Tarih: Cmt Ekm 06, 2007 12:54 am Mesaj konusu: Kendini yumruklayan adam
Kendini yumruklayan adam
Ring korkulukları... çatık kaşlar... kanlı bandajlar... nakavt edilen ahlak ve perdeden yayılan kan kokusu...
Sinema tarihinde içinde bir tek insanın bile ölümüne yer vermemiş olduğu halde her planına, yığınla insanın yok edildiği aksiyon filmlerinin şiddetini sindirmiş çok fazla filme rastlanmaz. Ama bu azınlık arasında öyle bir film vardır ki, onu kulvarındaki filmlerle karşılaştırmak ya da aynı sınıfa sokmaya çalışmak, onu yeterince anlayamamak ya da sinemasal yetkinliğini görmezlikten gelmekle açıklanabilir. Evet (Raging Bull) Kızgın Boğa, bir boks filmdir, ama, mesela bir başka boks filmi olan Rocky ile kesinlikle karıştırılmamalıdır. “Kızgın Boğa” Rocky gibi boksu metafor olarak kullanıp iradenin zaferinden, ideal için gösterilen sebatın nelere kadir olabileceğinden ya da kontrol altına alınmış içsellikle kişinin, önündeki tüm engelleri aşarak hedeflenen başarıya ulaşmasından bahsetmez.
Boks bir terapidir
O boksu kişisel ifade olanaklarından kendini mahrum etmiş birinin tek kendini ifade şekli, ızdırap içindeki ruhun tatmin ya da tedavi edilmeye çalışıldığı bir tür terapi olarak betimler. Boksun boksörden sonra seyirci içinde bir terapi, arınma ve giderek boşalma niteliği taşıdığını; şiddetin ya da boksun –seyirlik olduğundan dolayı– asla onu gerçekleştiren bireyle sınırlı kalmayacağını söyler. Herhangi bir şekilde şiddete tanık olanlarında gördüklerinin tesiriyle bu terapiye katılacaklarının altını çizer. Maçtan sonra tribünlerin büyük ölçekte bir ringe dönüşmesi yönetmenin tezini doğrular mahiyette. Helezon vari kavisler çizerek genişleyen bu tez son tahlilde, birleşik devletlerin politik saldırganlıklarının aynı kaynaklı olduğudur. Bu ülkenin, kendi vehimlerinin eşkalini muhtelif kara parçalarına benzeterek oralara ölüm yağdırması filmin eksenine oturttuğu mesajın teyidi ve açılımı olabilir rahatlıkla.
Kızgın Boğa Hollywood’un yaşayan en büyük yönetmenlerinden Scorsese’nin 1980 senesinde senarist Paul Scharader ile birlikte dört yıllık çalışmalarının sonucu gerçekleştirilmiş bir film. Senaryo çalışmalarına boksörün kendisi de katılmış, gel gelelim filmin son halinden pek memnun kalmamış eski şampiyon. Yönetmen bu filmde de boksörün aslını kamufle eden şöhret maskesini aralayarak şöhretin iç huzur-mutluluk getirmediğini dosta düşmana gösteriyor. Bu tavrıyla drama yakınlaşan film içerdiği mesajlar, kahramanın değişim süreci göz önüne alındığında melodrama yakın bir tat vermekten kurtulamıyor. Yönetmen La Motta’nın 1941’de boksa başlamasından evliliğine, şampiyon oluşundan yeniden evlenmesine ve 1964’te boksu bırakıp komedyen olmasına kadar geçen süreyi zamanda sıçramalar yaparak anlatıyor.
Scorsese, Kızgın Boğa ile Taksi Şoförü’ndeki o bildik yalnızlık, psikolojik dengesizlik, çıkışsızlık ve şiddet temalarına geri dönüyor. Alışıldık Scorsese’i karakterlerine cuk diye oturan La Motta’nın tatminsiz ruhu, dizginlenemez öfkesi, marazi kıskançlığı, ukalalığı ve paranoyası Scorsese için adeta biçilmiş kaftan. Elindeki malzemeden optimum derecede yararlanan yönetmen, her açıdan acı ve acıklı bir yaşam öyküsü sunuyor. Filmin girişindeki sekansta La Motta’nın ringde bornozla yaptığı antrenmanın ağır çekimle verilmesi ve tercih edilen müziğin opera olması, daha giriş jeneriğinde seyirciyi etkileyici bir şiirsellikle buluşturuyor
Ringde yaşamayı hak etmeyen bir adam öfkesiyle yaşamdan intikam alırcasına dövüşen unvan sahibi bir boksörden göbekli bar komedyenine kadar öfkenin tarumar ettiği bir yaşamın resmini adeta hafızalarımıza kazıyor.
Raging Bull’un en büyük handikapı oyunculuk anlayışının doruğuna çıkan De Niro. De Niro rakiplerini birkaç raund içinde boş çuvala benzetirken … gard alma gereği duymadan, yüzü tanınmaz bir hale gelene dek dayak yiyip rakibine “beni düşüremedin” derken … kardeşiyle karısı arasında bir ilişki olduğunu iddia ederken … dargın olduğu kardeşiyle konuşmak için telefon kulübesine girip sessizce beklerken, performans olarak emsalsizleşirken neredeyse oyunculuğun şiirini yazıyor. Klasik De Niro ekolüne bire bir oturan La Motta karakterinin iç dünyası ile De Niro arasında bir eldivenle el arasındaki uyuma benzer bir birliktelik oluşuyor. Ve ringde dağınık saçları, gladyatör güllelerini andıran eldivenleri ve gözlerindeki öfke ile De Niro olmaya bir insan kadar uzak. Film bunlara benzer nedenlerle bugün bir De Niro filmi olarak anılıyor. De Niro Scorsese’den filmi adeta çalıp kendi hanesine ekliyor. Film ağır çekimlerden, şaşırtıcı kadraj kullanımlarına, inanılmaz kamera hareketlerinden, en ince ayrıntısına kadar planlanmış koreografisiyle ve saat gibi tıkır tıkır işleyen ,sahibinede (Thelma Scoonmaker) Oskar kazandıran kurgusuyla sinemanın unutulmaz filmleri arasında ayrıksı bir yere sahip olmayı hakediyor.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız