İşin en tuhafı da; kurulu bulduğun dünyada kendini önemli birisi sanman. Oysa hiçbirşeyi icat etmedin ve hiçbir şeyi de keşfetmiş değilsin. Gezinen bir gevezesin. Kendi mırıldanma ve homurdanışlarından başka bir şey duymadığını, kendinin var oluşuna bağlıyorsun. Oysa sen de, kınadıkların gibi bir görüntüsün.
Çamurdan kaçmak için kaldırıma tırmanıp, orda ezilen
Küçük bir salyangozdan başka birşey değilsin sen.
Anlamına hiçbir yağmur tanesinin erişemediği.
Ve hiçbir şiirin erişemeyeceği.
En son Poe tarafından Cmt Arl 08, 2007 12:52 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Şöyle bir hikmetli hikaye nakledildi biri psikiyatriste:
"Vaktiyle kırk yıllık evli bir karı koca yaşarmış. Koca, eşine biraz kötü davranır, onu kırmaktan çekinmezmiş. Yine de sevgili eşi, bütün bunlara yuvası, çocukları, hatta dini
imanı için katlanır, ses çıkarmazmış. İyi kötü günler böyle geçerken, bir gün adam, dehşetli bir rüyayla, gece yarısı, ter kana batmış bir şekilde yatağından fırlamış. Uyandığında eşini de uyanık bulmuş ve şaşırmış:
-Sen niçin uyanıksın? diye sormuş kendisine.
-Peki sen neden böyle korkuyla uyandın?
-Önce bana su getir de anlatayım.
Sonra suyunu içerken kana kana, anlatmış rüyasını:
-Rüyamda ölmüştüm. Hepsini gördüm. Beni bir örtünün arkasında yıkadıklarını, kefene doladıklarını, tabut içinde taşıdıklarını, sonra mezara verdiklerini. Üstüme toprak atıyorlardı ve nefes alamıyordum. Fırlayıp kaçmak isterken bir el ayaklarımı çekti. Onu göremedim, ama o benim hayatımı kurtardı.
Hanımı duyunca şaşırmış:
-Demek rüyamda mezardan çekip çıkardığım ölü sendin. Ben de kimi kurtardım diye düşünüyordum.
Sonrasında daha mutlu yaşadıklarına şüphe yok."
Psikaytrist düşündü, düşündü. Freud, Jung, Adler... Hiçbirinin tezine uymuyordu anlatılanlar. Üstelik anlatıcı, hikayenin gerçek olduğunu iddia ediyordu. Hikayeyi her dinleyen gibi derin düşüncelere gömüldü.
Vaktiyle dendi ama o vaktin şu günler olduğu da biliniyor artık. Yeraltı suları, yukarıdaki debdebeden uzakta, ezelden beridir böyle akıp gidiyor işte.
Ne yana dönse uyuyamıyordu.Sabahtan beri yaşadıkları zihnini öyle meşgul ediyordu ki.
Yolda gördüğü siyah gözlü, pasaklı çocuğa şeker alması, ekmek alırken fırıncının dik bakışları ve ona gülümsemesi, trafikte kırmızı ışıkta çalan kornalardan ritim tutturması...Allahım ne büyüksün sen, her adımda bir hayrın var...Uykusu gelmişti...Rüyasında her zamanki deli gülmelerini görmüştü...
Lise yıllarından kalmıştı mesleği. Okulun masraflarını üstlenme zorunluluğu olarak bir cesaretle girmişti işe. Sonra zamanla alışınca, ve kendisine de alışılınca, bu iş meslek halini aldı. Fena da kazanmıyordu doğrusu. Ünlü bir lokanta zincirinin mağazasının önünde, yine aynı firmanın amblemli sandviç kostümünü giyiyor, gelene geçene el ediyordu. İşi sabahtan akşama dek buydu. O ilk gençlik yıllarındaki çekingenliği de zamanla toz olmuştu, çünkü bu turuncu kostümün içindeyken (kırmızı ve yeşil renkler de vardı üstelik) babasının bile kendisini tanımayacağından emindi. Yıllar yılları kovaladı ama o, lokantanın bir maskotu olarak oradan hiç uzaklaşmadı. Bazen kötü şakalara maruz kaldı -mesela sarhoş gencin birisi ısırmaya kalkmıştı-, bazen kötü havalarda, ağırlaşan kostümüyle bu işi yaptı ancak hiç pes etmedi. Yine de sosyal hayatından da geri durmuyordu. Ancak sabah sandviç olduğunda, hepsi geride kalıyordu. Veya akşam kostümü açtığında sandviçliğinden eser kalmıyordu. O kadar çok düşünceliydi ki, şu baş belası kostümün içinde pişirdiği düşüncelerini meslekten sonra, bir kitap haline getirmeyi tasarlıyordu. Kitabın adı da şöyle olacaktı: "Sandviç Adamın Yaşanmamış Hayatı". Derken bir gün üstünde kostümü olduğu halde bir bankanın otomatik para çekme makinasının başında, bir gazeteci tarafından görüntülendi. Olay, komik haberler kısmında yayımlandı, görüntüleri internette dolaşıma sokuldu ve kısa zamanda bir şöhret olup çıktı. Artık gazeteciler de, kendi deyimleriyle "sandvicin içindeki sosis" ile röportaj yapma peşindeydiler. Sandviç adam "şöhret şöhrettir" demedi. Duruma oldukça içerledi. Ve deniz kenarına koştu... Kıyıya vurdu kostümü. Yalnızca bir gazete, köşede küçük bir haber olarak verdi sonu: "Sandviç Adamın Yaşanmamış Hayatı."
Ve ilaç kokuları. Ve içe gömülüş. Ve hayali doktor diyalogları. Ve açık televizyonun homurtuları. Ve çerçevelenmiş uyarılar, talimatlar... Ve kirli pencereden solgun havaya, çamların arasından görülen mat gökyüzüne Kafka'nın gözleriyle bakmak... Ve hastalıklı bir bekleyiş.
çünkü rüzgarın sukuneti kavurmaktan bıkmıştı. çöl kuma düştü. ismiyle kımıldandı. geçmiş çok yüzlü ve keskinliği galebe çalıyor. sesini fısıldadı; serap... sen hangi deh-ak'la yırtıp çıktın ki böyle savurmaktasın saçlarını. peşinden mi geleceğim sanıyorsun. bal rengi gözlerine, titreyen dudaklarına ve illede saçlarına... aldanmadım. utancım şahit, suya gömdüklerim de... bütün konuştuklarımı susarak bekliyorum.
çünkü geleceksin. tam ortasından geçeceksin uzayın, hatta zamanın. birer tablo gibi duygularım, ışığının kıvrımlarında oynaşıyor. serap bu... düşmemeyi becerebilecek miyim. kül olmayı diliyorum. giy-diril-diğim bu aşkın sadece 'serap' olmasından ürküyorum.
sesini kapattıkları lila mağarasının gönüllü bekçisiyim. bundan böyle yüklemsiz bir özneyim. sen benim dünyamsın. aşk-ı serap bu bilincin tersine çevrilmesi.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız