Dışarı çıkıp bizzat karı elime aldım, yağmaya devam etmesi için bir daha dua ettim. Hatta hızımı alamadım, kar neymiş görmek için Erzurum'a yol almayı bile düşündüm. Haberini aldım palandöken harikaymış. Sevgili Tuğçe ve Amentu karın hası Erzurum'daymış.
Yine kabuğuna çekiliyor salyangozlar. Başı güneşin giremeyeceği bir yer arıyor. Güneşin doğmadığı yer, öldüğü yer değildir. Battığı yer bittiği yer hiç değil…
…
Çerez niyetine sunulan, bağırsaklarını acıtıyor insanların. Canını acıtandan kaçan, kaçtığı yerde bulacak ertelediği acıları. Acı beyinde depolanmaz. Akar akar akar…
…
Kurtaracaksa eğer, akan kanın özgürlüğüne sonsuz sevgi duyarım.
Nasıl da sığınıyorum can havliyle sığ sulara.
Nasıl da cansız duruyor önümde hayat. Bir yaşayan ben miyim dalgaların serinliğinde? Kıpırdamadan uzayıp gidene bir can bağışlıyorum öyleyse...
...
"O da yalan bu da yalan
Var biraz da sen oyalan" diyor,
başı kitaba gömülü olan...
İstanbul’a nihayet kar yağdı dedik. Kartopu oynayacak kıvama gelmese de olsun dedik, yağması yeter.
İstanbul’a kar yağdı ve kartopu oynanacak kıvama geldi. Dışarıda çocuklardan başka kimse elini sürmüyor kara. Sanki yeryüzünden buharlaşıp bulutlara karışan günah gibi… Çocuklar hayatın her yakasında mutlu olmanın bir yolunu buluveriyorlar. Onların ki bir kaçış değil, varoluş mücadelesi de değil ve kendilerini başkalarına kabul ettirme isteği de değil. Onlar sadece kendileri gibi saf ve temiz olana dokunuyorlar, öylece dokunuyorlar işte. Zihinlerinin köşesinden bile geçmiyor, büyüklerin kara yüklediği anlamlar.
Kar yağarken, mutlu olduğumu hissettim. Çocukluğumda pencere pervazlarına ahenkle inen karın yüzümde çizdiği resim geldi aklıma. Sonra evin damına biriken karı temizlemekle uğraşırdı büyükler ben büyümeden önce... Biz elimizde tabaklar, pekmezle karı buluşturur kaşık kaşık yerdik. Annemden böyle görmüştüm ben ve köyde kar yemenin kimseye bir zararı dokunduğunu duymamıştım. Şehre geldim, insanın çehresi gibi değişti karın çehresi de, anlamı da. Köyde berekettir kar; şehirde çamur, trafik, çile… Köyde damlara biriken karı temizlemek ahalinin bir araya gelmesi için bahanedir. Şehirde öyle mi, insanlar arabalarının üstüne biriken kara bile lanet okurlar…
Camdan uzun uzun baktım dışarıya. Karşı apartmanda kara ve soğuğa rağmen mangal yakmış bir grup çocuk, tadını çıkarıyorlar anlarının. Çocukları seyre dalmanın hiçbir günahı yoktur derim ben. Ama insan büyüdükçe, başkasının gözüne değiyorsa gözün, günah seyre dursun seni sonra… Perdenin arkasına gizlenme hevesinde değilim ama elimi uzatsam koca bir boşluğun ruhumu saracağından da eminim. İçi boşalan insanın, kendine bile faydası olmaz ya, öyle işte…
Kırmızı ya da sarı kar göreniniz var mı? Çocukluğumda her yanı kırmızıya boyayan karın yağışına şahit olmuştum. Sarı karı da gördüm üstelik. Şanslıydım yani, bu tabiat güzelinin üç rengine değmişti gözlerim. Üstelik kitap sayfalarından öğrenmeden önce karın desen desen çizgilerinden haberdardık biz. Lapa lapa yağsa bile bilirdik çocukluğumuzun yıldızlarını içinde biriktirdiğini… Şimdi bile dışarıda sesi kara karışan çocuklar var. Biraz daha yağsa biliyorum kaymaya başlayacaklar şu tepeciğin yamacından… Ben çocuk değilim artık, olsun çığlıklarını duydukça çocukların, içimde tıpkı onların ki gibi gülücükler parlıyor…
...Çamur birikmiş sokaklarda yalın ayak yürümeyi öğretiyor hayat. Günün serkeş halini bohçalıyor babalar. Acının kırbaşladığı kamburu onlar taşıyor evlere yorulmadan. Nasır tutmuş sözleri var onların. "korkmayın" diyor babalar en devingen yerinden tutarak hayatı. "Korkmayın; ölüm kadar gerçek yaşayın hayatı. Ayağınızdaki dirençten sakının bakışlarınızı. Göğe yönelin ve en parlak yıldızdan alın inancınızı. Anneler bu yüzden abdestli emzirirler çocukları"...
Evet, bu gri susku karşısında ne yapacağını bilemiyor insan. Heybene biriktirdiklerini karıştıyorsun, eline gelen ne seni mutlu ediyor ne de bir başkasını.
Bazı zamanlarda suskunun kimseye bir faydası olmaz. Herkes içine damlayan suyun sesine kulak kabartmış, birinin kapı aralığından güneşi getirmesini beklemede...
Öyleyse herkes üzerine düşeni yapmalı ve kurtarmalı suskunun gerçek anlamını...
"Beni azad edin" dedikçe, bir vakum gibi daha da içine çekiyor beni “hasta haneleri”. Bu işin içinden nasıl çıkılır, doğrusu bilmiyorum. İşi Allah’a havale edip, bir daha bu kapıdan içeri girmemek, sadece benim değil birçok kişinin aklından geçmiştir, eminim… Tahammül sınırlarımı zorluyorum, bir daha yeniden, oraya gitmekten başka seçeneğim yok şimdilik. Ama bir mucize olur da beni bu işin içinden çekip çıkarırsa, işte vakit, kapıdan içeri girmemeyi sonsuza kadar dileyebilirim.
Osmanlı Tarihi’ni devirdik, iş bitti mi, hayır… Asıl yeni başladı parça parça hayatları toparlama işi… Sarıkamış Harekâtı’nı ve Enver Paşa’nın yapıp ettiklerini inceleyince, eyvahlar olsun dedim. Tarihimiz hakkında hiçbir fikre sahip değiliz, sahip olduğumuz şey, bize ait olmayandı. Geçmişi kaleminin ucunda biriktirenler, bu topraklarda yaşayan insanların birçok şeyden haberdar olmalarını istemiyor gibiler… Bu milletin kanı kaynadıkça, her şey bir tehdit oluşturmaya aday olacak ve çözümlenemeyen bir kargaşanın tohumları ekilecek sanki…
Ben tarihimizi başka birilerinin kaleminden okumaya çalıştıkça, gece yavaş yavaş güne dönmeye başlamıştı. Saat 2 de randevum vardı ve ben güne gözlerimi açtığım vakit saat tam 2’ydi. Geceden kalma başağrımı da yanıma alıp, hemencecik yola koyuldum. 15 dakika araba mesafesi, sonsuz saatlere bölündü sanki. Hava soğuk ve ben delice terliyorum, yürümekten. Ağzına kadar dolu Mercedes’in! kapısından içeri atlayıp, ilişiyorum kapı aralığına. Bir saate yakın nefes nefese süren bir yolculuğun ardından, geç kalınmış randevum için koşuşturuyorum.
Tak… Tak… Tak…
İçerden gelecek bir sesi beklemeden, kapıyı aralıyorum ve geç kaldım diyorum, heyet ekibine… Dosyama eğilip bakıyor… Elime minnacık bir kâğıt sıkıştırıyor, haftaya bu numarayı ara, raporun çıkmış mı öğren…
Hayda, bu kadar mı, onca koşuşturma, dilime dolanan bilmem kaç dua, kendime savurduğum iç acıtıcı kelimeler… Hepsi bunun için mi? Bir numara için mi, e zaten ben de mevcut , bilmem kaç kez tutuşturdunuz elime…
Bazen, hiçbir sorun çözülmeyecekmiş gibi geliyor. Zaman parçalara ayrılıyor durmadan ve ben içinde bir 'zerre' dönüp duruyorum… Buna da şükür…
Dışarıda mis gibi bir hava var.
Güneş kıskanılacak kadar güzel ısıtıyor evlerin duvarlarını. Köpek havlıyor, o da güneşin tadını çıkarıyor belli ki… Ben yine çakıldım koltuğa iyi mi… İş güç derken yaşanılacak güzellikleri bir köşede pışpışlıyoruz. Ben de buna yanarım işte. Müziğin sesini sonuna kadar açarak, içime biriken yalnızlığı gidermeye çalışıyorum. Müzik, yazıları perdeliyor ve gecikiyor yazılması gerekenler…
Akşama kadar kendi sesimi dahi duymayacağımı biliyorum. Ara vermek lazım…
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız