neden ölümü anlatırken hazanı…solan yaprakları..kullanır insan .. doğa da biliyor ölümlü olduğunu ..insan doğada biliyor kendini…başka nasıl anlatır yok olmayı (ayrıcalıklı) insan...
44 yaşındaki Octave Charcot Fransa'nın Quiimper şehrinde okyanusa sarkan bir uçurumun kenarında arabasından indi. O gün yani 13 aralık 1998'de ölmeyi kafasına koymuştu. Planını soğukkanlılıkla uygulamaya başladı.Her şeyi düşünmüştü.Boynuna kalın bir urgan bağladı, urganın ucunu da bir kayaya. Şapkasıbndan çıkardığı çok zehirli mantarları (amanta phalloides) aceleyle çiğ çiğ yedi. Üstüne bir bidon benzin döküp ateşe verdi. Kayayı kucaklayarak uçurumdan atladı ve sıon bir hamleyle cebindeki tabancasını çekip başına ateş etti. Kurşun kafasını sıyırarak urganı koparttı,suya düşen Charcot'nun yanan elbiseleri söndü, soğuk suyun verdiği şokla mantarları kustu. Charcot o sırada yakınlarda olan Henri Duhem adlı bir balıkçı tarafından kurtarıldı ve hastaneye kaldırıldı. Şans ya da şanssızlık, Charcot ertesi gün hipotermiden (vücut ısısının aşırı düşmesi) hastanede öldü.
Bazen ölüm insanla böyle şakalaşıyor.
Korku ve pişmanlık...Ölümü her an hissetmen gereken yerde,şakaklarında hissetmek.Kalbinin daralması,medet bekleyen gözlerle etrafa bakmak...Korkunun acı su gibi ağzına dolması ve kalbinin gümbürtüsünü dinlemek.Önce kızmak -ama daha çok gencim,yapacak işlerim vardı- sonra pazarlıklar yapmak -eğer yaşarsam daha iyi bir insan olucam-...Geçmişi gözden geçirmek,ben ne yapmışım diye hayıflanmak ve ziyan ettiğin her gün için ağıtlar yakmak.Sanki Azrail kapıda bekliyormuşçasına vedalaşma isteği duymak,helalleşmek yakınlarla...Af dilemek kalbi kırılanlardan,anadan babadan,Mevla'dan...
Ve sözünde durmamak...Sanki o kadar yalvaran sen değilmişsin gibi unutmak günlerim öncesini,eline tutuşturulan şansı tepmek...Ölümü yalnızca cenazelerde hatırlamak,planlarımızı kurarken sanki bu dünyaya mıhlanmışçasına ölümü araya katmamak.Sadece başımız sıkıştığında el açnak Yaratıcı'ya ve çıkarcı insanlar haline gelmek...Küçük şeyleri büyütmek,özür dilemeyi erkeklik hesabı yapmak.Kandırmak kendimizi ve O'nu...Pazarlık sonucunda kârlı çıktığımızı zannedip ücretimizi ödememek.-Çekerim cezamı,boşver şimdi-deyip iğne battığında dahi sızlanmak...
İnsan bu,tuhaf çok tuhaf bir varlık.Sözünden dönen,acizliğini hatırlamayan ve tezatlıklarla yaşayan akıllı(!) yaratık.Bazı şeyleri anlamak için onunla burun buruna mı gelmeli,en önemli şeyleri en sona mı bırakmalı,ertelemeli mi sorumlulukları?Her aynaya bakışta insan ömrünün tükendiğini anlamaz mı?Sen!Şimdiye kadar seni önemsememiş,yaptıklarına karşılık seni alaya almış ve başı sıkıştığı anda sana koşan,adeta seni kullanan biri için ne düşünürsün?Sever misin onu,yardım elini uzatır mısın?İstese verir misin en güzel evini?Düşün ey nefsim,herkesten çok senin nasihate ihtiyacın var!Düşün ey insan!Kalk ayağa aç o gözlerini bak dünyaya ve anla hiç birşeyin başıboş olmadığını,bu dünyaya zevk için yollanmandığını...Son pişmanlık umarım fayda edecek vakti bulur...
kim demiş çökmeyecek diye ve kim demiş bulmayacak diye
işte insanın bazen ürperdiği bazense gelmesi için heyecan duyduğu vakıa;
ölüm,insanın hiçbirzaman kurtulmayacağı ,kendisini sevip sevmediğinin
hiçbir önemi olmayan durum ölüm,
aslında ne kadar güzeldir ölüm ,iki yöne bir kapıdır,bitmeyeceğini zan edenlere balyoz,içinde bitenlere müjde,
işte öylebir kapıdır, arkasıda iki türlüdür;
yine bitmemesi için uğraşanlara ızdırap,biteceği için uğraşanlara refah.
ne tatlıdır ölüm ve ne acıdır ölüm ,
gerçekten kendisini hissettirdiği an bazıları için o anla kalsada ,
kendisine sordurtmayı hatırlatması bakımından ne muhteşem bir olaydır,
kimse ölüm vakasından sonra dünya hakkında düşünmediğini iddia edemez,
çünkü kendisini bekleyen ve kendisinden kaşış olmayan o sonun farkındadır.
bu farkındalık istesede istemesede ona sordurtacaktır,işte sormayana nasılda sordurtur ölüm.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız