Kısa ve de yavaş adımlarla yürüyüp, kapıyı yavaşça açtı ve çıktı; hayallerinin saklandığı sır odasından.
Sabahın erken saatleriydi. Daha kimseler uyanmamıştı. Gecenin ağırlığı bile kalkmamıştı günün üzerinden. Apartmanın kapısında biraz bekledi. Etrafı gözden geçirdi. Ellerini havaya kaldırıp sağa sola hızlı bir şekilde salladı. Etrafına üşüşmeye çalışan anıları kovalamaya çalıştı.
Başını elleri arasına alıp sıktı. Biraz daha zaman geçmeliydi, sakin bir hayata kavuşmak için. Biliyordu.
Kısa bir süreliğine gözlerini kapadı. Adımını atmaya bile gücü yokmuşçasına sallandı durduğu yerde, bir öne bir arkaya.
Sesler duymaya başlamıştı. Uğultu halince milyonlarca, milyarlarca onun olmayan sesler.
Tanımadığı, tanımlayamadığı, duymak istemeyeceği tarzda sesler. Sonra tanıdık sesler kulaklarına doldu. Vapur sesi, dalga sesi, sabah çöplerini toplamaya başlayan çöpçülerin sesi, karşıdan karşıya geçmeye çalışan tekir kedinin patisinin sesleri, ağacın en üst dalında düşmeye hazırlanan kurumuş yaprağın sesi, mırıldanmaya çalıştığı şarkının sesi, romatizmalı olduğu nerde olursa olsun belli eden eklem yerlerinin sesleri. Ve sesler. Gitgide artan.
Çoğaldıkça şekilsizleşen, bir hortum gibi, belki de bir girdap gibi insanı içine çeken sesler. Sabahın bu saatinde, bu yığın yığın üzerine gelen sesler.
Düşündü. Dönmelimiydi? Bu sesler peşini bırakmayacaktı anlaşılan. Bir an peşini bırakmaları için hepsine yüksek pahada rüşvet vermeyi hayal etti. İşe yarar mıydı?
Gün istediği bir hal alır mı, sesler tükenir miydi? Sessizlik, bir anlık bir sessizlik için her şeyini verebilirdi. Peki bu seslerin susması için her şeyini vermesi gerekmiyor muydu zaten?
Ölüm... Sesleri susturabilecek tek şey miydi? Mesela insanların, ölüm ü sonrasında çıkaracakları üzüntü, hayret ya da başka nidaları duymayacaktı değil mi? Cesedi taşınmamalıydı örneğin. Ölmeyi tercih ettiği yerde tıpkı bir bitkinin doğumunu yaratan toprakla buluşması gibi, orada çürümeliydi. Yavaş yavaş iç içe geçmelilerdi toprakla. Bedeni önce günlerce durmalı, kendinden olanı kabul etmesini beklemeliydi toprağın. Emindi reddedilmezdi. Ama diğer her şey, her şey uzakta kalmalıydı.
Kirli ellerin dokunuşlarını istemiyordu. Hele ki ardından, binlerce kere küfretmiş ağızları ile, binlerce kez yalan söylemiş dilleriyle, binlerce kez sevmedikleri insanları öpmüş dudakları ile " iyi bilirdik" sözlerini söylemelerini istemiyordu.
İyi bilmesinlerdi zaten onu. Öylesine bilsinlerdi, bilmesinlerdi. "Tuhaf" desinlerdi. Hayır, hayır sussunlardı . Nolur sussunlardı.
Ah keşke emin olabilseydi. Keşke ölüm ile birlikte bu uğultuların biteceğinden emin olup, toprakla bütünleşebilseydi oracıkta. Ne zordu YARADILAN olmak. Ne kadar zordu, çizilmiş bir resmin ortasında bulunmak, bestelenmiş bir şarkının nakaratında yer almak, yazılmış bir kitabın girişi olmak varken gelişimi ya da sonucu olmak zorunda kalmak. Ne kadar zordu, olmuş, yapılmış, bitirilmiş olan şeylerin içinde adının anılması.
Oysa insan tüm bencilliğine rağmen onunla bir olmak istemez miydi?
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız