Eğer bir geleceğimiz olmadığını bilseydik, gelecek için ne yapardık? Geleceğimiz olmayabilir diye yalnızca bu anı yaşamak tatmin eder mi insanı? Bilemiyorum. Geleceğin olmadığı düşüncesi (korkusu) ile yalnızca bu anı yaşama saplantısı kadar muğlâk bir gelecek için bugünü ıskalamak da yanlış geliyor bana. Sürekli bir şeyler karalayıp atmak yerine bir kitap yazar gibi yaşamak daha anlamlı bence... Bırakalım öykümüz yarım kalsın, hedefimiz öyküyü bitirmek değil, iyi bir öykü yazmak olsun. Her “satırı” yaşanılan andan oluşan ve “bütünü” bir ömrü anlatan -eksik de olsa- bir öykü olsun yaşamımız, bize özgü bir öykü olsun. Bizim öykümüz…
Gece uyurken, görünmez bir el, dürtmeden uyandırdı beni.
Doğrulduğum an; sanki bedenim birbirine yeni çatılmış gibi,
taze ve acemi.
Tüm azalarım, henüz birbirine yabancı ve uzak.
Yeni gelmiş bir birlik, oluşmamış dirlik ve tedirginlik.
Ruhum ise sanki bin yıllık bir yolculuktan yeni gelmiş
ve hep benim.
Doğmuş olmanın masumiyetine büründüğünde ben olmayı anlamıştı.
Hiçbir şey rahatsız edemezdi artık.Ne canavarın dişlerini ensesinde hissetmeyi,
ne de dumanlı görünen cılız olan öncesi ve şimdiden öncesi.Şimdi -sonrayı- keşfetmişti.
Hayatta, hiçbir şeyin provasını yapmamış.
Her şey o an ne getirdiyse,
o olmuş.
Gelenler ne getirdiyse,
giderken de onu götürmüş.
Provası olmayacak şeyin provasını yapmak istemiş,
ölüme yatmış.
Önce, yerinde hızla dönen bir küre gibi uğunmuş,
bu uğunma, onu almış mezarlığa götürmüş.
Şekilsiz ve sıfatsız iki adam, bunu toprağın altına koymuş.
Tüm olanların farkındaymış ama hiçbir şey yapamıyormuş.
Her şey gözsüz bir görme, sınırsız bir duyma imiş.
Beklemişler.
Ne kadar beklediklerini onlarda bilememişler.
Mekan hiçmiş, zaman yokmuş.
Bir ses, yerin içindeki tüm ağırlığı dışarı fırlatmış,
tüm gözlerde, sadece şaşkınlık varmış.
Gözünü ovuşturan doğrulmuş.
Önceden davet aldıklarını hatırladıkları
devasa bir meydana sel gibi akmışlar.
Yer yeni,
ama yüzler eskiymiş.
Bir ses: İhtiyarı çağırmış
ihtiyar öne çıkmış
ne istediği sorulmuş
“merhamet”, demiş
diğer hayatına bakılmış
hiç “saçının okşanmadığı”, tespit edilmiş.
Sonra bir kadın çağrılmış,
kadın öne çıkmış,
ona da isteği sorulmuş
“sevgiye tünemiş ilgi”, demiş
hayatına bakılmış
hep “yok sayıldığı” görülmüş.
Bir çocuk çağrılmış,
çocuk öne çıkmış,
ona da isteği sorulmuş
çocuk “hiç” demiş
hayatına bakılsa da “hiç” dediği için hiçbir şey tespit edilememiş (bu en isabetli tespit olmuş).
sonra bunu çağırmışlar,
öne çıkmadan, kalabalığın arasından: “dilini istemiş”
…
Uyanmış, avucunda toprak varmış.
***
Orda, herkes eksiğini istemiş
ama orda, buradan eksik kalan değil,
burada -iyilik uğruna- kaybedilen verilirmiş.
Elimde avucumda yok bir şeyim,
Önceleri üç beş kuruş para,
bir valiz, bir kulpu.
Çalıştığımı sanıyordum,baktım olmadı.Nasıl doyurabilirdim; işkembeyi.
Bir biletçinin önünden geçerken,anasını satayım;ya çıkarsa...
Milyar, bin olmuş az para verdiklerini sandım.
Otuz daire, yirmi araba...Vay be, ancak sığarım.
Sığdım doldurdu beni, boşaldığında çuvalım,şeytanı arıyordum her yerde...
Bu kadar eğlence sürer mi?
Ver ulan bana söylediklerini!
Bir kahkaha...bir acıma...Her söyleneni yapan aptal! Aklın nerdeydi?
Al sana bir kefen...Yeter her şeyine.
Giymezsen kefenini.Giydirirler kefenini.
Al zenginlik sana,aradığını şimdi mi buldun?
Önce Aşk vardı. Sonra Ölüm ona aşık oldu. Aşk kovuldu en güzel bahçelerden. Ölüm suç işledi çünkü. Tek suçlu Ölümdü. O gün küstüler birbirlerine. O günden sonra da aramaya başladılar birbirlerini. Başkaları oldu hayatlarında ama hep birbirlerini düşlediler. Ölüm Aşk'ı . Aşk Ölüm'ü.
Ne zaman kavuştularsa tamamlandı sanki bir düş.
Ne zaman çıkardılar o halkayı parmaklarından uyandılar sersem gibi bir düşten.
Ölüm bir gelin kadar güzeldi. Hep süzgün ve suskundu. Yalnız gözleriyle konuşurdu. Herşeyi anlatıveren gözleri vardı. Bazen yemyeşil bir nehir duruluğu, bazen simsiyah bir kuyu karanlığı. Bazı zamanlarda masmavi bir sonsuzluk, bazı da kahverengi bir ağaç gölgesi.
Ölüm böylesine güzeldi de gözleri tek Aşk' ı arıyordu. İlk o söylemişti aşkını Aşk'a. Bu güzel biri için hele hele Ölüm gibi güzel bir varlık için çok inciticiydi.
Aşk ise yağız bir delikanlıydı. Ölümün aksine coşkuluydu hep. Aklıysa beş karış havalarda. En rezil duygulara da büründürebilirdi. En ulvi duygulara da. Torbasından herkese umut dağıtırdı. Aşk'ın gözleri de güzeldi ama Ölüm kadar net bakamıyordu.Göremiyordu belki de. Yakıcı gözleri vardı. Kimisini ateşin kırmızılığına çeker. Kimi hamları da pişiriverirdi ateşinde. Herkes te gözü vardı ama Ölüm'e başka bir bağlıydı. Ölümün güzelliğine kayıtsız kalamazdı. Şimdiye kadar gördüklerinin en güzeliydi.
- Usta!
- Söyle!
- Biz bu arabaları tamir ediyoruz ya?
- Ee
- Müşterilerin gönüllerini niye tamir ediyoruz?
- Her mesleğin asli işi; gönül tamir etmektir oğlum.
Hayatın evi, gönül arsasına kurulmuştur.
- Usta!
- Söyle oğlum.
- Biz hep eskimiş, kirli paslı bu elbiseleri giyiyoruz ya?
- Eee
- Biz ikinci sınıf insan mı oluyoruz?
- Allah katında, bir tek kir vardır, o da ruhta bulunur.
Zaten başka hiç kimsenin bir katı yoktur, hepsi vehimdir.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız