Sosyolog, sosyal bilimlerin o kaçınılmaz öznelliğini yenebilmek için mümkün mertebe nesnel olmaya çalışır. Ama başarır mı, söylemesi zor. Çünkü kabül ettiği ön kabülleri vardır; sonra illaki bir bakış açısına sahiptir. Olguyu tanrı gibi bütünlüklü değil, daima kaçınılmaz bir pozisyonda görür ve görünmeyen yerler hakkında bütünleme yoluna gider. Kısacası sosyoloji, disiplinleşmesine rağmen, kendini soğuk rakamlara, örneklemlere, deneylere teslim etmesine rağmen, hep olgunun dışındadır. Çok kalın eldivenleri vardır; bu bu eldivenler ona dokunuğunu hissettirmez. İncelenen grup yada toplum, ameliyat masasına yatırılmış bir hastadır; ama kendisi doktor değil. Nihayetinde kendine yol ve yöntemler belirleyerek, bir takım kavram ve terimler icat ederek disiplin olmaya çalışan, ve günümüzde sadece bu daracık alanda varlık derdindeki bir garip uzmanlık.
Ama ülkemizdeki durum daha sefilcedir. O herşeyi karadelik misali yutan fay hattı; her meseleyi de sorunsallaştırmaktadır. Ve sosyologlarımız da bu karadelik tarafından daha başından yutulmuştur. Ait oldukları kültüre, topluma, kalın siyah eldivenleri ile dokunmakta ve tanımaya çalışmaktadırlar. Aldıkları pozitivist, batılı/batıcı ve seküler eğitim onları o kadar yabancılaştırmıştır ki, yazın bile havalı pardesüsüyle gezen budala dedektifleri anımsatır. En büyük sosyal bilimcilerimizden birisi olan Şerif Mardin'in tek söylediği şeye bakalım: "Bu ülkede din, özelinde ise Nakşilik anlaşılmadığı müddetçe, halk tanınamaz." Söylediği, sokaktaki vatandaşın bildiği, hiç yoktan sezdiği, şu yada bu şekilde dile getirdiği çok kaba bir gerçek. Ama bunu, sırf mesleğinin hakkını vermek adına dile getirmiş bir sosyolog söylediği zaman, büyük sosyolog oluyor. Bir basit gerçekle büyük oluyor hem de. Peki diğerleri nerde, ne yapıyor o zaman?
Söyleyelim. Diğerleri, yani bu absürd bilimadamları (meslekleri değil, kendi kendilerini absürdleştirmişler), toplumu, kapandıkları akademik kalelerde (ki adına üniversite denen o mekanların, dünyevileşmenin de merkezi olduğunu iddia etmiştim.), halktan farklılaştırılmış mekanlarında kitaplara gömülerek, halkın arasına yalnızca araştırma yapmak için çıkarak, her halükarda ait olduğu yere boyuna yabancılaşarak, ve bunu da nesnellik sanarak olguları tanımaya çalışıyor. Ama unuttuğu bir şey var: Bir şeyden uzaklaşan, diğerine yaklaşır.
Şimdi popüler tarih sayfalarındaki ideolojik tarihsel kurguların yapılması gibi, kimi zaman hakim medya tarafından, ideolojik sosyal kurguların figüranları olmuştur bu zevat. Yaptıkları şey, istenen topluma giden yolda (bu toplum kurgusunun herşeyden münezzeh olması mümkün mü?; Yani bakış açılarından, kurgulayanın zihniyetinden...) veri toplamak ve bunları toplumun gözünün içine sokmaktır. Topluma, gönüllü psikolog ayağına yatıp yaklaşmakta ve onu sözümona kendisine tanımlayarak, içine düştüğü çukurdan kurtararak kurtarıcı olma hevesindedir/peşindedir. Ve illa ki bunlar da katı birer ideolojik aktörlerdir. Şu yada bu görüşe inanmayan sosyolog, en azından ülkemizde yoktur.
Bazıları işi o kadar azıtmışlardır ki, toplumun büyük küsüratını oluşturan, ve hatta nerdeyse toplumun kendisi olan çoğunluğa, "kovuklarından çıkıyorlar" deyip aşağılamaktadır. Ortadaki dönüşümü "Garibanizm İhtilali" olarak değerlendirirken, kendi elitistliğinden utanacağına, kıvanç duymaktadır. Ve bu gibi sosyologlar, tabiki bu gibiyse, hakim medyanın anahtar görevlerine, mesela genel yayın yönetmenliği gibi, getirebilmektedir. Sonra topluma karşı darbeyi bilimsel argümanları da kullanarak meşrulaştırmayı 'biliminin gereği' gibi gösterebilmektedir.
Edward Said olmak gerçekten zor mu? Hakim güce başkaldırmak, hadi benim görüşüme de değil, vicdanına yaslanmış bir bilimadamı olmak gerçekten çok mu zor? Bu yüzden diyorum ki, Türkiye'de gerçek aydın olmanın ilk koşulu, aydın sınıfını tekmelemekten geçer. Çünkü bu, İbrahim A.S'ın putları devirmesinden farksız, yüce ve anlamlı ve de varoluşumuz için zorunlu bir eylemdir.
Tekrar bu sosyolog bozuntularına dönelim... Yine hakim medya organlarına asker olmuş vaziyette, özellikle karşıtı oldukları yığınları sözümona araştırıyorlar, didikliyorlar; ama dokundukları bedene de sirayet etmeyi vazife biliyorlar. Çok yumuşak bir hamura dokunuyorlar çünkü ve bilim zaten dokunduğu şeyi etkiler. Görülmek istenen tabloya doğru bir kanal açılması ve bunun bilime yaslandırılması ise daha trajik.
Bilimlerin Eleştirisi, daha çok batıda rağbet gören bir yaklaşım. Ama bu ülkede, Cemil Meriç'in deyimiyle BU ÜLKE'de, bunu yapmak daha acil bir ihtiyaç göstermektedir. Yerli Edward Said'lerimizin çıkması, ve bu hakim dejanarasyonu elinde baltasıyla kırıp geçirmesi gerekmektedir. Elinde baltası olana 'barbar' derler. Ama barbarlık güçtür, kuvvettir ve korkusuzluktur.
Poe, yazdıkların çerçevesinden bir Nihat Genç tahlili yapsana bize. Genç aslında herkesin bildiği ama söyleyemediği şeyleri mi söylüyor? Yani yeni bir şey mi söylüyor ya da bilinen şeyleri mi dile getiriyor? Ya da söylemleri dinozor söylemlerinden farklı olduğu için mi bize yeni geliyor?
Hocam, ben hayatımda bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar Nihat Genç yazısı okudum. İki uzun yazısını Leman'da; belki bir iki tanesini de başka yerlerde. Belki diyorum, çünkü okuduğuma bile emin değilim.
Ama okuduğumda, "Bu adam vicdanlı." demiştim. Kısacası, O'nun tahlilini yapmaktan çok uzağım. Tanımıyorum ki.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız