Yanında hiç kimse yok.
Dün gece savaşta bir adam öldürdüm ben.
Canlı ve uzun boyluydu, belirgin Anlaf çizgili.
Göğsüne girdi kılıç, hafifçe sola.
Yere çöktü ve sonra bir şey oldu,
kargalar için bir nesne.
Boşuna bekleyeceksin, ey görmediğim kadın.
Sarı sularda giden gemiler
getirmeyecek onu.
Şafak saatlerinde,
düşte uzanacak ona ellerin.
Sedirin soğuk.
Dün gece Brunanburh’ta bir adam öldürdüm ben.
Korkuyordum, gelecek (ki şimdiden çöküyor)
hayal meyal ve yararsız, görüntüleri asılsız çıkan
sonsuz bir aynalar koridoru olacak diye,
durmadan tekrarlanan beyhudelikler.
ve düşten önceki yarı gölgede
yalvarırdım tanrılarıma, adlarını bilmediğim,
günlerime bir şey ya da birini yollasınlar.
Yolladılar. Vatan’dı bu. Benim atalarım
kendilerini verdiler ona uzun sürgünlerde,
sıkıntılarda, açlıkta, savaşlarda.
işte bir daha geliyor o güzel meydan okuma.
O koruyan gölgelerle beraber değilim ben,
zamanla unutulmamış şiirlerle övdüğüm.
Ben körüm. Yetmişi tamamladım;
doğulu Francisco Borges değilim,
göğsünde iki mermiyle ölen,
acıları arasında insanların,
bir kan hastanesinin kokuları içinde,
ama Vatan, şimdi aşağılanmış, ısrar ediyor benim
akademik cambazlıklarda usta
ve kılıç işlerine yabancı olan
bu toy gramerci kalemimi kullanıp
destanların büyük sesini toparlamam
ve yerimi oyup çıkarmam için. Yaptığım budur.
İthaka patikalarında koşuyor biri,
kralını unutmuş, hani Troya’daydı
çok yıllar önce;
biri kendisine kalmış toprakları düşünüyor,
yeni sabanını ve oğlunu.
genellikle de mutlu.
Kürenin sınırlarında ben. Ulysses.
Hades Ülkesi’ne indim
ve gölgesini gördüm Thebai’li Teiresias’ın,
sevişen yılanları ayıran.
Herakles’in gölgesini de gördüm.
kırda aslan gölgelerini öldüren
ve Olympos’ta oturan.
Biri bugün caddelerde yürüyor- Bolivar. Şili-,
o belki mutlu. belki değil.
Her kimse keşke ben olsaydım o.
Üç çok eski yüz hep benimledir:
biri Okyanus, Claudius’la konuşan,
öbürü duygusuz mizaçlı Kuzey,
şafakta ve günbatımında vahşi,
üçüncüsü ölüm, şu öbür adı,
bil,i kemirip duran kesintisiz zamanın.
Gerçekten olmuş ya da düşlenmiş
tarihteki dünlerin yüzlerce yıllık yükü
ezer beni, sanki suçummuş gibi. .
O gururlu gemiyi düşünürüm, göğün altında
Danimarka’ya hükmeden Scyld Sceaving’in
bedenini denizlere geri götüren;
büyük kurdu düşünürüm, dizginleri
yılan olan ve yanan gemiye güzel
ve ölü tanrıların beyazlığını veren;
korsanları düşünürüm, insan etleri
serüvenleri olan suların ağırlığı altında
çamura dağılmış duran;
mezarları düşünürüm, gemicilerin
kuzey Odysseia’larında gördükleri.
Bana ait olanı düşünürüm, eksiksiz ölümümü,
kül vazosu ve gözyaşı olmayan.
Kitaplanm(ki bilmezler benim varolduğumu)
bu yüz kadar parçam benim.
gri şakaklı ve gri gözlü.
sırçalarda boşuna aradığım
ve içbükey elimle izlerini sürdüğüm.
Mantıklı bir acılık duymaksızın
düşünürüm, beni ifade eden
asıl sözler benim kim olduğumu
bilmeyen bu sayfalarda, yazdıklarımda değil.
Böylesi daha iyi. Ölülerin sesleri
konuşacak benimle sonsuza kadar.
Kaç mümkün hayat kaybolup gitti
bu alçakgönüllü, küçük ölümde,
kaç mümkün hayat, nasibin belleğe
ya da unutuşa bahşedeceği!
Ben ölünce bir geçmiş ölecektir;
bu goncayla ölen bir gelecekti
duygusuz suda. beyaz ve yepyeni,
yıldızlarca yerle bir edilmiştir.
Ben de ölüsüyüm sonsuz kaderlerin,
talihin bana hiç yar etmediği;
her zaman yiğit olmuş bir ülkenin,
arar gölgem, yorgun söylenlerini.
Anısı mermerin gözetiminde;
zalim tarih, büyür üzerimizde.
Angelica’nın Anısına: Borges’in bir yeğeni altı yaşındayken yüzme havuzunda boğulmuştu… O’nun anısına yazılmış bir şiirdir…
En son gunfrfd tarafından Cmt Arl 22, 2007 12:58 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
O yeşil İngiltere’nin hangi kırsal türküsünden,
hangi İran oymasından, geçmişimizle çevrilmiş
gecelerin ve günlerin hangi saklı bölgesinden
çıkıp geldi beyaz geyik, gün doğarken gördüğümdü
Bir anlıktı görünüşü. Geçerken gördüm çayırı,
ve akşamın altınında kayboldu o yanılsama,
hareketli, bir yarısı hatırlama, bir yarısı da
unutuş olan yaratık, o geyik, tek taraflı.
Bu garip dünyaya hükmeden o varlıklar sadece
düşlememe izin verdi, yönetmeme değil seni;
belki derin geleceğin başka bir girintisinde
yine bulacağım seni, beyaz geyik, bir düşteki.
Ben de geçici bir düşüm, bir iki gün fazla süren,
senden, yani çayırların ve beyazlığın düşünden.
Snorri’nin Edda Islandorum’unun ilk edisyonunun bir nüshası. Danimarka baskısı.
Schopenhauer’ın eserlerinin beş cildi. Chapman’ın Odyssey’inin iki cildi.
Çölde savaşılmış bir kılıç.
Büyük dedemin Lima’dan getirdiği yılan ayaklı bir mate fincanı.
Kristal bir prizma.
Aşınmış birkaç dagerotip.
Cecilia Ingenieros’un bana verdiği, babasına ait toprak ve ahşap bir yerküre.
Amerika’nın ovalarında, Colombia’da ve Texas’ta gezinirken kullandığım kıvrık saplı bir baston.
İçlerinde diplomalar bulunan çeşitli maden silindirler.
Bir doktora cübbesi ve kepi.
Saavedra Fajardo’nun, hoş kokulu İspanyol mukavvasıyla ciltlenmiş Las Empresas’ı.
Bir sabahın anısı…
Vergilius’un ve Frost’un dizeleri. .
Macedonio Fernandez’in sesi.
Birkaç kişinin sevgisi ya da sohbeti.
Kesinlikle tılsım bunlar, ama bir şeye yaramıyorlar adlandıramadığım karanlığı karşı, adlandırmak zorunda olmadığım karanlığı karşı.
Hicret’ten sonraki beşyüzüncü yıl
minarelerinden bakıyordu İran
çöl mızraklarının akınına,
Nişabur’lu Attar ise bir güle bakıyordu,
sessiz sözlerle hitap ederek ona,
dua eden birinden çok düşünen biri gibi:
- Senin narin küren benim elimde. Zaman
sarmalıyor ikimizi ve biz habersiziz
bu akşamüstü, unutulmuş bir bahçede.
Havada nemleniyor gevrek biçimin.
Rayihanın değişmez, gelgitli bütünlüğü
ihtiyar, çöken yüzüme yükseliyor benim;
ama seni daha uzun zamandır biliyorum,
seni bir an görüveren o çocuktan, bir düşün katmanlarında,
ya da burda, bu bahçede, eskiden bir sabah.
Güneşin beyazlığı senin olabilir,
ya da ayın altını, ya da zaferin
seri kılıç ağzındaki kırmızı leke.
Ben körüm ve hiçbir şey bilmiyorum, yine de
görüyorum, gidilecek yollar var daha.
Ve her şey bir sonsuzluğu şeylerin. Sen müziksin,
gökkubbeler, saraylar, ırmaklar, meleklersin,
sonsuz gülsün, sınırsız, mükemmel.
Tanrı’nın ölü gözlerime sonunda göstereceği.
BORGES VE BEN / Çev: Celal Üster
AFA Yayınları / şubat 1989
Ailem ve Çocukluğum
İlk anılarım, durgun bulanık akan Rio de la Plata’nın doğu yakasına mı, batı yakasına mı, amcam Francisco Haedo’nun köşkünde uzun, aylak tatiller geçirdiğimiz Montevideo’ya mı, yoksa Buenos Aires’e mi uzanıyor, kestiremiyorum. 1899 yılında, Buenos Aires’de, kentin tam göbeğinde, Suipacha’yla Esmeralda arasındaki Tucuman Sokağı’nda, annemin ailesinin küçük, gösterişsiz evinde doğmuşum. O günlerin çoğu evinde olduğu gibi, annemlerin evinin de düz bir damı, zaguan denilen uzun, kemerli bir sahanlığı, su çektiğimiz bir sarnıcı, iki de verandası vardı. Çok geçmeden kent dışına, Palermo’ya taşınmış olsak gerek, çünkü yine çift verandalı, koca bir yeldeğirmeni tulumbasının bulunduğu bir bahçesi, bahçenin öbür yanında da boş bir arsası olan başka bir evi anımsıyorum hemen. O zamanların Palermo’su ,- bizim oturduğumuz Palermo, Senano ve Guatemala- kentin yıkık dökük kuzey varoşlarındaydı. Birçokları orada oturduklarını söylemeye utanır, kuzeyde oturuyoruz derlerdi belli belirsiz. Oturduğumuz ev bizim sokaktaki iki katlı birkaç evden biriydi. Mahallenin gerisi düzayak evler ve arsalarla doluydu. Bu yöreden sık sık kenar mahalle diye sözetmişimdir, ama pek Amerikalıların anladığı anlamda değil, Palermo’ da yoksul, sevecen insanların yanısıra, pek o kadar sevimli sayılamayacak insanlar da yaşardı. Sonra bir de, bıçak dövüşleriyle ün salmış compadrito’ların, kabadayıların Palermo’su vardı. Ama bu Palermo, belleğime ancak çok sonraları gelip yerleşecekti. Çünkü o zamanlar o mahalleyi yok saymak için müthiş bir çaba gösterirdik. Oysa, hemen oracıkta büyük edebiyat zenginliklerinin yattığını ilk keşfeden Arjantinli şair, komşumuz Evaristo Carriego hiç de öyle yapmazdı. Bana gelince, evden neredeyse hiç çıkmadığımdan compadrito’ların varlığından bile haberim yoktu.
Babam Jorge Guillermo Borges avukattı. Felsefe olarak anarşizme inanıyordu. Spencer’ın izinden gidenlerdendi. Bir yandan da, Modern Diller Öğretmen Okulu’nda ruhbilim dersleri veriyordu. Derslerini İngilizce verir, ders kitabı olarak da William James’in ruhbilim kitabını okuturdu. İngilizcesini, annesi Frances Haslam’ın Northumbria’lı bir ana-babadan Staffordshire’da doğmuş olmasına borçluydu. Umulmadık koşullar babaannemi Güney Amerika’ya sürüklemişti. Fanny Haslam’ın ablası, Jorge Suarez adında İtalyan Yahudisi bir mühendisle evlenmiş. Bu Jorge Suarez, Arjantin’e atlı tramvayı getiren adammış. Suarez’le karısı Arjantin’e yerleşince, Fanny’yi de yanlarına çağırmışlar. Hiç unutmam, bu serüvenle ilgili bir de öykü anlatırlardı.
Suarez, General Urguiza’nın Entre Rios’daki “saray”ına konuk gitmiş bir gün. Gel gör ki, eyaletin bu acımasız diktatörüyle, adam boğazlamakta kimsenin eline su dökemediği General Urquiza’yla kumar masasına oturduklarında, Suarez boş bulunup ilk eli alıvermiş. Oyun bittikten sonra dehşete kapılan öteki konuklar Suarez’in çevresini almışlar, o eyalette tramvaylarının çalışması için gerekli belgeyi almak istiyorsa her gece oyunda bir miktar altın kaybetmesi gerektiğini söylemişler. Ama Urquiza o kadar kötü bir oyuncuymuş ki, kararlaştırılan altınları kaybedebilmek için bayağı çaba harcamak zorunda kalmış Suarez.
Fanny Haslam, Albay Francisco Borges’le Entre Rios’un merkez kenti Parana’da tanışmış. Yıl ya 1870 ya 1871.
Kent, Ricardo Lopez Jordan’ın montonero’ ları ya dagoşo milislerince kuşatıldığı sırada olmuş bu iş. Borges, atının sırtında, alayının başında, kenti savunan askerlere komuta ediyormuş. Fanny Haslam, evinin düz damından görmüş onu. O gece, hükümetin takviye birliklerinin gelişini kutlamak amacıyla bir balo düzenlenmiş. Fanny ile albay işte o baloda tanışmışlar, dans etmişler, birbirlerine aşık olmuşlar, en sonunda da evlenmişler.
Babam, ailenin küçük oğluydu. Entre Rios’da doğmuştu ama, saygıdeğer bir İngiliz hanımefendisi olan büyükanneme ikide bir aslında Entre Rios’lu olmadığını anlatmaya çalışır, “ben pampa’ların çocuğuyum,” derdi. Büyükannemse, su katılmadık bir İngiliz kayıtsızlığıyla, “doğrusu, ne demek istediğini hiç anlamıyorum,” diye karşılık verirdi. Aslına bakılırsa, babam haklı sayılırdı. Çünkü büyükbabam 1870’lerin başlarında Buenos Aires eyaletinin kuzey ve batı sınır bölgelerinde başkomutanlık yapmıştı. Çocukluğumda, Fanny Haslam’dan, o günlerin sınır bölgesi yaşamıyla ilgili epey hikâye dinlemişimdir. Bunlardan birini, Savaşçı ile- Tutsağın Öyküsü’nde anlatmıştım. Anımsadığım kadarıyla, Simon Coliqueo, Catriel, Pincen ve Namuncura gibi tuhaf adları olan birçok yerli kabile reisi tanımıştı büyükannem. Büyükbabam Albay Borges, 1874’de, bizim o iç savaşlardan birinde ruhunu teslim etmiş. Kırkbir yaşındaymış öldüğünde. La Verde savaşında uğradığı bozgundan dolayı başı belâdaymış. Sırtında beyaz panço’su, ardında on - oniki askeri, atını ağır ağır düşman hatlarına sürmüş ve iki Remington kurşunu yemiş. O sıralar, Remington tüfekleri Arjantin’de ilk kez kullanılıyormuş. Her sabah kullandığım traş makinesinin markasıyla, büyükbabamı öldüren tüfeğin markasının aynı olduğunu ne zaman düşünsem, hafifçe ürperirim.
Fanny Haslam, habire kitap okurdu. Artık seksenini geride bıraktığı günlerde, hoşuna gitsin diye, günümüzde Dickens’ın ve Thackeray’in eline su dökecek yazar kalmadığını söylerlerdi ona. Büyükannemse, “ben Arnold Bennett, Galsworthy ve Wells’i tercih ederim,” diye karşılık verirdi. 1935’de öldüğünde doksan yaşındaydı.
Ölmeden az önce bizleri yanına çağırdı ve İngilizce olarak (gerçi İspanyolcası düzgündü, ama çok iyi değildi), ‘‘ben çok, ama çok ağır ölen ihtiyar bir kadınım,” dedi duyulur duyulmaz bir sesle. “Bunda hiçbir fevkalâdelik yok üstelik.” Bu yüzden, ölümünün ev halkını altüst etmesi için hiçbir neden göremiyordu. Ölmesi çok uzun sürdüğü için bizlerden özür diledi.
Babam çok anlayışlı ve bütün anlayışlı insanlar gibi de çok sevecen bir adamdı. Bir keresinde askerlere, üniformalaa, kışlalara, bayraklara, kiliselere, rahiplere ve kasap dükkânlarına iyi bakmamı söylemişti bana. Çünkü bunların hepsi de yok olup gitmek üzereydi, çocuklarıma bütün bunları gerçekten gördüğümü söyleyebilmeliydim. Ne yazık ki, bu kehaneti doğru çıkmadı.
O kadar alçakgönüllü bir adamdı ki babam, kazara görünmez olsa bundan büyük keyif alabilirdi. İngiliz atalarından övünç duymasına karşın bu konuda şaka yapmayı çok sever,yapmacık bir küçümsemeyle, “İngilizler de kimmiş canım,” derdi, “Alman rençber sürüsü işte!” Shelley’e, Keats’e ve Swinburne’e tapardı neredeyse. Okur olarak iki konuya ilgi duyardı. Biri, metafizik ve ruhbilim üstüne kitaplar (Berkeley, Hume, Royce ve William James). Biri de, Doğuyla ilgili edebiyat ve kitaplar (Lane, Burton ve Payne). Bana, şiirin gücünü, sözcüklerin yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda büyülü simgeler ve müzik olduğunu öğreten o olmuştur. Bugün İngilizce şiir okumaya kalktığımda, annem, sesimin babamın sesine büründüğünü söyler.
Bana ilk felsefe derslerini veren de babam olmuştu. Hem de hiç sezdirmeden. Çok gençtim; bir satranç tahtası üstünde Zenon çıkmazlarını, Akhilleus ve kaplumbağayı, okun kımıltısız uçuşunu, devinimin olanaksızlığını göstermişti bana. Daha sonraları, Berkeley’in adını bile anmaksızın, idealizmin temel ilkelerini öğretmek için akla hayale gelmedik yollar denedi.
Annem, Leonor Acevedo de Borges, eski Arjantin ve Uruguay soyundan. Doksandördünde olmasına karşın hâlâ sapasağlam ve dini bütün bir Katolik. Benim yetişme çağımda din, kadınların ve çocuklarındı. Buenos Aires’ deki erkeklerin çoğu dinsel konularda özgür düşünen insanlardı, ama soracak olsanız Katolik olduklarını söylerlerdi.
Sanırım, herkesin iyiliğini isteme ve arkadaş canlısı olma gibi özelliklerimi annemden almışım. Her zaman açık kafalı olmuştur annem. Babamdan İngilizce öğrendikten sonra, çoğunlukla bu dilde kitap okumaya başlamış. Ama babamın ölümünden sonra bakmış ki hiçbir kitabı doğru dürüst okuyamıyor, hep kafası dağılıyor, kendini zorlamak için oturmuş William Saroyan’ın İnsanlık Komedyası’nı çevirmeye koyulmuş. Üstelik çevirisi basılmakla kalmamış, Saroyan çevirisinden ötürü Buenos Aires’deki bir Ermeni derneğinin ödülünü de almış.
Daha sonraları Hawthorne’un bazı öykülerini ve Herbert Read’in sanat üstüne kitaplarını çevirdi. Bana yakıştırılan Melville, Virginia Woolf ve Faulkner çevirilerinden bazıları da onundur. Annem, özellikle daha ilerki yıllarda, kör olduğumda, benim için her zaman bir yoldaş, anlayışlı ve bağışlayıcı bir dost olmuştur. Uzun yıllar, yakın zamanlara kadar, sekreterliğimi üstlendi, gelen mektupları yanıtladı, bana kitap okudu, söylediklerimi kağıda döktü, birçok kez. benimle birlikte yurtiçi ve yurtdışı yolculuklarına çıktı. Gerçi o sıralar aklımın ucundan bile geçmiyordu, oysa aslında beni yazarlığa sessizce, ama karşı konulmaz bir biçimde özendiren oydu.
Annemin büyükbabası Albay İsidoro Suarez, 1824 yılında Perulu ve Kolambiyalı suvarilerin Peru’daki Junin savaşının akışını değiştiren saldırısına komuta ettiğinde yirmidört yaşındaymış. Güney Amerika Bağımsızlık Savaşı’nın sondan bir önceki çarpışmasıymış bu. Suarez, 1835’den 1852’ye kadar Arjantin’i diktatörlükle yöneten Juan Manuel de Rosas’la kardeş torunu olmasına karşın, Montevideo’da sürgünde ve yoksulluk içinde yaşamayı, Buenos Aires’de zorbalık altında yaşamaya yeğ tutmuş. Bu arada, topraklarına el koymuşlar ve erkek kardeşlerinden birini idam etmişler.
Annemin ailesinin başka bir üyesi de Francisco de Laprida. De Laprida 1816 yılında Tucuman’daki kongreye başkanlık yapmış, Arjantin Konfederasyonu’nun bağımsızlığını ilan etmiş ve 1829’da bir iç savaşta öldürülmüş. Annemin babası İsidoro Acevedo da sivil olmasına sivilmiş ama, 1860’larda ve 1880’lerde iç savaşlardaki çarpışmalara katılmış. Diyeceğim, ailemin iki tarafından da askerler var atalarım arasında. Tanrıların böyle kahramanca bir yazgıyı benden esirgemiş olmalarına ne kadar yerinsem az, ama tanrıların bu konuda akıllıca davrandıkları da kesin.
Çocukluğumun büyük bir bölümünün evlerde geçtiğini daha önce söylemiştim. Kızkardeşimle ben, hiç arkadaşımız olmadığından, her nedense Quilos ve Yeldeğirmeni adlarını verdiğimiz iki düşsel dost yaratmıştık. (Sonunda onlardan bıktığımızda da, öldüklerini söylemiştik annemize.) Küçüklüğümden beri hep aşırı miyoptum, gözlük takıyordum. Doğrusu, biraz da çıtkırıldım sayılırdım. Hem ailemizde çok asker bulunduğundan (amcam bile deniz subayıydı), hem de hiçbir zaman asker olamayacağımı bildiğimden, küçük yaşlardan beri bir eylem adamı değil de kitabî biri olmaktan utanırdım. Çocukluğum boyunca, sevilmenin bir haksızlık olduğunu düşündüm hep. En küçük bir sevgiye bile lâyık olmadığıma inanıyordum. Hiç unutmam, doğum günlerimde beni armağanlara boğduklarında, onları hak edecek hiçbir şey yapmadığımı, sahtekârın teki olduğumu düşünür, müthiş utanırdım. Bu duyguyu otuzumdan sonra alt edebildim.
Evimizde hem İngilizce hem İspanyolca konuşulurdu. Hayatımdaki en önemli şeyin ne olduğunu sorsalar, babamın kütüphanesi derim. Aslında, bazen düşünüyorum da, sanki o kütüphaneden hiç çıkmamışım gibi geliyor. Hâlâ gözümün önünde. Ayrı bir odadaydı kütüphane; camekânlı raflarında birkaç bin kitap vardı herhalde. Aşırı miyop olduğumdan o dönemin yüzlerinin çoğunu unuttum (belki de büyükbabam Acevedo’yu düşündüğümde aslında onun fotoğrafını düşünüyorum), oysa Chambers’s Encyclopaedia ve Britannica’daki metal gravürleri olduğu gibi anımsıyorum. Baştan sona okuduğum ilk roman, Huckleberry Finn’di. Ardından Gezip Tozmak ve Kaliforniya’nın Bereketli Günleri geldi. Kaptan Marryat’ın kitaplarını, Wells’in Aydaki İlk İnsanlar’ını, Poe’yu, tek ciltlik bir Longfellow basımını, Define Adası’nı, Dickens’ı, Don Quixote’yi, Tom Brown’ın Okul Günleri’ni, Grimm Kardeşler’in Masallar’ını, Lewis Carroll’ı, Bay Verdant Green’in Serüvenleri’ni (artık çoktan unutulmuş bir kitap), Burton’ın Binbir Gece Masalları’nı da okudum.
Burton’ın kitabı, o zamanlar müstehcen sayılan şeylerle dolu olduğu için yasaktı. Ben de tavanarasında gizli gizli okumak zorunda kalmıştım. Ama kitaptaki büyüye kendimi öylesine kaptırmıştım ki, masalların başka hiçbir yanıyla ilgilenmediğimden müstehcen denilen yerlerin farkına bile varmamıştım. Bu saydığım kitapların hepsini İngilizce okumuştum. Sonradan Don Quixote’yi aslından okuduğumda, kötü bir çeviri gibi geldi bana. Garnier basımının, o altın yaldızlı harfleriyle kırmızı ciltlerini hala anımsarım. Bir süre sonra babamın kütüphanesi dağıldı ve Don Quixote’yi başka bir basımından okuduğumda onun gerçek Don Quixote olmadığı duygusuna kapıldım. Çok sonraları, bir dostum, o bildik metal gravürleri, dipnotları ve aynı dizgi yanlışlarıyla Garnier basımını bulup getirdi bana. Bütün bu saydıklarım, benim gözümde, kitabın ayrılmaz birer parçasıydı. Benim için gerçek Don Quixote o Garnier basımıdır.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız