyor ayak ucumdaki. saymaya çalışıyorum. on, on beş, yirmi, yirmi beş... daha fazla sayamıyorum. bu gün cumartesi, diyorum. cumartesi! diye bağırıyorum. her çığılım cumartesi diye çıkıyor. bilincimi yitirmemek tüm çabam. sanki bayılırsam ya da bilincimi kaybedersem öleceğim. ölmemek, ayakta kalmak için bağırıyorum cumartesi'ye...
böğrüme yediğim bir tekme ile son cumartesi çıkıyor. "yeter" diye bağırıyor içeri giren biri. ayaklarımı bırakıyorlar. tam bitti diye düşündüğüm anda, kaburgama kuvvetli bir tekme iniyor. yırtıldı sanıyorum, patladı sanıyorum sol göğsüm. alev mavisi fışkırıyor ağzımdan ve "cumartesi" yi yutuyor.

hepsi birden çıkıyorlar. kendimi yokluyorum. sağ kolum kıpırdamıyor. sol elimle bedenimi yokluyorum. sol kulağımdan kan sızıyor. başımdansa oluk oluk akıyor. göğsümü kavrıyorum. sağlam. "kahrol cumartesi" diyorum. sonra bayıldım mı uyudum mu bilmiyorum. odaya tekrar geldiklerini hatırlıyorum. ellerinde bir kağıt. gözlerimi açtılar. "gerçek adını yaz imzala!" adımı söylüyorum. şişman olan sopayı kaptığı gibi üzerime saldırıyor. nereme gelirse vuruyor. sopa kırılana kadar devam ediyor vurmaya. kırılan sopayla vurmaya devam ediyor sonra. odun yarar gibi dizlerime indiriyor. acıyla kaybediyorum kendimi.

sabaha karşı, başka adamlar geliyor. ellerinde aynı kağıt. istek aynı. adımı söylüyorum. bunlar daha sakin. sadece küfür ediyorlar. söylediğim adın benim adım olmadığımı, gerçek adımı söylememi istiyorlar. küfürler arasından zar zor anlaşıyor, ama ne dememi istediklerini anlamıyorum. yarı baygın haldeyim. adımı söylüyorum, ardından "cumartesi" diyorum. okulumu söylüyorum ardından "cumartesi" diyorum, ev adresimi söylüyorum ardından yine "cumartesi"... her yere her şeye yapışıyor bu "cumartesi". 'hay senin cumartesine...' diye küfrederek çıkıyorlar.

ne kadar zaman geçti bilmiyorum. tekrar geliyorlar. bu kez ne küfür var ne de dayak. kollarıma girip ayağa kaldırıyorlar beni. oda da dolaştırıyorlar biraz. hiç ses yok. çıt çıkmıyor nerdeyse. odadan çıkarıyorlar. merdivenleri iniyoruz. sonra çıkıp aynı merdivenleri tekrar iniyoruz. gözlerimi bağlıyorlar. başka bir araca bindiriyorlar. yanımda bir kişi var bu kez. araç da pikapa benzer bir şey, sarsıntısı fena can yakıyor. yanımdaki su veriyor. zorlukla bir kaç yudum içiyorum. dudağımda patlamış anlaşılan. yarım saat sürmüyor yolculuk. dönüşlerden, hızdan, sokağın seslerinden aydos mahallesine geldiğimizi anlıyorum. "evim" diyorum inleyerek...

evimin bulunduğu sokağın ters ucundaki yokuşta, "hadi eyvalla!" diyerek indiriyorlar beni. gazlayıp gidiyorlar. binbir acıyla bir kaç adım atıyorum. gözümdeki bandı anımsıyorum, görmediğimden değil, ıslaklığı üşüttüğünden. çıkarıyorum. hava kararmış. karanlık ne kötü, diyorum. sokakta kimseler yok. yatağıma nasıl ulaştığımı anımsamıyorum. bir hafta çıkmadım yataktan. sol avcumda sıktığım gözümden çıkan band, dilimde hayatıma düşülen not "cumartesi"...
Başa dön
fadim
Forum Admin


Kayıt: May 27, 2006
Mesajlar: 2844

MesajTarih: Çrş Oca 16, 2008 12:52 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

... yastığın üzerinde y/oluk y/oluk saçlar.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Denemeleriniz Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke