Din hakkındaki görüşlerimi daha önce açıklamıştım, kısa ve net olarak. Bu forumda bile ipuçları bulunabilir. Gerekirse daha da açarım.Kişiler üzerinden kimseyi ve bakış açısını yargılamıyorum. Örnek verdiğim kişi(ler)i eleştiriyorum, o kadar. Birileri savunur ya da savunmaz.
Zulme karşı çıkmak her insanın görevidir (Burmada budist rahiplerin yaptığı gibi).
M.İslamoğlu'nun "inancı siyaseti, siyaseti inancı olan bir din" tanımlamasına,siyasetten kast yaşama bakış ise katılırım. Dinin siyasallaşmasını öngörüyorsa karşıyım. Dinin siyasallaş(tırıl)masının en önce din için zararlı olduğunu düşünüyorum.
Elbette dindar bir insan nötr olamaz. Dindar bir insanın yaşamında dinin olmadığı, dinden muaf bir alan yoktur. Ama dinin dünyevi amaçlarbn(siyasal erk, ticaret) için bir araç olarak kullanılmasını da doğru bulmuyorum,kınıyorum.
Bir oyun olarak futbol, her oyun gibi aslında kendine özgü anlam, duygu, gizem ve mit yüklü karmaşık bir kültürel fenomendir. Futbolun bir oyun olarak çok yönlü ve karmaşık bir fenomen oluşu, farklı kültürel yapıların ve yapılanmaların sözkonusu olduğu zamanlarda farklı işler ve işlevler görmesine yol açıyor. Karmaşık bir kültürel vasıta olarak, ilk başlarda, kendine özgü bir vasat oluşturuyor; ama bir süre sonra her kültürel fenomen ve vâsıta gibi hâkim kültürel vasatlara eklemlenmekten, hâkim kültürel vasatlar tarafından rehin ve teslim alınarak mevcut iktidar aygıtlarının belirlediği alanlarda ve şekillerde iş ve işlev görmekten kurtulamıyor.
Daha somut bir şekilde söylemek gerekirse... Futbol, modern toplumun şekillendiği süreçte, her karmaşık oyun ve ritüel gibi, hâkim modern söylemsel pratiklere muhalefet eden bir konuma sâhipti: Kırdan kentlere kitleler hâlinde akınların patlak verdiği sanayileşmenin kapitalist ilişki, üretim ve tüketim biçimlerinin motoru hâline geldiği bir zaman diliminde, kapitalist iş hayatının bunaltıcılığına, boğuculuğuna ve mekanikliğine karşı, işçi sınıflarının kapitalist sistemin mekanikleştirici ve ruhsuzlaştırıcı saldırısını tastamam püskürtmek olmasa bile, en azından etkisiz hâle getirerek muhalif bir alt ve karşı-kültür oluşturmak gibi özgürleştirici bir iş ve işlev görüyordu. Ancak modernleştirici elitler, futbolun bir vasıta olarak sahip olduğu gücü fark edince, kitleleri futbol aracılığıyla modernleştirebileceklerini ve hem kitleleleri, hem de futbolu manipüle ederek mevcut iktidar yapılarını, biçimlerini ve süreçlerini meşrulaştırak pekiştirebileceklerini gördüler; böylelikle, futbolun büyüsünü bozdular ve futbolu, tıpkı tüm diğer sosyo-kültürel fenomenler gibi hâkim sisteme eklemlediler ve kitlelerin hâkim sisteme uyumlanma süreçlerinde belirleyici bir aygıt olarak kullanmaya başladılar.
Aynı serüvenin, futbolun sahalardan televizyon ekranlarına taşınarak, daha estetik, haz ve keyif verici seküler popüler bir kültüre dönüştürülmesi sürecinde postmodern kültürel pratikler tarafından hâkim sistemin meşrûlaştırılmasında kitlesel ve küresel düzlemlerde belirleyici bir enstrüman olarak kullanılmaya başlandığına tanık oluyoruz.
O hâlde, futbolun çağdaş serüvenini hikâye edebilmek için, mevcut sosyo-kültürel vasatın nasıl oluştuğuna ve bu vasatın futbolu nasıl kendisine eklemlediğine yakından bakmak gerekiyor.
Futbol gibi kitlesel ve küresel bir oyunu bütün boyutlarıyla ve sonuçlarıyla incelemek, aynı zamanda çağdaş toplumların ve dünyanın kurucu paradigmalarını incelemeyi zorunlu kılıyor.
Her şeyden önce, futbol dolayımında ve dolayısıyla kurduğum biraz önceki cümleye dikkatle bakıldığında, mevcut futbol fenomeninin modern toplumlara özgü modern bir fenomen olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Futbol için, hem kitlesel, hem de küresel bir fenomendir dedim; buradaki kitlesel ve küresel sözcükleri, futbolun çağımıza ilişkin, modern ve postmodern özellikler taşıyan bir fenomen olduğunu ima ve ifade etmeye yetiyor.
Ancak bir oyun ve spor türü olarak futbol, sadece çağımıza ve çağdaş toplumlara özgü bir ritüel ve fenomen değil. Futbolun soykütüğüne ve arkeolojisine ilişkin kısa bir yolculuk, bize, futbolun tarihinin modern-öncesi zamanlara kadar götürülebileceğini gösterecek ve bizi oldukça farklı bir olguyla karşı karşıya getirecektir.
Bu yüzden bir oyun ve spor türü olarak futbolun modern ve postmodern süreçlerde kazandığı karmaşık konumu anlamlandırabilmek için, futbolun ;tarih-öncesi;ne birazcık yakından bakmak, kazısını yaparak soykütüğünü çıkarmak gerekiyor.
Bugün dünyanın en evrensel veya küresel oyun ve spor türü haline gelen futbolun çoklukla masumiyet yüklü öyküsü oldukça eski bir tarihe sahip.
Konfüçyüs öncesi Çininden Firavunlar dönemi Mısırına, antik Yunandan eski Amerikan uygarlıklarına kadar insanlık tarihinin pek çok döneminde top oyunu oynandığı biliniyor. Ancak eski uygarlıklarda ve kültürlerde top oyunu, sadece seyir ve eğlence amacıyla değil, mitsel ve dini amaçlarla (örneğin şeytanla mücadele, tapınma ve büyü yapma gibi ayinlerde) icra ediliyor.
Meksika yerlileri, tanrı olarak kabul ettikleri Güneşi simgelediği için ağaçlara astıkları tekerleklerle ;top oyunu oynuyorlarmış. İrlandada her 1 Mayıs;ta, savaşta öldürülen insan başlarından yapılmış altın veya gümüş toplarla top oyunu oynandığı biliniyor. Berberilerin de, kuraklıktan kurtulmak için kendilerine özgü top oyunları geliştirdiklerini yazıyor tarih kitapları.
Çinde Han Sülalesi döneminde oynanan ju shu adlı top oyununun askerî bir oyun olduğu; antik Yunanlıların oynadığı top oyununun da Roma istilâsından sonra kendi topraklarında ve zamanla Avrupa;nın çeşitli ülkelerinde yaygınlaştırıldığını tarihçi Herodotos;tan öğreniyoruz. Meselâ Romalıların Yunanlılardan aldıkları ve harpaston adı verilen oyunda, iki takımın, içi kum doldurulmuş tulumu belli bir yere yerleştirmek için yarıştıkları aktarılıyor.
Bu oyunlar, değişik şekiller alarak Ortaçağlara kadar sürüyor. Çeşitli tarih kitapları, İngilterede maçların, evlilerle bekârlar arasında yapıldığını, Invereskte kadınların top peşinde koştuklarını, hatta 16. yüzyılda papazların top oyununun cazibesine kendilerini fazlasıyla kaptırarak Auxerre Katedralini sert mücadelelerin geçtiği bir top sahasına dönüştürdüklerini yazıyor.
Modern futbolun atası olarak kabul edilen soule adı verilen top oyununun, tahtadan, içi ot veya talaşla doldurulmuş deri&den ya da havayla şişirilmiş bağırsaktan yapılan toplarla oynandığı, toplumun her tabakasında özellikle de halk arasında yaygınlık kazandığı kayıtlarda yer alıyor. Bu oyunlarda kesin kurallar olmadığı, kalabalıklar halinde oynanan oyunun saatlerce, hatta birkaç gün sürdüğü; bu oyunların şiddet dolu olması nedeniyle ölümlere, kalıcı sakatlıklara yol açtığı da biliniyor.
Futbolu, İngilizler, üniversiteler, özel okullar ve kulüpler aracılığıyla örgütlü, kurallı modern bir oyun hâline getiriyorlar. Ve disiplinli, özgüveni olan, uygar, toplumsal olarak erdemli ve sorumlu güçlü Hıristiyanlar yetiştirmek amacıyla ve sağlam kafa sağlam vücutta bulunur(Latincesi, Mens sana in corpore ide ve tüm sömürgelerinde yaygınlaştırıyorlar.
İşte bu süreçle birlikte, futbolun üzerindeki masumiyet perdesi veya örtüsükalkıyor ve futbol, modernleştiriliyor ve bambaşka işlevler üstlenerek bambaşka anlamlar üretmekte kullanılmaya başlanıyor.
Modernleştirici Bir Aygıt Olarak Futbol
Önce kitlesel, sonra da küresel ve küreselleşen, küresel kültürün popüler kodlarını, anlam dünyasını küre ölçeğinde taşıyan, yaygınlaştıran ve meşrûlaştıran bir fenomen olarak futbolun modern ve sonrasına ilişkin bir fenomen olduğunu düşünüyorum.
Kültürel İncelemeler okulunun kurucularından Stuart Hallün dikkat çektiği gibi futbol, sanayileşme sürecinde toplumun modernleştirilmesi amacıyla elitler tarafından modernleştirici bir enstrüman olarak kullanılmıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Batı Avrupa ülkelerindeki modernleştirici elitler, futbolu, rasyonel, belli kurallara bağlı, açık ve herkesçe bilinebilecek ve benimsenebilecek bir kitle oyunu hâline getirirler.
Futbolun toplumu modernleştirici modern bir oyun hâline getirildiği vakitler, hızla sanayileşen Batı Avrupa toplumlarında gazete başta olmak üzere belli başlı kitle iletişim araçlarının da yaygınlaştığı, modern toplumlarda kitle kültürünün dominant kültür konumuna ulaştığı bir zaman aralığıdır. Gazete gibi modern matbaanın icadından sonraki süreçte icat edilen kitle iletişim araçları toplumu modernleştirmekte ne denli belirleyici işler ve işlevler üstlenmişse, futbol da modern toplumlardaki modernleştirici elitler tarafından kitlelerin modernleştirilmesi sürecinde etkili bir araç olarak görülmüş ve bu çerçevede kullanılmıştır. Futbolun kitlelerin modernleştirilmesi sürecinde etkili bir araç olarak kullanılabileceğini ilk kez İngilizler fark etmiş, ardından diğer Batı Avrupa toplumları ve tüm dünya ülkeleri futbolun bu gücünü fark etmekte gecikmemişlerdir. 20. yüzyılın başlarında Tükiye de dahil modernleşen ve modernleşme sürecine girdirilen hemen hemen bütün ülkelerde kitlece bağlıları ve taraftarları oluşan büyük ve kalıcı futbol kulüpleri kurulmaya, İkinci Dünya Savaşından sonra ise bölgesel, kıtasal ve küresel futbol turnuvaları düzenlenmeye başlamıştır. Televizyonun hayatımıza girmeye başladığı süreçten itibarense futbolun algılanma, izlenme, tüketilme ve bağlanma biçimleri dramatik bir şekilde değişmiştir. Bir spor, ritüel ve aidiyet biçimi olarak genelde sporun, özelde ise atletizm ve futbolun kitleleri yönlendirmekte, hatta manipüle etmekte nasıl ürkütücü şekillerde kullanılabileceğinin en çarpıcı örneği Hitler Almanyasında yaşanmıştır.
Modernleştirici elitler, futbolu düzenli, rasyonel, kontrol edilebilir ve açık kurallara bağlı olarak bir oyun haline getirerek nasıl modernleştirmişler ve modernleştirici bir aygıt olarak kullanmakta gecikmemişlerse, postmodern süreçte de yine yönetici elitler, futbolu kitleleri kontrol etmekte, yönlendirmekte, hayatın sıkıntılarından arındırmakta neo-pagan bir ritüel ve oyun türü olarak kullanmakta da gecikmemişlerdir. Popüler kültür endüstrisinin en önemli, en büyüleyici ve en yönlendirici aidiyet içimlerinden biri olarak görülen futbolun nasıl din-dışı kutsallıklar ve ikonlar üreten bir fenomen hâline geldiğini görebilmek için modernliğe ve postmodernliğe kısaca bakmak yararlı olabilir diye düşünüyorum.
Aydınlanma düşüncesinin kurucu babalarından Kant, aydınlanmayı, dolayısıyla modernliği, insanın ergenlik çağına ulaşması süreci olarak tanımlamıştı: Kanta ve tabii ki diğer aydınlamacı filozoflara göre, insan, ancak aydınlanma ve dolayısıyla modernlikle birlikte aklını kullanmaya, aklıyla düşünmeye ve akletmeye başlamıştı.
Modernliğin en temel vaatlerinden biri tarihin lineer bir şekilde ilerlediği iddiasıydı. Bu mantıktan gidecek olursak, modernlik-sonrası dönemde insanın artık ergenlik çağından olgunluk çağına ulaşması gerekir. Ancak pratiğin hiç de böyle tezahür etmediğini görüyoruz. Postmodern düşünürler, modern-sonrası dönemi, insanın olgunluk çağına doğru ilerlediği ve evrildiği bir dönem olarak değil, insanın çocuksuluk çağına geri-dönüşünün yaşandığı bambaşka bir dönem olarak tanımlarlar. İnsanın modern dönemde olduğu gibi bilincinin (ve dolayısıyla aklının) değil, bilinçdışının (dolayısıyla psikanalistlerin, insanın ikincil özelliği olarak tarif ettikleri içgüdülerinin) belirlediği, insanın kültür endüstrisi tarafından kuşatma altına alındığı; aklın değil, akıl-dışının hâkim olduğu; amaçların ortadan kalktığı, araçların (bilimin, teknolojinin vesaire) amaç hâline geldiği araçsal akıl çağının belirlediği bir akıl tutulmasıbelirsizlikler ve kaos düzeni geçerli olmaya başlayacaktır, bütün bir küre üzerinde.
Din-Dışı Kutsallık ve Neo-Paganizm Biçimi ve Alanı Olarak Futbol
Çağımızın sosyal bilimcileri futbolu yeni-paganizm biçimlerinden biri olarak görüyorlar. Futbolun büyüsü, cazibesi ve gücü, psikanalistlerin insanın ikincil özellikleri olarak tanımladıkları tastamam bir din-dışı bir kutsallık, din-dışı bir coşku, trans hâli ve neo-pagan, neo-barbardolayısıyla duygu, haz ve ânlık tatminler dünyasına hitap edenprimitif âidiyet biçimleri üretebilmesinde gizli. Bu nedenle, futbolu bütün yönleriyle ve boyutlarıyla anlamlandırabilmenin, televizyon futboluyla birlikte futbolun nasıl bir neo-paganizm biçimine dönüştürüldüğünü gösterecek bir arkeoloji çalışması yapabilmenin, dolayısıyla bir futbol felsefesi geliştirebilmenin yolu, futbolu, din-dışı kutsallık kavramı ekseninde incelemek ve tartışmaktan geçiyor.
Peki, din-dışı kutsallık ne demek? Din-dışı kutsallık kavramıyla, sekülerlik arasında kopmaz bir ilişki var. Ernest Gellner, modernlikle birlikte yaşanan ve günümüze kadar gelen süreçte Batıda (ve Batı kültürünün küre ölçeğinde yaygınlaşarak küreselleştirilmesiyle birlikte dünya genelinde) iki tür sekülerizm biçiminin ortaya çıktığını söyler: Buna göre, birinci sekülerizm çağı, modernliği ve modern süreci açıklar ve dinin hayattan uzaklaştırılması sürecidir. İkinci sekülerizm çağı ise postmodernliği ve postmodern süreci açıklar ve bu kez dünyevî olanın ve dünyevî alanların dinselleştirilmesi / kutsanması sürecidir. Bu süreçte, insanın bilinine, aklına değil, bilinaltına, duygu, haz ve iç-dünyasına hitap eden sinema, televizyon, bigisayar, internet, müzik, eğlence ve spor endüstrisi, kısacası kültür enüstrisi, bu kez kitlelerin hayatlarını, zevklerini, beğenilerini, anlam dünyalarını şekillendiren, belirleyen din-dışı ikonlar, durumlar ve kutsallar üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bu süreç, neo-sekülerim ve neo-paganizm sürecidir. İşte bir seküler arınma, bir toplumsal kaçış, bir din-dışı ritüel, bir ayartıcı oyun, mevcut yapılara ve durumlara kütlesel bir muhalefet biçimi olarak postmodern futbol, bu süreci hem besleyen, hem yeniden-üreten, hem de bu süreçte kullanılan mevcut iktidar aygıtlarını ve iktidar kurma biçimlerini meşrûlaştıran en güçlü ve en yaygın enstrümanlardan biridir.
Neo-seküler ve neo-pagan bir fenomen olarak futbol, bu duruma, konuma ve işleve birdenbire sahip olmaya başlamadı elbette ki. Sekülerlik, bu süreci hazırladı ve seklerleşme süreinde bütün alanları, sanatları, yapıları ve durumları araçsallaştırdı. Sekülerliğin Adorno ve Horkheimerın araçsal akıl olarak adlandırdıkları manipülasyon ve kontrol biçimlerini ve din-dışı kutsallık formlarını ve pratiklerini nasıl ürettiğine ve kışkırttığına da kısaca bakmak yararlı olabilir.
Thomas Luckmann, sekülerizmin Batı toplumlarında gizli / görünmez din (invisible religion) haline geldiğini söyler. Luckmana göre, Batıda sekülerizm, modern insanın anlam ve kişisel kurtuluş arayışında; kendini ifade ve gerçekleştirme sürecinde dinin yerini almıştır.
Batıda önceden din tarafından tanımlanan otorite, hegemonya ve meşruiyet kaynakları, modernlikle birlikte sekülerizm tarafından tanımlanmaya başlanmıştır. Bu süreç, siyasi, ekonomik ve kültürel iktidar aygıtlarının ve faaliyet biçimlerinin de sekülerleşmesini, hayatın bütün alanlarının seküler kodlara göre yeniden tanımlanmasını ve düzenlenmesini gerektirmiştir. Din de, bu süreçten nasibini almış, kamusal alandan uzaklaştırılarak bireysel alana hapsedilmiş yani marjinal / arızî bir unsur hâline getirilmiştir.
Ancak Batıda dinin marjinalleştirilmesi, sekülerliğin temel / tanımlayıcı paradigma hâline getirilmesi, dine duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmamış; aksine daha da artırmıştır. Sekülerliğin hayatın her alanını tanımlayan yegane güç olması, John Keanein deyişiyle varoluşsal belirsizlikyaşanmasına yol açmış; bu da kaçınılmaz olarak kutsalın yeniden dönüşünü icbar etmiştir. Ancak burada yeniden döndüğünü söylediğimiz kutsal, dinsel özünden arınmış; geçici etkileri olabilen din-dışı kutsallıklardır. Din, hayatın görünür alanlarından çekilince kaçınılmaz olarak zuhur eden varoluşsal belirsizliği; anlam kaymasını ve anlam krizini aşabilmek için hayata anlam verebileceği düşünülen din-dışı kutsallıklar üreten bir vasat; bu vasatı sürekli canlı tutan vasıtalar icat edilmiştir.
Örneğin romanın icadı, bu açıdan oldukça anlamlıdır. Marksist edebiyat teorisyenlerinden Terry Eagleton, 17. yüzyıldan itibaren, romanın dinin yerini aldığını, dinin gördüğü işlevleri görmeye başladığını söyler.
Eagletonın (üstelik de Marksist biri olarak!) roman için yaptığı bu gözlem artık bütün bir kültür endüstrisi için de yapılabilecek bir gözlemdir: Nitekim yaşayan cins kafalardan ve imaginatif sosyal teorisyenlerden Samuel Weber, Mass Madiauras: Form, Technics, Media başlıklı önemli kitabında, bugün spordan sinemaya, televizyondan sanal dünyaya kadar bütün bir kültür endüstrisinin başat işlevinin din-dışı kutsallıklar üretmek olduğunu söyler. İşte futbol, bu sürecin en önemli alanlarından ve enstrümanlarından biridir.
Futbolun din-dışı kutsallık üreten bir enstrümana nasıl dönüştüğünü daha iyi kavrayabilmek için bütün bir popüler kültür endüstrisinin nasıl din-dışı kutsallıklar ürettiğine somut örneklerden yola çıkarak bakmanın bir hayli zihin açıcı olduğunu düşünüyorum.
Din-dışı kutsallık kavramının kültür endüstrisinin belli başlı alanlarında nasıl tezâhür ettiğini Türkiye'de "dil ustamız" Hakkı Devrim'in yönetiminde yayımlanan (ama Türkçe'si bakımından dökülen) Axis-2000 başlıklı Fransız ansiklopedisinden uzunca bir alıntı yaparak özetleyeceğim. Gerçekten nefis bir şekilde yazılan "din" maddesinin "din-dışı kutsallık" bölümü, Türkiye'de kutsanan ama henüz derinliğine vâkıf olmakta çok geciktiğimiz Fransız laik sosyal biliminin ufuklarını çok güzel ele veren ve Fransızların karikatürü ülkemizin ufuksuz seküler aydınlarını da şaşırtacak / şaşkına çevirecek önemli bilgiler içeriyor. O halde bu uzun alıntıyı birlikte okuyalım:
"Siyaset, bilim ve spor alanlarında dinî denebilecek olaylar ortaya çıkıyor: Rock müziği konserlerinden, siyasî militanlıktan ... bilimsel varsayımlardan futbol maçlarına kadar din, bugün din-dışında kendisini gösteriyor. [...]
Durkheim'a göre [...] 'din, inanmakla... başlar ve ... bir çok inanç çeşidi vardır. Aramızdan birçoğu, ilerlemeye, babalarının Tanrı'ya veya azizlere inandığı aynı saflıkla inanmıyor mu? Toplumun kendini Tanrı yerine koyması veya tanrılar yaratması konusundaki yeteneği, hiçbir zaman, Fransız Devrimi'nin ilk yıllarında olduğu kadar açıkça görülmemiştir. O yıllarda, doğası gereği tamamen laik olan şeyler, ... kutsal şeylere dönüştürülmüştü...'
Max Weber, coşku, bağlılık ve inanma belirtilerini din-dışı alanlarla bütünleştirmek için 'değerlerin çoktanrıcılığı' kavramını ileri sürer. Weber, antikçağ çoktanrıcılığı ile çağdaş değerler arasında bir çok benzerlik bulur. [...]
Böylece, din-dışı kutsallık, şu üç ögeye dayanılarak belirlenebilir: Kollektif bir amaca yönelik değerler, olağanüstü bir kişinin imajı ve yoğun duygularla yüklü bir durum.
Tıp, bilişim, ekoloji ve spor, öteki etkinlikler arasında, halkın tümü için eylem hedeflerini temsil eden anlam dünyalar haline gelmiştir (müzik ve sporun bu hale yeniden geldiğini söylemeliyiz). Bu etkinlikler, hiç kuşkusuz güncellik taşırlar; ama aynı zamanda toplumsal yaşamın 'yönlendirici' alanlarıdırlar. Meselâ tıp, 'düzenleyen ve buyuran' bir ahlaksal ideolojidir; spor, global bir yaşam tarzıdır; bilişim, hakikate yeni bir ulaşma biçimidir; rock müziği, özgül bir kültür üslubudur. [...]
Yeni Tapınmalar
Müzik ve spor yıldızları, laik kutsallığın 'aziz'leri haline geldiler. Prometheus'un özlemlerini duymamalarına ve kökenleri bakımından soylu veya tanrısal olmamalarına rağmen bu starlar, çoğunlukla, daha ölmeden önce tapınma konusu oluyorlar. Kişilikleri çevresinde, dinî alana gönderimde bulunan davranışların ortaya çıkmasına yol açıyorlar.
Bob Dylan, 'bir tür karşıt-kültür rüyasının ayinini yapan büyük rahip' olarak niteleniyor ve Diego Maradona, 'futbolun tanrısı' diye kutsanıyor.
Böyle bir idol, kendilerini 'fans' (hayranlar) diye adlandıranların bağnaz davranışların[ın] yöneldiği bir nesne oluyor. Bunlar, idollerinin hayatının bütün ayrıntılarını eksiksiz olarak biliyorlar; onun hareketlerini taklit ediyorlar; onun gibi giyinip taranıyorlar; starla yakın ilişkisi olduğu için çok büyük değer taşıyan fotoğraflarını, fetiş haline gelmiş eşyasını veya kutsal kalıntılarını 'dindarca' toplayıp koleksiyon yapıyorlar ve dokunmak için saatlerce bekledikleri starı karşılarında görünce kendilerinden geçiyorlar.
İşlev benzerliği dolayısıyla laik kutsallaşma dinlerinkine ... benziyor. Nitekim fanatiklerin davranışı, olmak istedikleri şeyle bir özdeşleşmeye dayanmaktadır: Yani bu hayranlar, kendi isteklerini ve korkularını idollerine yansıtmaktadırlar. [...]
Laik kutsallık, gerçek bir aşkınlık yönelişini de geliştirebilir. [...] Dört starın (James Dean, Elvis Presley, Jim Morrison, Claude François) en etkin ve ünlü oldukları bir sırada ölümleri, bir kopuş durumu ortaya çıkarmış ve onların hayranlarından bazıları, starın mezarı çevresinde Hıristiyanlık modeline uyan büyüsel-dinî davranışlarla bir çeşit tapınma yaratarak bu kopuş durumunu ölümü bile reddederek telafi etmeye yönelmişlerdir.
Ölümün Reddedilmesi
Bu reddediş, efsanemsi anlatılarda veya söylentilerde ve hatta starla iletişim kurmaya yönelen büyü etkinliklerinde kendini dile getirmektedir. James Dean'in trafik kazasından sonra yaşadığı, bir tımarhaneye veya hastaneye kaldırıldığı söylenmekte, görünmeyen ve var olan bu aktörle iletişim kurmak için ispritizma seansları düzenlenmektedir. Amerikalıların yüzde 10'u için Elvis Presley hâlâ yaşamaktadır; [...] bir Paris gazetesine göre bu oran yüzde 50'dir. Artık 'etsiz-kemiksiz bir melek' olduğu söylenen Claude Farnçois da, öteki dünyadan mesajlar [...] göndermekte ve ispritizma etkinliği sonucunda bazı sevgili kullarla ayrıcalıklı bir iletişim kurmaktadır.
Büyüsel-Dinî Uygulamalar
Bunlar, gücü ve etkililiği ölümünden sonra geride bıraktığı kutsal eşyaya yayılmış olan starın keramet ve mucize gücüne tanıklık etmektedirler. James Dean'in kutsallaştırılmış olan otomobili, bir ticaret konusu haline gelmiştir: Bu otomobile bakmak, direksiyonuna geçmek, bir cıvatayı veya başka bir parçayı almak için para ödenmektedir.
Elvis Presley'in adaklarla kaplı mezar taşından kopan küçük bir parça ve üzerinde yürüdüğü halının parçaları kutsal kalıntılar haline getirilmiştir.
Claude François'nın dua edilen ve teselli kaynağı olan mezarına, sakat çocuklar iyileşmek için ellerini değdirmektedirler; mezarın yanındaki çiçekler, starın gerçek veya sonradan yapılmış elbiselerinin parçaları kadar tutkuyla istenen ve aranan şeylerdir; posterler veya ünlü şarkıcının imzasını taşıyan çakmaklar, yerel bir ticaretin doğmasına yol açmıştır.
James Dean'in ilk ölüm yılları, kollektif bir dinî törenle anıldı; 3.000 kişi, aktör şerefine bir dinî hac düzenledi. Elvis Presley'e tapınmada ise, ilâhiler okunmakta, ayin görevlileri (bunlar, Presley'e ayırt edilemeyecek kadar benzeyen kimselerdir) ellerinde mumlarla mezarın önünden geçmektedirler. Bir hayranlar grubu da Club Claude François Forever'ı kurmuştur. Grubun amacı, idollerinin anısını tazelemek, bir kamu tapınması düzenlemek, bu şarkıcının bir fotoğrafını bir İncil'e veya 'fan'ın bağlılığını gerçek bir dindarın ve hatta bir rahibenin Tanrı'ya bağlılığıyla karşılaştırmaktan çekinmeyen 'inananlar'ın sayısını artırmaktır."
Alıntı burada bitiyor. Futbol'u eksene alarak burada söylenenleri yeniden gözden geçirdiğinizde, mevcut futbol pratiğini neden yeni-paganizm biçimlerinin bir türü ve tezahürü olarak tanımladığımızı kavramakta zorlanmayacağımızı sanıyorum.
Yusuf KAPLAN*
Prof. Dr., Bilgi Üniversitesi(BİLİM VE AKLIN AYDINLIĞINDA EĞİTİM DERGİSİ.)
*****
Seküler kavramından ne öğrendiğimi sorgulattığı için alıntıladım.
Sekülerizm'i şahsen kitaplardan keşfetmiş değilim. Düşündükçe ve dünyayla/kitleyle yolların ayrıldıkça, onu görebiliyorsun. Sekülerlik hazcılığa indirgenemez. Sadece maddi şey'lerin insanları etkilemesine de indirgenemez. (kapitalizm) Hepsinin toplamı ama daha fazlasıdır. Mesela statü ve kariyer peşinde koşma hazcılık değildir. Zira bunun için insanlar kendilerine gece gündüz işkence edercesine köpek gibi çalışıyorlar. Sırf şu yüksek noktada görünmek için. Bazen el altından durumu söylüyorum: "Usta, oraya çıkınca sonsuz bir yaşama mı kavuşacaksın?" Hayır, onlar suçlu değl; onlara ayak uyduramadığın için sen suçlusun. "Hayatın tadını kaçırmış renksiz biri" olarak anılırsın.
Sekülerizm yada sekülerlik, ikisi de bir. Ama devletin sekülerliği farklı. O, benim gündemimde değil. Tek tek bireylerin, sonra toplumun, kitlenin içinde yaşadığı hal.
Sekülerlik, yada dünyeviliğin bir menşei yok kültürel olarak. Her çağda, her toplumda dünyanın tek gerçek olarak ele alınması ve yaşanması görülmüştür ve görülebilir de. Ama bizim zamanımızı etkileyen sekülerlik, genel itibariyle Yunan ve Roma dönemlerinin tekrarıdır. Zira batı dünyası bunları kendine hiç çekinmeden mal etmiş, aynı zamanda takipçileri olan bizim gibi batı dışı toplumlara da bu hastalık bulaşmıştır. Hastalık, ama kimse bunun hastalık olduğunu kabül etmediği için bu kadar da yaygındır.
Ben, sekülerliğin bir inanç gerektirmediğini daha önce de söylemiştim. Gerçekten de dünyevilik, bizden bir iman istemez. İstediğin kadar dindar olabilirsin veya sosyalist. Daha doğrusu bunu iddia edebilirsin. Ancak, biliyoruz ki her ideal kendisini kişide duyurabildiği kadar görünürdür. Bu meyanda, zekatını vermeyen bir hacı da sonuna kadar seküler olabilir; şimdi köşebaşlarını tutmuş eski tüfek solcular da. Örtüsünün rengine göre kitabın kapağını tutturan bir dindar görünümlü kızda hazcılık arayamazsın. Yani, böyle yaparak haz duymaz. O, bu dünyada, herkesin bakşını kendine yönlendirebileceği bir gösterge ister. Bu gösterge entel bir görünüm de olabilirdi. Bu yüzden ben, sekülerliğin daha çok görüntü dünyasında ortaya çıktığını düşünüyorum. Zaten, görüntülerin dünyayı boğduğu bir zamanı yaşıyoruz. İnternete bakalım; onda biri yazı, gerisi görüntüdür. Görüntü üzerine yoğunlukla durmak lazım aslında. Çünkü kadraja alınmış bir görüntüden bahsediyoruz; yani çerçeveye alınmış görüntü. Kadraj, çok şeyi anlatır. Gazetelerdeki resimler gibi hiçbiri rastgele oraya konulmuş değildir. İnsanın bakışına sunulan her kadraj (bu, yazı dahi olabilir) yoğunluklu bir mesaj taşır.
Sıklıkla dini kaale aldığımız için, daha doğrusu kendimize referans yaptığımız için neredeyse kınanıyoruz. Yukarıdaki yazıları okudum arkadaşların. islam'ın hem bir yaşantı, hem bir inanç, hem de bir düşünüş olduğunu belirtmeye çalışmışlar ki, altına imza atarım. İslam'ı insanın kendi iç dünyasına hapsetmek, zaten dünyevileşmenin tezahürüdür. Kaldı ki, İslam'ın toplumsal iddiaları vardır. Bireye yönelik olduğu kadar, toplumu da inşa etmeyi, inancını yüklediği insanlara yükler. Mesela Kuran'dan bir emir: "İyiliği emir, kötülükten men." Etliye sütlüye karışmayan bir mümin profili yoktur Kuran'da. Tam bir imtiyaz, ancak güçsüzlere tanınmıştır. Güçsüzken bile bir kötülüğü kalben kınaman, ama güçlüyken müdahale etmen emredilmiştir. Yapmazsan sorumlusun.
Sekülerlik te aslında Kuran'da, hiç bir kavrama kaçmadan açıklanmıştır. Allah'a inandım deyip te, haksızlık yapanlar, fitne çıkaranlar, günah işlemekte sakınca görmeyenlere dair sert uyarılar vardır. Zira onların yerinin de ateş olduğu açıkça belirtilir. (Yüce Allah belirtiyor tabiki.) Dünya hayatının bir oyun, eğlenceden ibaret olduğu; dünya metaının (maddi değere sahip her türlü araç), kadınların, çocuklarla ve mallarla övünmenin bir aldatmacadan başka bir şey olmadığı da açıkça belirtiliyor. Esasen, işte bilimsel bir jargonla konuşmamız da yine sekülerliğin gereği ya, bütün bu tarifi yapılmış olgulaarı yine de batı'dan ithal kavramlarla açıklamaya çalışıyoruz. Oysa, sekülerizm, Kuran'da belirtilen "dünya ehli" olmaktan başka bir şey değildir.
Dünyanın öte alemi gölgelemesi, yok saydırması böyle kuvvetli olunca, elbetteki tüm ilişkilerin nevi maddi olacaktır. Ancak buna kapitalizm demek böylesine büyük bir olguyu küçültmek, hatta kaale almamak olur. Avrupa'da kapitalizmin gelişimine bakarsak, uhreviyatın diğer taraftan yıkıma uğratılmasıyla eş zamanlı olduğu görülür. Werner Sombart, "Aşk, Lüks ve Kapitalizm" eserinde, kapitalizmin ortaya çıkışını, batı'da yükselen gayri meşru ilişkilere dayandırırken, aslında farkında olmadan böylesi bir olguya da parmak basmıştır. Ki bence bu, daha büyük bir tesbittir. Gayri meşru ilişki derken bile, kendimize bir mihenk aldığımızı belirtiriz. Şimdi Avrupa'ya bakalım: Gayri meşru deyimi bile kalkmıştır. İngiltere'de eşcinsellere karşı çıkmak, cezai müeyyidelere bağlandı yakın zamanda.
Çok güzel teorik bilgiler var.
Bir insanın sekülerleşmesi yapıp ettikleriyle başlar sanırım.Seküler dünyaya katkısı olanlar
veya sekülerleşmeden uzaklaşanlar, kendisinin hangi noktada olduğunu çok iyi bilecektir.
Sonuçta birey toplumu oluşturacak, toplum o yönde rotasını çizecektir. Tarla olan dünyada sabahlamayıp akşam evine dönenler, seküler tuzağa düşmeyenlerdir heralde...
"...İslam dünyası kültürel biçimlerinin korunmasını,İslamın modernizme direnci gibi gören ve gösteren modernist düşüncelerle aynı yönde davranmak suretiyle,bu biçimleri korumayı ön planda tutarak,söyleminin içinin boşalmasını gözardı etmekte ve bu yolla ödünsüz dünyevileşmektedir.
...İslam adına konuşan çevreler müslümanlıkklarını anti-Batı ve anti-modernist tezlerle teminat altındahissettikleri sürece sekülerleşme/(post)modernleşmeden kurtulamayacaklardır.Zaten dünyanın şimdilik görünen senaryosu da böyle bir senaryodur;bir tarafta "hıristiyan" kültürüyle tanımlanan Batı,diğer tarafta İslam kültürüyle tanımlanan İslam ülkeleri.Kimsenin aklına bu terimlerin içinin ne kadar boşaltılmış olduğunu sorgulamak gelmediği sürece,Batı öncelikle Reformasyon ile dünyevileştirdiği Hıristiyan kimliğini,İslam ülkeleri ise daha ziyade giyim kuşam vb şekilleri ön planda tutmak yoluyla kendilerine özgü bir şekilde dünyevileştirdikleri İslam kimliğini vurgulayabilirler.bu koşullar altında,toplumlararası ilişkiler,eskiden Batı'nın belli kültürel değerleri dayatması yüzünden yaşadığı gerginliklerin yarattığı pratik sorunlarla karşılaşmadan,bir yandan "kültürel hoşgörü" anlayışına,diğer yandan Hristiyan Batı-Müslüman Doğu çatışması çerçevesi içinde ifade edilen,kültürel farklılıklarının doğurduğu karşıtlıklarının yumuşak zeminine oturtulabilir."
(Nuray Mert)
Post-modernliğin stratejilerini de yabana atmamak lazım.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız