Toplumu gözetlemekten bıktım, ama içinde yaşadığımızdan görmezlikten de gelinemiyor. Mahalle baskısı gibi yeni kavram dolaşıma sokulmuştu; mucidin de çıktı iş ve medyanın eline baskı verdi. Şimdi hakim medya, toplumu adeta ötekileştirerek, milletin köklerini uzaklarda, Malezya'larda arıyor.
Bizde devrimler tepeden inmeci olduğu gibi, krizler de tepeden inme'dir. Ama tepeden inme oluşları, bunun maya tutmadığı anlamına gelmez. Ve medya, bizde konumu icabı, her zaman tepe'de yer almıştır. Hep yaptıkları gibi, kriz üretegelmektedir. Ve toplumu gerçekten de kamplara bölmektedir.
Önceki gün, üç erkek, iki tane de genç kız, 19 yaşındaki başörtülü bir kıza saldırmışlar, sözlü tacizin ardından. Örtüsünü çekiştirmişler. Bir kısım gençlerin de bu failleri aradığına hiç şüphem yok. Ama mesele de bu zaten. Toplum, medya eliyle gitgide bir infiale sürüklendiriliyor. Hem kendi yandaşlarını üertiyor, fişekliyor; hem de karşıtlarını.
Bu gidişat yöntemini değiştirmeden mecrasını genişleterek topluma aynı yönde etki etmeye devam ediyor. Bu yıllardır böyle. Karanlığa küfredeceğine bir mum yak demesi kolay ama hakim medyanın uğraşı alanındaki insanlar nasıl oluyor da tekrar tekrar aynı oyunlara kendilerini alet ediyorlar anlaması güç.
Bu ülkede medyanın insanları karşı karşıya getirmek için geçmişten beri kullandığı iki önemli silahı; insanların dine olan tutumları ve etnik ayrımcılık. Bizim köyün ismi Ermenice. Zamanında aynı köyde Kürtler ve Ermeniler sorunsuz bir şekilde en üst düzeyde paylaşımlarla bir arada yaşamışlar. Üstelik ne dinleri aynı, ne de ırkları. Cumhuriyetten sonra kuruluştan bugüne kadar bir çok Kürt ve İslam ayaklanmaları vuku bulmuş. Medyada işte işin tam bu can damarını eline geçirmiş durumda.
Cumhuriyetten sonra ne oldu da medya eline toplumu istediği zaman dokunup dürtükleme, duruma göre eğip bükme, yuvarlayıp yumaklaştırma, lastik bir top gibi zıplatma, topaç gibi çevirme imkanını geçirdi.
İktidar kavgası sürüyor ve büyüyor… Her şey, ilkeler, sorunlar, siyasi hamleler, anayasa metinleri ve tartışmaları bu kavganın aracı haline getiriliyor, bu kavga tarafından özünden uzaklaştırılıyor.
Mahalle baskısı, Malezya gibi sudan ama etkili, manasız ama tahrik edici "moda tartışmalar" bu kavganın araçları…
İşlevi malumdur bu araçların
İnsanları kavgaya sürer, taraf kılarlar, yanılsamalar, keskin inançlar, bağımlılıklar üretirler, zihinleri ele geçirir, hatta sizin yerinize düşünmeye başlarlar…
Velhasıl mekanizma sanılanın tersine işler. Mahalle baskısı, Malezya gibi araçlar kavgayı anlatmaz, anlamamıza vesile olmazlar.
Araçlarından hareketle bir kavganın içini, içeriğini, tümünü resmetmek de mümkün değildir…
Ama araçlar başka bir işe daha yararlar.
Size o araçları kullananların niyetlerini ve ruh hallerini anlatabilirler…
Dün deneyimli bir gazeteci dostumuz, tam da bu araçlardan hareketle ve bu araçlara işaret ederek, Hürriyet Grubu'nun son aylardaki yayın politikasının nedenlerini şöyle izah ediyordu:
"Bir değil, birçok faktör var… Emin Çölaşan'ın gönderilmesinin yarattığı imaj sarsıntısını tamir etmek var… Tiraj kaybını telafi etmek var… Başta yayın yönetmenin 22 Temmuz seçimlerini bir hezimet olarak görmesi ve bunu hazmedememesi var… Hükümetin kendilerine biat etmesini, olmadı ciddi bir şekilde kulak kabartmasını istemeleri var… Hükümetler nezdindeki geleneksel ayrıcalıklarını başkalarına kaptırma kaygısı var… Harekete geçebileceğini düşündükleri askerden önce harekete geçmek ve dahası askerle yapılan temaslar var…"
Bu sözlerin çizdiği resim şöyle tasvir edilebilir:
Resmin sağında, ağır siyasi bir havada "kendisini kimilerin arazi temizleyicisi tanımlayan bir yayın politikası"görülmektedir…
Solda bu ağır siyasi havayı kullanarak, hatta tahrik ederek "ayrıcalıklarını korumak isteyen ve siyasi yönetime ortak olmayı arzu eden bir basın politikası" izlenmektedir…
Ortada ise yayın yönetmeninden kaynaklanan ağır ve kişisel, ama bir o kadar da simgesel "psikolojik bir ruh hali" göze çarpmaktadır…
Durum bu…
Ama görmek gerek, bu yayın ve basın politikasının, bu ruh halinin gündemi tayin etmesi araç kullanmakta başarılı olduğunu gösteriyor.
Tüm gazeteler, tüm televizyonlar bu anlayışın ortaya attığı laflarla, ürettiği polemiklerle meşgul…
Yanıt yetiştirmek bile onu meşrulaştırıyor ve ne yazık ki, ülkedeki tartışma ve siyasi algı düzeyi git gide aşağıya çekiliyor.
Psikolojik harekât dedikleri de herhalde böyle bir şeydir…
Bu tür harekâtların, bu tür politikaların sonuçları ciddi, hatta vahim olur. Onları üretenlerin sorumlulukları da ağırdır…
Bu tür politikaların sonucunda insanlar bir konuda gördüklerine, yaşadıklarına değil, başkalarından duyduklarına inanıyorlarsa ve bu, salgın bir durum halini almışsa, sorun sadece çıtanın aşağıya inmesi değildir, sorun aynı zamanda toplumun hastalanmaya başlamasıdır.
Otoriter rejim ve zihniyete kapılar işte böyle açılır…
Sonuç ve sorumluluk budur…
Endişemiz, bu salgın hastalığın Türkiye'de yeni anayasa tartışmalarını dümura uğratmasıdır. Ya da ortaya 12 Eylül Anayasası'nın son halinden farklı olmayan garip bir uzlaşma metninin çıkmasıdır. Veya anayasa sürecinin çatışmayı tahrik etmemek için durdurulmasadır…
Böyle olursa, kimileri hasmını yıpratma ve ona zemin kazandırmama konusunda başarılı olacak, ancak Türkiye gerçek anlamda bir fırsatı, demokratik bir zeminde uzlaşma ve mutabakat üretme imkânını heba edecektir…
Hürriyet Gazetesi'nin amacı bu mudur?
Özkökgiller o zaman ne anlatacaklar bize ya da başkalarına?
Mahalle baskısı, Malezya gibi sudan ama etkili, manasız ama tahrik edici "moda tartışmalar" bu kavganın araçları…
Velhasıl mekanizma sanılanın tersine işler. Mahalle baskısı, Malezya gibi araçlar kavgayı anlatmaz, anlamamıza vesile olmazlar.
Hürriyet Gazetesi'nin amacı bu mudur?
Özkökgiller o zaman ne anlatacaklar bize ya da başkalarına?
Bu büyük savaşta herkes için bal var. Kimine bir parmak, kimine bir tabak, kimine kovan, kimine tüm yayla....
Oligarşi yıkılıyor ve yepyeni bir oligarşik düzen oluşuyor. Bu dönem ülkenin iç politikasında yaşanan sancı, bu köşe kapmacada köşelerin eski sahiplerinin bu güçlerini ellerinde tutma kavgasıdır.
Bu sahibinin sadık kalemşörleri önlerine atılan kemik miktarınca havlar, yeri geldiğinde demokrat olurlar. Yeteri kadar solcu, bir tutam milliyetçilik, yılda bir iki kez müslüman. Devir değişiyor, öyle yada böyle. Bakalım yeni oligarşik düzen nasıl oynayacak bu müsamereyi....
medya dördüncü kuvvet olarak nitelendirilmekde medyanın önemini vurgulamak için yeterli bir değerlendirme... biz insanlar medyanın bu özeliğini gözardı ediyoruz ki eğitimli kesimde öyle bir yıl boyunca devlet yurdunda kaldım orda gündemi takip edebilmek için kısa haber başlıklarını bile dinleyebilmem mucizeydi.bu durumun en kötü tarafı da ordaki insanların toplumun eğitimli kesimini oluşturmaları... medya sektöründe çalışanlar toplumun nabzını tutan insanlardır bazen psikolog gibi çalışırlar insan üzerinde..bazen bir sosyoloğ toplmun karmaşık anlarında değerlendirmeler yaparlar ... ki bu yüzdendir medya her şeyi yazma her şeyi söyleme gücünü buluyor çünkü biliyorki dinlemeden anlamadan inanan bir kitle var önünde bu yüzdendir ki meslek etiğini gözardı edip haber yapan medya çalışanları var...
Medya kimlerin elindeyse, o toplumda egemenler de odur. Örnek, Türkiye'nin toplumsal yapısının izdüşümüne paralel medyanın oluşumu. Örnek, Yahudi cemaatinin iktidarına uygun medya kuruluşları, örnek, dünyaca ünlü haber ajanslarının batılı oluşu.
Medyanın kullandığı dilin, nasıl egemenlerin dili oluşturduğuna dair güncel bir örnek Merkez medya kurumları, ısrarla "türban sorunu" diyor. Merkez - çevre ayrımı, toplumsal yapının siyasete yansımasında kullanılıyordu. Merkez, gücü ellerinde bulunduranların (ve dolaysıyla devlet aygıtını); çevre ise yığınların betimleyicisi kavramlar. Başından beri merkezi oluşturan bütün güç odakları, Türkiye'de din (islam) karşıtı bir laiklik anlayış içinde olmuşlar, sürekli baskı ile sorun üreticisi oldukları halde (yani uyguladıkları baskı sorunu doğurduğu halde, inleyeni sorun görmüşler) ve aydınlanmacılığın da mirasçısı olarak sorunu derinleştirici kavram üretip gelmişlerdir. Yoksa 80 öncesinde de var olan sorunu, bugünün kavramı olan türban ile ilişkilendirmeye çalışmak ancak cehaletin göstergesi olabilirdi. Yani nasıl ki tarihi biz bugünün kavramlarıyla açımlayamazsak, sorunları da bugünün kavramlarına dahil edemeyiz. (Mesela eskiden var olan cihangirlik iddiası bugün geçerli olmadığı halde, o iddiayı ganimet isteği olarak çevirmek akla ziyan bir davranış olur.) Din karşıtı laiklik anlayışı, üstelik müslümanların kendisinden sücut etmesi, mantıken hatalı gibi görünüyor. Ancak bu görünüşte bir hatadır. Secdeye varmamış bir alna sahip olarak, islamın yasak saydığı bütün hal ve hareketleri türlü moda kavramlarla meşrulaştırmak; hatta islamın özüne ve ruhuna yabancı olarak sonra da islam hakkında ahkam kesmek, düzenleyici ve denetleyici olmaya çalışmak; işte bu normallik içindeki zıtlıktır. Yani bize normal görünenin gerçekte zıt bir hal oluşu.
İşte medyanın ısrarla meseleye "türban sorunu" demesi, türban ve başörtüsü arasındaki siyasi ayrımın da tarafı oluğunu göstermektedir. Çünkü dindar ahali yada muhafazakarlar, türban dememişler; başörtüsü demişlerdir. Çünkü türban labarutuvar üretimi bir cisim ve kavramdır. Mucitleri onlara yığınla anlam yüklemişlerdir. Başörtüsü ise ister inancın, isterse gelenekselliğin ürünü olsun; sonuna kadar yerli ve içseldir; yani var olan'ın savunusudur.
Medya, her toplumda egemenlerin diline sahiptir. Bu bizim tesbitimiz değil üstelik. yine batılı fikir adamlarının tesbiti. Hoş, müneccim olmaya da gerek yok bunu görmek için. Lakin işin önemli tarafı, batılı fikir adamları dahi, medyanın nasıl egemenlerin dili olduğuna dair çok ince tahlillerde bulunmaya çalışmışlar ve bulunmuşlardır. Çünkü onların işi zordu, çünkü yönetim işinin inceldiği batıda yaşıyorlardı. İnce ve nerdeyse görünmez. Bizde ise herşey çok kaba bir şekilde ortada duruyor ve ne hikmettir ki yine de görünmez.
Kısacası medya, egemenlerin diline sahiptir; çünkü kendisi bizzatihi egemenler arasında yer alır.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız