Tarih: Sal Oca 08, 2008 10:54 pm Mesaj konusu: MARİLYN MONROE
1 Haziran 1926’da dünyaya gelen minik sarı kız, yaşamının belalarla, mucizelerle, çalkantılarla, acılarla geçeceğini kuşkusuz bilemezdi. Bir stüdyoda çalışan Charles Stanley Gifford’a aşık olan Gladys Baker’ın kızıydı Norma Jean. Ömrü nerdeyse hep akılevlerinde geçen anneannesinin kızı yani Norma’nın annesinin de güçlü, akıllı, sorumluluk sahibi bir kadın olmaması anlaşılabilir. Evliliğini sürdüremeyen annesi, kızını her şeye karşın kendisi büyütmek yerine yetimhaneye gönderir. Norma, çocuk yurdunun verdiği ailelerin yanında büyür. Çocuk yaşta tecavüze uğrar. Belki o buğulu, ince, kısık sesi çocukluğuna, hayallerine yapılan tecavüzden kalmadır.
Norma babasız büyür, babasının tek imgesi annesinin ona gösterdiği tek bir fotoğraftır. Fotoğraftaki baba yakışıklı bir adamdır ve şaşılacak denli Clark Gable’a benzemektedir. Norma Jean’in fotoğraf çekimiyle başlayan serüveni onu hızla bir star yapar ama O hala babasını aramaktadır. Yazgısı onu Clark Gable ile buluşturur. John Huston’ın Uygunsuzlar filminde ikili bir araya gelir. Marilyn belki hayallerindeki babasıyla özdeşleştirdiğinden sette şımarır ve Gable’ı çileden çıkarır. Belki onun çocukça kaprislerine, belki de nefes kesen dişiliğine dayanamayan Gable’ın kalbi filmin çekimlerinden 15 gün sonra durur. Marilyn simge babasını kaybetmiştir ama pes etmemiştir. 1950 de babasının izini sürer ve onu bulur. Ama 3. evliliğini yapmış olan ketum babası geçmişini bu son karısından gizlemişti ve ısrarla Marilyn’e onun babası olmadığında direnir, Marilyn çaresizce geri döner, babasını bir kez daha yitirmiştir. Baba ise, gerçeği kızı öldükten birkaç yıl sonra tek sırdaşı olan bir rahibe itiraf edecekti.
Yetimhaneden Holywood starlığına yükselen bu kadın çok az değişmişti. Son kocası ünlü oyun yazarı Arthur Miller’ın dediği gibi “para nedir bilmiyordu, maddi şeylerin onun için bir önemi yoktu”. O hep kendini, yani Norma Jean’ i kanıtlamaya çalışmış, dünyanın onu olduğu gibi, Marilyn olarak değil de, Norma Jean olarak sevmesini istemişti, o kadar. Masumdu, temizdi ve iyiydi, sevilmek için bunların yettiğini düşünüyordu. Ama yaşam Ona hep hayalkırıklıkları yaşatacaktı.
Marilyn’i keşfeden Holywood onu kısa sürede bir idol yaptı. O, Amerikanın tanıdığı en güzel ve seksi kadındı. Sinemada ona çok çeşitli roller sunulmasa da hepsinin altından başarıyla kalkmıştı. 30 kadar film çeviren Marilyn gerçekten de aptal bir sarışın olduğu için sınırlı karakterlerde oynamadı, ona başka seçenekler vermedi Holywood. Marilyn oyunculuk kurslarına gitmiş, başarıyla bitirmişti. Oysa buna ihtiyacı yoktu rol kapmak için, zamanının en popüler starıydı. Marilyn iyi bir oyuncu olmak istiyordu, kendini geliştirmek istiyor, mesleğini ciddiye alıyordu. Onu yalnızca bir sex sembolü olarak gören gözler, sinema dünyasının çoğu bile, oyunculuğunun hakkını vermediler. Marilyn iyi bir sinema oyuncusudur aslında. Starlık, güzellik umurunda değildi. Tek başına kitapçılara gidiyor, değişik kitaplar alarak, okuyarak kendini geliştirmeye çalışıyor, aklın ve sanatın o büyülü dünyasına açılıyordu. Ama onun bu isteği, çabası ve mutluluğu bile alay konusu edilecekti. Bir film setinde Marilyn’in Rilke okuduğunu gören yönetmen Mankiewich “sarışın bomba” ile dalga geçecekti. Marilyn sarışın aptaldı, öyle olmalıydı, öyle görmek istiyordu erkek egemen dünya.
Evlilikleri, erkeklerle ilişkileri hep mutsuz bitti. Yanında şımaracağı, ilgi ve şefkat göreceği bir baba arayan Marilyn İlk kocası Dogherty için aptal bir kadındı sadece. Sonradan görme bu adamın onun değerini anlayamayacağı belliydi. Ayrıldılar. Marilyn’in ikinci kocası efsane beyzbol oyuncusu Joe di Maggio idi. Bir gün Ona sürpriz yapmak ister, kocasına, içinde kendi çıplak fotoğrafının yer aldığı bir takvim hediye eder. Bu hediyeyle belki de çocukluktan kadınlığa geçmek istediğini anlatmak istemişti Marilyn. Ama di Maggio karısının bedeninin ve yüreğinin çıplaklığından korkar, nefret eder. Onunla konuşmak, sevişmek yerine içine kapanır, televizyon seyretmeyi yeğler. Sonuçta bu evlilik de çok sürmeden tıkanır. Marilyn üçüncü evliliğini ünlü oyun yazarı Arthur Miller ile yapar. Miller yakışıklı değildir ama entelektüeldir. Onunla evliliğinde yalnızca bedeninden ibaret olmadığını, aklı da olduğunu, akla önem verdiğini kanıtlamak istemişti belki de. Yaşamına giren erkekler ona hep aptal sarışın muamelesi yapmışlar, kadınlığına tutulmuşlar ya da kadınlığından korkmuş, nefret etmişlerdi. Oysa Miller, tanıdığı bu entelektüel adam onda bedenden başka güzellikler de keşfetmiş olmalıydı. Oysa Marilyn’i en çok hırpalayan da Miller olur. Miller, çaresizce bir sex sembolü yapılan, bedeni ve dişiliğiyle dünyayı büyüleyen eşinin güzelliğinin, dişiliğinin intikamını onu sürekli aşağılayarak, azarlayarak alır. Onun güçlü egosu bile Marilyn’in karizması ve kadınlığı altında dümdüz olmuştur. Aynı Miller Marilyn’in cenazesine bile gitmeyecek ve eşinin ölümünden sonra onu alaya alan bir oyun bile sahneye koyacak denli çirkinleşecekti.
Marilyn umutsuzca sevgiyi arıyordu ve Yves Montand’ı buldu. Kendisi gibi ünlü bir sinema oyuncusu olan Simone Signoret ile evli olan Montand’la gizli bir aşk yaşadı. Tanıdığı erkekler içinde belki de onu en iyi anlayan ve onu tek seven Montand olmuştur. Ama O da sonunda bu gizli, tutkulu aşkı yerine Signoret ile olan rahat evliliğini tercih eder.
Marilyn yorgundur, yaralıdır. Kendinin de söylediği gibi sex sembolü olmak istememiş ama bu sayede onu anlamayan, yaralayan erkeklerden öcünü onları ezerek, peşinde koşturarak almıştı. Erkek egemen, ikiyüzlü bir dünyada, aklının ve ruhunun hiç dikkate alınmadığı bu acımasız dünyada istemediği bir rol verilmişti ona. Marilyn’ efsane yapan onun bu role teslim olmamasıdır. O, sürekli olarak onu görmek istedikleri sarışın bomba olmayı reddetmiş, her fırsatta ikiyüzlü toplumun karşısına olduğu gibi yani Norma Jean olarak çıkmış, kişiliksiz bir dişilik olarak onu gören topluma çocuksu, masum, şımarık ve sıradan kişiliğiyle karşı durmuş, üstelik bunu doğallıyla başarmıştı. Sarışın aptalın bu cüretkarlığı ve gücü korkutucuydu. Sistemin ve toplumun gücü kendi yarattıkları bu efsanenin “yoldan” çıkmasını engelleyememişti. Marilyn’in sıradan ama bir o kadar masum, çocuksu, doğal, “insani” kişiliği artık onun gücü olmuştu ve bu gücü onun elinden almak, kendi yarattıkları bir starı yok etmekten çok daha zordu. Marilyn bir kez daha ama affedilmez bir hata yaptı. Bu kez cazibesine kapılan adam Robert Kennedy idi. Şimdi Marilyn’in karşısında şehvetli, ikiyüzlü, bencil ve kör bir toplum değil, CİA’si ve diğer kurumlarıyla onu izleyen ve gözleyen kocaman bir devlet vardı.
Marilyn tehlikeli sularda yüzüyordu, artık iyice örselenen ruhu ancak yatıştırıcı ilaçlarla, giderek sıklaşan psikiyatri tedavileriyle ayakta durabiliyordu. 5 Ağustos 1962 tarihinde kaldığı otel odasında ölü bulundu, resmi açıklama aldığı ilaçlardan dolayı öldüğü idi. Buna pek çok kimse inanmadı.Hakkında yazılan yüzlerce kitaba, çevrilen belgesellere karşın ölümü net olarak aydınlatılamadı. Onu gizli servisin öldürdüğü iddialarının ardı arkası kesilmedi ve bu iddiaların geçersizliği kanıtlanamadı.
Sarışın bomba sonunda patlamış ya da patlatılmıştı. Yalnızca çağdaşlarının değil yaşadığı çağın sonrasındaki erkeklerin de, belki de daha çok kadınların kolektif belleklerindeki en büyük düşlerden biriydi O. Onunla olmayı düşleyen milyonlarca erkek, onun gibi olmayı düşleyen milyonlarca kadın için ölümsüzleşti Marilyn Monroe.
Ama dürüst olmak gerekirse; hangi erkek ya da kadın onu Marilyn Monroe olarak değil de Norma Jean olarak tanıdı, sevdi? Onu imgesi gibi değil, olduğu gibi, kendisi gibi tanımak istedi? Trajik ölümü bu ikiyüzlülüğe indirilmiş beklenmedik bir tokat gibi zayıf vicdanlarımızı tedirgin etmeyi sürdürüyor. O, yaşarken olduğu gibi öldükten sonra da bizi etkilemeye devam ediyor. Bazı şeyler hiç ölmüyor
Marilyn Monroe: “Holywood öyle bir yer ki bir öpücük için binlerce dolar ödüyor ama bir ruh için 50 sent değer biçiyor. Biliyorum çünkü ilk teklifi yeterince çok reddettim ama ikinci için bekleyip durdum”
Marilyn Monroe: “Holywood öyle bir yer ki bir öpücük için binlerce dolar ödüyor ama bir ruh için 50 sent değer biçiyor. Biliyorum çünkü ilk teklifi yeterince çok reddettim ama ikinci için bekleyip durdum”
Sayın Kukulkan, bu kelime maalesef şimdi sadece Holywoodla müsamma değil. Bütün hayat değerlerimizin özeti oldu. Ruh güzelliği bir yana, memleketimiz dahil, bütün dünyada en çok , Ruhi hastalıkların ilaçları tüketilmekte. Bunun suçu kimin?.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız