Tarih: Sal Hzr 12, 2007 9:20 pm Mesaj konusu: DP' den AKP'ye Merkez Sağın Kısa Tarihi
Üzerine gitmeden modernlik
Cumhuriyet idaresi, toplumdan, onun değerlerinden yabancılaşmış, bir siyasi projeyi tepeden topluma dayatan bir seçkinler idaresi olarak görüldü. Çok partili hayata geçişle birlikte Demokrat Parti, toplumu fazla üzerine gitmeden modernleştirme fikrine dayalı bir siyasi temsil zemini belirledi
BAŞLARKEN Türkiye erken seçim sürecinde 'sağ'ı ve 'sol'u yeniden tartışmaya başladı. Bu iki kavram uzun bir süredir önüne 'merkez' nitelemesi konularak telaffuz ediliyor. Siyasiler kendisini 'merkez sağ' olarak tanımlarken, koyu milliyetçilik ve dindar muhafazakârlığı temsil eden siyasi oluşumlarla arasına mesafe koymak istiyor. Peki merkez sağ ile söz konusu uç siyasi akımlar arasında ne tür örtüşme ve ayrışma alanlarından söz edilebilir? Türkiye'de merkez sağ siyaset denilince ilk akla gelen DP, AP, Anavatan ve DYP hangi süreç içinde bu güne ulaştı? Kurucu kadrolarının önemli bir bölümü Milli Görüş kökenli olan Adalet ve Kalkınma Partisi, geldiği nokta ve ortaya koyduğu siyasi anlayış itibarıyla ne kadar merkez sağın içinde ya da dışında?
Erken seçim atmosferinde siyasi tartışmalar iyiden iyiye kızışmış ve politika sahnesinin önde gelen aktörleri, soldan olsun sağdan olsun, kendini merkezde tanımlama gayretine girmişken Türkiye'de sağın tarihine bakmakta fayda var. Rejimin kurucu partisi CHP'nin içinden çıkan kadroların kurduğu Demokrat Parti, Türkiye'de sağ siyasetin de miladı kabul edilir. Demokrat Parti'nin 47 yıl aradan sonra, üstelik 'merkez sağı birleştirmek' gibi iddialı bir misyonla yeniden Türk siyasal hayatına girdiği seçim sürecinde, yakın tarihten çıkarılacak epey ders var.
Yedi yıl önce Radikal'e yazmaya başladığımda ilk yazım da merkez sağ ile ilgiliydi. 90'lı yılların sonlarına geldiğimizde Türkiye'de hararetli bir merkez sağ tartışması başlamıştı. Aslında, o da değil, merkez sağda meselesinin kafaları kurcalamaya başlaması, sağ siyaset cenahında Refah Partisi'nin, dolayısıyla İslamcılığın yükselişi ile başlar. Bunu, merkez sağın kendini, İslamcılığın uzağında bir yerde tanımlama gayreti çerçevesinde anlayabiliriz. Şimdilerde, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) dışında merkez sağda yer bulma çabası da aynı gayretin devamı değil mi?
Peki, şimdilerde merkez sağı AKP dışında bir yerde ihya etmeye gayret edenlerin iddia ettikleri gibi, merkez sağ başından beri bugün AKP'nin bulunduğu yerden çok uzakta bir yerde mi kurulmuştu?
Demokrat Parti (DP), Adalet Partisi (AP), Anavatan Partisi (ANAP), Doğru Yol Partisi (DYP) çizgisi hangi süreç içinde bugüne geldi? AKP'yi bu sürecin dışında tanımlamak ne kadar doğru? Merkez sağ gelenek ile koyu milliyetçilik ve dindar muhafazakârlığı temsil eden sağ partiler arasındaki örtüşme ve ayrışma alanları ne ve ne kadar?
Merkez sağı, her şeye sıfırdan başlayıp, siyaset bilimi jargonu içinde kodlamaya çalışarak izah etmeye çalışmak imkânsız. O nedenle, gelin merkez sağın serüvenini anlayabilmek için biraz hafıza tazeleyelim. Kim ne diyor, ne demek istiyor, daha iyi anlarız.
İki ana siyasi akım
Şimdilerde, siyasi hizalanma, Cumhuriyet tarihinin iki ana siyasi akımı çerçevesinde tanımlanmaya çalışılıyor. Tartışmanın, temel ekseni, 'devlet'in, 'resmi ideoloji'nin; temsilcisi, Cumhuriyetçi CHP geleneği ve 'millet'in, 'sivil siyaset'in demokrasinin temsilcisi Demokrat Parti, yani merkez sağ geleneği gibi gözüküyor. Durum kısaca böyle özetlenebilir. Zira, Cumhuriyet devrim niteliğinde bir siyasi dönüşümdür, dahası, her devrim gibi, bu devrimin ideolojisini temsil eden otoriter bir tek parti yönetimiyle tahkim edilmiştir. Bu arada, Cumhuriyet devrimi, sadece siyasal bir büyük dönüşüm değil, oldukça radikal bir 'kültür devrimi' ile birlikte yaşanmıştır. Bu kültür devrimi, topyekûn Batılılaşma ve sekülerleşmeyi öngörüyordu. Nitekim, temel sorun burada başladı. Aslında Tanzimat ile, yani 19. yüzyılın ortalarından itibaren başlayan Batılılaşma eğiliminin kök saldığı şehirli üst, orta sınıflar dışında kalan toplumun geniş kesimleri, bu kültür devrimine başından itibaren soğuk baktılar, uzak kaldılar. Ve aslında uzak kaldıkları için soğuk baktılar. Zaman içinde, uzak, dışarıda kaldıkları için soğuk baktıkları iddiasının yerine, soğuk baktıkları, yani milli-manevi değerlerine sahip çıktıkları için soğuk baktıkları iddiası yaygınlaştı; en azından sağ siyasetler bu teze sahip çıktılar.
Toplumun değerleri ve Cumhuriyet
Cumhuriyet idaresi, toplumdan, onun değerlerinden yabancılaşmış, bir siyasi projeyi tepeden topluma dayatan bir seçkinler idaresi olarak görüldü. Takdir edersiniz ki, toplumun değerlerinden kastedilen büyük ölçüde dini değerler ve sembollerdi. Peki, bu toplumun zengini, fakiri, şehirlisi, köylüsü, işçisi, esnafı, kadını, erkeği yok muydu? Onların birbirine karşı durumu neydi? Bu önemli değildi, Cumhuriyet devrimi, toplumu, 'imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir zümre' olarak tarif ediyordu. Bir ulus yaratmak için böylesine bir tarif gerekiyordu. Bu devrime ve daha ziyade onun kültür devrimine itirazı olanlar da pozisyonlarını bu şekilde belirlediler. Onlara göre de, toplum 'kaynaşmış bir kitle' idi ve de böyle olması gerekiyordu. Sorun, bu 'kitle'nin kim ve ne olduğu veya ne olacağıydı. Cumhuriyetçi gelenek bu kitleyi dönüştürmeyi hedefliyordu, bu kitle modern, Batılı alabildiğine Batılı görünümlü ve seküler olacaktı. Buna itiraz edenlerin de modernlikle bir sorunu yoktu. Tanzimat'tan beri, muhafazakâr söylemler (hatta birçok durumda muhafazakâr olmayanlar) Batı'nın teknolojisini, bilimini benimsemek gerektiğini, ama manevi değer ve sembollerin koruması gerektiğini söylüyorlardı.
Çokpartili hayata geçiş
Çok partili hayata geçişle birlikte, Demokrat Parti de, Cumhuriyetçi devrimin kökten ve kültürel değişimi öngören projesine karşı, toplumu fazla üzerine gitmeden modernleştirme fikrine dayalı olarak, siyasi temsil zeminini belirledi.
Dönemin önemli gazetecilerinden biri olan Emin Karakuş, 1954 seçim gezisinde Menderes'i izleyen grubun içindeymiş. Otomobilin içinde, Demokrat Parti konusunda diğer gazetecilerle hararetli biçimde sohbet ederken şoför lafa karışmış, "Bey" demiş, "Dikkat ettim sen bizim partinin aleyhinde konuşuyorsun." Karakuş, "Söylediklerim yalan mı?" diye sormuş. Bunun üzerine, şoför, "Doğru söylüyorsun, ama değil mi ki, bu parti bize 'Allahuekber' dedirtmiş, minarelerimizde bize duyurmuştur, bu bize yeter."(40 Yıllık Bir Gazeteci Gözüyle İşte Ankara, Hürriyet Yayınları, 1977, 167)
Merkez sağ ittifakın temel stratejisi
Malum, tek parti döneminde ezan Türkçeleştirilmiş ve ancak DP iktidarında tekrar Arapça okunmasına izin verilmişti. Şoförün bahsettiği olay budur. Aslında, merkez sağ siyasetin kısa tarihi de biraz budur. Geniş kitlelerin inanç, değer ve hayat tarzının siyasi temsili, liberal ekonomik politikalar ve bunlar üzerinden yürüyen bir modernleşmeyle harmanlanmış, yola böyle çıkılmış, bu yol büyük ölçüde aynı ekibin yeni koşullara uyarlanması ile devam etmiştir. Merkez sağ çatısı altında karşımıza çıkan, ilk bakışta tuhaf gibi görünen ideolojik ve toplumsal ittifakların arkasında, bu temel strateji vardır.
Nuray Mert - Radikal (10.06.2007)
En son attar tarafından Sal Hzr 12, 2007 9:29 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
DP toplumu demokratik siyasetle tanıştırma misyonuyla yola çıktı
CHP'nin Ankara Valisi Tandoğan'a atfedilen 'Memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz' sözü ünlüdür. 'Yeter, söz milletin' sloganıyla yola çıkan Demokrat Parti de biraz 'Memlekete demokrasi gelecekse onu da biz getiririz' türünden bir arka plana dayanıyordu.
CHP'nin meşhur Ankara Valisi Nevzat Tandoğan'a atfedilen 'Memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz' sözü ünlüdür. Ve fakat, 'Yeter, söz milletin!' sloganıyla yola çıkan Demokrat Parti hareketi de, aslında biraz, 'Memlekete demokrasi gelecekse onu da biz getiririz' türünden bir arka plana dayanıyordu. Bunu, Demokrat Parti çizgisine olumsuzluk atfetmek için değil, o dönemin kaçınılmaz biçimde tezahür eden seçkinci siyaset atmosferini hatırlatmak için söylüyorum. Demokrat Parti hareketi, demokrasi kavramıyla tanışık olmayan bir toplumu, tek parti çizgisinin ötesinde demokratik siyasetle tanıştırma misyonuyla yola çıkmıştı. Bu açıdan, partinin lider kadrosu ile toplumsal tabanı arasında kaçınılmaz ancak ciddi bir farklılık vardı.
DP kadrosu CHP içinden çıktı
Malum, Demokrat Parti lider kadrosu, CHP içinden çıkmıştır. Başka nereden çıkacaktı, diyebilirsiniz. Ancak, sıradan bir parti mensubiyetinden bahsetmiyorum, daha ciddi bir ortak zeminden söz ediyorum. Bu ortak zeminde, ilk göze çarpan, toplumsal tabanını büyük ölçüde Cumhuriyet'in kültür devrimine itirazın oluşturduğu bu oluşumun öncülerinin, aslında fazlasıyla, hayat tarzları ve zihniyetleri itibarıyla bu kültür devriminin de taşıyıcıları olmasıydı. Daha önemlisi, DP lider kadrosu, Cumhuriyet'e karşı oluşan muhafazakâr tepkiyi siyaseten temsil etmeyi benimsemekle birlikte, bu siyasi temsili Cumhuriyet kurumları çerçevesinde modern demokratik mücadele çerçevesinde görmüşlerdir. Tam da bu nedenle, Cumhuriyet'e itirazı bu çerçevenin dışında bir mücadeleye taşımak isteyenlerce; Menderes, 'Darağacına gidişin dahi baş sorumlusu kendisidir' şeklinde suçlanmıştır (Necip Fazıl Kısakürek, Benim Gözümde Menderes, Büyük Doğu Yayınları, 1993, 380).
Kısakürek'in eleştirisi
Sonradan sağ siyaset yelpazesinde geniş bir çevrenin, zihniyet dünyasında çok önemli yer teşkil eden Necip Fazıl, 'zıtlarını kökünden tasfiye edecek' bir siyaseti öngördüğü için Menderes ve Demokrat Parti deneyimini alabildiğine eleştirmiştir. Necip Fazıl, 1960 ihtilalini öncesinde vuku bulan ve göstericilere ateş açılması sonucu birinin ölümüyle sonuçlanan olaya ilişkin olarak, "Hükümet kuvvetlerine karşı fiille karşı duran Halk Partisi sevk ve idaresindeki sözde gençlik yığınlarından bir buçuk ölü yerine 150 ölü verdirilseydi ortada bir hükümet bulunduğu anlaşılır ve hiçbir şey olmazdı" diyordu. (428)
Ilımlı muhafazakârlık
Nitekim, DP karşıtı gençliğe karşı bir gençlik hareketi örgütleme gibi düşünceler karşısında, Celal Bayar'ın 'Onların Halk Partisi'ne aleyhtar oldukları noktalarda ben Halk Partisi ile beraberim!' sözü de eleştirilere hedef olmuştur. Oysa, Demokrat Partili liderler, gerçekten de, ılımlı bir muhafazakârlığı savunuyor, bunun ötesine geçişi 'tehlikeli' buluyorlardı. Adnan Menderes, Meclis'te, 'Ümmet hayatından yeni çıkmış ve taasup hislerinin kötü maksatla tahriki yolundan türlü tehlikelere maruz bırakılmış bir memleket olduğumuzu unutmamalıyız' (302) türünden birçok konuşma yapmıştır. Buna karşın, sağ milliyetçilik ve dindar muhafazakârlık, daha sonra çeşitli istikametler almak üzere, DP iktidarının yarattığı Cumhuriyet geleneğine 'itiraz' atmosferinde mayalanmıştır.
Demokrat Parti'den başlayarak, merkez sağ siyaset hep bu kıskaç altında yoluna devam etmek durumunda kalmıştır. Bir yanda, İkinci Dünya Savaşı sonrası daha yakınlaştığımız ABD'nin özellikle teşvik ettiği liberal ekonomi politikları, bu ekonomik politikları destekleyecek bir kitle tabanı bulma gayreti içinde, diğer yandan muhafazakâr oyları teminat altına alacak milliyetçi-muhafazakâr söylemler, politikalar.
'Büyük Doğu'ya örtülü destek
Necip Fazıl'ın 'Büyük Doğu' dergisinin örtülü ödenekten desteklenmesi bu kabilden bir siyasetin tezahürüdür. Necip Fazıl, bu desteği hiçbir zaman 'yeterli' bulmamış, 'Sadece birtakım örtülü ödenek tesellileri' diye şikâyet etmiştir. (363)
Bu arada, tabii, Soğuk Savaş döneminin Türkiye'ye yansımalarının yarattığı havayı da dikkate almak gerekir. Artık, tek mesele, Cumhuriyet Halk Partisi'nin temsil ettiği Batıcı, fazlasıyla laik, fazlasıyla Batıcı ve dolayısıyla topluma yabancılaşmış bir kültürel devrim ve onun siyasi dayatmacılığı ötesinde, ABD'nin ilan ettiği dünya çapında 'kömünizmle mücadele', Türkiye'deki politik ayrışma hattında yerini merkez sağ cenahta bulmuştur. Böylece dindarlık, muhafazakârlık, milliyetçilik, komünizmle mücadelenin açılımları haline gelmiştir.
Ali Fuad Başgil'in yaklaşımı
Demokrat Parti döneminin ünlü fikir adamlarından Ali Fuad Başgil, komünizmle mücadelede dinin rolünü şöyle özetliyordu: "... Neye onun var da benim yok diye sorması, işte komünizmin anası budur. Din bu sualin cevabını verir ve dindar bu cevabı bilir ve içi rahat eder..."
"Türkiye gibi nüfusunun yüzde 85'i çiftçi ve işçi olan ve en az yüzde 65'i okuyup yazma bilmeyen bir memlekette asırlar içinde yerleşmiş din ve maneviyat bağlarının birdenbire kopmasındaki tehlikeyi göstermek milli ve tarihi bir vazifedir", işte bu yüzden, insanlığın selameti maddeci ve inkârcı pozitivizmin 'Eğer Tanrı varsa onu yok etmelidir' formülünde değil, fakat 'Eğer Tanrı yoksa onu var etmeli' hakikatindedir. (Din ve Laiklik, 1954, 201, 269)
Nuray Mert - Radikal (11.06.2007)
En son attar tarafından Sal Hzr 12, 2007 9:29 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
AP hareketinde hiç değilse liderlik kadrosu açısından 'söz daha fazla milletin' olmuştur. Artık lider Cumhuriyet elitinden biri değil, bir köylü çocuğudur.
DP'nin bakanlarından ve fikir adamlarından Samet Ağaoğlu, "Adalet Partisi'nin halk hareketi niteliğini taşıyan yanı, başı koparılmış eski Demokrat Parti teşkilatının her şeye rağmen canlılığını muhafaza ederek bu partiye geçmiş olmasıdır" diyor. (Demokrat Parti'nin Doğuş ve Yükseliş Sebepleri, 1972, 9) Gerçekten de, 1960 darbesinin yarattığı savrulma, kısa zamanda atlatılmış ve AP, DP'nin istikametinde yola koyulmuş bir partidir. Bu arada, darbe sonrasında, darbenin yapıldığı partinin izinden gitmek üzere kurulmuş AP'nin, o koşullarda, darbeyi tartışma konusu yapmak bir yana, ona sahip çıkıp, milli bir hususiyet atfetmek yolunu tutmuş olduğunu hatırlatmak isterim.
Demirel, 1966'da 5 Haziran Kısmi Senato Seçimi öncesi yaptığı konuşmada, "(CHP) kendi siyasi maksatları uğruna, 27 Mayıs'ı bölücü bir hareket niteliğine getiriyor. 27 Mayıs'ı hiçbir şahsa, hiçbir zümreye, hiçbir sınıfa karşı olmayan birleştirici bir hareket olarak kabul etmek gerekir" demişti. (AP Genel Merkez Yayınları-28, 37)
Merkez sağın sembolik dengesi
Diğer taraftan, darbe sonrasında siyasetten büyük ölçüde tasfiye olan DP elit kadrosunun bıraktığı yerde, AP hareketinde, hiç değilse, liderlik kadrosu açısından 'söz daha fazla milletin' olmuştur. Bu süreçte, merkez sağda lider artık Cumhuriyet elitinin içinden biri değil, mühendislik eğitimi yaparak sivrilmiş bir köylü çocuğu Süleyman Demirel'dir. Ancak, eşi 60'lı yılların modern Batılı tarzda giyinen bir köylü çocuğu. Merkez sağın, sembolik dengesi bu resim çerçevesinde özetlenmiş gibidir.
Yine, Samet Ağaoğlu, DP hareketini değerlendirirken, 1960 darbesinden çok sonra, bir köylü kadının DP'nin doğuşuna ilişkin ifadesini nakleder, kadın "Köyümüz sessiz bir yerdi. Gelen yok, giden yok. Birdenbire insanlar çoğaldı etrafımızda. Herkes konuşur, söyleşir oldu. Şehirlere karışmak hevesi uyandı içimizde" demiş (. İşte, Demirel de, bu sürecin sembolik bir göstergesi gibiydi.
'Köylüsün sen köylü kal' mesajı
AP hareketine eleştirel bakan biri için olay; "...fakir memlekette böyle üç-beş yıl içinde milyonlar kazanmanın yolunu keşfetmiş zekâlara karşı duyulan hayranlık Demirel'i birdenbire ön plana çıkardı" şeklindeydi (Fikret Şahoğlu, AP'nin İçyüzü, 1965, 75). Oysa, milyonlar kazanmak bir yana, geniş halk kitleleri için kendilerine benzer birinin yükselmesi, 'şehirlere karışmak hevesi'nin uyanışının devamıydı. CHP bu kitleye uzaktı. Köy Enstitüleri projesi sandıkları gibi, bu hevese çare değildi, tam tersine, bu insanlar için, 'köylüsün sen köylü kal' mesajı veriyordu. AP milletvekili de olan yazar Osman Turan, "Köye medeniyet götüreceğini sandıkları gençleri bile küçük zenaatlarla, rençberlikle meşgul ederek, hem kültürden mahrum bırakmışlar, hem de onları toprağa bağlayarak şahsi gelişme ve yükselmelerine engel olmuşlardır" diyordu. (Vatanda Gurbet, Nakışlar Yayınevi, 1980, 39)
Bu koşullar altında, köylü kimliği ötesinde Demirel'in, kalkınmacı ekonomik politikaları ve söylemi, soldan bakanların bir türlü anlamak istememesine karşın, şehirlere karışmak hevesi ile örtüşüyordu.
Merkez sağın zihinsel arka planı
Yine de, kalkınmacı söylem ve ekonomik liberalizmin, siyasal liberalizmle buluşacağı bir toplumsal-düşünsel ortam söz konusu değildi. Bu koşullar altında, merkez sağın zihinsel arka planı ve duygu haritası, tek parti dönemine tepki olarak dışa vuran itiraz, aslında, Cumhuriyet devrimine karşı mesafeli bir yerde belirleniyordu. Böylece, Cumhuriyet'in seküler ulusal kimliğine uzak durulan yerde, ulusal kimliği dinsel ve tarihsel motiflerle tamamlayan sağ milliyetçilik ve dinsel kimliği daha öne çıkaran dindar muhafazakârlık damarları gelişti. Altmışlı yıllardan başlayarak, bu damarların merkez sağın dışına taştığı, partileşme (MÇP-MHP ve MNP-MSP) süreci yaşandı. Bu siyaset damarlarını ayrıca irdelemek gerekir. Bu çerçevede, sadece, bu damarların, her zaman merkez sağ siyasetlerin çatısı altında liberal damarla birlikte varolduğunu hatırlatmakta fayda var. Nitekim, 70'lerde kurulan Milliyetçi Cephe hükümetlerinde, bu bir aradalık, ayrıca gerektiğinde partiler arası koalisyon olarak tezahür etmişti.
Dahası, bu ayrışma ve örtüşme meselesi, sağ partiler arasında polemik konusu olabiliyordu. MSP yanlısı bir yayınevinin, bu partinin dini istismar ettiği iddialarına karşılık olarak, içinde AP amblemi basılı Kuran dağıtması, asıl bu partinin dini istismar ettiği şeklinde, karşı kanıt olarak gösteriliyordu.
'Milliyetçilik aleyhine dava'
Liberal ekonomik siyasetlerin, toplumsal tabandan yoksun olması, merkez sağı, sıklıkla koyu milliyetçi ve dindar muhafazakâr söylemlere dayanmak durumunda bırakmıştır.
29/6/1973 tarihli ve 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu'nun, 'öğrencilerin örf ve âdetlerine bağlı milliyetçi kişiler olarak yetiştirilmesini' öngören maddesini eğitim ve öğretim hizmetlerinin tarifi açısından Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali için Anayasa Mahkemesi'nde dava açtığında, Demirel bunu 'CHP milliyetçilik aleyhine dava açtı' diye nitelendirmişti. (TBMM, 1976 Bütçe Konuşması). Aynı konuşmada, 'Komünizmin Türkiye'yi kurulduğundan beri tehdit ettiğini' vurgulamış', 'komünizmle mücadele'ye devam etme kararlılığını tekrarlamıştır. Zira, yine hatırlamakta fayda var ki, bu dönem sağ siyasetlerin tümünü aynı çatı altında birleştiren, örtüşme alanı, Soğuk Savaş döneminin 'komünizmle mücadele' misyonudur. Demirel'in, ünlü olan 'Bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz' sözü bu ortamda söylenmişti.
ANAP'ın ilk yaptığı işlerden biri Evren'e 'şükran plaketi' vermek oldu.
ANAP'ın politik söylemi, seksen öncesi 'anarşi' ortamı korkusu üzerine kurulmuş idi. Ve 12 Eylül'ün temelini attığı ekonomik liberalleşme ve bunlar adına sosyal hakların kısıtlanması söz konusuydu .
Merkez sağ dediğimiz siyaset alanında geçmişten bugüne hızlı bir hafıza tazelemesi yapmakta fayda var diye giriştiğim bu yazı dizisi vesilesiyle, arşivlere göz attığımda hafıza tazeleme işinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördüm. Sabah akşam bu işlerle uğraştığım, hatta üzerine akademik makale yazdığım konularda ben bile, altını çizdiğim, dosyaladığım konuları zaman içinde unutmuşum. Oysa, kimsenin veya bir siyasi çevrenin kirli çamaşırlarını gündeme getirmek açısından değil, Türkiye'de hâkim siyasal zihniyet haritasını kavramak açısından hatırlamak çok önemli. Neden demokratikleşmeyi hakkıyla başaramıyoruz sorusunun cevabı, içinden geçtiğimiz siyasal süreçler ve zihniyet haritasıyla ilgili.
Bu nedenle, kronolojik olaylar zincirini hızlı geçip, merkez sağ siyasette önemli dönüm noktalarında bazı hafıza tazelemeler izleğine devam edelim ve de hızla biraz daha yakın tarihe gelelim. Yani 12 Eylül darbesi ardından, merkez sağda yeni çatı olarak beliren Anavatan Partisi olayına. Farkındaysanız, gelinen noktada, tüm merkez sağ söylemler, kendilerini DP çizgisine oradan hızlıca Turgut Özal mirasına dayandırmaya özen gösterirler. DP, artık tarihe karışmıştır, Özal ise vefat etmiş bir Türk büyüğü vasfı kazanmıştır, burada sorun yoktur. Oysa, merkez sağ siyasetin diğer bir büyük ismi Süleyman Demirel hâlâ siyaset sahnesinde sayılır, ANAP'lı politikacılar keza halen bu sahnenin çeşitli yerlerindedir ve aralarında ihtilaflar mevcuttur.
Evren'e verilen söz
Bırakalım mevcut ihtilafları ANAP hareketine dönelim. Bakın, 12 Eylül darbesinin Genelkurmay Başkanı ve öncüsü Evren, ANAP'ın icazet alarak siyasi hayata girişini nasıl anlatıyor; 'Özal, sağda bir parti kurmak istediğini ve bunun için de iznimizi almaya geldiğini ifade etti... Ben kendisine, "Sayın Özal, senin parti kurmanda mahzur görmüyoruz. Esasen siz Ulusu hükümetinde görev aldınız. Sizde mahzur bulsaydık Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı gibi bir görev vermezdik. Yalnız sizin vaktiyle MSP ile ilişkiniz oldu.... MSP ve MHP'lilere karşı zaafınız var. Eğer kuracağınız partiye bu eğilimdeki kişileri doldurursanız, müsaade etmeyeceğimizi bilesiniz. Bize söz verin" dediğimde, "Müsterih olunuz, böyle bir şey yapmam" diye söz verdi. "Peki öyleyse hayırlı olsun dedim." (Kenan Evren'in Anıları-4, Milliyet Yayınları, 150-1)
Malum, ANAP 6 Kasım 1983 seçimleriyle, iktidara geldi. İlk yaptığı işlerden biri, 24 Kasım'da, ANAP Meclis grubu toplantısında, Cumhurbaşkanı Evren'e 'şükran plaketi' vermeyi, 'ittifakla ve alkışlarla' kabul etmek oldu. ANAP, TBMM grubunun 24.11.1983 tarihinde aldığı karar şudur: "Ebedi Türk vatanı ve milletinin bütünlüğüne ve kutsal Türk devletinin varlığına karşı Cumhuriyet devrinde benzeri görülmemiş bölücü ve yıkıcı kanlı bir iç savaşın gerçekleşme noktasına yaklaştığı sırada 12 Eylül 1980 günü emir ve kumanda zinciri içinde yaptığı müdahale ile ülke ve milleti parçalanma noktasından çekip, esenliğe çıkaran, demokratik düzene geçiş ve vaatlerini aynen uygulayan Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ve Milli Güvenlik Konseyi'ne, sayın Cumhurbaşkanımıza, çok partili demokratik düzen icaplarının işlemeye başladığı bu tarihi gün dolayısı ile grubumuzun şükran hislerini saygı ile arz ederiz."
Darbeye karşı tutum
Sadece merkez sağ değil, tüm sağ siyaset yelpazesinde, yaygın olan söylem, Türkiye'de devlete hâkim asker-sivil dar bir 'oligarşik' çevrenin, milletin temsilcileri olan sağ partilerin türlü engelleme ve müdahalelerle, önünün kesildiği yönündedir. Oysa, sağ siyasetlerin, özellikle de darbe dönemlerinde aşırı pragmatik tavırları bir yana, zihniyet açısından bu müdahaleler ile ciddi sorunları olmadığı aşikârdır. İlk bakışta garip gibi gelebilir, ancak, özellikle merkez sağ siyasetin bu müdahalelerle güç kaybetmek bir yana, başlarının sıkıştığı dönemlerde, nefes alma imkânı bulduğu bile iddia edilebilir.
Nitekim, ANAP iktidarının temel politik söylemi, 12 Eylül darbesinin söylemi üzerine, yani 80 öncesi 'anarşi' ortamı korkusu üzerine kurulmuş idi. Ve tabii; 12 Eylül rejiminin temelini attığı ekonomik liberalleşme ve bunlar adına sosyal hakların kısıtlanması söz konusu idi. Ekonomik liberalizmin siyasal liberalizmin teminatı olduğunu iddia edenler, bu dönemi, yani kurucu siyasi ortamın koşullarını unutma eğilimindedirler. Oysa durum bambaşkadır.
Diğer taraftan, darbe sonrası 'normalleşme' sürecinde, siyasi yasakların kalkması gündeme geldiğinde, ANAP ve Özal, mevcudiyetlerini 12 Eylül'e borçlu olduklarını iyi hatırlayarak, yasakların devamını sonuna dek savunmuşlardı.
Bakın ANAP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Keçeciler, Ankara Akün Sineması'ndaki 5. Teşkilat Bölge Toplantısı'nda (19.8.1987) neler söylemiş; "... bu millet öyle evlatlar yetiştirir ki, çok daha güzelini, çok daha iyisini kurabilir. O halde eski siyasi partileri belirli bir süre yasaklayalım. Onları belirli bir süre siyaset dışına koyalım." 'Söz milletin' geleneğinin devamı olduğunu iddia eden ANAP'lı Keçeciler, iş siyasi yasaklara gelince, açıkça, "Anavatan Partisi'ne kurulduğu günden beri sataşacaksın, hem de yasakların kaldırılması için Anavatan Partililerden kredi bekleyecek ve medet umacaksın. Olacak şey mi?" diyordu. Gerçekten de olacak şey değildi, bu tür durumlarda kimse kimseden, hiçbir devirde 'medet' bulamamıştı. Dahası, Keçeciler, "1982 Anayasası'nın bu memlekete getirdiği pek çok iyilikler vardır. Sivil idareler döneminde çözmeniz fevkalade zor olan problemleri 1982 Anayasası... çözmüştür."
İşte, devletçi, askerci CHP geleneğine karşı, demokrat geleneği temsil ettiğine inanılan merkez sağ geleneğin zihin dünyası budur.
ANAP sosyal demokrasi hariç diğer eğilimlerin koalisyonuydu
ANAP, önceki benzer örneklerde olduğu gibi, liberal orta sınıf desteğinin zayıf olduğu bu toplumda ister istemez milliyetçilik, dindar muhafazakârlık ve ekonomik liberalizmin koalisyonundan oluşuyordu. Dört eğilimin birleşmesi denilen parti içinde adı olup mevcudiyeti olmayan tek öğe sosyal demokrat siyasetti.
Merkez sağın tarihinde ANAP dönemeci önemlidir, zira bugün merkez sağın neresinde, kim varsa hiç olmazsa Turgut Özal'lı ANAP'ı tarihi miras olarak kabul eder. Dahası, Özal, sadece merkezde değil, merkezin ötesinde de, geniş kabul gören bir liderdir. Kimisi onun, 'Türk dünyası öncülüğünü', kimisi 'tarikat ehli' oluşunu öne çıkarır. Asıl belirleyici olan kuşkusuz liberal ekonomik politikalarıdır ve de bu politikalar, merkezin ötesinde, özellikle dindar muhafazakâr kesimlerde daha o tarihlerden Erbakan'ın 'adil düzen' tezinden daha fazla etkili olmuştur. Özal'ın bu kesime verdiği mesaj özetle şuydu: 'Resmi ideolojiyle sorununuz var değil mi? Özelleştirme yoluyla devletin ekonomik gücünü budarsak,
ideolojik baskısı da ortadan kalkar'. Bu mesaj muhafazakâr kesimin liberal ekonomik politikaların peşinden gitmesi için yeterli olmuştur.
Dört eğilim
Diğer taraftan, ANAP aslında, önceki benzer örneklerde olduğu ve daha önce işaret ettiğimiz gibi liberal orta sınıf desteğinin sosyolojik olarak zayıf olduğu bu toplumda, ister istemez milliyetçilik, dindar muhafazakârlık ve ekonomik liberalizmin koalisyonundan oluşuyordu. Nitekim kadrosu da, sadece eski AP değil, MHP ve MSP çizgisinden gelenlerden oluşuyordu. Dört eğilimin birleşmesi denilen parti içinde, adı olup mevcudiyeti olmayan tek öğe sosyal demokrat siyasetti. Evren, 'Partiye MHP'li, MSP'li doldurma' demişti, ama vetolu bazı isimler dışında bu çizgiler oldukça geniş bir şekilde temsil ediliyordu.
O kadar ki, milliyetçi çevrenin temsilcilerinden olan ANAP kuruculardan Ercüment Konukman, geçmişteki merkez sağ partilerin, yani DP ve AP'nin milliyetçi çizgiden koptuğu için tarihe gömüldüklerini iddia etmişti: "Demokrat Parti milliyetçi ve muhafazakâr görüşe sırt çevirmeye başlayınca ... yani liberalleşmeye yani renksizleşmeye başladıkları tarihten itibaren, kitle partisi olma vasıflarını kaybetmiş ve giderek zayıflamış ve 1960 ihtilaliyle tarihe karışmıştı." (Görüşler, Ankara, 1987, 12)
Nasıl bir merkez?
ANAP'ın önde gelen isimlerinden Mustafa Taşar'ın 80'li yıllarda yaptığı konuşmaları hatırlarsak, merkezin nasıl bir merkez olduğunu daha iyi anlarız. Taşar, 'bazılarının laikliği bahane edip' partisini eleştirmesine cevaben, "... bu ülkede çıkar hesapları olan enternasyonal boyutlu, büyük güçler, demokrasiyi bir 'çağdaş Truva atı' gibi kullanıp, fitne ordusunu ülkemizin zayıf düşmesinden faydalanarak insanımızın içine sokuyorlar" demişti (31 Mart 1986 Marmara Bölgesi illeri toplantısı), Dahası, 'Hıristiyanlık aleminde hâlâ ülkemize karşı Haçlı zihniyeti taşıyan ülkeler var'dı, 'Velhasıl ülkemiz birçok karanlık emelle karşı karşıya'ydı (18 Kasım 1985 İstanbul İl Başkanlığı Hizmetiçi Eğitim Semineri), 'Kara günlerinde de Türk milletinin en büyük gücü dayanağı milliyetçiliği olmuş'tu (Mart 1985 Gaziantep 1. Genişletilmiş İl Divan Toplantısı).
ANAP'ta, darbe sonrası aynı çatı altında toplanan milliyetçilik ve dindar muhafazakârlık, aslında merkez sağ ile başından beri geçişlilik içinde olan zihniyet dünyalarına sahip olmuştur. Keçeciler, kendisinin MSP'de olduğu 70'li yıllara ilişkin olarak, "...o dönemde MHP'li ya da AP'li arkadaşlara sorduğum 10 sorunun dokuzuna kendi verdiğim cevapları alırdım. Hep aynı kanaati, aynı düşünceyi benimsemiş insanlardı ama ayrı partilerdeydik" demişti. (Hıdır Göktaş-Ruşen Çakır, Vatan, Millet Pragmatizm, İstanbul 1991, s. 61)
Nitekim, ben de, 1999 yılında yaptığım bir çalışma (Türkiye'de Sivil Toplum ve Milliyetçilik/Merkez Sağ partiler, İletişim Yayınları) vesilesiyle değişik bölgelerde ANAP ve DYP'lilerle çeşitli görüşmeler yaptım ve bir kez daha, Türkiye'de, merkez ve merkez dışı sağ partiler arasında dışardan görüldüğünün ötesinde örtüşme olduğu yönündeki izlenimim pekişti. Ayrışmalar ve örtüşmeler, şahsi farklılıklar ötesinde, daha ziyade bölgesel olabiliyordu, yani Konyalı bir ANAP'lı, İstanbullu bir Refah Partiliden daha muhafazakâr olabildiği gibi, Diyarbakırlı bir DYP'li ile Trabzonlu DYP'li çok farklı olabiliyordu.
Merkez sağın çöküş yılları
Tüm bunları, özellikle de AKP ve merkez sağ tartışmalarının yoğunlaştığı bugünlerde, AKP'nin ne kadar merkez olduğu/olabileceği, merkez sağın asıl temsilcileri iddiasında olanların bu iddialarını neye dayandırabileceği gibi sorulara daha iyi cevap aramanın merkez sağı daha iyi tanımlamakla olacağını düşündüğüm için yazıyorum. Konuyu bugüne getirmeden, isterseniz bir de, 90'lı yıllara, yani merkez sağın temsil edildiği iki parti olan ANAP ve DYP ile birlikte topyekûn çöktüğü yıllara kısaca göz atalım.
Ama bunu bir sonraki yazıya bırakalım.
ANAP'ı 'darbe ürünü' diye eleştiren Demirel, 28 Şubat'a destek verdi
DYP-RP koalisyonu neredeyse 10 yıllık aralarla düzenli bir hal almışken, bu kez 'geciken' bir askeri müdahale, 28 Şubat ile sonuçlandı. ANAP'ı askeri müdahale ürünü olmakla sıkıştıran Demirel, bu kez cumhurbaşkanı olarak müdahaleye destek verdi. Aradan yine ANAP sıyrıldı ve DYP merkezden kovuldu.
1989 mahalli seçimlerinden sonra Korkut Özal sonuçlar için, "Benim gördüğüm kadarıyla herkes kendi baba evine dönmüş, Selametçiler Refah'a, Adalet Partililer DYP'ye, CHP'liler ise SHP'ye gitmişler. Benim anlayamadığım ANAP'ın aldığı yüzde 21 oy nereden geliyor?" demiş (Yılmaz Çetiner, Son On Yılın Perde Arkası, Milliyet Yayınları, 1994, 46).
Belli ki, Korkut Özal'ın anlayamadığı pek çok şey vardı. Her şeyden önce, 12 Eylül darbesinde bebek olanlar oy verecek yaşa gelmişti. Nedense, siyaset yorumlarında, sadece yaşı gereği böyle düşünmeye eğilimli olanlarla sınırlı olmayan tuhaf bir yaklaşım hep gündeme gelir. Bu yaklaşım, siyasal süreçleri ve hatta zamanı donmuş varsayarak, DP (veya CHP) seçmeninin, neredeyse zaman ötesi bir varlık olduğu ön kabulünden hareket eder. Özal'ın yorumu bu bakışı yansıtıyor. Bırakın, siyasal hayata sürekli yeni seçmenlerin katılışını, zaman içinde siyasal parti ve söylemler de değişim geçirmektedir ve bunu hep hesaba katmak gerekir. Bu nedenle, bırakın DYP ve ANAP'ı, 80'lerin sonunda Refah Partisi artık MSP değildi, devamlılık olduğu kadar değişim söz konusuydu.
Daha sağ bir Türkiye
Evet, siyasal parti ve söylemlerin, Türkiye'nin geçirdiği değişimlerden ne ölçüde etkilendiğini hesaba katmak gerekir. Mesela, 12 Eylül süreci içinde, daha önce sağ siyaset yelpazesi içinde kalan Türk-İslam söylemi, bu süreçte, sağdan merkeze yerleşmiş, bir tür resmi ideoloji haline gelmişti, artık Türkiye genel olarak daha sağ bir Türkiye idi. Bu koşullar içinde ve siyasal yasakların kalkıp eski parti ve kadroların siyaset sahnesine çıkması ile siyasal tartışmanın alanı farklılaşmıştı. Bu alanı tanımlamak için, aslında o dönem yükselen Refah Partisi ve İslamcılığa daha yakından bakmak gerekir, ancak biz şimdilik, merkez sağa yoğunlaşmak adına, onu bir yana bırakma durumundayız. Daha sonra, bu çizgi ile Merkez sağın kaderinin kesiştiği AKP'yi daha iyi anlamak için ayrı bir yazı dizisi yaparız veya bu dizinin sonunda, AKP bölümünde, hızlı bir özet yapmaya çalışırız.
90'lı yıllarda, sağın merkezine dönersek, bu merkezi ikiye bölünmüş halde buluruz; ANAP ve Demirel'in siyaset sahnesine dönmesiyle, merkezde muhalefet partisi olarak DYP karşımıza çıkar. Bu koşullarda, ANAP, '12 Eylül öncesi anarşi' söylemine yüklenmek durumundaydı. Ona karşı DYP ise, ANAP'ı askeri darbe ürünü olarak yıpratmaya girişmişti. ANAP'ın güçten düşmesi ve DYP'nin iktidar ortağı olmasında kuşkusuz tek etken bu değildi, ANAP iktidar yorgunu idi. Her zaman askeri darbelerle mağdur olduğunu iddia eden, ama sonuçta, paradoks gibi gözükse de, bu darbelerle tazelenen merkez sağın iktidardaki partisi, darbe yoksunluğundan olsa gerek gerilemişti. Bu kez tazelenme merkezin ikiye bölünmesiyle sağlandı denebilir.
Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı olmasıyla, ANAP da, 'liberal' kanada miras kaldı, Mesut Yılmaz genel başkan oldu. Liberal dedikse, abartmayalım, Türkiye'de milliyetçilik ve muhafazakârlığın beslemediği bir merkez sağ hâlâ mümkün değildi. Nitekim, ANAP 1993 seçimine Büyük Birlik Partisi ile ittifak içinde girmiştir. BBP'nin 3. kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen 'Siyasi Karar Kurultayı'nda bir konuşma yapan Yılmaz, 'doğruların gözle görülmeyen orduları' diye adlandırdığı koyu milliyetçi Nizam-ı Âlem Ocakları'nı seçimlerde ANAP için çalışmaya davet etti (Sabah gazetesi, 7 Aralık 1995, aktaran Musa Aksel, Meydanlardan Medyaya Bir Seçimin Anatomisi, Ankara, 1996, 212).
DYP-RP koalisyonu
Gün geldi, devran döndü, Özal vefat etti, Demirel 9. Cumhurbaşkanı, 'sarışın güzel bir kadın', Tansu Çiller, DYP Genel Başkanı oldu ve yükselen İslamcılığın partisi Refah ile koalisyon kurdu. Bu koalisyon, neredeyse 10 yıllık aralıklarla düzenli bir hal almışken bu kez 'geciken' bir askeri müdahale, 28 Şubat ile sonuçlandı. ANAP'ı askeri müdahale ürünü olmakla sıkıştıran Demirel bu kez cumhurbaşkanı olarak, müdahaleye destek verdi. Aradan yine ANAP sıyrıldı, DYP'den boşalan siyaset sahnesinde yerini aldı. Bu kez Demirel' siz DYP, kendini resmen olmasa da siyaseten tecrit olmuş halde buldu. RP ile koalisyonu ve bu nedenle başına gelenler sonucu merkezden kovulmuştu. Bu koşullar altında, 'çivi çiviyi söker' siyaseti söz konusu oldu, özellikle milliyetçi hattan merkeze saldırıya girişildi.
Tabii, askeri vesayete karşı sivil direnç, demokrasi kavramları öne çıkıyordu, ama hep diyoruz ya, liberal-demokrat çizgi hiçbir zaman merkez sağı tahkim etmeye yetmiyordu. Gerek artık cumhurbaşkanı olan eski lider Demirel, gerek 28 Şubat'a destek çıkan ANAP bu yönden hedef alınıyordu, ama eleştiri terminolojisini belirleyen 'demokrasi'den ziyade, en hafif deyişle, 'millete ve değerlerine yabancılaşmış' unsurlar söylemi üzerinden gidiyordu. Mesela, DYP'nin yayın organı işlevi gören Öncü gazetesi, sürekli Berna Yılmaz'ın dekolte kıyafetle çekilmiş fotoğraflarını yayımlıyor, verdiği davetlerde 'şampanyanın su gibi aktığı' gibi haberler yer alıyordu.
13 Ocak 1999 tarihli Öncü, ANAP'lı 'düşük' bakanların, Bodrum'da 'ramazan tanımadığı' rakılı yılbaşı kutladığını bildiriyordu. Gazetenin ana temalarını, büyük sermaye ve özellikle Koç ailesi, onların denetiminde olduğu ileri sürülen medya, genel olarak 'sosyete'nin 'kepazelikleri' ve bunların fotoğraflarla süslenmiş örnekleri oluşturuyordu. Gazetenin dili tam bir felaketti, soy ve nesep işleri dahi gündemdeydi. Mesela, o zamanlar evli olan Esin Maraşlıoğlu ve Cem Özer için, 'Esin'in babası Museviymiş! Cem Özer'in de annesinin Ermeni olduğu söyleniyordu' şeklinde bir haber yapılabiliyordu (18 Aralık 1998).
DYP'nin geldiği nokta
Diğer taraftan, Öncü'nün 'milliyetçi'liği eski ülkücüleri MHP ötesinde sahiplenme noktasındaydı. 12 Eylül öncesi yedi TİP'li öğrenciyi öldürmekten mahkûm olan Haluk Kırcı, neredeyse haksızlığa uğramış biçimde takdim ediliyordu (12-17 Ocak 1999 tarihli Öncü gazeteleri). Gazetede, Harun Yahya imzalı, 'Yahudilerle Çinliler arasındaki ilginç bağ' da dahil ilginç 'tarihi analizlere' yer veren 'Terörün Perde Arkası' ve 'İsrail'in Kürt kartı' gibi yazı dizileri yayımlanıyordu.
Bugünlerde, AKP'nin merkez sağda yeri olmadığını söyleyerek, merkez sağdaki gerçek alternatifin yeniden sahneye çıkmasına talip olan DYP'nin 90'lı yılların sonunda geldiği nokta, sergilediği dil buydu.
28 Şubat'la Milli Görüş kadrosunun tasfiye olması ekonomik liberalizmle barışan İslamcılığın genç kadroları için bulunmaz bir fırsat oldu.
Merkez sağın kısa tarihi bile bakın yedi bölüm oldu, artık sizi daha fazla sıkmadan yavaş yavaş bitirmek lazım. Bir gazete dizisinde ancak bu kadarı mümkün. Oysa, daha anlatılacak, hatırlanacak o kadar çok şey ve farklı boyut var ki. Merkez sağın Türkiye'de doğması, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin koşulları, ekonomi politikaları, Marshall yardımları ile sıkı sıkıya bağlıdır. Diğer taraftan, ideolojik ortamın en belirleyici unsurlarından biri Soğuk Savaş ortamıdır, biz o boyutu neredeyse birkaç cümleyle geçtik.
12 Eylül sonrası ortamı, 24 Ocak kararlarına değinmeden anlamak eksik olur, ancak biz işin o tarafına hiç değinemedik. Diğer taraftan, bu dönem, tüm dünyada neo-liberal politikaların yükseliş dönemidir. 80'lerin sonunda, Sovyet blokunun toptan çöküşüyle tek kutuplu bir dünya düzeninin ortaya çıkması, tüm dengelerin değişmesi söz konusu oldu. Tüm bunları, kısa tarihimize sığdırmak mümkün değildi, yine de aklımızın bir köşesinde bulunsun.
Neo-liberal politika merkeze yerleşti
Bu ortam Türkiye'de sadece merkez sağ siyasetleri değil, tüm siyasal sahneyi top yekûn etkilemiştir. Her şeyden önce, neo-liberal ekonomi politikaları siyasetin merkezine yerleşti. Merkez sağ siyasetin zemini, başından beri liberal ekonomi politikaları ile milliyetçi ve dindar muhafazakâr ideolojileri sentezleme üzerinden kuruluyordu. ANAP söylemi, bu sentez veya denklemi yeniden tazeledi. Bu çerçevede, sağ söylemde 'devlet' vurgusu, yerini hızla piyasaya bıraktı. Özal'ın sağ çevreye, özellikle muhafazakâr kesime mesajı özetle şuydu: 'Öteden beri resmi ideolojiden yakınmıyor musunuz? Devleti küçültür, ekonomik gücünü azaltırsak, ideolojik baskısı otomatik olarak azalır'. Bu formül, muhafazakâr-sağ cenahta, ilk bakışta gözüktüğünden daha fazla tesirli olmuştur. AKP, bu tesirin ürünüdür. Gerçi, bugünkü AKP kadroları seksenli ve doksanlı yılların başında Refah Partisi (daha önce de, MSP veya İslamcı gençlik hareketleri) içindeydi.
'Adil Düzen' söyleminin etkisi
Ancak, bu çevreye yakından bakış, o dönemden başlayarak, aslında Özal formülünün, lider Erbakan ve onun 'Adil Düzen' söyleminden daha fazla etkili olduğunu gösterir. MÜSİAD çizgisi bunun en iyi örneklerinden biridir. AKP kurulduktan sonra, 'Ben hiçbir zaman Adil Düzenci olmadım' veya 'O gün söylediklerimize bakıyorum da şaşırıyorum' diyen parti önde gelenleri, bence son derece samimiydiler. Evet, sosyal olarak İslamcı camiadan geliyorlardı, ama akılları Özal'ın dediğine yatıyordu.
AKP'li bir bakanın, bir sohbet sırasında, bir vesileyle özelleştirme eleştirileri karşısında, 'kömünizmi geri mi getireceksiniz?' sitemi de, yetmişli yılların komünizmle mücadele geleneğinin içinden gelen çizginin, neo-liberal ekonomik politikalara nasıl kolay geçiş sağladığını bir kez daha görmemi sağladı. Birkaç gündür bazı gazetelerde, bir sivil toplum örgütünün verdiği ilanlar gözünüze çarptı mı bilmiyorum. 'Demokrasi'nin Yıldızları' ibaresi altında, Menderes, Özal ve Erdoğan'ın resimleri yer alıyor. Kim ne derse desin, bence, bu tablo anlamlı bir devamlılığa işaret ediyor.
Sınıf atlayanlar kılık değiştirmedi
AKP, aslında, sıklıkla iddia edildiğinin aksine, merkez sağ geleneğin bir devamı. Kendinden önceki partilerden, kuşkusuz farklı yanları var, ancak örtüşme çok daha fazla. Evet, ilk kez, merkez sağ bir hareketin liderlik kadrosu toptan İslamcı bir geçmişten geliyor. Merkez sağda, koyu milliyetçilik ve dindar muhafazakârlık, gerek zihniyet, gerek kadrolar açısından her zaman iç içe olmuştu. Ancak, bu ideolojik ittifak, daha önce sahne gerisinde olmasına karşın bu kez, kişisel planda sahneye çıktı. Türkiye, başörtülü eşli bir başbakan ve kabine ile tanıştı. Göze çarpan en önemli farklılık bu oldu. Diğer taraftan, Türkiye'de her dönem, her iktidar yeni bir çevreyi ekonomik olarak sınıf atlattı ve zaten sınıf atlamış olanların temsilciliğine soyundu, sadece bu kez sınıf atlayanlar kılıklarını değiştirmediler olan bu.
Bu farklılığı abartmak sadece laik kesimin değil, AKP iktidarına destek verenlerin de işine geliyor. Bir kesimin zenginleşmesi, 'çevrenin merkeze yürümesi', 'halkın iktidarı paylaşmak istemesi ve buna karşı tepki duyulması olarak', entellektüelize edilerek takdim ediliyor. Oysa, ekonomik zenginleşmenin taşraya yayılması veya halkasının genişlemesi, sosyolojik bir seyir. Bu seyir içinde ve biraz da siyasi iktidar üzerinden zenginleşenlerin, muhafazakâr kılık kıyafet içinde olması, halkın iktidara geldiği anlamına falan gelmez, ancak sıradan muhafazakâr vatandaş özdeşleşme ilişkisi içinde bunu böyle algılar veya algılanması sağlanır. Bu ayrı bir konu, biz yine merkez sağın genel seyrine dönelim.
Toptan çöküşün nedenleri
90'lı yılların ortasından itibaren merkez sağ, iki partiye ayrışıp, bir süre birbiriyle didiştikten sonra, malum toptan çöktü. Bu çöküşü çok boyutlu biçimde çözümlemek mümkündür. İlk göze çarpan, yolsuzluk, yozlaşma gibi güven krizi olsa da, içten içe ideolojik krizin yarattığı erozyonu dikkate almak gerekir. Doksanlı yıllardan itibaren, ekonomik liberal politikalarla geniş seçmen kitlesini buluşturan ideolojik söylemler denklemi yıpranmış, bu alanda boşluk oluşmuştu. Bu boşluğu, seksenli yıllardan beri yükselen ve yükselirken seyir değiştiren İslamcılık doldurdu. 28 Şubat müdahalesi ile, önce Refah Partisi, sonra Fazilet Partisi'nin kapatılması ve eski Milli Görüş kadrosunun tasfiye olması, ekonomik liberalizmle barışan İslamcılığın özellikle genç kadroları için bulunmaz bir fırsat oldu. AKP'nin merkez sağ parti olarak sahneye çıkmasının hikâyesi kısaca budur.
DP ile başlayan çizgi
AKP çizgisi, gerçekten de DP ile başlayan çizginin devamıdır. DP'nin demokrasi anlayışı, iktidarın, CHP gibi topluma yabancılaşmış bir kadronun elinden alınması ve 'halkın gerçek temsilcilerine' devredilmesi ve bunun oy çoğunluğunun sağlanmasından ibarettir. Bu çizgi AKP'ye kadar fazla değişmeden devam etti. DP çizgisi, Cumhuriyet devrimine küskünlük üzerinden kurulan bir zihni arka plan üzerinde yükseliyordu, merkez sağda bu zihni arka plan da aynen devam etmiştir. DP çizgisi, Soğuk Savaş'ın başlangıcından itibaren sol siyasetlere karşı, liberal siyasetlerin yürütücüsü olmuştur, bu çizgide de değişim olduğundan söz etmek mümkün değildir. Diğer taraftan, DP'den başlayarak muhafazakâr itiraz, modernleşmeye karşı değil, sadece Batılı-laik hayat tarzına direnme iddiasındadır. Ancak, sadece modernleşmeci değil, Batılı hayat tarzını bazen kendini meşrulaştırma aracı olarak ama daha ziyade, içten içe farklı biçimde de olsa benimser. Dizinin fotoğraflarının bazısını seçerken bu izleği düşündüm. Son fotoğraflarımıza da, bir daha göz atın istiyorum. 40 yıl ara ile aynı hatta tutunmaya çalışan iki genç siyasetçi. Merkez sağın, aslında, 'Yeter söz milletin, size söyleyecekleri var' demediği, 'Yeter söz artık milletin, aralarından bazıları sizlerin arasına karışmak istiyor, yer açın' demeye çalıştığının, en iyi göstergesi değil mi?
Kayıt: Aug 05, 2006 Mesajlar: 494 Nereden: baktığınız yerden
Tarih: Sal Hzr 19, 2007 11:52 pm Mesaj konusu:
MNP’DEN FP’YE DEĞİŞİM SEYRİ
Türk siyasi tarihinde belkide hiç bir parti yaptığı etki, gelişimi, lideri ve seyir çizgisi bakımından 1970’de MNP (Milli Nizam Partisi) ile başlayan ve sırasıyla ismi MSP (Milli Selamet Partisi) RP (Refah Partisi) ve FP (Fazilet Partisi) şeklinde değişen siyasi hareket kadar tartışılmamıştır. Kendini “milli görüş” düşünsesiyle ifade eden bu parti 21. Yüzyıla girmeye hazırlandığımız ve yeni bir seçimin arefesinde olduğumuz şu günlerde Türk siyasi hayatını birinci dereceden etkilemeye devam etmektedir.
Çeşitli dönemlerde yukarıda saydığımız isimlerle siyasi platformda temsil edilen “milli görüş” hareketi, sistem tarafından her dönemde önemsenmiş ve dikkate alınmıştır. Bunun sebebi ise sistemin MNP’den FP’ ye kadar bu siyasi çizginin aldığı oy oranını devamlı olarak kendine yönelen muhalefet olarak algılamasıdır. Zira milli görüş hareketi siyasi platformdaki diğer partileri birbirinden farkı olmayan batı taklitçisi partiler olarak görmüş ve halka “biz ve onlar” şeklinde net bir ayrım sunmuştur. Böyle bir ayrım çeşitli dönemlerde diğer partiler tarafından ne kadar eleştirilse de Necmeddin Erbakan liderliğindeki bu partilerin aldığı oyların dışında kalan oylar cumhuriyetin temel ilke ve değerlerine sahip çıkan potansiyelin oranı olarak görülmüş ve halka öyle deklare edilmiştir. Bunun en açık örneğini 1995 seçimlerinden Refah Partisi %21 oyla birinci parti olarak çıktığında görmüştük. Sonuçlar diğer parti liderleri ve medya tarafından şöyle değerlendirilmişti: “ Endişe edilecek bir şey yok. Halkımızın %80’i cumhuriyetin ilke ve değerlerine sahip çıkmaktadır.”
Biz bu yazımızda “biz ve onlar” ayrımında sunulan “biz” le “onlar” arasındaki mesafenin MNP’den FP’ye kadar ne kadar korunup korunamadığını ele alacağız. Zira İslami değerleri önceleyen bir oy tabanının siyasi taleplerini temsil eden bu siyasi çizginin önemi “biz” ve “onlar” arasındaki mesafeden kaynaklanmaktadır.
Milli Görüş: Ekonomik bir alternatif program ve ideolojik bir tepki
Milli Nizam Partisi 26 Ocak 1970’de yaptığı bir basın toplantısıyla Türk siyasi hayatındaki yerini aldı. Partinin genel başkanı Necmeddin Erbakan bu ilk basın toplantısında MNP’nin mason, komünist ve siyonistler dışında herkesi üye kabul edeceğini bildiriyordu. Basın ve kamuoyu MNP’nin İslamcı yönüne dikkat çekiyor ve Partiyi “siyasal yollarla İslamiyetin destekleyicisi bir parti” olarak nitelendiriyordu. Parti kuruluş kongresini 8 Şubat 1970’de Ankarada tekbir sesleri arasında gerçekleştirdi.
Necmeddin Erbakan’ın liderliğindeki bu yeni siyasi çizgi, sunduğu ekonomik programla da yeni şeyler söylemekle beraber daha çok ideolojik yönüyle dikkat çekiyor ve daha çok bu yönüyle tepki görüp, bu yönüyle kitleleri etkiliyordu. Bu yeni siyasal hareket, resmi ideolojiyi yansıtan diğer partilerden söylemi ve programı itibariyle özellikle iki noktada ayrılıyordu: Birincisi, yönünü batıya dönmüş ve batıya endeksli bir politika yerine milli ve manevi değerleri esas alan batının dayatmalarına muhalif bir politika; ikincisi, sosyal sıkıntıların çözümünde ekonomik planlamalarla birlikte ahlaki ve manevi kalkınmaya öncelik veren bir parti programı.
Özellikle bu iki ayrım noktası Milli görüş hareketinin resmi ideolojiyle çatışma noktalarını oluşturuyordu. Bunun ilk ciddi yansıması ise MNP’ nin1971 yılında 12 Mart muhtırasından sonra Anayasa Mahkemesinin kapatma kararıyla kendini gösterdi. MNP’nin kapatılmasındaki temel etken sistemin resmi ideolojisi durumunda olan Kemalist ideolojiyle MNP’nin sahip olduğu ideolojinin farkılılığından kaynaklanmaktaydı.
MNP’nin kapatılmasından kısa bir süre sonra milli görüş hareketi 11 Ekim 1972’de Milli Selamet partisiyle (MSP) siyasi platformda boy gösterdi. MNP’ nin anayasa mahkemesi kararıyla kapatılması MSP yöneticilerini daha temkinli ve tedbirli bir şekilde davranmaya ittti ve Erbakan yeni partinin kurucuları arasında bile yer almadı. Milli görüş hareketinin %6’lık o kemikleşmiş fedakar tabanı ise daha çok bu dönemde oluştu. Daha sonraları tekrar genel başkanlığa getirilen Erbakan’ın özellikle ant-i siyonist ve Kudüs’ün kurtarılamasına yönelik söylemi, diğer İslam coğrafyalarındaki müslümanları dikkate alması, ümmet bilincini yitirmemiş müslüman halkın bu harekete olan ilgisini ve sevgisini artırıyordu. Ayrıca Erbakan’nın kadınlarla el sıkışmaması ve Anıtkabir’e her defesında bir şekilde gitmemesi gibi tavırları, temsil ettiği tabanla tutarlılığını yansıtan göstergeler olarak algılanıyordu.
Milli Görüş hareketi MSP döneminde CHP Koalisyonu ve Milli Cephe hükümetleriyle iktidara ortak oldu. CHP ile yapılan koalisyon ise MSP’ nin aldığı oylarda ciddi bir kayba yol açıyordu: taban resmi ideolojiyi temsil eden bir partiyle ortak olunmasına tepki göstermişti...
Milli görüş hareketi MSP’nin kapatılmasına kadar kendine özgü yapısını ve söylemini bir takım yalpalamalara rağmen korudu: Kudüs kurtarılmalıydı, Batı kulübüne karşı çıkılmalı ve 1,5 milyarlık İslam aleminin güç potansiyeli eksen alınmalıydı, ahlaki ve manevi değerler öncelenmeliydi... Bu söylemlerle Milli görüş hareketi %5-7’lik bir potansiyeli temsil etmeye devam ediyordu.
RP : İktidara giden Yol mu Milli Görüş’e giden yol mu?
MSP döneminde biri partinin kapatılmasıyla sonuçlanan iki önemli olay oldu: İran İslam Devrimi ve 12 Eylül darbesi. İran’daki İslam Devrimi parti içinde ve dışında İslam’ın partiyle getirilip getirilemeyeceği tartışmalarına yol açtı. Bu tartışmalar uzun yıllar devam etti. Tartışmaların belkide en somut sonucu ise partinin ve parti politikalarının daha İslami bir gözle değerlendirilmesi ve takip edilmesi oldu. MSP’yi tarihe karıştıran 12 Eylül darbesinin sebeblerinden biri ise yine MSP ve MSP’nin Konya mitingi gösteriliyordu. Bu mitingde Erbakan yeni gerçekleştirilen İslam devriminin Türkiye büyükelçisiyle kolkola yürümüştü. Miting İslami evrensel değerlerin kitlesel anlamda görselleştiği bir miting olarak tarihe geçti. Bu mitingden sonra darbe oldu, MSP kapatıldı ve Erbakan için 6 yıl süren siyasi yasaklılık dönemi başladı.
MSP’nin kapatılmasından üç yıl sonra milli görüş hareketi Refah Partisi ismide yeni bir partiyle kamuoyunun karşısına çıktı. MNP’nin kapatılmasından sonra MSP kurulurken segilenen “tedbir” ve “temkin” anlayışı yeni partide kendini daha güçlü bir şekilde hissettiriyordu. Partinini genel başkanı Ahmet Tekdal “Allah’u ekber diyeni partden atarım” diyerek partide oluşturulmak istenen yeni profilin ilk işaretlerini veriyordu.
Milli Görüş hareketinin siyasi tarihi boyunca partinin yarı resmi yayın organı durumunda olan Milli Gazete tarafından her seçim arefesinde partinin tek başına, şu kadar milletvekiliyle iktidar olacağı manşet yapılıyor ancak seçimlerin sonucu açıklanınca durumun hiç de öyle olmadığı görülüyordu. Her mitiingde “Mücahid Erbakan... Başbakan Erbakan...” sloganlarıyla karşılanan Erbakanın parti tabanı tarafından “mücahid” olduğunda şüphe yoktu. Ancak parti yönetimi O’nu artık “başbakan” olarak da görmek istiyordu. “Başbakan” bir Erbakan hayali, “Mücahid” bir Erbakan gerçeğinin önüne geçmeye başlamıştı.
Evet, partiyi bugünlere getiren partinin o %6’lık fedakar ve cefakar tabanıydı ve bu taban partiye bir kimlik veriyordu. Ama parti, vitrinini ve söylemini bu tabanı esas alarak şekillendirdiği sürece iktidara ulaşması mümkün gözükmüyordu. Bir tercih yapılmalıydı ve yapıldı da: Kimlik vitrinden alınmalıydı veya en azından iktidarın yolınu açabilecek, kitlelerin ilgisini çekebilecek yeni unsurlar da vitrinde sergilenmeli, halka sunulmalıydı. İşe hemen başlandı.
1991 genel seçimlerine gelindiğinde R.P. bu zamana kadar hiç pazarlıksız bir destekleyici kitlesini, kürtleri kaybedecek tarihi bir karar alıyor ve Türkeş’in liderliğindeki MÇP ile ittifaka giriyordu. Adına “kutsal ittifak” denilen ve Aykut Edibali’nin liderliğindeki IDP’nin de içinde bulunduğu bu üçlü bir ittifak kamuoyuna “inananlar birleşti” şeklinde duyuruluyordu. R.P. kendi kitlesine “milliyetçi” bir görünüm arzeden bu ittifakın gerekliliklerini açıklamada uzun zaman zorlandı. R.P.’nin üst düzey yöneticileri %30 dolaylarında bir oydan ve meclise 200 milletvekiliyle girmekten bahsediyorlardı. Bütün hesaplar daha fazla oy almak için yapılıyordu. Seçim sonuçları açıklandığında beklenen olmadı. Üç partinin aldığı oy oranı %17.5 dolaylarındaydı. İttifak toplam 63 milletvekili çıkardı. Bunlardan 40 tanesi R.P.’nin, 20 tanesi M.Ç.P.’nin 3 tanesisi de I.D.P.’nindi. “Kutsal ittifak ! “ seçimlerden sonra dağıldı. Geriye kaybedilimiş bir kürt potansiyeli ve değerleri rencide olmuş sadık bir oy tabanı kaldı. Ama her ne olursa olsun R.P.’nin önünde 1 kasım 1992 yerel seçimleri vardı ve R.P. artık geleneksel oy tabanını çok da hesaba katmayan bir imaj değişiminde ısrarlı olduğunu 91 genel seçimlerinde kanıtlamıştı.
R.P. öylesine hızlı değişti ki bu değişime kimi zaman Partinin üst düzey yöneticileri bile erişemiyordu. İyi mi yapılıyor yoksa kötümü yapılıyor, diye sormaya sorgulamaya dahi zaman kalmıyordu. R.P.’ye yapılan eleştiri noktaları tek tek tesbit ediliyor ve bu noktalarda değişiklik hızla gerçekleştiriliyordu.
Söylem ve vitrin değişikliği kısa zamanda oy oranına yansıdı. Elbetteki R.P.’nin oylarının artmasında tek etken bu değildi. Ancak böyle bir değişimle daha geniş bir kitleye ulaşıldığı da gerçekti. 1994 yerel seçimlerinde R.P. en fazla belediye başkanlığını kazanan parti oldu. 25 Aralık 1995 seçimlerinde ise R.P. sandıktan birinci parti olarak çıktı. 30 yıllık bir mücadelenin sonunda Necmeddin Erbakan başbakanlık koltuğuna oturmuştu. Ne var ki bu iktidar dönemi R.P.’nin adeta söylem bunalımına girdiği, resmi ideolojiyi ürkütmeyecek atraksiyonları en fazla yaptığı dönem oldu. Ama yine bu dönem R.P.’nin anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmasıyla sonuçlanacak bir dönemin de başlangıcıydı. Halbuki belkide bütün bu sürecin en somut gerçeği R.P.’ nin değişmesi olmuştu.
Anıtkabire artık en erken Erbakan gidiyordu.
Gerçek Atatürkçülüğü R.P. yapıyordu.
Ve R.P.’nin de artık bir Çiller’i vardı.
...
R.P. ve Erbakan ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin inanılmıyordu. Diğer parti liderleri, Medya, bürokratlar, asker... hepsi de R.P.’deki bu değişikliğin siyasi bir manevra olduğunu söylüyordu. Öyle ki Erbakan bazen yeni bir takım düşüncelerini ifade ederken “Bütün bunları inanarak söylüyorum” diye teyid etme ihtiyacını hissediyordu.
28 Şubat 1997 tarihi R.P. için trajik bir sürecin başlangıç tarihidir. Bu tarihte yapılan MGK toplantısında alınan kararlar çok çeşitli çevreler tarafından, İslami kurum, kuruluş ve değerleri hedef alan kararlar olarak değerlendirildi. Fakat bu kararlar kadar trajik olan bir başka şey ise bu kararların altında Erbakan’ın imzası bulunması idi. Ne var ki 28 Şubat kararların alınmasından 4 ay sonra Refahyol hükümeti sona erdi; 11 ay sonra ise R.P. kapatıldı Erbakan Hoca ve 5 arkadaşı siyasetten men edildi. Ne R.P.’deki söylem değişikliği, ne vitrinin yenilenmesi ne de İsraille imzalanan savunma ve sanayi işbirliği anlaşması da dahil Hoca’nın bir takım kararların altına imza atması R.P. ‘yi kapatılmaktan kurtaramadı. İlahi gerçek bir kez daha tekerrür etmişti: “Siz onların dininden olmadıkça onlar sizden asla razı olmazlar”
Fazilet Partisi ve yeni bir kimlik
M.N.P.’den bu yana her kapatılan partinin arkasından kurulan yeni parti, kendinden önceki partinin kapatılma sebeplerini izale etme uğraşısı içinde olmuştur. Böyle bir anlayış her yeni kurulan partinin bir öncekinden çizgisel olarak farklılaşmasını beraberinde getirimiştir. Fazilet Partisi de böyle bir anlayışla siyasal platformda R.P.’nin yerini aldı. Dolayısıyla Milli Görüş hareketinin yeni temsilcisi Fazilet Partisi kurulduğundan bu yana “Biz” ve “Onlar” arasındaki mesafenin giderek daraldığına şahit oldu kamuoyu. Zira Fazilet Partisi kendini “46 ruhu” yla tanımladı ve M.K.Y.K. üyeleri bile “parti liberalleşiyor mu?” dedirtecek biçimde seçildi. Eskiden olanlar yine oluyordu. Yine “tedbir” ve “temkin” le açıklanacak değişimler yaşanıyordu partide. Her değişim “partinin kapatılmaması” gibi meşru(!) bir gerekçeyle açıklanıyordu.
Fazilet, müslüman kamuoyunun her alanda çok ciddi baskı altında tutulduğu bir zamanda kuruldu. Özellikle üniversitelerde başörtüsü zulmü giderek tırmanıyordu. Ancak Fazilet, partinn tekrar kapatılmaması hesaplarıyla o derece meşguldi ki yaşanan başörtüsü zulmüne tepki göstermesi gerektiğini Denizli milletvekilinin istifasıyla anlayabildi.
Sonuç
Şurası bir gerçek ki, Milli görüş hareketi otuz yıldan bu yana, halka zorla dayatılmak istenen batı menşeili ideolojiler karşısında, halkın değerlerini politik arenada savunan en örgütlü ve organizeli siyasi teşkilat olmuştur. Bu gerçek, M.N.P.’yle başlayan siyasi çizginin önemini daha da arttırmaktadır. Uluslararası emperyalizmin Ortadoğu ve Balkanlarda müslüman halka yönelen şiddet ve dayatma politikalarının artarak devam ettiği ve bu noktada Türkiye’nin de bir kukla ve taşeron ülke olarak konumlandırıldığı düşünülürse “Batı taklitçisi” partilerin yanında M.N.P.’yle başlayan bu siyasi çizginin önemi ve sorumluluğu bir kat daha artmaktadır. Yeni bir seçimin arefesinde olduğumuz şu günlerde kendinden önceki partilerin mirasını devralan Fazilet Partisi’nin bu sorumluluk bilincini parti politikaları ve söylemlerine yansıtması kendi misyonu açısından ve bu “misyon”un da kapatılan partiler gibi tarihe karışmaması açısından önem arzetmektedir.
Milli görüş çizgisinde MNP’den bu yana gelinen noktaya baktığımızda, Erbakan Hoca’nın ifade ettiği, “Biz” ve “Onlar” arasındaki mesafenin giderek azaldığına şahit oluyoruz. Halbuki bu partinin önemi “Biz” ve “Onlar” arasındaki mesafeden kaynaklanmaktadır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu mesafenin azalması sistemin bu partiye daha hoşgörüyle bakmasına sebep olmuyor. Bilakis R.P. söylemini en fazla yumuşattığı ve bu mesafeyi en aza indirdiği bir zamanda kapatıldı. Erbakan Hoca “laiklik” “Atatürkçülük” “Demokratlık” gibi kavramları en fazla kullandığı bir zamanda siyasetten men edildi.
Bütün bunlar gösteriyor ki MNP’nin kapatılmasıyla başlayan “tedbir” ve “temkin” anlayışı kapatma kararların önüne geçmeye yetmediği gibi, Partinin de tutarlı bir söylem geliştirmesine mani olmaktadır. Bugün F.P.’nin de kapatılması ve Erbakan Hoca’nın idamla yargılanmasının gündeme getirildiği düşünülürse, Milli Görüş hareketinin artık siyaset alanında sistemin kendisine yönelttiği saldırı noktalarını yumuşatarak ya da izale ederek değil kendi sadık tabanını referans alarak varolması gerektiği açıkça ortaya çıkmaktadır.
Merkez sağ, sesini yükseltmemesi şartıyla dindarlara kapılarını açık tutmuştu. Gelenek 1969 yılında bozuldu. Necmettin Erbakan milletvekilliği için başvurup Süleyman Demirel tarafından veto edilince partisini kurdu
Türkiye geride bıraktığı beş yıldan sonra tercihini bir kez daha AKP'den yana kullandı... AKP altı sene önce kurulmuş bir parti. Ancak gerisindeki kırk yıllık siyasi mücadele ve Necmettin Erbakan'ın açtığı yol var...
Elbette tarihte dine vurgu yapan, hatta daha ötesi siyasete İslam penceresinden bakarak yaklaşan ilk hareket değil Necmettin Erbakan'ın liderliğinde gelişen... Osmanlı İmparatorluğu'nun son asrında İslamcılık ' tarz-ı siyaset' olarak gündemden hiç düşmedi. Yeni Osmanlılar dediğimiz veya Jön Türk diye anılan guruptan başlayarak siyasi partilerin ortaya çıktığı dönemde İslamcı çözüm öneren yaklaşımlar kâh ana rengi din olmayan örgütlenmelerin bünyesinde yer aldılar; kâh müstakil parti olarak sahneye çıktılar. Kurucuları arasında Said-i Nursi'nin de bulunduğu İttihad-ı Muhammedi Fırkası bunların ilki. Ve kolayca düşünülebileceği gibi en kısa ömürlüsü. 31 Mart Vak'ası olarak bilinen şiddet dalgasının ardından bu parti öylesine sert suçlamalara muhatap oldu ki kapandı... 1919'da İskilipli Atıf Hoca'nın liderliğinde parti değil dernek statüsünde kurulan Teali-i İslam Cemiyeti'ni de bu sürecin parçası olarak görmek lazım.
Milli Mücadele'ye muhalif tavrı dolayısıyla kuşkulu bakılan bir cemiyetti bu. Kuvayı Milliye hareketini İttihad Terakki'nin devamı gördüklerinden kandırmaca hatta maskaralık olarak niteliyordu. Ama hemen ifade etmek gerekiyor ki 1920'de Mustafa Kemal BMM seçimi için davet gönderdiğinde örneğin Konya şubesi 'intihaba' katılmak istediğini bildirdi ve Atatürk de bunda sakınca görmedi...
Siyasi ömrü üç yıl olan bu cemiyet 'devrimler süreci'nde İskilipli Atıf Hoca'ya yüklenen suçlamalar ve onun İstiklal Mahkemesi'nde yargılanıp idama mahkûm edilmesiyle sahneden çekildi...
İslam adına dolandırıcılık
Bu satırları yazarken aklıma Kiraz Hamdi Paşa adında birinin İslam'ın bayrağı olma iddiasıyla ortaya çıkıp her türlü karışık işe bulaştığı hareket geldi... Gerçi ayrı bir yazı, belki de kitap konusudur bu cemiyet, ama 1920 senesinin toz duman içindeki ortamında ilginç olması bakımından anmak gerekiyor.
Kiraz Hamdi Paşa aslında siyasi bir fikri ve iddiası olmayan hatta zihninin bir kenarında kargaşa ortamında ne yapar da durumdan menfaat sağlarım diye düşünceler taşıyan bir kişidir. Herkesin kurtuluş çaresi aradığı ortamda gizli bir dernek olarak Tarikat-ı Selahiye'yi kurmak gelir aklına. Kiraz Hamdi Paşa bir deftere padişahın önemseyeceği kişilerin adlarını onlara danışmaksızın yazarak hepsine 'Hadim', 'Mürşid', 'Sai' gibi ünvanlar dağıtıp bunu randevu alıp görüştüğü padişaha arz etme imkanını bulmuştur. Daha önemlisi bu topluluğun gerçek olduğuna padişahı inandırarak yaver ünvanını aldıktan başka onun özel tahsisatından maddi imkân sağlamayı da başarmıştır. 'İslam dünyasının kurtuluşuna çalışacak siyasi İslam masonluğu' diye açıklar Kiraz Paşa bu cemiyetin amacını. Ve 'Cemiyet şubeleri, üyeleri, yönetimi bakımından gizlidir; benim görevim bu gizliliği korumaktır...' der. İleride Kiraz Paşa'nın isim listesini havi defter ele geçecek, hiç bir şeyden haberi olmayan onlarca insan boş yere yargılanacaktır. Paşa'nın Cumhuriyet döneminde de boş durmadığı özellikle Kürt toplumu üzerinde etkin olacağı vaadiyle İngiltere'yle ilişkiye girip 'Distol' adlı bir hayvan ilacının tanıtıcıları kisvesi altında topladığı insanları ellerine bildirler verip dağıtmaları için yolladığı vs. bilinir...
Cumhuriyet yılları ve Erbakan
Tek parti dönemi, Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka denemeleri konusunda muhtelif vesilelerle yazdığım için benzer hususları tekrarlamak istemiyorum. Ancak 1946 ve sonrasında belirgin olarak ortaya çıkan durum şudur ki, dindar kitleler yaklaşık yirmi yıl boyunca siyasetteki iddialarını 'merkez sağ' olarak nitelenebilecek partilerin çatısı altında sürdürdüler. Önce Demokrat Parti'de daha sonra Adalet Partisi'nde... Gerek DP gerek AP muhatap olarak dini cemaatlerin liderlerini aldıkları için, söz konusu toplulukların gücüne, ağırlığına göre bir ya da birkaç milletvekilliği kontenjanı ayırmayı yeterli saydılar.
Bu durum 1966'da Necmettin Erbakan'ın Odalar Birliği girişimine kadar aksama olmaksızın devam etti. İstanbul Erkek Lisesi'ni birincilikle bitirmiş, İTÜ Makine Fakültesi'ne ikinci sınıftan başlatılmış mezun olduğu sene motor bölümüne asistan olarak alınmış, doktorasını Aachen Teknik Ünüversitesi'nde yapıp 27 yaşında doçent olmuş, Deutz fabrikalarında başmühendis olarak çalıştıktan sonra ülkeye gelmiş bir isimdi Erbakan. Ve İTÜ'de öğrenciyken kampuste mescit açılmasını isteyen gruba liderlik yapmasıyla temayüz etmişti...
1965'te profesör olduktan sonra Odalar Birliği'nin Sanayi Dairesi Başkanı olan Necmettin Erbakan 1966'da, "Bankalarda toplanan mevduatın yüzde sekseni kredi olarak büyük sermayenin kasasına gidiyor, Anadolu'daki orta-küçük üretici destekten yoksun kalıyor" söylemiyle TOB Genel Sekreteri seçildi. Bu tırmanıştan iktidardaki Adalet Partisi'nin rahatsız olduğunu söylemeye gerek yok... Ama ipler Erbakan Odalar Birliği başkanlığına aday olacağını açıkladığında koptu.. İktidar ve muhalefet yani AP ve CHP Necmettin Erbakan'ı seçtirmemek için ittifak yaptılar...
Buna rağmen seçimi Erbakan'ın kazanacağı anlaşılınca da Bakanlar Kurulu kararıyla kongre gündeminden seçim maddesi çıkarıldı... Anadolu'dan gelen delegeleri çileden çıkaran bu kararın aksi tesir yaptığını genel kurulun gündemi yeniden düzenleme kararı alıp delegelerin üçte ikisinin oyuyla Necmettin Erbakan'ı başkanlığa seçtiğini söylemem gereksiz herhalde...
Erbakan kazandı kazanmasına ama Süleyman Demirel de kararlıydı... Hoca oturduğu koltuktan polis zoruyla kaldırıldı...
Erbakan veto ediliyor
Mağdur edilmiş olmak Necmettin Erbakan'ı Anadolu işadamlarının gözünde yıldızlaştırmıştı adeta... Ama o aralar parti kurmak gibi bir düşünce de yoktu. Ta ki, 1969 seçimlerinden önce aday tespiti yapılırken Necmettin Erbakan'ın Adalet Partisi'ne başvurmasına ve Süleyman Demirel tarafından milletvekili adaylığı veto edilene kadar...
Bunun üzerine Milli Nizam Partisi kuruldu ve Erbakan 1969'da bağımsız aday olarak girdiği Konya'dan milletvekili seçildi... Nizam Partisi TBMM'de bir tek onunla temsil ediliyordu başlangıçta; daha sonra Adalet Partisi'nden ayrılan iki milletvekili katılınca bu sayı üçe çıktı. Daha önemlisi büyüyeceği görülmüştü partinin. Ama 12 Mart muhtırası geldi ve MNP 'laikliğe aykırı eylemlerde' bulunduğu gerekçesiyle kapatıldı. Dikkat çekici olan, bu ağır suçlamaya muhatap olmasına rağmen ne Erbakan ne de diğer MNP yöneticileriyle ilgili dava açılmadı... Bu gelişme üzerine İsviçre'ye gitti Necmettin Erbakan, Zürih'e yerleşti... Siyaset ortamı normale döndüğünde arkadaşları Milli Selamet Partisi'nin kuruluş hazırlıklarını yaparken de fazla ilgilenmedi... Ama öylesine ısrar, öyhlesine ricalar altında kaldı ki, bir kere daha bağımsız aday olarak seçimlere girip daha sonra partiye katılmak şartıyla Türkiye'ye döndü.
Türkiye siyasetinde Necmettin Erbakan faktörünün ağırlık kazanmaya başladığı dönem böyle başladı. 'Küfre karşı bir cihad söz konusuydu, mücahit de Erbakan'dı'... CHP'yle koalisyon, MC hükümetlerine katılmak taktik niteliğindeki kararlardı Erbakan'a göre. Sistem daha yeni tanışıyordu kendileriyle. Ürküntüleri yatıştırmak gerekliydi... CHP'yle koalisyonun manası tamamen buydu. MC hükümetlerine ise ' İktidarı sola bırakmaya rıza göstermenin MSP tabanında da tepki doğuracağı' düşüncesiyle katılmıştı Erbakan. Partisinin meşruiyet sorunu olduğunu biliyor, bunun için CHP'yle işbirliğinin sıkıntılarını gidereceğini görüyor ama bunu tabana anlatmanın imkânsız denecek oranda zor olduğundan şüphe etmiyordu... Nitekim 12 Eylül öncesinde Süleyman Demirel'in kurduğu azınlık hükümetine bu nedenle destek oldu...
Ama Erbakan bu süreçte partisini ayakta tutan tabanda da büyük değişiklik olduğunu görmeye başladı... Dindar kitleler kısa sürelerle de olsa iktidarda olmanın sağladığı avantajları görmüşler, siyaset farklı sebeplerle cazibe merkezi olmaya başlamıştı... Refah Partisi bu eğilimin açığa çıktığı ve yansıdığı platform oldu. Gerçi saygıda kusur eden, karşı çıkan yoktu Erbakan'a ama farklı bir dalganın geliştiği de gözden kaçmıyordu.
Farkındaydı Erbakan bunun ama başbakan olarak hükümet kurma sorumluluğunu üstlenmiş olmasının ortalığı yatıştıracağını, dişe dokunur bir şey yapmasa da dindar kesimin duygularına tercüman olan bir söylem benimsemekle gücünü koruyacağını düşünüyordu. Yıllarca sisteme karşı 'taktik' tasarlamış olan Hoca'nın taktik hedefi bu kez kendi tabanıydı... Taksim'e cami, İslam Dinarı, Sincan vs. Aslında ne yapılan bir şey vardı ne de yapılacağı ama siyasi taktiği devlet çekirdeği ciddiye aldı ve 28 Şubat geldi...
Misyonun tamamlandığı noktaydı bu... İslamcı siyaseti sisteme dahil etmiş, sistemle çatışan noktadan uyuşan noktaya getirmeyi başarmıştı Hoca.
Siyasi Islâm Kavrami Etrafinda Bazi Düsünceler
Ahmet Turan Alkan/1995
Bugün müslüman toplumlarin mâruz kaldigi zulüm ve baski, iktisaden geri kalmislik ve asagilanma, Islâm düsüncesini olmasi gerekenden farkli bir müdafaa doktrini sekline sürüklemis bulunuyor. Bizim vazifemiz (Islâmin vazifesi), bütün dünyada müslümanlar üzerine uygulanan baski, zulüm ve siddetin kalktigi, bütün dünyanin müslüman oldugu bir farazi noktada önemini hissettirecektir. Bütün dünya müslüman oldugunda neye karsi mücadele etmemiz icab ediyorsa, ona dogru tefekkür etmemiz gerekiyor. Islam, müslüman milletlerin mücadele parolasi veya istiklal doktrini degil, dünyayi, öncesi ve sonrasiyla islah etme ve güzellestirme projesi olarak teklif edilmelidir.
Islâmin temel rükünlerinden biri ahiret inancidir. Dünya , gerçek hayatimizin çok kisa bir bölümü , halk tabiriyle "yalanci" bir âlem. Bu kisa epizot içinde müslümanin davranisini din belirliyor. Dünya hayati, bilgisayar tabiriyle virtual (sanal) bir gerçeklikten ibaret. Müslümanin, dünya boyutunu mutlak hayat olarak algilamasi takbih edilmistir; Müslüman, aslinda olmayan bu dünyaya ancak, kendi içinde mantigi bulunan ve ciddiye alinmasi gereken bir oyun nazariyla bakabilir.
Islâm, dünya hayatina farkli ve orijinal bir bakis açisi getiriyor. Müslümanin dünya hayatini degerlendirme tarzi, modern bati paradigmasini tehdit eden bir muhteva tasidigi için Islam, bu paradigma tarafindan anlasilabilir sebeplerle bir tehdit olarak algilaniyor. Siyasi Islâm kavrami, tedavüldeki üslubu ve tarifiyle bu yanilgiyi besleyen, keskinlestiren ve çiplaklastiran bir beseri zemin teskil etmektedir ve bu retorigin bütün önkabulleriyle yeniden gözden geçirilmesi elzemdir.
ISLÂMA HÂDIM OLMAK; ISLÂMI TASARRUF ETMEK
Siyasi Islâm tabiri, kim tarafindan hangi niyetle kullanilirsa kullanilsin, neticede Islam'i marjinallestiren, onu oldugundan daha küçük, daracik ve pekala ihmal edilebilir mahpeslere mahkum eden bir daraltma sigasidir. Herkesin müslüman olmasini beklemiyoruz ama esas mütearifemiz odur ki Islam herkese, yani bütün beseriyete gerekli bir "yeni hayat" sahasidir. Siyasi Islâm yerine dolasima sokulmasi gereken fikir iste bu olmali; "ilâhi rahmet" epistemolojik anlamda islâmi bir kavram teskil etmesine ragmen aslinda bütün beseriyetin istihkaki olmasiyla kozmik bir derinlige sahip bulunuyor. Bu yazinin ana fikri, Islâm'in kozmik derinlik ve vüs'atinin, kisa vadeli hesaplara tercih edilmesi lüzumunu vurgulamaktan ibarettir.
Islam, dogu ve bati arasinda müslümanlarla müslüman olmayanlar arasinda bir savas hatti, bir mayinli alan, bir kavga silahi, bir harp çigligi, bir düsmanlik ve saldiri parolasi olarak takdim olunursa, bu onun evrenselligini zedeler, onu bir bölge kuvveti, savasan taraflardan biri olma vaziyetine indirir. Bu Islâma hadim olmak degil, Islâmi tasarruf etmek mânâsina gelir.
Islam, dünyayi bütün fiziki ve manevi çehresi, yaradan-insan iliskileri, insan-insan iliskileri, tabiat ve insan iliskileri ile güzellestirmek iddiasini tasiyor. Islam, ancak genis kapsamli güzellestirme projeleri ile kozmik bir derinlige ve nüfuz kudretine kavusabilir. Dinin sahibi süphesiz Cenab-i Hak'tir ancak dogru tarzda idrak ve tefsir etme vazifesi bizim omuzlarimiza tahmil edilmis bulunuyor. Böyle bir vazife suuru muvacehesinde dünyayi güzellestirme projemizin hangi rafta sakli oldugunu dogrusu ne kadar merak etsek yeridir.
HAZRETI NÛH'UN GEMISINDEN
Islam kavramina karsi bütün idrak melekelerimizi seferber etmekte galiba ihmalkâr davraniyoruz ; Islamin cihansümul niteligini bir kavram olarak biliyor; bunu kullanisli, yani hayatin ve zamanin her aninda ve yerinde kullanilabilir, ise yarar bir uygulamalar dizisi haline getirme marifetini göstermiyoruz. Dünyayi Hazreti Nuh'un gemisinden seyreder gibiyiz; Hazreti Nuh'un gemisinde yolculuk edenler dünyayi rahatça ikiye bölerek algilayabiliyorlardi: Gemidekiler ve deryâdakiler. Islam, sadece gemidekilere degil, deryada helâk olanlara de sunulmus bir rahmettir. Islam, sadece müslümanlara servis veren bir dayanisma kulübü degil; canlilari ve cansizlari ile bütün kozmik varliklara sunulmus bir faydadir. "Fayda" tabirini, bilerek ve benimseyerek kullaniyorum çünkü Islam asgari itibarla dinler meyaninda bir din, ama hakikatte ondan daha fazla bir seydir. Ona biraz da dünya hayatinin prospektüsü, dünyayi kullanma talimatnamesi olarak da bakmamiz gerekir. Sadece bu dünya ve öteki dünya iliskilerini düzenlemekle kalmaz; insan-insan münasebetlerine had getirir ve ilaveten insanin cansizlarla kuracagi münasebeti de tarif eder. Basta kendi nefsimize zulmetmekten vazgeçip her nevi zulmü ortadan kaldirmayi gaye edinerek ve beseri hadleri yeniden ölçülendirip kullanisli hale getirerek kendimizi ve hayati güzellestirebiliriz çünkü dünya hayati, yalan bile olsa onu dogru okumak ve güzellistermekle muvazzaf bulunuyoruz.
BESERI KRALLIKLARIN BIR YENISI MI?
Modernite ve teknoloji dünyayi giderek küçülen bir köy haline getirirken, haberlesmede demokratik ihtilallere sebep olurken aslinda Islam'in degirmenine su tasiyor. Ne var ki, Islam'in degirmeninde un ögütmek için kozmik bilince ulasmis fertler olmak gerekiyor. Moderniteyi, onunla yarisarak altedemeyecegimizi kabul etmeliyiz; onu asarak, ona hedef göstererek, ona vicdan ve ahlaki esas teklif ederek onun üstesinden gelebiliriz. Bunun için mahalli ve milli çerçevelerden kurtulmak, mahalli ve milli kimligi inkar etmek gerekmiyor; aksine Islami kavramamizi engelleyen, islami bilincin islemesini zedeleyen "mahalli Islâm"larin, "milli Islâm"larin ve "kapali devre Islâm"larin üstüne çikmamiz icab ediyor.
Siyasi Islam kavraminin tedavüldeki çagrisimlari, bütüne degil parçaya dair ideolojik teklifler tasiyor ve üç asagi bes yukari "Müslümanlarin Partisi", veya "Islamci Parti" diye söhret bulan popüler kuruluslarin iktidara ulasmasini ve orada kalmasini tazammun ediyor. Halbuki Islam'in gerçek siyasi çehresi bütün beseri kralliklara ve hükümranliklara karsi, Allah adina vazgeçilmez bir muhalefeti ihtiva etmektedir. Isin ilginç tarafi, iktidara talip Islamci siyasi kuruluslarin, pekâlâ isin aslini bildikleri halde bu önemli noktayi görmezden gelerek iktidara ulasmayi tercih ediyor görünmeleridir. Bu yaklasim günün birinde semere verirse, tarihte benzerlerini defalarca izledigimiz beseri hükümranliklardan birisini daha sahneye koymaktan baska sonuç dogurmayacaktir.
ISLÂM TARIHINDEN ÖGRENDIGIMIZ
Siyasi mânâda hükümranligina kayitsiz sartsiz tâbi olunacak tek kudret Allah'tir. Hüküm koymak, ancak O'na aittir. Artik minibüslerin camlarina yapistirilacak kadar lâfzina âsina oldugumuz bu hakikatin ruhu, her nevi siyasi otoritenin canini acitacak derecede keskin ve agir mânâlar tasiyor. Hükümdar, efendi ve kanun vaz'ii ancak O'dur; bu yetki hiçbir beseri kralliga devredilmemistir ve bütün peygamberler, kavimlerine sadece bu son derece önemli espriyi hatirlattiklari için çogunlukla tekzib edilmislerdir. Bu durumda insanlarin vazifesi, yani yeryüzünde yasayan insanlarin siyasi misyonu, Allah'in hukukunu tatbik etmek ve bu mânâda Allah'a halife olmaktan öteye geçmez. Kulluk mükellefiyetinin ancak Allah'a yönelmesi geregi, bütün siyasi otoriteyi bir yetki gasbi içinde bulunup bulunmadigi konusunda kendine çekidüzen vermeye davet eder. Ancak Allah'a ve hukukuna itaat etmek, siyaset ehraminin üstündekileri rahatsiz ettigi kadar, alttakileri de sarsici ve tedirgin edici bir muhteva tasiyor.
Vahyolundugu esaslara sâdik kalarak tatbik mevkiine konulabilmis Islami siyaset telakkisinin ancak Hazreti Peygamber'in zaman-i saadetinde ve müteakiben iki rasit halife devrinde hakim oldugu hususunda mutabakat vardir. Bu devirde Islam siyasetinin bütün dünyaya hükümfermâ olmadigini biliyoruz; ne var ki, yeryüzündeki büün beseri kralliklara son vermek ve Allah'in vaz'ettigi hukukun hakimiyetini ilan etmek anlaminda Islam siyaseti, yine bu kisa dönem içinde bilinen bütün dünyaya teblig edilmisti. Bu teblig vazifesinin kisa zamanda Kur'anda açikça bildirilen temel espriye aykiri sekilde beseri kralliklara, yani saltanat ve mülk rejimlerine dönüsmüs olmasi da tarihi bir hakikattir.
Neredeyse Hazreti Peygamberin hayatiyla kaim sayabilecegimiz Islam siyasetinin, bir nesil sonra saltanata inkilâb etmesi ve ondört asir boyunca ideal boyutlariyla tatbikattan uzak kalmasi, üzerinde uzun uzadiya düsünülmesi gereken müsterek beseri zaaflara isaret ediyor. Hemen tasrih etmelidir ki bu zaaflar, sadece Müslümanlara degil, bütün beser cinsine âriz olan ve bütün mukaddes metinlerde üzerinde hassasiyetle durularak tesfiye edilmesi beklenen insâni nitelikteki zaaflardir. Bu noktada, takriben onüçbuçuk asirlik eksik tatbikata bakarak mükedder olmamiz mi gerekiyor sualine artik samimi bir cevap vermemiz lâzimdir. Mesafe ne kadar uzun görünse de, dogru orientasyon ve zihni yönelisle atilmis bir adim bile kazanç sayilmalidir. Ise, Islâm tarihi boyunca raslanan zaaflarin tesbit ve tahliliyle baslayabiliriz. Islam tarihi bu mânâda, Islam siyasetinin tatbik edilis tarihi olarak da okunmalidir.
Bugün Müslümanlar, kolayca tatbiki mümkün bir siyasi programa sahip olmadiklari için ne kadar esef etseler hakli sayilirlar. Ne var ki bu esef hissi, onlari "imkansizi istiyor olmak" gibi bir ümitsizlik noktasina sevketmemelidir. Nâmik Kemal'in tabiriyle "bir kere olan, pekâlâ yine olur". Bu konuda bize gerekli olan her türlü temel referans bilgisine sahip olmak bakimindan avantajimiz hâlâ devam ediyor. Bu avantaji ancak dogru zihni yönelis ve idrakle kullanilir hale