Pazar günü yapılacak seçimler, seçim kararının verilmesinin öncesinden başlayarak Türkiye'deki laik-İslamcı kamplaşmasını uzun süredir olmadığı kadar keskinleştirdi. Sadece siyasi tartışma alanında değil, gündelik hayatımızda da ilişkiler gerildi. Ya da gündelik hayatta, iki kesim arasında zaten var olan gerginlik adlandırıldı, belirginleşti, itiraf edildi, hiç değilse kimi çevrelerde açık açık konuşulur hale geldi.
Bu gerginliğin "vitrininde" elbette kadınlar var: Başörtülü olanlar ve olmayanlar...
Kadınlar insanlık tarihinin "yumuşak hamurudur". Bütün rejimlerde, bütün ideolojik projelerde onlarla biçim verilmeye çalışılır. Dolayısıyla bu toplumsal çatışmada da vitrinde olmaları, vitrindeki temsillerinin çarpıştırılmaları şaşırtıcı değil.
Kadınlar ne düşünüyor?
Ama meselenin kadınlar tarafı hiçbir zaman ve hâlâ yeterince konuşulamadı. Aralara giren temsilci erkek sözleri bu alanı o kadar toza dumana boğuyor ki kadınların bu konuda ne düşündükleri, kadın olarak ne düşündükleri pek söz konusu edilemiyor.
Örneğin, "kapalı" olan kadının, "kapalı" olmayanı otomatik olarak "açık" hale getirmesi üzerine söz söyleyen pek olmuyor. Politik nezaket gereği susulan bir alan bu. "Açık" sözcüğünün bu topraklarda bir kadın için pek de hoş çağrışımları yok. Yani örtülü olanların örtüsüzleri "açık" hale getirmesi üzerinden kadınlar birbiriyle konuşmuyor.
Ya da plajlarda tesettürlü olanların mayo giyenleri "çıplak" durumuna düşürmesi... Kapalı kadınları kapalı olmayanları erkeklerin tacizine açık hale getirmesi? Bunları da "birlikte yaşama miti" ile örtmeye çalışıyoruz ama pek de başarılı olamadığımız ortada.
Benzeri meseleleri daha önce yazdım. "Örtüsüz" bir kadının "örtülü" kadınlar karşısında, yanında ne hissettiği üzerine birkaç kelam ettim. Ama benim takip edebildiğim kadarıyla örtülü kadınlar kendilerini örtüsüzler yanında nasıl hissettiklerini yazmadılar. Gerçek hayatta pek karşılığı olduğunu düşünmediğim "Bizi ötekileştiriyorlar" klişesini aşan sözler duyamadım örtülü kadınlardan.
Başörtülü kadınlar anlatmalı
Oysa yazan çizen başörtülü kadınların bunu anlatması lazım. "Açık" kadınlar hakkında ne düşünüyorlar? Fakat bunu "Biz bir şey düşünmüyoruz, bizim için insan insandır" şarkısını söylemeden, gerçekten, samimiyetle yapmaları gerek. Açık kadınlara bakınca ne görüyorlar? Kendilerine bakınca namuslu, dindar, hanımlar görüyorsa açık kadınlara bakınca ne görüyorlar?
Bunu neden yapmak gerekiyor peki? İki kesimin samimiyetle, dibine kadar anlaşabileceğine inanmıyorum. Bunun gerekli olduğundan da o kadar emin değilim. Ama bu ve benzeri konuşmaları yapmazsak bu konuşmaları birileri ve genellikle de temsilci erkekler yapıyor.
Kadınları, erkekler tarif ediyor. Adlandırıp kategorize ediyorlar. Oysa kadınları, örtülü de olsa örtüsüz de, kadınlar temsil etmeli.
Bu seçimlerden sonra öyle sanıyorum ki toplumsal uzlaşmazlıklarımız başka bir biçimde önümüze gelecek. Ve o zaman başörtüsü meselesi şimdiye kadar konuşulmadığı bir biçimde konuşulacak. Kadınların hep birlikte bu alanda şimdiden söz alması gerekiyor.
Seçimlerden hemen önce “Başörtüsünün gözleri” diye bir yazı yazmıştım. Soru şuydu:
Başörtülü kadınlar, olmayanlara nasıl bakıyorlar?
Bu bir soruydu. Yalın bir soru. Zannımca hiç hakikaten sorulmamış, cevaplanmamış bir soruydu. Oysa öfke ve hakaretle karşılandı. Bazı kadın köşe yazarları cevap verdiler. Yeni Asya’dan Suna Durmaz ve Gerçek Hayat’tan Halime Kökçe. Yazım üzerine Haber 7 adlı internet sitesinde çok uzun bir forum da oluşturulmuş. Hepsini okudum.
Varsayılan öfke
Önce Suna Durmaz’ın yazısı. Daha baştan “bağırıyor”:
“Bizim açık ya da kapalı gibi takıntılarımız olmaz, olamaz da!”
Hemen sinirlenmek de nesi? Size soru sorulamaz mı? Durmaz’ın yazısına sinen, “karşı tarafa öfke üzerinden kendini tarif etmeden saldırıya geçme” ruh hali, Haber 7’nin forumuna yazan onlarca kişide de var. Açık kadınlara bakınca ne gördüklerini hiçbiri söylemiyor, sadece kapalı kadınların kendilerine nasıl baktığına dair öfkeli önyargılarını aktarıyorlar. Sonra da bu önyargıları gerçek kabul edip, siz daha “Ben öyle bir şey düşünmüyorum” diyemeden başlıyorlar:
“Sen zaten bizi cahil sanıyorsun. Sen zaten bizi şöyle ya da böyle görüyorsun”!
İnsandan ve kadından başka bir şey gördüğüm yok başörtülü kadınlara baktığımda. Ama görenler varsa bile hâşâ! Söyleyebilirler mi hiç? Özetle şurada toplanıyor bütün yazılanlar:
“Sen nasıl bu konuda soru sorarsın?”
Sus! Sorma!
Mesele şudur:
Açık ve seçik bir biçimde bir ideoloji olan siyasal İslam öyle bir tuzağa düşürüyor ki insanı, çıkılamıyor olması tuzağa düşenlerin hatası değil. AKP’nin seçim zaferiyle taçlanan bu ideoloji, bir ideoloji olmasına rağmen üzerine tartışılamıyor. Bizim ideolojimiz, başkalarının ideolojileri tartışılabiliyor ama siyasal İslamla, bu ideolojinin sembolleriyle ilgili bir soru sorduğunuzda size “dinine küfretmiş” muamelesi yapılıyor ve siz de “inanç özgürlüğüne” inandığınız için susmak zorunda kalıyorsunuz. Yani hem İslami bir politika yürütülüyor hem de bunun politika olmadığı iddia ediliyor. Bu da müthiş konforlu bir alan elbette.
Vitrinin hesabı?
Kadınlar bu oyuna nasıl katılıyor?
Savundukları cenahın kendilerini mücadele esnasında vitrine koyup sonra zafer kazanıldığında bu vitrini derhal “beyaz Türk” kadınlarla değiştirdiğini bile bile bu ikiyüzlülük konusunda hiçbir şey söylemeyen başörtülü kadınlar bu oyuna nasıl katılıyor?
Gerçek Hayat’ta Halime Kökçe daha yazının başlığında sinirli:
“Ece Temelkuran’ı nasıl tatmin etsek acaba?”
Yazının devamında başı açık kadınların kapalı olanlarla aslında ne kadar iyi geçinebildiğini anlatıp bana da “ilaç niyetine başörtülü bir arkadaş edinmemi” tembihliyor. O konuda sıkıntım yok, yine de sağ olsunlar.
“İyi” açıklar sormaz
Fakat acaba “Öbür mahalleden arkadaşım var” argümanının faşizmin en uyuşturucu ve en klişe tezi olduğunu biliyorlar mı acaba? Kendileri de biliyorlardır herhalde birçok MHP’linin, “Benim de Kürt arkadaşlarım var” diye lafa başlayıp sonra da “iyi Kürtler-kötü Kürtler” ayrımını “meşrulaştırdığını”. Ya da kaç kez duymuşsunuzdur “Benim de Ermeni arkadaşım var, ama bu Ermeniler öyle değil...” diyeni.
Yani “açık” olanlar, “kapalı” olmak konusunda soru sormadığı sürece “iyi açıklar” oluyorlar herhalde. Ama soru sorduğunuzda...
Hakiki konuşma yönteminin birçok kanlı meseleyi insani şekilde halledeceğini düşünen, her türlü ezen-ezilen ilişkisine kalbinin derinliklerinden karşı biri olarak söyleyeyim:
Hakikaten konuşmak insanın kendisiyle de konuşmasıdır. Kendi yargılarını da gözden geçirmektir konuşmak. Ben böyle samimi ve barışçı bir alana davet etmiştim başörtülü kadınları. Ama...
Gazeteci Nihal Bengisu Karaca, “Ben örtülü kadınların ve örtüsüz kadınların birbirlerinin yanında ne hissettiğini belirleyen temel etkenin ‘örtü’ değil, yan yana gelen kadınların kişilik yapıları ile, dünyayı ve hayatı görme biçimleri ile ilgili olduğunu düşünüyorum” diyor. Karaca’nın görüşleri şöyle devam ediyor:
ÖRTÜNMEYE ‘ANORMAL’ DEMEK PEK AKIL KÂRI DEĞİL
Örtülü kadınların örtüsüz kadınları ‘otomatikman’ ‘açık’ duruma düşürdüğünü kabul edeceksek, örtüsüz kadınların da örtülü kadınları otomatikman ‘kapalı’ hale getirdiğini söylememiz gerekir. Takdir edersiniz ki, ‘açık’ halin çağrışımları geleneksel terminolojide olumsuz yerlere gönderme yapıyorsa, ‘kapalı’olma hali de, modern hayatın ön kabulleri açısından olumsuz çağrışımlara neden olur. Örtünmek bir şeyin sembolü sayılacak ise, örtünmemek de bir şeyin sembolüdür; ‘hayır örtüsüzlük normal bir durum, örtülü olmak anormal bir durum, o nedenle ilki sembol değil, ikincisi sembol’ diyemeyiz. Çünkü o zaman bu ‘normal’in, ‘neye göre normal?’ olduğunu da açıklamamız gerekir; kadınlarının yüzde 70’inin öyle ya da böyle örtündüğü bir ülkede örtünmeye ‘anormal’ demek pek akıl kârı bir iş değildir.
Kimi örtüsüz kadınlar gerçekte dini eğilim ve vasıflar taşımalarına rağmen, örtüsüz bir kadınla yan yana geldiklerinde sert bir tepki verebiliyor, örtülü kadını düşmanca bakışlarla süzebiliyor, yahut yok sayan bir davranış paterni geliştirebiliyor. Öte yandan şöyle şeyler de var, hayatında dini bir aidiyet duygusu olmamış, agnostik, ateist ve örtüsüz kadın, örtülü bir hemcinsi ile dostça bir ilişki içine girebiliyor. Örtüsüz kadınların örtülü kadınlara gösterdikleri tepki ya sınıfsaldır ya da ‘çağdaşlık’ ‘çağdaş kadın’ gibi ideolojik kriterlerle beslenmektedir. ‘Çağdaş Türk kadını’ ibaresi de zaten örtüsüz kadınları örtülü kadınlardan ayırmak için bulunmuş bir ibare. Örtülü bir kadının modern olsa, modern giyinse, modern düşünse bile çağdaş olamaması, çağdaş sayılmaması bu noktadaki ideolojik yönlendirmenin bir sonucu.
SICAKTA ÖRTÜNEN KADIN KENDİNİ HARİKA HİSSEDECEK
Bütün bunların dışında, gündelik hayata ilişkin ne söylenebilir; Diyelim ki mevsim yaz, kadınlardan biri sıcağa rağmen örtünmüş, diğeri örtülü değil ve dolayısıyla diğer kadın kadar rahatsız değil; bu durumda örtülü olmayan eğer dindar değilse, kendini aklından dolayı tebrik edecek ve harika hissedecektir. Nazik davranması ve kendisini sessiz sessiz tebrik etmesi tercihe şayandır. Fakat örtüsüz kadının dini duyarlılıkları varsa, kendisini dindar bir kadın olarak tanımlıyorsa, örtülü olanın örtünmekle yüklendiği bedelden dolayı manevi bir sıkıntı yaşayabilir. Bu sıkıntı derinleşebilir, büyük sorgulamalara gidebilir, hayat tarzı özeleştirisine dönebilir, bilemeyiz, bilemediğimiz gibi herhalde müdahil de olamayız. Ancak herhalukarda, az çok dinini bilen ve kendisini dindar olarak tanımlayan bir örtüsüz kadın, ahiret hayatının, Allah’ın sevgisini kazanmanın, salt örtünmekle olmadığını, örtüsüz olmasının kendisini bu dairenin dışında bırakmadığını bilecek durumdadır.
BEN ÖRTÜSÜZ BİR KADIN OLSAM...
Örtünün kadın hayatı üzerinde kadının ya da erkeğin değil, Allah’ın bir tasarrufu olduğunu ve de…Ben örtüsüz bir kadın olsam böyle düşünür, ve başkalarının örtünmesini kendime tehdit saymak yerine, bunu kendi dindarlığımı geliştirecek, kendimi motive edecek bir unsur olarak görürdüm. İnanmayan, dindar olmayan bir örtüsüz kadın olsaydım, örtü meselesini zaten umursamaz ama insanlar benimkinden farklı referanslarla hareket ediyor diye de bu kadar kızmazdım diye düşünüyorum. Sadece inanan ama onun dışında dinle ilgilenmeyen bir örtüsüz kadın olsaydım da herhalde dinle teşrik-i mesaisi olan bu insanların bir bildiklerinin olacağına dair bir terbiye geliştirmiş olur; ‘beni hedef aldıkları, beni ötekileştirmek için bunu yaptıkları’ gibi egosantrik bir düzleme savrulmazdım. Her işin başı, biraz tevazuu sanırım.
Ben örtülü kadınların ve örtüsüz kadınların birbirlerinin yanında ne hissettiğini belirleyen temel etkenin ‘örtü’ değil, yan yana gelen kadınların kişilik yapıları ile, dünyayı ve hayatı görme biçimleri ile ilgili olduğunu düşünüyorum
Yazar Elif Şafak, örtülü çok sayıda roman okuru olduğunu, özellikle imza günlerinde onlarla kurduğu ilişkide hiçbir sorun olmadığını anlatırken, “Ben rahatsız olmuyorum. Eğer benim kıyafetime karışılırsa bundan rahatsız olurum” diyor. Şafak, başı açık kadına “ahlaksız kadın” gözüyle bakanlar olduğunu da dikkat çekiyor, ve “Bundan da rahatsız olurum” diye ekliyor.
Ben örtülü örtüsüz kadın ayrımından biraz rahatsız olan biriyim. Temelde fikirlerimiz, kökenlerimiz ne olursa olsun hepimizin kadın olmaktan kaynaklanan ortak noktalarımız olduğuna inanıyorum. Benim gönlüm arzu ediyor ki; Türkiye’de başörtülü kadınlarla başörtüsüz kadınlar bu ortak paydada buluşabilsinler. Bu örtünün, bu kumaşın, imajın, görünüşün ötesindeki kişiliklerini öne çıkarabilsinler. Çok fazla görüntüye odaklanıyoruz. Büyük siyasi tartışmalar kadınların bedenleri ve giysileri üzerine odaklanıyor. Onların ötesine geçip ortak bir dil bulmaktan yanayım.
AHLAKSIZ GÖZÜYLE BAKANDAN RAHATSIZIM
Ben denizde de rahatsız olmuyorum. Yanımdaki insan kapalı bir şekilde tercih ediyorsa, buyursun girsin. Öbürü üstsüz girmek istiyorsa, buyursun girsin; ondan da rahatsız olmuyorum. Eğer benim kıyafetime karışılırsa bundan rahatsız olurum. Yani müdahaleden rahatsız olurum. Ne başkasına müdahale etmek isterim, ne de bana müdahale edilsin isterim. Bu anlamda tek tek bireylere saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum. Ama eğer başı açık kadına ahlaksız kadın gözüyle bakılıyorsa, -Çünkü öyle şeyler de oluyor. Başı kapalının yanında başı açık kadına ahlaksız kadın gözüyle bakanlar oluyor.- bundan rahatsız olurum. Ama ben başı kapalı bir kadının varlığından hiçbir zaman rahatsızlık duymadım.
ÇOK FAZLA TÜRBANLI OKURUM VAR
Yanımdaki insanın kıyafeti beni zerre kadar rahatsız etmiyor. Benim çok fazla türbanlı okurum var. İmza günlerimde gözlemledim. Özellikle muhafazakar kesimin kadınlarından çok fazla roman okurum var; onlardan mektuplar, görüşler alıyorum. O anlamda da onlarla temas halindeyim. Büyük genellemelerle konuşmayıp, insana odaklanmayı başarabilir, önyargılarımızı kırabilirsek...
Yazar Yıldız Ramazanoğlu, NTVMSNBC’ye görüşlerini anlatırken, Ece Temelkuran’ın hissiyatının tam tersini yaşadığını söyledi. “‘Esas kadın’ olarak, ‘norm’ olarak dünyaya başı açık bir kadının temsil edici olarak konulması tamamen ‘Modernitenin hurafesi’ diye düşünüyorum” diyen Ramazanoğlu, sadece dişi olarak algılanacak giyim tarzından hoşlanmadığını söylüyor; aşırı örtününce de, aşırı dekolte giyinince de “Ben bir dişiyim” diye ortaya çıktığını söylüyor.
Yıldız Ramazanoğlu’nun görüşleri şöyle:
Hiç kimsenin aşırı derecede çıplak bedenini kadın olarak görmek istemiyorum. Bunu bir haksızlık olarak, bir dayatma olarak görüyorum. Ne erkek, ne de çıplak kadın bedeninin bir iş yerinde, çok uzun süre kaldığım bir yerde bana dayatılmasını istemiyorum. O vücudu seyretmek istemiyorum, görüş alanım içinde olmasını istemiyorum. Sekiz saat mesai yapıyorum, bir erkeğin karşısında oturduğumu düşünün, bu beni rahatsız eder.
HER ŞEY ALLAK BULLAK, HÜLYA AVŞAR ‘NORM KADIN’
Sadece kendini bir dişi olarak algılayıp bunu ön plana çıkaran bir giyim tarzı benim hoşuma gitmiyor. Aşırı örtünerek de aşırı dekolte giyinerek de olabilir. Çünkü her iki halde de insan, “Ben bir dişiyim” diye çıkıyor ortaya. Bu aşırı örtünmek olarak da, aşırı dekolte giyinmek şeklinde de olabiliyor.
“Esas kadın” olarak, “norm” olarak dünyaya başı açık bir kadının temsil edici olarak konulması, tamamen ‘modernitenin hurafesi’ diye düşünüyorum. Böyle bir şey sözkonusu olamaz. Bundan 50 sene öncesinde bile bütün dinlere, hanif dinlere mensup kadınların hepsi örtünürlerdi. Çünkü bu onlara gelen vahiyin sonucudur. 50 sene içinde herşeyin allak bullak olup önümüze form olarak Hülya Avşar gibi kadınların, norm olarak, esas kadın olarak konulması çok yeni şeyler. Bunları kabul etmek zorunda değiliz.
BAŞI AÇIKLAR İÇİN ‘DİNDAR DEĞİL’ DENEMEZ
Ailemde başörtülü kadınların sayısı daha az. Kızkardeşimden başlayarak herkes, bütün yakınlarımın hepsi başı açık kadınlar. Annem de yakın zamana kadar başı açık bir kadındı; bana bakarak başını örttü diyebilirim. Doğal halimize bırakıldığı zaman bu hiç bir zaman gündemimizde olan, oturup konuşulan, tartışılan bir mevzu değil. Kendi doğal halimize bırakıldığı zaman bir sorun yaşanmıyor. Birbirimize bir şey dayatmanın anlamı yok. Zaten bunun Türkiye’de gündeme gelmesi, yasaklarla oldu. Kesinlikle başı açık kadınlar da dindar değiller, gibi bir şey de söylenemez.
Yazar Hidayet Şefkatli Tuksal, Ece Temelkuran’ı anladığını söylüyor ve “açık-kapalı” tanımlarının iki kesimdeki kadını da olumsuz etkilediğini söylüyor. İki halin de tabu olmaktan çıkarılıp tartışılması çağrısı yapan Tuksal, “Yan yana yaşayabileceğimiz çözüm üretebiliriz” diyor.
ECE TEMELKURAN’IN SORUSU ANLAMLI BİR SORU
Bu topraklarda kapalılık hali tarihsel olarak açıklık halinden eski bir geçmişe sahiptir. Dolayısıyla açıklık kapalılığa göre tanımlanan, yani kapalılığı asıl kabul eden bir mantık üzerinden tanımlanan bir kavram durumundadır. Kapalı olmanın esas kabul edildiği toplumlarda kapalı olmaya pozitif değerler yüklenirken, açık olmak negatif değerleri temsil etmektedir. Nitekim İran’da açık olmak bir suçtur. Ece Temelkuran’ın sorusu, bu bağlamda anlamlı bir sorudur. Ancak modern Türkiye’de, resmi düzlemde açık olmaya pozitif değerlerin yüklendiği, kapalı olma haline ise pek çok negatif değerin yüklendiği bilinen bir gerçektir.
Böyle bir ortamda, kapalıların diğerlerini açık hale düşürmesinin olumsuz etkileri olabildiği gibi, açıkların örtünenleri bütün negatif imajlarıyla kapalı haline düşürdüğü de bir gerçektir. Üstelik örtülüler yasal ya da yasal olduğu iddia edilen pek çok engelle karşı karşıyadır. Ece Temelkuran’ın sorusunu böyle bir atmosferde okuduğumuzda ise, tanımlamayı nerede durarak yaptığınız önem kazanmaktadır.
ÖFKELENMEK YERİNE, YAN YANA YAŞAYABİLİRİZ
Bence bu tanımlardan iki kadın kesimi de olumsuz etkilenmektedir. Bu iki halin de Türkiye’de, tartışılması tabu konular olmaktan çıkıp, çok çeşitli açılardan tartışılabilmesi gereklidir. Ancak buna da dikkat çekmek istiyorum: Malezya, Endonezya, Ürdün, Mısır, Suriye gibi ülkelerde, resmi düzeyde herhangi bir kıyafet düzenlemesi bulunmadığı için, iki halin de yan yana -yadırganmadan- yaşayabildiğine şahit oluyoruz. Türkiye’deki pek çok ailede de durum böyledir. Ece Temelkuran’ın bu sorusuna öfkelenmek yerine, söz konusu ülkelerdeki kadın deneyimlerine bakabilir, birbirimizi mutsuz etmeden ama özgürce ve yan yana yaşayabileceğimiz çözümler üretebiliriz diye düşünüyorum
BELKİ SOFULAŞMIŞ GÖRÜNÜYORSUNUZ
Ben 18 yaşımdan bu yana örtü kullanıyorum. Kadın hareketinin içinde de bunu konuşuyoruz. Başörtülü kadınların çevrelerinde, ailelerinde de başına örtmeyen bir sürü kadın oluyor haliyle. Aynı ailede başını örten, örtmeyen kızkardeşler oluyor. Arkadaşlar oluyor. Başını örtenler için başörtmeyenler başı açıklık hali. Yani kendilerinin de bir süre önce yaşadıkları ama bıraktıkları bir hal. Başörtülü olmaya başladıktan sonra akrabalarımızla ya da arkadaşlarımızla ilişkimizi kesmiş değiliz. Özel olarak tedirgin edilmedikçe, tedirgin falan olmuyoruz. Akraba çevrelerinde bu çok tolere edilen bir şey. Belki sofulaşmış görünüyorsunuz.
KURGUSAL BİR BAŞÖRTÜLÜ HEYYÜLASI
Erkekler tokalaşırken, belki tokalaşsam mı tokalaşmasam mı gibi, sizi yeni durumunuzda rahatsız etmemek için daha dikkatli olmak zorunda hissedebilirler kendilerini. Tabanda başörtüsünün sorun olmayışının altında bu yatıyor. Her ailede hem başı açıkların hem örtülülerin bulunması ve ilişkilerin normal bir şekilde devam ediyor olması. Bu iş, siyasal bağlamda tartışılmaya başlandığı zaman sorun oluyor. Orada şöyle denmeye başlanıyor, “Sen farklısın ama, şu başörtülüler şöyle yapacakmış” gibi kendi tanıdıklarına dayanmayan, ama kurgusal olarak üretilen bir başörtülü heyhülası.
ERBAKAN’IN EKİBİ KASITLI YAPMIŞ OLABİLİR
Bence başörtülü olma hali -folklor ekipleri bunun çok güzel bir örneğidir-, başörtüsü Müslüman toplumların kadın aksesuarıdır aslında. Onun için çok bildik, tanıdık bir şeydir. Başörtüsü tartışmasının türban tartışmasına dönüşmesi zaten “A, hayır onlar başörtüsü değil, türban takıyorlar” kurgusudur. Bu kurguda şunu da inkar etmemek lazım: Necmettin Erbakan’ın, onun sorumsuz, geveze ekibinden aptal insanların, “Başörtüsü namusumuzdur” gibi maksadını aşan ve başörtülüleri asla temsil etmeyen hamasi mesajlarının bu kurguda çok önemli yeri var tabii. Toplumda bir başörtülü gördükleri zaman eskiden hepimiz Refah’lıydık, şimdi AKP’li. Hep böyle bir partiyle ilintilendirme ve siyasal alanla ilintilendirme gibi bir anlayış yerleşti. Bunun böyle algılanmasında bu ekibin rolü oldu; belki kasıtlı olarak da yapmış olabilirler, bilmiyorum.
BAŞÖRTÜLÜLERDEN RAHATSIZ OLMAYA BAŞLADILAR
Erbakan’ın siyasal kurgusuna, söylemine, Türkiye’yi götürmek istediği yere karşı olan ve bunu bir tehlike olarak algılayan herkes, başörtüsünü de tehlike olarak algılamaya başladı. Erbakan’a karşı olan başörtülülere de karşı oldu. Çünkü başörtülülerin çoğalması, Erbakan’ın takipçilerinin çoğalması gibi algılandı. Bu yüzden başörtülü dindar kadınlar masum birer dindar kadın olmaktan çıkıp, Türkiye’deki rejimi dönüştürmek isteyen siyasal aktörler olarak algılanmaya başlandı. Bu kurgudan rahatsız olan insanlar da kendi ailesinden, iyi bildiklerinden rahatsız olmasa bile, tanımadığı, üniversite kapılarının önlerinde veya bir şekilde gösterilerde gördüğü başörtülü kadınlardan rahatsız olmaya başladılar. Gerginlik o tür ortamlarda ve o noktalarda çıkıyor.
SORUNUMUZA DUYARSIZ OLANLAR DEMOKRASİ İSTEMİYOR
Uzlaşma şurada olmalı: Herkesin birbirinin hayat tarzına ve dini anlayışına, ya da dinsizlik anlayışına saygılı olduğu bir toplum ve kimsenin kimseye müdahale etmediği bir toplum üzerinde konuşmadıkça; yani herkese müdahale etmek üzerinden bir toplum kurguladıkça bu gerginlik bitmeyecek. Daha çok demokratikleşme birçok sorunu çözebilecek bir formül. Başörtülüler bunu her adımda yaşıyorlar. Başörtülü olarak hiçbir üniversite kütüphanesine giremezsiniz. Ankara’da bir tek Milli Kütüphane’ye girebilirsiniz. Başörtülüler de şöyle bir psikolojiye giriyorlar. Üniversiteye gidememek üzerinizde bir baskı yaratıyor biz de buna hiç ses çıkarmayan, bunu sorun olarak görmeyen insanların demokrasiyi gerçekten istemediklerini düşünüyoruz. Hani hep başörtülülerin demokrasiyi istemedikleri varsayılıyor ya, siz demokrasi adına varoluşunuza karşı duran insanların size hiçbir hak kullanmadıklarını görüyorsunuz. O zaman karşılıklı olarak güvensizlik yaratılmış oluyor
Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, NTVMSNBC’nin sorularını yanıtlarken, son dönemde türbanın siyasi simge olmasıyla, örtünenlerin “namuslu, dindar”, örtünmeyenlerin “namussuz, dinsiz” olduğunun ortaya atıldığını söyledi ve “Benim dinime imanıma kimsenin karışmaya hakkı yok” dedi.
Muazzez İlmiye Çığ’ın görüşleri şöyle:
Bu örtünme mevzuu yalnız şimdi olmadı ki. Eskiden beri vardı. Örtülü kadınlarımız vardı, bunlarla bizim aramızda herhangi birşey olmuyordu. Bunlar bir siyasi simge oluncaya kadar böyle bir sorun yoktu aramızda, hala da öyle. İnanır mısınız, benim örtülü dostlarım var. Bu, din kisvesi altında, parti simgesi yapıldı. Bu örtülüler şimdi şunu çıkartmışlar ortaya; bu beni sinir ediyor: Örtünenler “namuslu, dindar”, örtünmeyenler “namussuz, dinsiz”!
BAŞINI ÖRTÜP SARMAŞ-DOLAŞ GEZENLERİ GÖRDÜM
Benim dinime imanıma kimsenin karışmaya hakkı yok. Benim de onlarınkine karışma hakkım yok. Ama benim inandığım şeylere bu şekilde bakmalarına çok kızıyorum. Yani kendilerini “namuslu, dindar, inançlı” gösterip diğer başörtüsüz olanlara “imansız, dinsiz, inançsız” demeleri beni çok üzüyor. Namus insanların vicdanında. Başını örtüp de Ataköy gibi yerde ağaçlıkların altında ne kadar başörtülü kızların sarmaş dolaş gezdiğini gördüm.
ÇOCUKLARI ZORLA ÖRTMEK, İNSAN HAKLARINA AYKIRI
Sonra öyle bir örtü ki onların ki, yarı bellerine kadar yırtmaç oluyor, topuklarına kadar elbise, yüksek topuklar, yüzler boyalı... Ama bunların da kabahati yok. Bunları anneleri, bilhassa babaları, komşuları, kocaları, erkek kardeşleri teşvik ediyor. Eğer kızlar başını açarsa komşuları kınıyor. Bu çocukları zorla örtmek, insan haklarına aykırı. Başörtüsü İslam’ın şartı değil. Çok üzülüyorum, o genç kızlardan çoğu kapanmak istemiyor.
BÜYÜK BİR MODERNİZASYON VAR!
Bir genç bana dedi ki; “Geriye gidiyoruz değil mi?” Ben de “Çok büyük bir ilerleme var. Çünkü eskiden başını örtmek isteyen kadınlar, üstlerine bir manto giyer, başına normal bir örtü örterdi. Dudakların bile boyamazdı. Ama şimdi bakın, en lüks eşarplar başlarında, uzun etekler ama dizlere kadar yandan yırtmaç, dudaklar boyalı. Uzun topuklar. Büyük bir modernizasyon var!” dedim, çocuk şaşırdı.
Elif Dağdeviren: (Yapımcı)
BANA ‘AHLAKSIZ GÖZÜYLE Mİ BAKACAK’ ŞÜPHESİ DOĞUYOR
Bu son dönemlerde hayatımıza giren bir şey oldu. Bizim çocukluğumuzda babaannem örtülüydü ve kendimi hiç farklı hissetmiyordum, bu son dörece normal bir şeydi. Fakat normalden dışarı taşmasının nedeni, örtünme meselesinin çok tehlikeli bir şekilde iktidara ve güce alet edilmesi. Bu mesele özgür bir seçimden ziyade namus meselesine dönüştürüldü. İnsanlar, “Başımı bağlıyorum, benim farkım belli olsun” cümlesi kuruyorlar. Bu, ağır bir cümle. Benim bireysel ve dinsel özgürlüğümle ilgili değil, ahlakımla ilgili bir mesele haline gelmiş oluyor. O zaman da kendi çevresinin dışına çıktığında insanda “Acaba bana ahlaksız kadın gözüyle mi bakacak” şüphesi doğuruyor. Ahlak, bir örtüye bağlanmış olduğu için üzerimizde yavaş yavaş baskı oluşturmaya başladı. Sanırım amaç da buydu zaten.
Gül Oğuz (Yönetmen):
“ÖTEKİ” KAVRAMINI ÇOK TEHLİKELİ BULUYORUM
Bu tip sorular maalesef farkında olmadan ‘öteki’ üreten sorular. Bu yüzden de ne soru ne de cevabın kendi başına herhangi bir yarar üreteceğini düşünüyorum. Sizin alacağınız cevaplar da “öteki” üzerine olacaktır. Konuşulması gereken şey sistemdir. Her anlamda Türkiye’deki “öteki” kavramının çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Sosyolojik olarak olmaması gereken bir kavram. Bıçak sırtı bir kavram. Türkiye’deki siyasi durumun bizim üzerimizdeki etkilerinin bütün olarak konuşulması gerektiğini düşünüyorum.
Burada yazılan şeylerin doğruluk payı olması hatta bu payın çok fazla olması beni çok üzüyor .
GErçekten de bazen kendimi başörtüsü yasağının imtiyazlarından yaralanırken buluyorum . Mesela herkes herşeyi soramıyor evet, bir sürü konuyu berteraf etme şansınız olabiliyor , kadınlara karşı yapılan bir haksızlık eğer kapalı bir bayansanız katlanıyor (halk gözünde )
Mesela minübüste ,otobüste aynı yaşta başka bir bayana yer vermeyenler size yer veriyor.
Tıkış tıkış olan herhengi bir yerde geçemenize yardım ediliyor , biri oldu da rahatsız etti sizi yolda diyelim kahramanlarınız yetişiyor imdadınıza ....
Bir sürü örnek verilebilir aslında ama bunlar benim istediğim talep ettiğim şeyler değil halkın kendince verdiği bir refleks bence işin sosyolajik kısmı; eziliyorsanız , korunursunuz , tarafınız tutulur , "daha fazla ezilmeniz " önlenmek istenir, millet olarak ,yufka yürekliyiz ya da koruyucu .
Kapalıların açıklara bakış açısına gelince , sanırım ben cennetliğim ondan fazlam var içgüdüsü ve tabi halkın bahsettiğim yöndeki etkisi . Kişilik faktörünü unutmamak lazım tabi .
Birilerinin yanlışları başkalarına sadece birbirlerine benzedikleri için mal edilmemeli , helede bu benzerlik fizikselse .
Başörtüsü beraberinde inancı gertirmez çünkü ya da insanlığı , inancın bir yansımasıdır başörtüsü ya da ibadet vs .
Bunun farkında olmadığı için kızmak ve kırılmakda haklı olunduğu gerçek ama herkesi aynı kefeye koyarken de biraz düşünmeli insan.
Ayrıca kimsenin inancını ölçecek bir terazi de yok değil mi ?
Eklemek istediğim bir şey daha var , kapalı açık düşmanlığı ya da birinin diğerini dışlaması olayı bölge bölge değişiklik gösteriyor .
Ülkemizdeki nufus dağımınına göre batıda kapalıların yaşadığı öteki insan muamelesini , doğuda açıklar görüyor .Bu faktöründe farkında olmalıyız bence.
Kapalı açık düşmanlığı da benim bizzat şahit olmadığım birşey , duyuyoruz sadece , bence sorun topluma indirgenemeyecek boyutta , siyasi kışkırtmalar sonucu öyleymiş gibi görünüyor , yoksa bu millet alevisi - sünnisi , Kürdü -Türkü , hatta Ermenisi - Türkü , açığı- kapalısı huzur içinde yaşayıp gidiyor yüzyıllardır .
gülsade yorumlarınızı oldukça ilginç bulduğumu belirtmeliyim öncelikle.Başörtü yasağının türbanlıları mağdur rolüne büründürdüğü ve bu nedenle bazı imtiyazlar elde ettiği mealinde ki cümleleriniz içinde.Başörtüsü yasağından dolayı sosyal hayatta tabiri caizse kayırılan korunan bi türbanlı örnek görmedim.Hatta kurduğunuz bu cümleler üniversite yıllarında ilk yasaklı dönemii hatırlattı.En yoğun mağdur olunan dönem olarak o yılları irdelemek uygun olur sanırım.İlk etapta hassasiiyetlerin en yüksek derece de olduğu dönem olarak düşünebiliriz bu dönemi.Ama öyle olmadı.Türban konusunda feryat digan koparan güruh yasağın getirdiği yasal prosedür işlemeye başlayınca maalesef sessizliği tercih etti.Bu sessizlik beraberinde bi korunma halide getirmedi hiçbir şekilde.Ve yine hiçbir şekilde korunma hali de beklenmedi türbanlı tarafça.Sosyal hayatta da sizin içinizde yaşadığınız bu ezik rol dışında kimsenin size bakıp şu mağdura bari ben yerimi vereyim diye düşündüğünüde sanmıyorum.İnsanlar bunu KABUL etti ve unuttu.Mağduriyet olarak görmedi bile.Görmüyorda.Görseydi mağdur rolünün öznesi olan türbanlılar okulları bittikten sonra çalışamayacakları kamu kurumları dışında mağdur bakışların sahiplerinin iş sahalarında çalıştırılablirdi.Veya çalışsa bile türbanlı olmaları hasebiyle başka iş alanı bulamayacakları bilindiğinden herteklife mecbur olunduğu kabul edilip beyinleri cüzi aylıklara çalıştırılmazdı.Belki dediğiniz tespit doğrudur halkımız mağdur insana acır -şayet mağdur kabul etmişse-ama kendinden eksilecek bi fiilin faili olmaz.En fazla dediğiniz giibi otobüste yer verdiğini kabul edelim!!
Doğuda türbanlıların batıda ki açıklar gibi ötekileştirldiğinden bahsetmiştiniz.Oldukça doğuda yaşıyorum ve ailem,arkadaşlarım arasında da her iki türde mevcut.Bu nedenle cümlenizle alakalı sağlıklı bi çıkarım yapabileceğimi düşünüyorum.Söylediğinizin tersine doğuda insanların açık bayanlara karşı daha büüyük bi saygı duyduğundan behsedebilirim.Mesela türbanlı bi bayana bacım derken-ki bu bacım hitabı aslında size duyduğu özde yakınlığı değil ciddiyetsizliği gösterir bence- aynı konumdaki diğer bi açık bayana hanımefendi diye hitap etmektedir.Ki zaten hitap muhatabınızın sizi konumlandırdığı halin gösterimiidir.
Ayrıca sayın temelkuran'ın yazısında ki psikolojiyi çözebilme kabiliyetine sahip olmadığımı anladım !!!.Sizin dışınızdaki insanların paranoyakça korkuları yüzünden kendinize rağmen olmadığınız biri olarak görünmeye zorlanacaksınız.Olaki siz onları değişime zorlayabilirsiniz.Bu nedenle sizden önce onlar yapmalı.Bunu kabul ediceksiniz.Ayrıca bunun dışında da örterek diğer insanları çıplak konuma düşürdüğünüzü ve tacize hedef kıldığınızıda hiç düşünüp düşünmediğinizi de düşüneceksiniz!!!!oldukça ilginç.Ben yazarın kendiyle yaşadığı bazı sorunlara kendi dışında bi sorumlu aramaya çalıştığını düşünüyorum.Aslında ne düşünmem gerektiğinide bilmiyorum.Sadece yasağın bile bu insanları hala kesmediğini görüp bü cümlelere şaşkınım...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız