George Orwel’in ikinci dünya savaşının hemen ardından kaleme aldığı karşıütopyası 1984, edebiyat için vazgeçilmez bir eserdir; parlak ve barışçıl bir geleceği “burası bizim ülkemiz, barışın ve bolluğun ülkesi, umudun ve uyumun ülkesi, burası bizim ülkemiz; Okyanusya…” yalanları ile tamamlamak yerine bu yalanlardan kaçmanın bir yolu olur niyetiyle kapkara bir dünya ve kapkara bir rejimi, aslında içinde yaşadığımız buhrandan hareketle olabildiğine umutla anlatıyor…
Sinemaya da Michael Radford-yönetiminde neredeyse hiçbir şey kaybetmeden aktarılabilmiş bir eser…
John Hurt ve Richard Burton’ın başrollerini paylaştığı ve Suzanna Hamilton’ın sıradan yüzüne rağmen iyi bir oyunculuk sergilediği “nineteen eighty-four” (bin dokuz yüz seksen dört) düşüncenin ve hislerin yasaklanışlarının dünyayı nasıl karanlıklaştırdığını ve bu karanlık dünyanın sadece karamsarlık üreteceğine dair belletici bir ders veriyor…
Bu dersi almak için olmayan bir dünya tasarlamak ya da “big brother” diye simgelenen ve insanları her an gözetleyen mekanik bir siteme de aslında ihtiyacımız yok; tüm bireyselleşmeleri, kaynağı kaybedilmiş saplantıların gücüyle törpülemek ya da insan doğasına ait farklılıkları bütüncül, içsel bir gözle görmek yerine yabancılaştırıcı ve ayrıştırıcı bir gözetleyicilik hiç de dışında olduğumuz bir dünyaya ait kurgular sayılamaz…
Baş karakter Winston Smith (John Hurt)yasadışı tuttuğu günlüğüne şöyle yazıyor: “galiba öyle, geçmişin ya da geleceğin, düşüncelerin özgür olduğu çağa, büyük birader çağından, düşünce polisi çağından, ölmüş birinden selamlar…”
Şarkıların, şiirlerin, romanların bile makineler tarafından yazıldığı bir çağdan…
Bu güzel sinema eserini sosyalist rejimin bir eleştiri olarak görebiliriz ya da kapitalist toplumun sonu diye de görebiliriz veya dünyanın neresindeysek oranın siyasal mekanizmasının bir anlatımı olarak da görebiliriz… bunlar sadece kişisel yorumlar ve kalıplarla ifade edilecek şeylerdir. Oysa her sanat eseri, kişiselleştirmelerin, anlam odaklanmalarının ve nesnelliği özneleştirmelerin ötesinde yüksek bir hissiyatın eseridir her zaman. Ve bu yönüyle 1984 asla şu ya da bu zamana, şu veya bu mekana, şu veya bu yöreye, şu ya da bu rejime yöneltilebilecek bir silah olarak değil; tüm zamanların, tüm mekanların, tüm yörelerin, tüm rejimlerin ve tüm bireyselliklerin üzerinde kolektif bir anlayış olarak görülüp değerlendirilmelidir bence…
Bugün komünizm kötüdür diyenlerin vahşi sitemi ile iç içeyiz ya da kapitalizm hastalıktır diyenlerin vahşetini ise seyredeli çok olmadı, İslam’ı barbarlık olarak niteleyenler Ortadoğu’yu “demokrasi” adına kangölüne çevirmekte bir çelişki görmüyorlar ya da birileri İslam adına dünyanın bir yerlerinde çocuk-kadın dinlemeden kıyım yapıyorlar…
Bunlar ne meleklerin, ne şeytanların, ne hayvanların sorunları; bunlar insanların sorunu sadece…
Bu yüzden olsa gerek Winston Smith Okyanusya aleyhinde çalışırken yakalanıp idam edilenlerin itiraflarını seyrederken ilerde yaşayacağı aynı sonu sade bir öngörüyü fark edip şöyle mırıldanıyor: “Büyük kestane ağacının altında sen beni sattın ben de seni…”
Ve iki aşık arasında geçen bir diyalog:
Smith: Hayatta kalmak o kadar önemli değil, önemli olan insan olarak kalabilmek… önemli olan, birbirimize ihanet etmememiz…
Julia: itiraf etmemeyi kastediyorsan, buna mecbur kalırsın, herkes mecbur kalır, bu elinde değil…
Smith: itiraf etmeyi kastetmedim, itiraf etmek ihanet değildir. Kastettiğim şey duygular; duygularımı değiştirmemi sağlarlarsa, seni sevmeme engel olabilirlerse, gerçek ihanet bu olur…
Julia: bunu yapamazlar, bu yapamadıkları tek şey; sana işkence ederler ve her şeyi söyletebilirler ama inanmanı sağlayamazlar, içine giremezler, yüreğine ulaşamazlar…
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız