Köyün en gözde kızlarındandı. En az erkekler kadar iyi at koşturur tepelerin eteğinde, dere boylarında ve yeşilin bin bir tonuna vakıf tarlalarda. Ağaçların koruduğu, otların elele gizlediği köyün göledinde genç kızlar bir araya gelip geç vakitlere kadar yüzerlerdi. O çok iyi yüzerdi, kıskandırırdı akranlarını. Babası köyün sahibi, elini sağa dayasa yastığını düzeltenler, sola kaykılsa yanına düşen çok olur. Evin en küçüğü haliyle en nazlısı, en çok pışpışlananıydı. Evin en küçüğü olanlar bilirler bu durumun cefasını da sefasını da.
Gün geldi, bütün yaşıtları teker teker bohçalarını kucaklayıp at sırtında, sırma işlemeli kadife entarilerini giyerek gelin oldular. Bütün arkadaşlarının kına gecelerinde oynadı, türküler söyledi dizi dizi, ellerine kınalar yaktı, mumları döndürdü teker teker. Babasının gözdesiydi, evlenme sırasını hep başkalarına verdi. Kısmetlerini birer birer uzaklaştırdı yamacından, “Ben köy ağasıyla evleneceğim” dedi. Köylerinin ağası babasıydı ve belli ki seçimi çok ötelere, hiç tanımadığı, bilmediği yeni bir ocağa götürecekti onu.
Sene 1965, babasının namını duyanlar, evin gözdesiyle evlenmek için kapıya geldiler birer birer: Kimi çiftçi, kimi arıcı, kimi gece gündüz sürü peşinde kimi de Ankaralarda okumuş, mürekkep yalamış doktor adayı… Hepsi de eli boş dönüyor, ağanın evinden. Ağa baba kızının durumundan endişe etmeye başlıyor, yaş 23, evde kaldı işte sonunda, kız kurusu olacak eyvah!
Günün birinde at sırtında, saatlerce yol tepmiş, sıcaktan kavruk yüzü, dudakları dermansız bir adam gelir ağanın ocağına. “Ben filan köyün sahibiyim, oğlum var, evermek istiyorum artık, genç delikanlı oldu. Evlensin barklansın, o da bir avuç buğday getirsin ocağına…” Ağa pek beğenir, mavi gözlü, sarışın, yüzü kavruk köy beyini. Evin nazlı kızı, ürkek bakışlarla seyreder ansızın gelen misafiri. Kapı arkalarında gizlenir, sessizce dinler içerde olup biteni. Tam anlam veremez babasının sözlerine. Allah’ın emri… faslı başlar sonra. “Neler oluyor içerde” demeye kalmadan, haber anadan kızın yüreğine düşüyor ansızın. “Baban everdi seni kızım” diyor anne fısıltıyla. “Kime” diyor genç kız sızlanarak, “içerde ki yaşlı amcaya mı?”. “Hayır, hayır… Genç bir oğlu varmış, uzun boylu yakışıklı bir delikanlı…”
Önce korkuyla izliyor olup biteni, sonra babası uzun saçlarını okşuyor kızının, sakinleştiriyor. “İyi bir seçim oldu” diyor kendi kendine. Kız gecelerce uyuyamıyor, bir dizi hayal dokuyor. “Babam ‘he’ dediyse, iyidir herhalde” diyor kendine fısıltıyla: “İyi bir delikanlıymış, çok çalışkan, marifetliymiş aynı zamanda. Hem babası yakışıklı bir köy beyi, oğlunun ondan geri kalacak hali yok ya…”
Kız oğlanı, oğlan kızı görmese de düğün hazırlıkları başlıyor hemen. Baba varını yoğunu döküyor ortaya, düğün dernek kuruluyor. Koyunlar kesiliyor, kavurmalar pişiriliyor, tepsi tepsi pilavlar dökülüyor tabaklara, baklavalar en güzelinden seçiliyor. Ve nihayet sırma işlemeli kadife elbiseyi giyiniyor kız, ellerinde kınalar, yüzünde uzun yolun örtüsü kırmızı duvak… Yüzünü gizliyor herkeslerden, ata biniyor usulca. Düğün alayı atın yularlından tutuyor ve saatler süren uzun yolculuk başlıyor böylece…
Ucu bucağı görünmeyen ovalardan geçiliyor, sıra sıra tepeler geride bırakılıyor sonra. Düğün alayı at sırtında gelini yeni hanesine kavuşturuyor böylece. Düğün dernek devam ediyor, davulu zurnasıyla… Genç kız etrafında dört dönen yabancı yüzleri izliyor ürkek ürkek. Yeni bir hayatın başlangıcı, bilinmezliklere, korkulara, tarifi imkânsız bir endişeye bırakıyor yerini. Nihayet gün yavaş yavaş karanlığa dönüyor. “Evli evine köylü köyüne” diyor, düğünde oynayan, ter akıtanlar.
Uzun çok uzun bir odaya alınıyor gelin. Bu kadar uzun bir odayı hayatında ilk defa görüyor, “Karanlıkta seçemiyorum herhalde” diyor kendi kendine. Kapı aralanıyor, delikanlı içeriye süzülüyor sonra. 16 yaşlarında, güneş sarısı saçları, ela gözleri ve ergen sivilcilerinin boy gösterdiği yanık teniyle, uzun boylu delikanlı, gelini selamlıyor…
Gelin, şaşkın, tedirgin, babası düşüyor aklına, sonra hep babası düşecek aklına…
Uzun çok uzun bir odada, uzun çok uzun bir geleceğin eşiğine adım atıyor genç kız…
- Merhaba, sizde mi?
- Evet, ne yazık ki…
- Daha çok bekleyeceğiz sanırım.
- Çoook…
- ….
- Sizce kaç yaşında gösteriyorum? (o sırada muhabbet yaş üzerinden gidiyor)
- Bilmem, pek tutturamam yaş tahminlerini.
- 24 yaşındayım
- !!!
- 14 yaşındayken bir sevdiğim vardı. Ailem beni ondan ayırmak için benden 20 yaş büyük, abi diye hitap ettiğim biriyle evlendirdi.
- 14 yaşında mı? İnadına mı???
- Evet.
- 10 senelik evlisin o zaman.
- Öyle… Evlendim çocuktum, çok ezildim. Kahrını çok çektim herkeslerin. Elimi ne yana uzatsam sakar damgası yerdim, bütün işlere koşturulan ben oldum. Çok kalabalık bir aileye gelin gittim. Dört gelin bir dairede oturduk dokuz sene boyunca. Hepsinin de çocukları vardı. Benim yok… Kaç kez intihara kalkıştım, bileklerimi kestim (açıp yaranın izini gösteriyor), ilaç yuttum, midemi yıkadılar. Gidemedim bırakmadı beni hayat.
- Peki ailen… Görüşüyor musun?
- Hayır, evden çıktım bir daha da göremedim ailemin yüzünü… Bütün olanlara rağmen bazen canım çekiyor onları, özlüyorum… Çocuktum… Sokakta veya herhangi bir yerde görsem diyorum onları, karşılaşsam işte, ayaküstü bile olsa iki kelime etsem. Sarılsalar, bana sahip çıksalar, “canım kızım” deseler…
- …
- Psikologum bana mutlu olmayı dene diyor. Bu nasıl olur ki bilmiyorum. Ama yeni bir can istiyorum hayatımda, taze bir can. Bana sarılmadılar, ben ona sarılayım, bana bakmadılar ben bir ömür saçlarımı ağartayım onun için… Şimdi tek umudum bu… Daha çok bekleyeceğiz sanırım…
- Çoook…
Kayıt: Oct 24, 2007 Mesajlar: 221 Nereden: Denizin Kıyısından
Tarih: Prş Ksm 29, 2007 6:41 pm Mesaj konusu:
Psikologlar yapılamayacak şeyleri isterler... bol bol uyuyun, sık sık gülmeye çalışın, sinirlenmeyin, bugün geçmişinizi unutun, siz yeni doğdunuz, hayatta yaşamaya değer çok sey var bildiğim için söylüyorum bunlar gerçekler
Yetmişlik bir ihtiyar, uzun bir koridoru bastonundan güç alarak arşınlıyordu. Bir odaya girdi.
Sonra bastonuna yaslanmadan koşar adım çıktı binadan...
Bir anda bastonunu "fazlalık" kılan şey ne ola ki?
Daha önce hiç gitmediğim şehirlere yolculuk yapma fikri bir zamanlar çok cazip gelirdi bana. O dönemlerde öğrenciyim, babamın parasıyla doluyor ceplerim. Birkaç uzak şehre ansızın yolculuk deneyimlerinden sonra, bu işi tek başıma yapmamın hiç hoşlanmayacağım bazı sonuçları doğurduğunu yaşayarak öğrendim.
Başım dumanlı, nereye gitsem ne yapsam da dağıtsam aklımda fikrimde olanları diye düşünürken, Isparta’ya giden bir otobüse bilet keserken gördüm kendimi. Ablam da orda, öğrenci ziyareti olacak bir bakıma. 18 saatlik yolculuktan sonra sabah 4 de terminale indim. İki gün kalabildim sadece, ertesi gün finaller başlıyor ve sınava girmezsem o dersten çakacağım. Malum Isparta, öğrenci ve asker şehri diye anılır. Ben de dönüş biletimi aldım, vedalaşma faslı başladı.
Otobüse bindim, benden başka bayan yok, otobüs dolu, sadece benim yanım boş… Kafam karışıyor bir an, muavini çağırdım. “Abla ilerde bir bayan yolcu alacağız, dert etme.” Nasıl dert etmem, 18 saatlik yolu hiç tanımadım onca asker adayı arasında tamamlamak var. Şehirlerarası yolculuklarda arabada olan aileler her zaman bir teselli kaynağı olur insana. Meğer dağıtım zamanıymış, dört bir yana giden arabalarda nerdeyse durum aynıymış. Otobüsten insem bir türlü, inmesem başka türlü… Bilet paramı da iade etmiyorlar, kimi kime ve nereye şikâyet edeceğimi de bilmiyorum… Tek teselli kaynağım, ilerde arabaya binecek bayan yolcu… Bir şey olacağından değil, ama tedirgin oluyor insan ister istemez. Hiç tanımadığın insanlarla onca yolu tepmek var… Yanımda başka bir kadın yolcu olsa belki çene çalarak tamamlayacağız bu sıkıntılı yolculuğu. (hiç hoşlanmam ama tek teselli kaynağım olacaktı…) Isparta’yı geride bıraktık, yolcu alındığı yok, bu yolun geri dönüşü de yok. O dönemlerde kasetçalarlı Walkmanler vardı. Kulaklığı taktım kulağıma 18 saatlik yolculuğu nasıl tamamladım, bir ben bilirim bir de Allah…
Pejmürde giyimli bir adam hemen birkaç adım önümde yürüyor, kendi kendine mırıldanıyordu: “Benim param senin paran, benim param senin paran.” Kulak kabarttım, yanına yaklaştım, gerisini duymak mümkün olmadı. Ama içinde “para”nın geçtiği bir düzine cümle kurdu.
Giyimiyle tezat, bunca paralı cümleyi ona söyleten neydi acaba?...
durdum
sıska ayaklarımı yere çaldım
uluyana sesim kısıldı
dilim kurudu susana karşı
dövün
sıra sıra dizil
kim çeker kılıcı kınından
sana karşı duran
yenilgini okur
sen böl o zaman
parçala
korkunun titrek sesini
küçüldükçe vur tepesine
vur vur vur
içinde büyüsün
yolun kıvrımları
en beklenmeyen anda yakala
tut elinden
çığlık atsa da içinden sana
diz çöktürme
diz çök
Esen rüzgârına sırtımı çevirdimse üşüdüğümdendir.
Toprağına elim değdiyse,
Bendendi,
Ben benden birini bekler gibi tutundum
Nefesimle ılısın istiyordum, içimin buz tutan dağları,
Kovalamaca oynuyordu çocuklar yamacımda
Ben onlardan biriydim,
Gibiydim.
Koşuyordum, içimin çeşmeleri kuraklığa direniyordu
Sonra bütün gerçeklerin korumasına baş bağlıyordu
Sarı kırmızı mavi yeşil
En çok da siyah yakışıyordu
Şakaklarına bilgeliğin
Çocukluğun süt dişlerinde beyazlar yanıyordu oysa.
Gözlerine sürmeler yakıyordu karakuru
Dizlerinde yaralar büyüten
Bencilliği seven
Ve durmadan besleyen kıvılcımları gözbebeklerinde
Çocukları izleyen, beni bekleyen…
…
Ben rüzgârına eğilmek için değil korunmak için
Sığındım.
Tutup bir ucundan kuluçkaya yatırmalı, dili çözülmemiş yalanları. Herkese bulaşsın yalanın tozu. Belki o zaman anlarlar, gün geceye dönerken insanların insanlara yaptıklarını.
En uydurma övgülerin suratına kapıları kapamalı, övenin de övülenin de yüzünde beliren pembemsi çiçeklere böcekleri saldırtmalı.
Tutup en kıymetli anlara kıvılcım çakmalı, ateşe vermeli sararmış günleri de.
Gün geceye döndü, gece günün yükünü nasıl omuzlasın?
"Gün geceye döndü, gece günün yükünü nasıl omuzlasın?"
Diyorsunuz.Gün geceye dönmeden evvel, günün anlamdırılmasında gerekeni yapmakta pek acele etmeyiz. Günümüzü, sanki son günümüzmüş gibi yaşamayı denediğimiz gün ne dert kalır ne hüzün. Bu konu başlığına şöyle bir göz atayım derken , seçeceğim konuyu anlamlandırmayı deniyordum , aslında. Tevafuken, sizin yazdıklarınızla karşılaştım. Gerçekten de, benim düşüncelerimin paralelinde kelimeler görünce bununla devam edeyim dedim. Farzedelim ki üç gün ömrüm kaldığını öğreniyorum, gerçi, itikaden ölümümün sadece Allah istediği anda olacağına inancım tamdır, çok şükür. Bir an böyle düşündüm işte. Benim ömrümün üç günle sınırlandırıldığının maanasına varmaya çalışıyorum. Acaba ? hiç kimseyi kırarmıyım?, Şimdiki davranışlarımın hangisinden vaz geçerim veya geçmem. Uhrevi hayatıma katkı sağlayacak amellerin hangisinde acale ederim.?Hangi halimden şikayet ederdim vaya etmezdim. Gün akşam olmuşsa ne gam. Hangi gün bugün ,diye sorarmıyım? acep. Yalnızlık sadece bu dünyadaki ceza veya mükafatmıdır. Nedir.?Gecenin sesi nefesi varmıdır. Öldükten sonra gece olmuş gün olmuş , kabir hayatının gün ve gecesinin bu dünya ile bir irtibatı olur mu,?Mutlaka bu suallerin bir cevabı vardır da , ben, bi haberim. Benim bi haber olmam demek bu soruların bilinemez soru oldukları anlamına gelmiyor , elbet. Bir kelimenin bugünkü çağrıştırdıkları bunlar oldu. Ama günün sırtıma yüklediği yük hafifledimi?, selam sana ey gece! hoş geldin sefa geldin.
Üç günlük ömrünün kaldığını öğrenmek, insanın 'an'ları yaşama şeklini değiştirecektir. Çünkü üç günlük zamanın beynimize işlediği doku, çağrışımların hızını artıracak, kafa karışıklığı bir kısır döngü halini alacak, bin bir suret belirecek aynamızda. Ne duaya, ne pişmanlığa, ne barışmaya, ne kavgaya, ne ağlamaya, ne de korkuya doğru cevabı verecek zihnimiz. Anlar, bizim bıraktığımız yerden devam edecek ve başkalarının yaşam sınırlarına dokunmaya başlayacak. Anlara aceleyle sığdıracağımız hiçbir şey bizi kurtarmaya yetmeyecek. Çünkü bizi kurtarmasını beklediğimiz şeyler bizimle bütünleştiği sürece meyve verirler.
Yalnızlık mı?
O dokunduğuna sabrı getirir, dokunamadığına özlem…
Aslında herkes bulunduğu cemiyetle irtibatlandırır yaşadıklarını. Hastahanede
mahpushanede, tımarhanede ve bilmem daha nice hanelerde, insanların insan olma mükafatı olan düşünme nimetinden faydalanması neticesinde, geceyi maanalandırması, gününü yaşamasının ve ümidini kaybetmemesinin anlamını anlaması ve bunu kalimelerle ifade edebilmesi. Bütün mesele burda düğümlenir veya çözümlenir. Bizim gibi veya benim gibi hariçten gazel okuyanların keleimelere aksettirecekleri ancak sanal olabilir. Benim sanal kelimesinden anladığım SANMAK olduğuna göre bunu ancak böyle izah edebiliyorum. Dertlenmenin sanmakla ne alakası var denirse , zatan şair ve yazarların iyi saatte oluşlarının veya ilham denilen etkileşimlerinin bir adını da sanmak ile başlatabiliriz .Yalnızlık bu ilhamın ayakları ve kolları olmasa da, başı olduğu kesindir. An ile yaşantımızı idame ettirirken , an-lar gibi yapmanın bir alemi yoktur derim, vesselam.
Üç günlük ömrünün kaldığını öğrenmek, insanın 'an'ları yaşama şeklini değiştirecektir. Çünkü üç günlük zamanın beynimize işlediği doku, çağrışımların hızını artıracak, kafa karışıklığı bir kısır döngü halini alacak, bin bir suret belirecek aynamızda. Ne duaya, ne pişmanlığa, ne barışmaya, ne kavgaya, ne ağlamaya, ne de korkuya doğru cevabı verecek zihnimiz. Anlar, bizim bıraktığımız yerden devam edecek ve başkalarının yaşam sınırlarına dokunmaya başlayacak.
***
Ben, üç günlük ömrüm kaldığını farzederek kendime iyilik yapmışım. Üç gün değil üç salise bile garantimin olmadığını düşününce muvazene kaymasının adını koyamıyorum, bile. Benim bir arkadaşım, her karşılaşmamızda , ayrılırken hakkını helal et , der ve öyle ayrılır. Bunun sebebini sordum ve bana bir daha karşılaşacağımızın garantisini ver , ben de o kelimeyi bir daha kullanmayayım dedi. Evet kalan dakika , saniye veya saliselerimin kıymetini nasıl bilmeliyim? sorusuna cevap ararken bir bakmışlar, yolcuyum.
Onun için eskilerimiz uzun emel beslememenin önemine işaret etmişler. Bütün bunları sadece kendi kendime telkinen söylüyorum ve söylerken bu konu başlığını bahane etmiş oluyorum. Onun için siz de hakkınızı helal ediniz. Benim meselem, sadece kendimle . Önümde duran klavyenin bir tuşuna bile dokunamamın garantisi yok iken..
Emin olun benim de meselem sadece kendimle. "Benim ömrümün üç günle sınırlandırıldığının maanasına varmaya çalışıyorum." dediniz ve ben de sadece bu üç gün içinde yapacaklarımızın bizi kurtarmaya yetmeyeceğini söylemek istedim. Kelimelerin bile bazen kafası karışıyor.
Bu başlık içinizdekileri dillendirmenizi sağlıyorsa bundan memnuniyet duyarım ancak...
En son care tarafından Sal Arl 25, 2007 7:35 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Ucu bir yere varmıyor ama olsun,
asla şiir değil...
küçük yalanlarımı bir heybeye doldurup
göğün günaha kapalı kapılarını çalarak
içeri girmek istiyorum Tanrının evine
endişelerin iç tırmıklayan gerçeğine
sırtımı dönerek
üstelik özür dilemeden efendilerden
bir kova suya damıtarak gerçek yaşlarımı
eğilip doğrulmadan,
en bereketsiz toprakları ardımda bırakarak…
bir köprünün dizlerine
sarılmış bir tutam otun esintisi kadar gerçek
ve akacak yönü olmayan denizlere
en sıska, döküntü kelimeleri akıtarak…
bir beklentim yok
saçları ülkeleri dolaşmış efendilerden.
ben kendimin çekmecesine gizlenmiş
yıkanmış, ütülenmiş ve katlanmış
bir entari kusursuzluğunda olmak için değil,
tam tersine durmak için çırpındım.
eğer bir çukura ihtiyaç duyuyorsam
olması gerekene gitmem gerektiği içindir.
düşlerim kimin ağzından beslendiyse
sökülmüyor bir türlü
türlü yalanların pençesinden.
bir dal kırıyorum ve oturuyorum
uydurulmuş şehir hikayeleri bırakıyorum
kapıdan.
yarattığım şehrin
efendisine bir söz hediye edeceğim
giderken
bana yapışık bir böceğin zehrin akıtarak üstelik.
içimden geçen neyse
göğün kapılarına
sereserpe yatacak öylece
benim umudum başkasının umuduna değmeyecek
çürük elmaya hayır diyecek kadar
gerçekle beslenmiyor damağın
öyleyse öç almak için beklediğin bunca zaman
heba edilmiş bir toprak parçasıdır.
ve insan en dibe inerken merdivensizdir.
Ellerini ağzına götürüp hohlatanlar, atkıların en kalınını boyunlarına dolayanlar ve dizlerine kadar çizmeye boğulanlar ikindi ayazında bekleşiyorlar durakta. Otobüsler geçiyor bir, iki, üç… “Hepsi ağzına kadar dolu”, demek görünen için az bile. Evlerine yol alanlar, kapılara tutunmuşlar çaresiz, elleri ayakları kapı aralarına sıkışanlar bile var. Ama kimin umurunda. Bu çile İstanbul’a özgü, başka memlekette yok böyle bir şey… Otobüsler geçiyor bir, iki, üç… Bekliyorum, inadına binmiyorum, iş inadıma da kalmış değil ya neyse. En sonunda kapı aralığına ben de ilişiyorum, kabus başlıyor. Gelen bir diğerini arkaya en arkaya sıkıştırmaya çalışıyor. Otobüslerde rahat edeceğiniz belli noktalar vardır. Ben de gözüme kestirdiğim yere doğru yavaşça ilerliyorum. Bereket versin ki tutunacağım bir yer var. Derinden bir oh çekmişken başlıyor arkamdaki hapşırmaya, öksürmeye… Bir iki üç… La Havle çekiyorum. Bari ağzını kapat be adam… Yolun sonuna geliyorum ama burnumun direkleri sızlıyor. Nane limon ne fayda, şifayı kaptık bir kere…
Şimdi içinde bulunduğum anı anlatmanın kimseye bir faydası olmayacak. Saçı başı dağınık yığınla iş, bir kedinin ciğere göz dikmesi gibi gözlerini bana dikmiş. Benimse gözlerim kan çanağı. Hapşıranlar ağzını kapasa böyle olmayacaktı.
Bir kitap bir insanın canını ne kadar acıtabilir? Eğer o kitabı siz derleyip toparlıyorsanız, bütün hücrelerinize siner ve rüyalarınızda bile kahramanlarınızı görmeye başlarsınız.
Koca bir Osmanlı tarihi tarumar eyledi uykularımı.
Cam kırıldı
ne de güzel kırıldı
bahçeden çocuk sesleri
camın sesine karıştı
Hatice Teyze camda
kime battı kırıkları
eğildi
aldı eline çocukları
duvarın arkasına gizlenen
gölgeler düştü cama
kimi ağzı kulaklarında
eli cebinde
kimi ayaklar toprağın kucağında
kırıldı cam bir kere
ne de güzel kırıldı
annem geldi aklıma
cam kırığı işte
çocukluğuma battı.
Günün adını koymamak için direniyorum. Elini göğe açmış bekleşenlerin bir umudu var nasılsa. Ben umut dediğim şeyin dışındayım, içinde olanda gözüm var. Kör olsun gözüm, dilim gözüm olsun. Varsın olsun, ne değişecek, et parçası çarkın dişlerini mutlu ediyor nasılsa. Kör olsun…
Hayatıma çelme takan saatlerin, kargacık burgacık duruşları hep birinci geliyor. Alkış tutuyor birileri, kazan kaynıyor, birileri ateşini harlıyor. Göz çukurları zamanın hızına direnemeyenler, ısınıyor. Havadan bana ne, kucağıma düşen beynimin uzantılarıyla uğraşıyorum ben. Ben yaşlanıyorum…
Koca bir kavanozun dibine çöreklenmiş yaşamların bana ne faydası olabilir? Çekirge sıçrıyor, başı hangi tavana değse mutlu olacak belli… Ama bir gün kopacak bacakları...
İki bin sekize koltuğa çakılı bir vaziyette girerken…
Tutuk kelimelerime rağmen inat ediyorum, yılın son haftasında olup bitenleri yazmak için. Yaşamımın her anına değen dünya işlerini yazmak için çok hevesli değilim. Ama olsun diyorum ne çıkar, zihnim kurtulur, yükünü kelimelere yükleyerek hafifler belki…
İki bin yedinin son haftasında, tarihe kayıt düşen kadirşinas insanların yaşam öykülerini derlemekle geçti saatlerim. Gün geceye döndü, bana ne dedim, dışarıda enfes bir hava var, güneş bütün enerjisini sunmakta insanlara, bana ne? Günlerin tadı nasıl çıkarılır ve ne yapmak gerekir mutlu olmak için bilmiyorum. Koltuğa çakılmışım bir kere, başım kazan gibi üstelik.
Koca Osmanlı tarihini sayfa sayfa çeviriyorum. Yaşananların içinde buluveriyorum kendimi. Vay be diyorum, neler yapmış bu adamlar, alınları toprağa değerken. Kılıç kuşanmışlar, cenge katılmışlar, vatan yapmışlar ayakları yere basanlara… Birçok dil öğrenmişler, fetva vermişler toplumun salahiyeti için, kafalarını kesmişler yaramazların, zindana kapatmışlar tehdit olması muhtemel şahsiyetleri. Son dönemlerde zihinleri paramparça çocukları tahta çıkarmışlar vay be…
Rab istediği için kainata Osmanlı’yı armağan etti diyorum. Başka türlü olmazdı olamazdı kuşkusuz. İnsanüstü bir elin dokunuşu ancak bu kadar muhteşem bir yapıya imza atabilir ve tarumar eyleyebilir, görebilenlere... Sonra 'Ana sultan'lar tarih sahnesine çıkarken, sarayın koridorlarına hakim olan fısıltıların giderek çoğalması dikkatimi çekiyor. Ne yaptınız anaçlar, nasıl yaptınız da şifa değil dert oldunuz saltanata. Hürremler, Kösemler… Çocukların elinden tutup sultan yapmak için ne değirmenler döndürdünüz... Belki de iyi oldu diyorum, onlar olmasaydı başka türlü olurdu… Bütün bir şatafatın, direği, kubbesi ve zemini duayla bereketlenirken üstelik…
Beynimin içi, tozlu tarih koridoru gibi. Kendi kendime konuşuyor, kafa sallıyor, vay be, tüh, bu olmadı işte diyorum. Mutfağa geçiyorum çay demliyorum, mola niyetine sigara tutuşturuyorum elime. Beni bekleyen sayfalara not düşüyorum. Bir an için boş kalsam bütün padişahlar, şeyhülislamlar, şehzadeler, kadın sultanlar, sadrazamlar derin, çözümsüz ve umutsuz bir harbin içinde buluveriyorlar kendilerini sanki. Herkes hesap soruyor bir ötekine. Hiç biri öç alamıyor benden. Gece rüyalarıma giriyor saltanatın mimarları, karmakarışık olandan rahatsızlık duyuyor uykularım.
İki bin sekize on altı dakika kala, nokta koyuyorum bu karmaşaya. Oh be! diyemiyorum…
İstanbul'a nihayet kar yağmaya başladı. Kartopu oynayacak kıvama gelmeyeceğini herkes biliyor. Olsun, İstanbul'un göğünde arzı endam etmesi bile yeter...
Dışarı çıkıp bizzat karı elime aldım, yağmaya devam etmesi için bir daha dua ettim. Hatta hızımı alamadım, kar neymiş görmek için Erzurum'a yol almayı bile düşündüm. Haberini aldım palandöken harikaymış. Sevgili Tuğçe ve Amentu karın hası Erzurum'daymış.
Yine kabuğuna çekiliyor salyangozlar. Başı güneşin giremeyeceği bir yer arıyor. Güneşin doğmadığı yer, öldüğü yer değildir. Battığı yer bittiği yer hiç değil…
…
Çerez niyetine sunulan, bağırsaklarını acıtıyor insanların. Canını acıtandan kaçan, kaçtığı yerde bulacak ertelediği acıları. Acı beyinde depolanmaz. Akar akar akar…
…
Kurtaracaksa eğer, akan kanın özgürlüğüne sonsuz sevgi duyarım.