Bahçenin demir parmaklıklı kapısı,
çok okunmuş bir kitabın
sayfaları kadar kolay açılıyor,
içeri girdiğimizde, gözlerimizin,
belleğimizde çoktan yer etmiş
nesnelere takılması gerekmiyor.
Burada, bütün ailelerin yarattığı
alışkanlıklar, anlayışlar ve özel dil
bildik şeyler benim gözümde.
Ne gereği var başka biri gibi
konuşmanın ya da davranmanın?
Bütün ev halkı tanıyor beni,
kaygılarımı ve düşkünlüğümü biliyorlar.
Olup alacağın en iyisi
Cennet’in belki bize bahşedeceği:
sorup soruşturulmadan, hiçbir başarı beklenmeden,
yadsınmaz gerçekliğin bir parçası olarak,
tıpkı yoldaki taşlar, ağaçlar gibi öylece
kabul edilmek.
Bana sorarsanız, bu şiirimle, tramvayı tüfeği omzunda bir adama, gündoğumunu bir çığlığa benzettiğim, batan güneşi de batıda çarmıha geriliyormuş gibi gördüğüm daha önceki İspanyol ultraist denemelerimin ürkek aşırılıkları arasında dağlar kadar fark vardır. Sonradan, kendisine bu tür zırvaları okuduğum aklı başında bir dostum, “evet, anlıyorum,” demişti, “şiirin başlıca amacının şaşırtmak olduğu görüşünü savunuyorsun sen!”
Fervor’daki şiirlerimin ultraist olup olmadığına gelince, bence bu sorunun yanıtını arkadaşım ve Fransızca çevirmenim Nestor Ibarra vermiştir: “Borges, yazdığı ilk ultraist şiirle ultraist bir şair olmaktan çıkmıştır.” O ilk ultraist denemelerime bugün artık yazıklanmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Aradan neredeyse yarım yüzyıl geçti, bugün bakıyorum da, hayatımın o zor dönemini hâlâ unutmaya çalıştığımı görüyorum.
Buenos Aires’e dönüşümün belki de en büyük olayı Macedonio Fernandez’di. Tanıdığım insanların –ki gerçekten bazı olağanüstü insanlar tanıdım- hiçbiri beni Macedonio kadar derinden ve kalıcı bir biçimde etkilememiştir. Gemiden indiğimizde, Darsena Norte’de, siyah melon şapkalı, ufak tefek bir adam bizi bekliyordu. Babamın dostuydu Macedonio. İkisi de 1874 doğumluydu.
Macedonio aslında sohbetine doyulmaz bir adam olmasına karşın tuhaftır, kimi zaman uzun suskunluklara dalar, ağzını bıçak açmazdı. Cumartesi akşamları Plaza del Once’de bir kahvede, Perla’da buluşurduk onunla. Sabahlara kadar konuşurduk, tabii sohbeti çekip çeviren her zaman Macedonio olurdu. Benim için Madrid’de bütün bilgiyi Cansinos temsil etmişti, şimdi de Buenos Aires’de bütün düşünceyi Macedonio temsil ediyordu. O aralar çok fazla okuyor, çok az geziyordum (hemen her akşam yemek yenir yenmez doğruca gidip yatağıma uzanıyor, kitap okuyordum), ama Macedonio’yla buluşup konuşacağım cumartesi günlerini bütün bir hafta iple çekiyordum. Aslında bize çok yakın oturuyordu, istediğim zaman görebilirdim onu, ama nedense böyle bir ayrıcalığı haketmediğimi, Macedonio’yla geçireceğim cumartesinin tadını çıkarabilmem için hafta boyunca onu görmekten kaçınmam gerektiğini düşünüyordum.
Sözünü ettiğim buluşmalarda Macedonio topu topu üç dört kez konuşurdu. Sakin sakin birkaç gözlemde bulunur, onu da yalnızca en yakınında oturana söylüyormuşçasına söylerdi. Hiç dayatmazdı söylediklerini. Son derece nazik ve tatlı dilliydi. Sözgelimi, “ee, sanırım siz de farkındasınızdır,” diye lafa girer, ardından çarpıcı, çok özgün bir düşünce atıverirdi ortaya. Ama her seferinde, söylediklerini karşısındakine mal ederdi.
Külrengi saçları ve bıyığıyla Mark Twain’i andıran, zayıf, yaşlı bir adamdı. Mark Twain’e benzetilmek hoşuna giderdi, ama aynı zamanda Paul Valery’ ye de benzediği anımsatıldı mı bayağı içerlerdi. Fransızlardan pek hoşlanmazdı. O siyah melon şapkasını başından hiç çıkarmazdı; bana kalırsa, yatarken bile çıkarmıyordu. Hep giysisiyle yatar ve dişi ağrır korkusuyla cereyandan korunmak için başına havlu sarardı. Bu görünüşüyle Araplara benzerdi.
Tuhaflıkları bu kadarla da bitmezdi Macedonio’nun. Kendine özgü bir milliyetçiliği vardı, seçimle göreve gelen her Arjantin devlet başkanına hayrandı. Arjantjnli seçmenlerin asla yanılmayacağına olan inancı, bu hayranlık için yeterli bir nedendi Macedonio’nun gözünde. Dişçiye gitmekten o kadar korkardı ki, dişçinin kerpeteninden kurtulmak için dişini herkesin ortasında kendi eliyle çektiği bile olurdu. Bir de, arada sırada sokak kadınlarına sırılsıklam âşık olmak gibi bir huyu vardı.
Macedonio bir yazar olarak birçok olağandışı kitap yayınladı. Yazılarıysa, öleli neredeyse yirmi yıl olacak, hâlâ derleniyor. 1928’de yayınlanan ilk kitabının adı No toda es vigilia la de los ajos abiertos (Gözlerimiz Açıkken ille de Uyanık Değilizdir) idi. Sanırım, gerçekliğin karmaşıklığını yansıtabilmesi için bile bile karmaşık ve belirsiz bir biçemle yazılmış, idealizm üstüne uzun bir denemeydi. Ertesi yıl yazılarından bir güldeste yayınlandı: Papeles de Recienvenido (Yeni Gelenin Kağıtları). Bu kitabın bölümlerinin derlenip düzenlenmesinde benim de payım oldu. Bir tür iç içe geçmiş nükteler derlemesiydi.
Roman ve şiir de yazıyordu Macedonio, gerçi hepsi de şaşırtıcıydı, ama pek okunacak gibi değildiler. Yirmi bölümden oluşan bir romanına ellialtı ayrı öndeyiş yazmıştı. Bütün parlaklığına karşın bana kalırsa, Macedonio’yu yazılarında aramak yanlıştır” Gerçek Macedonio’yu sohbetlerinde aramak gerekir.
Macedonio pansiyonlarda gösterişsiz bir biçimde yaşardı, ama gördüğüm kadarıyla kaldığı pansiyonları sık sık değiştiriyordu. Nedeni de, kirayı ödemekte her zaman güçlük çekmesiydi. Her taşınışında arkasında yığınla müsvedde bırakırdı. Bir keresinde, dostları bütün o yapıtların yitip gitmesinin utanç verici bir şey olduğunu söyleyerek onu paylamışlardı. Macedonio da, “gerçekten de, benim herhangi bir şeyi yitirecek kadar zengin olduğumu mu sanıyorsunuz?” demişti.
Hume ve Schopenhauer okurları Macedonio’da yeni bir şey bulamayabilirler, ama asıl şaşırtıcı olan vardığı sonuçlara kendi başına varmış olmasıdır. Sonradan Hume, Schopenhauer, Berkeley ve William James’i gerçekten okudu. Ama bana öyle geliyor ki, okudukları yalnızca bunlardı, hep aynı yazarlardan alıntı yapıyordu çünkü. Belki de sırf bir çocukluk hevesinden kurtulamadığından, Sir Walter Scott’u en büyük romancı sayardı. Bir zamanlar William James’ le yazışmış ve mektupları İngilizce, Almanca, Fransızca karışımı bir dille yazmıştı. Bunu da, “o dilleri o kadar az biliyordum ki, durmadan dil değiştirmek zorunda kalıyordum,” diye açıklıyordu.
Macedonio’nun, bir iki sayfa okuduktan sonra düşüncelere dalıp gidişi geliyor gözümün önüne.
Salt düşlerden dokunmuş birer kumaş olduğumuzu öne sürmekle kalmaz, hepimizin gerçekten bir düş dünyasında yaşadığına inanırdı. Gerçeğin dile getirilebileceğinden kuşku duyardı. Kimi düşünürlerin gerçeği bulduğu, ama bütünüyle dile getiremediği kanısındaydı. Ama aynı zamanda gerçeği bulmanın çok kolay olduğuna da inanıyordu. Eğer dünyayı, kendini ve kendi serüvenini unutarak pampaların üstüne uzanabilse, gerçeğin ansızın karşısına çıkabileceğini söylemişti bana. Tabii, o apansız bilgeliği sözcüklere dökmenin pek mümkün olmayacağını eklemekten de geri kalmamıştı.
Macedonio, zeki insanların söylediklerini bir defterde toplamaya meraklıydı. Bunlar arasında, tanıdığımız çok hoş bir hanımın, Quica Gonzalez Aeha de Tomkinson Alvear’ın adına rastladığımda çok şaşırmıştım. Ağzım bir karış açık kalmış, nedense Quica’ nın Hume ve Schopenhauer’le bir tutulamayacağını düşünmüştüm. Bunun üzerine, “düşünürler evreni açıklamaya çalışmak zorunda kalmışlardır, Quica ise evreni yalnızca duyumsar ve anlar,” demişti Macedonio.
Quica’ya dönüp, “Quica, varlık nedir?” diye sorardı. Quica da, “ne demek istediğini anlamıyorum, Macedonio,” diye karşılık verirdi. O zaman Macedonio bana döner, “gördün mü?” derdi, “o kadar iyi anlıyor ki, bizim şaşkınlığımızı kavrayamıyor bile!” Quica’nın çok zeki bir kadın olduğunu böyle kanıtlıyordu. Sonradan, ona, bir çocuk ya da kedi için de aynı şeyi söyleyebileceğini belirttiğimde, Macedonio bana fena halde içerlemişti.
Macedonio’yla tanışana kadar safdil bir okurdum. Onun bana verdiği en değerli armağan, kuşkuyla okumayı öğretmek oldu. İlk başlarda, kendimi tıpkı onun gibi yazmaktan, onun belli üslûp oyunlarını olduğu gibi kullanmaktan alamadım. Sonraları bundan epey pişmanlık duyacaktım.
Ama şimdi oturup Macedonio’yu düşündüğümde, Cennet Bahçesi’nde kendinden geçmiş bir Adem olarak görüyorum onu. Dehâsı yazdıklarının yalnız birkaç sayfasında kaldı, ama etkisi Sokrates’in etkisi gibi bir etkiydi. Gerçekten sevmiştim onu, hatta belki de bir putperest gibi.
1921’den 1930’a kadar uzanan bu dönem çok verimli geçti, ama yazdıklarımın çoğu bir bakıma pervasız, dahası amaçsız şeylerdi. O dönemde yedi kitap yayınladım. Bunlardan dördü deneme, üçü şiir kitabıydı. Ayrıca üç dergi çıkardım ve aralarında La Prensa, Nosostros, Inicial, Criterio ve Sintesis’in de bulunduğu neredeyse bir düzine süreli yayına sık sık katkıda bulundum. Oysa bugün artık hem o dönemdeki verimliliğimi düşündükçe şaşırıyorum hem de o yılların ürünlerine zerre kadar yakınlık duymuyorum.
Dört deneme kitabımdan -adlarını hiç anımsamasak daha iyi - üçünün yeniden basılmasına bir daha hiç izin vermedim. Aslına bakarsanız, şimdiki yayıncım - Emecé - 1953 yılında “bütün yazılar”ımı yayınlamayı önerdiğinde, kabul etmemin tek nedeni, o saçmasapan kitapların ortadan kalkacağını düşünmemdi. Aklıma Mark Twain’in bir sözü geliyor.
Demiş ki Mark Twain, "İyi bir kitaplık oluşturmaya ancak Jane Austen’ın kitapları dışlanarak başlanabilir; hatta kitaplıkta başka hiçbir kitap olmasa bile, sırf Jane Austen’ın kitapları alınmadığı için o kitaplığın iyi bir kitaplık olduğu söylenebilir."
Bu pervasız kitapların ilkinde, Sir Thomas Browne üstüne oldukça kötü bir deneme yer alıyordu. Belki de İspanyolcada Sir Thomas Browne üstüne yazılmaya kalkışılmış ilk denemeydi bu. Başka bir denemede, ritm ve müzik gibi bazı şiirsel öğeler rahatlıkla gözardı edilebilirmişçesine, metaforları sınıflandırmaya çalışıyordum. Benlik’in varolmadığı üstüne, ya Bradley ya Buda ya da Macedonio Fernandez’ den aşırma, uzun bir deneme vardı. Bu denemeleri yazdığım sıralar, Sir Thomas Browne’nın “Urne-Buriall”daki anlatımını İspanyolcada kendi kuru ve yavan üsluplarıyla temsil eden iki İspanyol Barok onyedinci yüzyıl yazarına, Quevedo’yla Saavedra Fajardo’ya maymun gibi öykünmeye çalışıyordum. İspanyolcanın arasında bol bol Latince de kullanmak için elimden geleni ardıma koymuyordum, tabii kitap da karmaşık tümcelerle tumturaklı anlatımların dayanılmaz ağırlığı altında çöküveriyordu.
Daha sonraki başarısızlığım, bir tür tepkiden kaynaklandı. Bu kez de öteki uca savrularak elden geldiğince Arjantinli olmayı denedim. Segovia’nın Arjantin deyimleri sözlüğünü ele geçirdim ve o kadar çok yerel sözcük kullanmaya başladım ki, kendi yurttaşlarımın çoğu bile yazdıklarımı anlayamaz oldu. Segovia’nın sözlüğünü yitirdiğim için o kitabı bugün artık sanırım ben de anlayamam, bu yüzden o kitaptan umudu tümden kestim. Adını bile anmak istemediğim kitapların üçüncüsü, bir bakıma kefaret ödemek gibi bir şeydi. İkinci kitapta kullandığım üslûptan emekleye emekleye sıyrılıyor, yavaş yavaş aklın yoluna geri dönüyor, mantıklı yazmaya ve süslü püslü yazılarla göz kamaştırmaktansa) okurun işini kolaylaştırmaya çabalıyordum.
Bu tür değeri su götürür deneylerimden biri de “Hombres plearon”du (İnsanlar Savaştı). Buenos Aires’in kuzey yöresinin mitologyasına ilk atılışımdı bu. Tepeden tırnağa Arjantinli bir öyküyü Arjantililere özgü bir biçimde anlatmaya çalışıyordum. O gün bugündür ufak tefek değişikliklerle söyleyedurduğum bir öyküdür bu. Nedensiz ya da gerekçesiz düellonun, cesaret için cesaretin öyküsüdür. O öyküyü yazdığım sıralar, biz Arjantinlilerin dil anlayışı bakımından İspanyollardan farklı olduğumuzda diretiyordum. Oysa şimdi, İspanyollarla olan dilsel yakınlıklarımızı vurgulamaya çalışmamız gerektiğine inanıyorum. O sıralar gerçi biraz daha ılımlıydım ama, yine de İspanyollar beni anlamasın diye yazıyordum.
Anlaşılmamak için yazdığım bile söylenebilirdi. Bilinirciler (gnostikler), bir günahtan kaçınmanın tek yolunun o günahı işleyip ondan kurtulmak olduğunu ileri sürerlerdi. Şimdi bakıyorum da, o yıllarda yayınlanan kitaplarımda bellibaşlı edebiyat günahlarının çoğunu işlemişim; bu günahlardan bazılarını bugün hâlâ hayranlık duyduğum büyük yazar Leopoldo Lugones’in etkisi altında işlediğimi anımsıyorum. Ne miydi bu günahlar? Ağdalı anlatım, yerel renkler, umulmadık olanı aramak ve onyedinci yüzyıl üslûbu. Artık bu aşırılıklardan suçluluk duymuyorum, o kitapları başka biri yazmıştı. Birkaç yıl öncesine kadar, çok pahalı olmasalardı hepsini kitapçılardan satın alıp yakardım.
O dönemin şiirlerine gelince, belki de ikinci kitabım Luna de enfrente’yi (Yolun Karşısındaki Ay) ı da yoketmem gerekirdi. 1925’de yayınladığım bu kitap bir çeşit yapmacık yerel renkler cümbüşüdür. Yaptığım ahmaklıklar arasında, ilk adımı Şilililerin ondokuzuncu yüzyılda yaptıkları gibi “Jorje” diye yazmam (sesçil yazım doğrultusunda gönülsüz bir çabaydı bu); İspanyolcada “ve” anlamına gelen “yi” yi “i” diye yazmam (en büyük yazarımız Sarmiento, İspanyolluktan elden geldiğince uzaklaşmaya çalıştığından aynı şeyi yapmıştı); “autorida” ve “ciuda” gibi sözcüklerin sonundaki “d” leri atmam sayılabilir. Daha sonraki basımlarda en kötü şiirleri attım, tuhaflıkları budadım, giderek her yeni basımda şiirleri yeniden gözden geçirerek yalınlaştırdım. O dönem yayınlanan üçüncü şiir kitabım Cuaderno San Martin’de (kitabın adının, ulusal kahramanımızla uzak yakın bir ilişkisi yoktu, şiirleri yazdığım eski not defterinin markasıydı yalnızca) hiç de kötü sayılmayacak birkaç şiir vardır. Adını Robert Fitzgerald’ın çarpıcı bir biçimde “Deathwatch on the Southside” (Güney Yakasındaki İdamlık Gardiyanı) diye çevirdiği “La noche que en el Sur lo velaron” ve “Muertes de Buenos Aires” (Buenos Aires Ölümleri) gibi. İki şiir de, Buenos Aires’in göbeğindeki iki büyük gömütlükle ilgiliydi.
Bu kitapta yer alan şiirlerden “Buenos Aires’in Destansı Kuruluşu” (ben pek sevmem aslında), sonradan her nasılsa Arjantin şiirinin minör klasiklerinden biri oldu çıktı. Bu kitabı o zamandan bu yana durmadan budayıp gözden geçirdim, düzeltip arındırdım.
1929 yılında üçüncü deneme kitabımla üçbin pesoluk İkinci Belediye Ödülü’nü aldım. O günlerde epey yüklü bir paraydı üç bin peso. Hemen gittim, Encyclopaedia Britannica’nın onbirinci basımının elden düşme bir takımını edindim. Sonra, bir yıl çalışmadan yaşamayı güvence altına almıştım, bütünüyle Arjantin’ e özgü bir konuda uzunca bir kitap yazmaya karar verdim. Annem, gerçekten yazmaya değecek üç şairden - Ascasubi, Almafuerte ve Lugones - birini ele almamı istiyordu.
Şimdi, keşke annemin sözünü dinleseydim diye düşünüyorum. Oysa ben, neredeyse gizli bir popüler şairi, Evaristo Carriego’yu seçtim. Annemle babam, Carriego’nun şiirlerinin kötü olduğunu söylediklerinde, “ama bizim komşumuz ve dostumuzdu o,” diye yanıtlamıştım onları. Onlar da, “eh, madem onu bir kitaba konu olmaya değer görüyorsun, durma öyleyse,” demişlerdi. Carriego kentin izbe, köhne varoşlarının, çocukluğumun Palermo’sunun edebiyata tanıdığı olanakları ortaya çıkaran adamdı. Yazarlığı, tangoyla aynı gelişmeyi izlemişti: Başlangıçta keyifli, gözüpek ve atak, sonra giderek içli ve duygusal Carriego 1912 yılında yirmidokuz yaşında öldüğünde, ardında tek bir kitap bıraktı. Carriego’nun babama imzalayıp verdiği kitabın Cenevre’ ye giderken yanımıza aldığımız kitaplardan biri olduğunu ve onu Cenevre’de birkaç kez okuduğumu anımsıyorum.
Sanırım 1909 yılıydı, Carriego bir şiirini anneme adamıştı. Daha doğrusu, şiirini annemin hatıra defterine yazmıştı. Benden sözediyordu: “Ve oğlunuz esin perisinin güvenli kanatları altında uçsun, yeni bir bildirinin ürününü versin, alımlı üzümlerden Şarkı’ nın şarabını karsın ...”
Ama kitabı yazmaya koyulduğumda, Büyük Friedrich adlı yapıtını yazarken Carlyle’nın başına gelen benim de başıma geldi. Yazdıkça, kahramanımı daha az umursuyordum. Başlangıçta, düzgün bir yaşamöyküsü yazmak vardı kafamda, ama zamanla Buenos Aires’in eski dönemleriyle gittikçe daha çok ilgilenmeye başladım. Tabii sonunda okurlar kitabın, adıyla, Evaristo Carriego’yla pek bir ilgisi olmadığını anlamakta gecikmediler ve iki seksen yattı kitap. Yirmibeş yıl sonra, 1955’de “bütün” yapıtlarımın dördüncü cildi olarak ikinci basımı yapıldığında birkaç yeni bölüm ekledim. Bunlardan biri de “Tango‘nun Tarihi”ydi. Sanırım, eklediğim bölümlerle Evaristo Carriego daha bir bütünsellik kazandı.
1921 yılında çıkmaya başlayan ve topu topu iki sayı çıkan Prisma (Prizma), yayın yönetmenliğini üstlendiğim dergilerin ilkiydi. Küçük ultraist grubumuz kendi dergisini çıkarmak için yanıp tutuşuyordu, ama olanaklarımız gerçek bir dergi çıkarmaya elverişli değildi. İlan tahtalarındaki reklam afişleri aklıma geldi birden; biz de tıpkı öyle bir “duvar dergisi” basabilir, kentin çeşitli semtlerindeki yapıların duvarlarına kendi elimizle yapıştırabilirdik. Dergi tek bir geniş yapraktan oluşuyordu ve her sayıda bir manifesto, genişçe bir beyaz boşluğun ortasında yedi sekiz kısa ve özlü şiir, bir de kızkardeşimin tahta kalıpla basılmış bir deseni yer alıyordu. Geceleri Gonzalez Lanuza, Pinero, kuzenim ve ben, annemden aldığımız kola kabı ve fırçayla yollara dökülüyor, dur durak bilmeden kilometrelerce yürüyerek dergileri Santa Fe, Callao, Entre Rios ve Mexico sokaklarının duvarlarına yapıştırıyorduk. Ne var ki, el emeği göz nuru dergilerimizin büyük bir çoğunluğu çok geçmeden şaşkınlığa kapılan okurlar tarafından yırtılıyordu. Bereket, Nosotros dergisi yayın yönetmeni Alfredo Bianchi duvarlara yapıştırdığımız dergilerden birini gördü de, kendi gerçek dergisinde bir ultraist güldeste yayınlamamızı istedi bizden. Prisma'dan sonra altı sayfalık bir derginin hazırlığına giriştik. Aslında dergi, her iki yüzüne de yazı basılan ve iki kez katlanan tek bir yapraktan oluşuyordu. İşte ilk Proa (Pruva) böyle yayınlandı ve üç sayı çıktı.
İki yıl sonra, yani 1924’ de de ikinci Proa çıkacaktı.
Cordoba’lı genç bir şair, Brandan Caraffa, bir gün öğleden sonra, ikinci Avrupa gezimizden sonra kalmakta olduğumuz Garden Hotel’e beni görmeye geldi. Brandan’a bakılırsa, Ricardo Güiraldes ve Pablo Rojas Paz yeni edebiyat kuşağını temsil edecek bir dergi çıkarmaya karar vermişlerdi ve herkes böyle bir derginin bensiz çıkamayacağı kanısındaydı. Kuşkusuz, hoşuma gitmişti. O gece Güildares’in kaldığı Phoenix Hotel’e gittiğimde, Güiraldes beni şu sözlerle karşıladı: “Brandan, önceki gece genç yazarların yer alacağı bir dergi çıkarmak üzere toplandığınızı ve herkesin böyle bir derginin bensiz çıkamayacağı kanısında olduğunu söyledi!...” Tam o sırada Rojas Paz içeri daldı ve coşkuyla, “beni şımartıyorsunuz!” dedi. Bunun üzerine artık ben de dayanamadım ve “önceki gece üçümüz toplandık, yeni yazarların yer alacağı bir derginin sensiz çıkamayacağına karar verdik,” dedim. İşte bu “masum kumpas sonunda Proa dergisi doğdu. Her birimiz elli peso koyduk. Bu para, her sayısının iyi kağıda, ama düzeltisi yapılmadan beşyüz kadar basılmasına yetiyordu. Bir buçuk yılda çıkan onbeş sayıdan sonra dergiyi abone ve ilan yetersizliğinden kapamak zorunda kalacaktık.
O yıllar, birçok dostluğu doğurup beslediğinden çok mutlu yıllardı. Norah Lange’nin, Macedonio’nun, Pinero’nun ve babamın” dostlukları. Yazdıklarımızın ardında bir içtenlik yatıyordu; hem düzyazıyı hem de şiiri yenileştirdiğimizi düşünüyorduk. Elbette, bütün genç insanlar gibi ben de elimden geldiğince mutsuz olmaya çalışıyordum; Hamlet’le Raskolnikov arası biri olmaya çabalıyordum, sizin anlayacağınız. Gerçi ortaya koyduğumuz ürünler oldukça kötü sayılırdı, ama dostluklarımız dayanıklı çıktı.
1924’de iki ayrı edebiyat çevresine girdim. Bunlardan biri, hâlâ keyifle anımsadığım Ricardo Güiraldes’in çevresiydi. Güiraldes, Don Segundo Sombra’yı yazmamıştı daha. Bana karşı o denli eli açıktı ki, ona kıytırık bir şiir götürdüğümde, dizelerde görünmeyeni bulup ortaya çıkarır, söylemeye çalışıp da beceriksizliğimden söyleyemediğim şeyi sezinlerdi. Sonra da şiiri yanındakilere anlatmaya başlar ama onlar şiirde Güiraldes’in anlattıklarının hiçbirini bulamadıklarından şaşkın şaşkın birbirlerine bakarlardı. Öteki çevreyse, şimdi yerinerek anımsadığım Martin Fierro dergisinin çevresiydi Martin Fierro’nun savunucusu olduğu görüşten pek hoşlanmıyordum doğrusu. Edebiyatın durmadan yenilendiğini ya da Adem’in her sabah yeniden doğduğunu savunan, Fransızlara özgü bir görüştü bu. Üstelik, Martin Fierro çevresindekiler, “madem ki Paris’teki edebiyat klikleri ortalığı velveleye veriyor ve durmadan birbiriyle kapışıyor, bizim de modaya uymamız ve onlar gibi yapmamız gerekir,” diye düşünüyorlardı.
Nitekim, bu düşünceden yola çıkılarak, Buenos Aires’de Florida’yla Boedo arasında düzmece bir edebiyat kavgası yaratılmıştı. Florida kent merkezini, Boedo’ysa proletaryayı temsil ediyordu. Eski kuzey yöresini, yoksul mahallelerini, hüznü ve günbatımlarını yazdığım için benim Boedo grubunu seçmem gerekirdi. Ama çok geçmeden, iki elebaşından - Florida grubundan Ernesto Palado ve Boedo grubundan Roberto Mariani - Florida savaşçıları arasında çoktan yerimi aldığımı, saf değiştirmek için çok geç kaldığımı öğrenecektim. Tam bir danışıklı dövüştü yapılan.
Kimi yazarlar, sözgelimi Roberto Arlt ve Nicolas Olivari iki gruba birden bağlıydılar. Bu düzmece edebiyat kavgası, günümüzde bazı “safdil üniversiteler” tarafından bayağı ciddiye alınıyor. Oysa biraz reklam, biraz da çocuksu bir oyundan başka bir şey değildi.
O dönemin adları arasında Silvina ve Victoria Ocampo, şair Carlos Mastronardi, Eduardo Mallea ve hiç kuşkusuz Alejandro Xul-Solar var.
Gizemci, şair ve ressam Xul’un bizim William Blake’imiz olduğu pekâlâ söylenebilir. Anımsıyorum, bunaltıcı bir akşamüstüydü; o boğucu günde ne yaptığını sormuştum Xul’a. “Hiç,” diye karşılık vermişti. “Öğle yemeğinden sonra bir düzine din kurdum, o kadar!”
Aynı zamanda filozof da olan Xul iki de dil yaratmıştı. Bunlardan biri John Wilkins’den esinlenen bir felsefe diliydi, öbürüyse İngilizce, Almanca ve Yunanca sözcüklerin de katıldığı ıslâh edilmiş bir İspanyolca.
Xul, Baltık ve İtalyan kökenliydi. “Xul”u “Schulz”dan, “Solar”ı da “Solari”den kendisi uydurmuştu. O sıralar Alfonso Reyes’le de tanıştım. Reyes, Meksika’nın Arjantin büyükelçisiydi, beni her pazar elçiliğe yemeğe çağırırdı. Bence, Reyes, yüzyılımızda İspanyol düzyazısını en iyi kullanan yazardır. Yalınlık ve açıklık konusunda ondan çok şey öğrendiğimi gizleyemem.
Hayatımın bu dönemine baktığımda, çokbilmiş, dahası bağnaz bir genç adam görüyorum. Ve doğrusunu isterseniz, bugün bu genç adama kendimi hiç de yakın bulmuyorum. Ama sözünü ettiğim o dostlar bugün hâlâ çok canlı ve bana çok yakın. Gerçekte artık benim değerli birer parçam onlar. Düşünüyorum da, dostluk, Arjantinlilere özgü güzel bir tutku galiba.
Hayatım boyunca kendimi neredeyse bütünüyle kitaplara vermeme karşın, pek az roman okumuşumdur. Okuduklarımda da eğer son sayfaya kadar gelebilmişsem, bunda çoğu zaman yalnızca görev duygusunun etkisi olmuştur. Buna karşılık, iyi bir kısa öykü okuru olduğum söylenebilir, birçok öyküyü tekrar tekrar okumuşumdur. Kendimi bildim bileli, Stevenson, Kipling, James, Conrad, Poe, Chesterton, Lane'in Arabistan Geceleri'ndeki masallar, Hawthorne'un bazı öyküleri bir tiryakilik olmuştur benim için. Don Quixote ve Huckleberry Finn gibi büyük romanların neredeyse biçimden yoksun olduğu kanısı, kısa öykülerden aldığım tadı daha da pekiştirmiştir. Kısa öykünün vazgeçilmez iki özelliği vardır: Biri tutumluluğu, ötekiyse açık seçik bir başı, ortası ve sonu olması. Ne ki, kısa öykünün yazar olarak gücümü ve yeteneğimi aştığını düşündüm yıllarca. Gerçekten öykü yazmaya, ancak uzun yıllarımı alan bir yığın ürkek anlatı deneyinden sonra başladım.
Kendimle çok fazla uğraştığım "Hombres pelearon" adlı çiziktirmemden, ilk gerçek kısa öyküm olan "Hombre de la esquina rosada"ya (Sokağın Köşesindeki Adam) geçmem, 1927'den 1933'e altı yılımı aldı. Kuzey yöresinin eski politikacı ve profesyonel kumarbazlarından, dostum Don Nicolas Paredes ölmüştü. Onun sesini, anlattığı fıkraları, o kendine özgü söyleyişini kâğıda dökmek istedim. Öykünün her sayfasında kılı kırk yarıyor, her tümceyi yüksek sesle okuyor, Nicolas Paredes'in ses tonuna denk düşecek anlatımı yakalamaya çalışıyordum. O sıralar Adrogue' de oturuyorduk. Öykümün konusuna annemin şiddetle karşı çıkacağını bildiğimden, aylarca gizli gizli yazdım. İlk başlarda adı "Hombres de las oras" (Kenar Mahalledekiler) olan öyküm, yaygaracı bir gazetede, Critica'da benim yayınladığım cumartesi ekinde çıktı. Ama utangaçlıktan, belki biraz da öyküyü kendime pek yakıştıramadığımdan takma ad kullandım; büyük dedelerimden Francisco Bustos'un adıyla yayınladım öyküyü. Gerçi öykü insanın yüzünü kızartacak kadar popülerlik kazandı (bugün öykünün kendisini abartılı ve yapmacık, kişilerini yapay buluyorum), ama onu hiçbir zaman bir başlangıç noktası olarak görmedim. Bir hilkat garibesi gibi öyle duruyor hâlâ.
Gerçek öykücülüğüm, 1933 ve 1934 yıllarında Critica sütunlarında yayınlanan Historia universal de la infamia (Rezilliğin Evrensel Tarihi) adlı diziyle başlar. İşin tuhafı, "Sokağın Köşesindeki Adam"ın gerçek bir öykü olmasına karşın, beni yavaş yavaş doğru düzgün öykülere yönelten bu skeçlerin ve daha sonra gelen anlatısal metinlerin birer deneme oyunu niteliği taşımasıydı. Rezilliğin Evrensel Tarihi'ni yazarken, Marcel Schwob'un Düşsel Hayatlar adlı kitabında yaptığını tekrarlamak istemedim. Kendileriyle ilgili yazılı pek az şey bulunan ya da hiçbir yazılı bilgi bulunmayan gerçek insanların yaşamöykülerini uydurmuştu Schwob... Bense, önce bilinen kişilerin hayatlarına ilişkin ne varsa okudum, sonra da onları kafama göre değiştirip çarpıttım. Sözgelimi, Herbert Ashbury'nin New York Çeteleri'ni okuduktan sonra, oturdum, Yahudi gangster Monk Eastman'ı aslına zerre kadar aldırmaksızın, alabildiğine özgürce yeniden yazdım. Solak Silahşör Billy the Kidd, John Murrell (hatta onu Lazarus Morell adıyla yeniden vaftiz etmiştim), Horasan'ın Peçeli Bilicisi, Tichborne Claimat ve daha pek çoklarında da aynı şeyi yaptım. Doğrusu, kitap olarak yayınlamayı aklımın ucundan geçirmiyordum. Critica okurları için kaleme alınmış yazılardı bunlar; özellikle pitoresktiler.
Şimdi düşünüyorum da, yazmaktan aldığım büyük keyfi bir yana bırakırsak, bu skeçlerin gizli değeri sanırım birer anlatı alıştırması olmalarındaydı.
Daha sonraki öyküm, 1935'de yazdığım "El Mutasım'a Yaklaşım" hem bir tür eğlenme hem de bir deneme oyunudur .. Öykü, ilk ağızda, üç yıl önce Bombay'da yayınlanmış bir kitabın eleştirisi gibi görünür. Kitap sözümona ikinci basımını yapmıştır ve bu ikinci basıma gerçek bir yayıncı olan Victor Gollancz ve yine gerçek bir yazar olan Darothy L. Sayers'ın önsözü yakıştırılmıştır. Ama kitabın kendisi ve yazarı tümden benim uydurmamdı. Kipling'den aktararak ve onikinci yüzyılda yaşamış İranlı tasavvufçu Feridüddîn Attar'ı da araya katarak bazı bölümlerin konusunu ve ayrıntılarını vermiş, sonra da enine boyuna eksikliklerini belirtmiştim. Öykü, ertesi yıl, Historia de la eternidad (Sonsuzluğun Tarihi) adlı deneme kitabımda "Sövme Sanatı" adlı yazımla birlikte neredeyse kitabın sonuna gizlenmiş olarak yayınlandı. Ne var ki, "El Mutasım'a Yaklaşım"ı okuyanlar beni fena halde ciddiye alacaklardı. O kadar ki, bir arkadaşım kitabı getirtmek için Londra'ya sipariş verecekti. "El Mutasım'a Yaklaşım"ı bir kısa öykü olarak ilk kez 1942'de El jardin de senderos que se bifurcan (Yolları Çatallanan Bahçe) adlı ilk öykü kitabımda yayınladım. Kimbilir, bu öyküye haksızlık etmiştim belki de. Şimdi düşünüyorum da, bu öykü, beni sonradan bir öykücü olarak ünlendirecek masalları muştuluyor, temelini atıyordu sanki.
Sanırım 1937 yılıydı; hayatımda ilk kez tam gün çalışacağım düzenli bir işe girdim. Daha önce ufak tefek yayın yönetmenlikleri yapmıştım. Critica'nın cicili bicili, süslü püslü resimlerle dolu magazin ekini çıkarmıştım. Çok okunan haftalık sosyete dergisi El Hogar'a, ayda iki kez yabancı kitap ve yazarları ele alan edebiyat sayfaları hazırlamıştım. Sinemalarda gösterilen haber filmlerinin metinlerini yazmış, aslında Buenos Aires'deki özel bir metro şirketinin reklâm yayını olan Urbe adlı sözümona bilimsel bir derginin yayın yönetmenliğini yapmıştım. Bunların hepsi de az paralı işlerdi. Oysa evimizin giderlerine katkıda bulunmaya başlamam gereken yaşı çoktan geride bırakmıştım. Şimdi, bazı dostların araya girmesiyle pek de önemli sayılmayacak bir iş bulmuş, kentin güneybatısına düşen iç karartıcı yörelerinden birindeki İl Kütüphanesi'nin Miguel Cané bölümünde başyardımcılığa getirilmiştim. Altımda ikinci ve üçüncü yardımcılar, üstümdeyse bir müdürle birinci, ikinci ve üçüncü görevliler vardı. Başlangıçta ayda 210 peso alıyordum, daha sonra aylığım 240 pesoya yükseldi. Bu para o zamanlar aşağı yukarı yetmiş seksen Amerikan doları ediyordu.
Kütüphanede pek bir şey yaptığımız yoktu. Onbeş kişinin rahatlıkla üstesinden geleceği bir işte nerdeyse elli kişi çalışıyordu. Benim asıl işim, onbeş-yirmi kişiyle birlikte, kütüphanenin o güne kadar kataloglanmamış kitaplarını sınıflandırmak ve kataloglamaktı. Ama kütüphanede o kadar az kitap vardı ki, hangi kitabı arasanız herhangi bir sisteme gerek duymadan elinizle koymuş gibi bulabiliyordunuz, bu yüzden kılı kırk yararcasına hazırlanmış olan sistem hiçbir zaman kullanılmıyordu.
İlk gün namusumla çalıştım. Ertesi gün iş arkadaşlarım beni bir kenara çekip böyle çalışırsam kendi aylaklıklarının göze batacağını söylediler. "Kaldı ki," dediler, "bu kataloglama işinin biz boş oturmayalım diye icat edildiğini sen de biliyorsun. İşimizden mi etmek istiyorsun bizi?"
Ben de, onların çıkardığı yüz kitap adına karşılık dörtyüz kitap adı sınıflandırdığımı söyledim. "Kutlarız seni," dediler, "bu hızla gidersen sonunda şefin tepesi atacak, hepimizi sepetleyecek buradan!" Artık biraz gerçekçi olmamı, bir gün doksanüç, ertesi gün doksan, öbür gün yüzdört kitap sınıflandırmamı istiyorlardı.
Neredeyse dokuz yıl çakılı kaldım o kütüphanede. Dokuz mutsuz yıl. İş saatlerinde ötekilerin tek yaptığı, at yarışı ve futbol konuşmak, açık saçık hikâyeler anlatmaktı. Bir keresinde, kütüphaneye kitap okumaya gelen bir kadının tuvalete giderken ırzına geçildi “Olur böyle şeyler dediler, hem zaten erkekler tuvaletiyle kadınlarınki yanyana değil miydi?
Bir gün alımlı ve iyi niyetli iki arkadaşım - sosyeteden iki hanım- kütüphaneye beni görmeye geldiler. Birkaç gün sonra da telefon edip “öyle bir yerde çalışmak hoşuna gidiyor olabilir,” dediler, “ama sen yine de ay başına kadar hiç değilse 900 pesoluk bir iş bulacağına söz ver bize!” Ben de söz verdim.
İşin tuhafı, o sıralar bayağı tanınmış bir yazardım. Kütüphane dışında tabii! Çünkü, kütüphanede çalışanlardan birinin bana bir ansiklopedide Jorge Luis Borges adını gösterdiğini anımsıyorum; hem adımızın hem de doğum tarihimizin aynı oluşuna çok şaşırmıştı. O yıllarda belediyede çalışanlara arada sırada kiloluk paketlerde Paraguay çağı armağan ederlerdi. Bazı akşamlar on blok ötedeki tramvay durağına yürürken gözlerim dolardı. Tepedekilerden gelen böyle küçük armağanlar karşısında hep küçük düşürülmüş, aşağılanmış hissederdim kendimi.
Her gün bir iki saatim yolda geçiyordu. Tramvayla işe gidip gelirken, John Aitken’ın düzyazı çevirisinden İlâhi Komedya’ya dalıyor, “Araf”a kadar ilerliyor, sonra yolun geri kalan bölümüne kendi başıma devam ediyordum. Kütüphanedeki bütün işlerimi bir saatte bitiriyor, sonra kitapların bulunduğu bodruma süzülüp artakalan beş saati okuyup yazarak geçiriyordum. Gibbon’ın altı ciltlik Gerileme ve Çöküş’ünü ve Vicente Fidel Lopez’in Arjantin Cumhuriyeti Tarihi’ni orada okuduğumu anımsıyorum. Leon Bloy, Claudel, Groussac ve Bernard Shaw da okuyordum. Tatil günleri Faulkner ve Virginia Woolf çeviriyordum. Çok geçmeden kolaylıkla insanın başını döndürebilecek bir mevkiye yükseltildim. Üçüncü Görevli’ydim artık. Bir sabah annem telefon etti, hemen eve gitmemi istiyordu. Babamın ölümüne tam vaktinde yetiştim. Uzun süre acı çekmişti, ölmek için sabırsızlanıyordu.
1938’in Noel arifesinde - babam da o yıl ölmüştü - ağır bir kaza geçirdim. Merdivenden hızla çıkarken kafa derimin sıyrılıverdiğini hissettim. Kafamı, yeni boyandığı için açık duran pencerenin kanadına çarpmıştım. Gerçi hemen pansuman yaptılar ama, yara yine de iltihap kaptı, bir hafta uyku uyuyamadım, sabahlara kadar ateşler içinde yanarak karabasanlar gördüm. Bir akşam bir de baktılar konuşamıyorum. Hemen hastaneye yetiştirip ameliyata aldılar. Kanım zehirlenmişti. Bir ay, kendimi bilmeksizin, hayatla ölüm arasında gidip geldim. (Çok sonraları, bu olaydan “Güney” adlı öykümde sözedecektim. Artık iyileşmeye başlamıştım ki, bu kez de, acaba aklım tam olarak yerinde mi diye bir korkuya kapıldım. O sıralar anneme yeni bir kitap aldırmıştım, C.S. Lewis’in Sessiz Gezegenin Dışında’sını. Annem kitabı bana okumak istiyordu. İki üç gece atlattım onu, ama en sonunda annem baskın çıktı ve kitabı okumaya başladı. Daha bir iki sayfa okumuştu ki, gözyaşlarına boğuldum. Annem niçin ağladığımı sorunca, “ağlıyorum, çünkü okuduklarını anlıyorum,” dedim. Bir süre sonra, yeniden yazıp yazamayacağımı merak etmeye başladım. O güne kadar birkaç şiir, birkaç da kısa eleştiri yazmıştım. Bir eleştiri yazmaya kalkar da beceremezsem işimin bitik olacağını, ama daha önce hiç denemediğim bir şey yazmaya kalkıp başaramazsam bunun o kadar kötü olmayacağını, dahası beni kötü sona hazırlayacağını düşündüm. Sonunda bir öykü yazmayı denemeye karar verdim. Böylece ortaya “Quixote Yazarı Pierre Menard” çıktı.
“Pierre Menard” da, ondan önceki “El Mutasım’a Yaklaşım” gibi, denemeyle gerçek öykü arasında bir yerdeydi. Ama, baktım beceriyorum, yüreklendim. Hemen ardından daha iddialı bir şey denedim: “Tlön, Uqbar, Orbis Tertius”; en sonunda bugünkü dünyamızın yerini alan yeni bir dünyanın bulunuşuyla ilgili bir öyküydü bu. İkisi de, Victoria Ocampo’nun Sur adlı dergisinde yayınlandı.
Kütüphanede yazıyordum. Kütüphanedeki arkadaşlarım onların her günkü şamatalarına katılmadığım için bana bir hain gözüyle bakıyorlardı, bense bodrum katında, hava sıcak olduğu zamanlar da düz çatıda yazıp duruyordum. Kafka esintileri taşıyan “Babil Kitaplığı” adlı öykümü o belediye kütüphanesinin karabasanlı bir yorumu ya da bir tür abartılışı olarak düşünmüştüm. Metinde geçen bazı ayrıntıların özel bir anlam taşıdığı falan yoktu. Öyküde sözünü ettiğim kitap ve raf numaraları, orada elimin altındaki numaralardı. Çok zekî eleştirmenler o şifreler üzerinde kafa patlattılar ve büyük bir cömertlikle onlara gizemsel anlamlar yakıştırdılar.
“Babil’de Lotarya”,“Ölüm ve Pusula” ve “Dolambaçlı Yıkıntılar” adlı öykülerimi de, neredeyse bütünüyle, işten çaldığım zamanlarda yazdım.
Daha başkalarıyla birlikte bu öyküler, “Yolları Çatallanan Bahçe” adlı kitapta toplandı. 1944’deyse, Yolları Çatallanan Bahçe’yi genişlettim, adını da Ficciones (Anlatılar) diye değiştirdim.
Kanımca, iki ana kitabım, Ficciones ve ikinci öykü seçkim El Aleph’dir (1949 ve 1952).
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız