Aslında herkes bulunduğu cemiyetle irtibatlandırır yaşadıklarını. Hastahanede
mahpushanede, tımarhanede ve bilmem daha nice hanelerde, insanların insan olma mükafatı olan düşünme nimetinden faydalanması neticesinde, geceyi maanalandırması, gününü yaşamasının ve ümidini kaybetmemesinin anlamını anlaması ve bunu kalimelerle ifade edebilmesi. Bütün mesele burda düğümlenir veya çözümlenir. Bizim gibi veya benim gibi hariçten gazel okuyanların keleimelere aksettirecekleri ancak sanal olabilir. Benim sanal kelimesinden anladığım SANMAK olduğuna göre bunu ancak böyle izah edebiliyorum. Dertlenmenin sanmakla ne alakası var denirse , zatan şair ve yazarların iyi saatte oluşlarının veya ilham denilen etkileşimlerinin bir adını da sanmak ile başlatabiliriz .Yalnızlık bu ilhamın ayakları ve kolları olmasa da, başı olduğu kesindir. An ile yaşantımızı idame ettirirken , an-lar gibi yapmanın bir alemi yoktur derim, vesselam.
Üç günlük ömrünün kaldığını öğrenmek, insanın 'an'ları yaşama şeklini değiştirecektir. Çünkü üç günlük zamanın beynimize işlediği doku, çağrışımların hızını artıracak, kafa karışıklığı bir kısır döngü halini alacak, bin bir suret belirecek aynamızda. Ne duaya, ne pişmanlığa, ne barışmaya, ne kavgaya, ne ağlamaya, ne de korkuya doğru cevabı verecek zihnimiz. Anlar, bizim bıraktığımız yerden devam edecek ve başkalarının yaşam sınırlarına dokunmaya başlayacak.
***
Ben, üç günlük ömrüm kaldığını farzederek kendime iyilik yapmışım. Üç gün değil üç salise bile garantimin olmadığını düşününce muvazene kaymasının adını koyamıyorum, bile. Benim bir arkadaşım, her karşılaşmamızda , ayrılırken hakkını helal et , der ve öyle ayrılır. Bunun sebebini sordum ve bana bir daha karşılaşacağımızın garantisini ver , ben de o kelimeyi bir daha kullanmayayım dedi. Evet kalan dakika , saniye veya saliselerimin kıymetini nasıl bilmeliyim? sorusuna cevap ararken bir bakmışlar, yolcuyum.
Onun için eskilerimiz uzun emel beslememenin önemine işaret etmişler. Bütün bunları sadece kendi kendime telkinen söylüyorum ve söylerken bu konu başlığını bahane etmiş oluyorum. Onun için siz de hakkınızı helal ediniz. Benim meselem, sadece kendimle . Önümde duran klavyenin bir tuşuna bile dokunamamın garantisi yok iken..
Emin olun benim de meselem sadece kendimle. "Benim ömrümün üç günle sınırlandırıldığının maanasına varmaya çalışıyorum." dediniz ve ben de sadece bu üç gün içinde yapacaklarımızın bizi kurtarmaya yetmeyeceğini söylemek istedim. Kelimelerin bile bazen kafası karışıyor.
Bu başlık içinizdekileri dillendirmenizi sağlıyorsa bundan memnuniyet duyarım ancak...
En son care tarafından Sal Arl 25, 2007 7:35 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Ucu bir yere varmıyor ama olsun,
asla şiir değil...
küçük yalanlarımı bir heybeye doldurup
göğün günaha kapalı kapılarını çalarak
içeri girmek istiyorum Tanrının evine
endişelerin iç tırmıklayan gerçeğine
sırtımı dönerek
üstelik özür dilemeden efendilerden
bir kova suya damıtarak gerçek yaşlarımı
eğilip doğrulmadan,
en bereketsiz toprakları ardımda bırakarak…
bir köprünün dizlerine
sarılmış bir tutam otun esintisi kadar gerçek
ve akacak yönü olmayan denizlere
en sıska, döküntü kelimeleri akıtarak…
bir beklentim yok
saçları ülkeleri dolaşmış efendilerden.
ben kendimin çekmecesine gizlenmiş
yıkanmış, ütülenmiş ve katlanmış
bir entari kusursuzluğunda olmak için değil,
tam tersine durmak için çırpındım.
eğer bir çukura ihtiyaç duyuyorsam
olması gerekene gitmem gerektiği içindir.
düşlerim kimin ağzından beslendiyse
sökülmüyor bir türlü
türlü yalanların pençesinden.
bir dal kırıyorum ve oturuyorum
uydurulmuş şehir hikayeleri bırakıyorum
kapıdan.
yarattığım şehrin
efendisine bir söz hediye edeceğim
giderken
bana yapışık bir böceğin zehrin akıtarak üstelik.
içimden geçen neyse
göğün kapılarına
sereserpe yatacak öylece
benim umudum başkasının umuduna değmeyecek
çürük elmaya hayır diyecek kadar
gerçekle beslenmiyor damağın
öyleyse öç almak için beklediğin bunca zaman
heba edilmiş bir toprak parçasıdır.
ve insan en dibe inerken merdivensizdir.
Ellerini ağzına götürüp hohlatanlar, atkıların en kalınını boyunlarına dolayanlar ve dizlerine kadar çizmeye boğulanlar ikindi ayazında bekleşiyorlar durakta. Otobüsler geçiyor bir, iki, üç… “Hepsi ağzına kadar dolu”, demek görünen için az bile. Evlerine yol alanlar, kapılara tutunmuşlar çaresiz, elleri ayakları kapı aralarına sıkışanlar bile var. Ama kimin umurunda. Bu çile İstanbul’a özgü, başka memlekette yok böyle bir şey… Otobüsler geçiyor bir, iki, üç… Bekliyorum, inadına binmiyorum, iş inadıma da kalmış değil ya neyse. En sonunda kapı aralığına ben de ilişiyorum, kabus başlıyor. Gelen bir diğerini arkaya en arkaya sıkıştırmaya çalışıyor. Otobüslerde rahat edeceğiniz belli noktalar vardır. Ben de gözüme kestirdiğim yere doğru yavaşça ilerliyorum. Bereket versin ki tutunacağım bir yer var. Derinden bir oh çekmişken başlıyor arkamdaki hapşırmaya, öksürmeye… Bir iki üç… La Havle çekiyorum. Bari ağzını kapat be adam… Yolun sonuna geliyorum ama burnumun direkleri sızlıyor. Nane limon ne fayda, şifayı kaptık bir kere…
Şimdi içinde bulunduğum anı anlatmanın kimseye bir faydası olmayacak. Saçı başı dağınık yığınla iş, bir kedinin ciğere göz dikmesi gibi gözlerini bana dikmiş. Benimse gözlerim kan çanağı. Hapşıranlar ağzını kapasa böyle olmayacaktı.
Bir kitap bir insanın canını ne kadar acıtabilir? Eğer o kitabı siz derleyip toparlıyorsanız, bütün hücrelerinize siner ve rüyalarınızda bile kahramanlarınızı görmeye başlarsınız.
Koca bir Osmanlı tarihi tarumar eyledi uykularımı.
Cam kırıldı
ne de güzel kırıldı
bahçeden çocuk sesleri
camın sesine karıştı
Hatice Teyze camda
kime battı kırıkları
eğildi
aldı eline çocukları
duvarın arkasına gizlenen
gölgeler düştü cama
kimi ağzı kulaklarında
eli cebinde
kimi ayaklar toprağın kucağında
kırıldı cam bir kere
ne de güzel kırıldı
annem geldi aklıma
cam kırığı işte
çocukluğuma battı.
Günün adını koymamak için direniyorum. Elini göğe açmış bekleşenlerin bir umudu var nasılsa. Ben umut dediğim şeyin dışındayım, içinde olanda gözüm var. Kör olsun gözüm, dilim gözüm olsun. Varsın olsun, ne değişecek, et parçası çarkın dişlerini mutlu ediyor nasılsa. Kör olsun…
Hayatıma çelme takan saatlerin, kargacık burgacık duruşları hep birinci geliyor. Alkış tutuyor birileri, kazan kaynıyor, birileri ateşini harlıyor. Göz çukurları zamanın hızına direnemeyenler, ısınıyor. Havadan bana ne, kucağıma düşen beynimin uzantılarıyla uğraşıyorum ben. Ben yaşlanıyorum…
Koca bir kavanozun dibine çöreklenmiş yaşamların bana ne faydası olabilir? Çekirge sıçrıyor, başı hangi tavana değse mutlu olacak belli… Ama bir gün kopacak bacakları...
İki bin sekize koltuğa çakılı bir vaziyette girerken…
Tutuk kelimelerime rağmen inat ediyorum, yılın son haftasında olup bitenleri yazmak için. Yaşamımın her anına değen dünya işlerini yazmak için çok hevesli değilim. Ama olsun diyorum ne çıkar, zihnim kurtulur, yükünü kelimelere yükleyerek hafifler belki…
İki bin yedinin son haftasında, tarihe kayıt düşen kadirşinas insanların yaşam öykülerini derlemekle geçti saatlerim. Gün geceye döndü, bana ne dedim, dışarıda enfes bir hava var, güneş bütün enerjisini sunmakta insanlara, bana ne? Günlerin tadı nasıl çıkarılır ve ne yapmak gerekir mutlu olmak için bilmiyorum. Koltuğa çakılmışım bir kere, başım kazan gibi üstelik.
Koca Osmanlı tarihini sayfa sayfa çeviriyorum. Yaşananların içinde buluveriyorum kendimi. Vay be diyorum, neler yapmış bu adamlar, alınları toprağa değerken. Kılıç kuşanmışlar, cenge katılmışlar, vatan yapmışlar ayakları yere basanlara… Birçok dil öğrenmişler, fetva vermişler toplumun salahiyeti için, kafalarını kesmişler yaramazların, zindana kapatmışlar tehdit olması muhtemel şahsiyetleri. Son dönemlerde zihinleri paramparça çocukları tahta çıkarmışlar vay be…
Rab istediği için kainata Osmanlı’yı armağan etti diyorum. Başka türlü olmazdı olamazdı kuşkusuz. İnsanüstü bir elin dokunuşu ancak bu kadar muhteşem bir yapıya imza atabilir ve tarumar eyleyebilir, görebilenlere... Sonra 'Ana sultan'lar tarih sahnesine çıkarken, sarayın koridorlarına hakim olan fısıltıların giderek çoğalması dikkatimi çekiyor. Ne yaptınız anaçlar, nasıl yaptınız da şifa değil dert oldunuz saltanata. Hürremler, Kösemler… Çocukların elinden tutup sultan yapmak için ne değirmenler döndürdünüz... Belki de iyi oldu diyorum, onlar olmasaydı başka türlü olurdu… Bütün bir şatafatın, direği, kubbesi ve zemini duayla bereketlenirken üstelik…
Beynimin içi, tozlu tarih koridoru gibi. Kendi kendime konuşuyor, kafa sallıyor, vay be, tüh, bu olmadı işte diyorum. Mutfağa geçiyorum çay demliyorum, mola niyetine sigara tutuşturuyorum elime. Beni bekleyen sayfalara not düşüyorum. Bir an için boş kalsam bütün padişahlar, şeyhülislamlar, şehzadeler, kadın sultanlar, sadrazamlar derin, çözümsüz ve umutsuz bir harbin içinde buluveriyorlar kendilerini sanki. Herkes hesap soruyor bir ötekine. Hiç biri öç alamıyor benden. Gece rüyalarıma giriyor saltanatın mimarları, karmakarışık olandan rahatsızlık duyuyor uykularım.
İki bin sekize on altı dakika kala, nokta koyuyorum bu karmaşaya. Oh be! diyemiyorum…
İstanbul'a nihayet kar yağmaya başladı. Kartopu oynayacak kıvama gelmeyeceğini herkes biliyor. Olsun, İstanbul'un göğünde arzı endam etmesi bile yeter...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız