Kurtulacak mı? Hiç sormayın.
Taşır canını avucunda,
o korkunç saati bekleye bekleye,
döndü sıkıntıdan yastık yüzü kefene.
İnsana nasıl acı vermez
onu böyle boynu bükük görmek.
Bir çarpıntı dolanırr durur
göğsünde ve karnında,
hep amaç uğruna.
Kim görebilir
kendi aleviyle yanan
gecenin kömürünü?
Cehennem geceye göçermiş
En büyüğünü ödevin.
Bekler bir kapı ardında
keserek soluğunu.
Ölüm bile korkar ondan.
Susun fırtınalar!
Utanın cesaretinden!
Gerillacı susar.
Bir konuşsa
fışkıracak boğazından
ateş ve kan.
Sövmeyin sessizliğini yüzüne vuranlara:
Cesaret dilsiz doğdu.
Dilinden tez davranır
zulüm görenin eli.
Kınamayın gerillacıyı.
Adaletin yolunu gördü o
kapkaranlık.
Gördü yıkıldığını
sevgili yurdunun.
Gökyüzünü gördü ve kara toprağı.
Düşmanlarını gördü
alkış tutarlarken acısına.
Uzun anlar geçti,
sonsuzluk kadar uzun.
Öldürdü öldürecek
umutsuzluk onu.
Ama bekledi sabırla kapının ardında,
ölümü bile korkuttu.
Susun fırtınalar!
Utanın cesaretinden!
(Çev. A. Kadir - Süleyman Salom)
En son gunfrfd tarafından Pzr Tem 29, 2007 12:17 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Filistin kavga şiirinin öncülerindendir. 1940 yılında doğdu. Halk şiir geleneklerinin benimsenmesi geliştirilmesi konusunda şairleri uyardı. Onun şiiri, halk şiir geleneğinin sesini ve anlatım biçimini sürdürür ve Filistin Arap söyleyişinin özelliklerini taşır. Politikayla çok yakından ilgili bir şairdir. Hristiyandır. Hikayeleri ve tiyatro eserleri de vardır. El Zeyyat birçok şiir kitabı yayımladı, bu kitaplar Suriye ve Lübnan’da da basıldı.
1958’de hapsedildi. Hapiste de şiir çalışmalarını sürdürdü. Bir süre Celile’den çıkması yasaklandı. Nezaret Belediye başkanlığı da yaptı.
Yün dokumadığım için,
ha bugün ha yarın
tutuklanma buyruğunu beklediğim için
- evim her an hazır
baskınına polisin-,
kağıt bile satın alamadığım için,
kazacağım
bütün başıma gelenleri,
ve tüm sırlarımı
zeytin ağacının gövdesine,
evimin bahçesine dikili.
Kazacağım tüm
hayatımın öyküsünü,
kanlı günlerimi dilim dilim,
naralarımı, çığlıklarımı,
portakal ağacının gövdesine
ve mezar taşların.a ölülerimin.
Damla damla emdiğim
bütün acıları
silmeye yetecek
onda biri bile
gelecek tatlı günlerin.
Kazacağım bir bir
topraklarımızdan çalınan
her parçanın numarasını,
sınırını ve yerini köyümün,
köyümde eğleşenlerin yıkılmış evlerini,
kökünden sökülmüş ağaçları.
çiğnenmiş kır çiçeklerini.
Kazacağım bir bir
sinirlerimi büke büke parçalayan,
uzmanlaşmış bir sürü adamın adlarını,
ve bütün hapisanelerin adlarını,
ve ellerimi kenetlemiş
her çeşit kelepçeyi,
ve tüm dosyalarını
gardiyanlarımın,
ve üstüme boşalttıkları her küfürü.
Ve kazacağım
«Küfr Kasım, seni unutmadım.»
Ve:
«Doruğuna çıktık kanlı dağların.»
Kazacağım sonra,
anlattıklarını
bana güneşin,
ve ayın fısıldadıklarını bana,
ve kumrunun dediklerini bana,
âşıkların terk ettiği
kuyunun başında.
Hatırlamam için iyicene,
kazacağım
ayakta, dimdik,
bütün acı günlerimi,
ve her sayfasını bozgunun,
tohumdan
dağa kadar,
kazacağım hepsini
zeytin ağacının gövdesine,
evimin avlusunda dikili.
Bizim aşık öldü.
Devrildi asfalta,
elinde ekmek,
sırtında kazma,
vın diye geldi üç kurşun,
havalardan doğru üç kurşun
buldu onu,
göremedi bizim âşık
ak şimşeğini tabancanın.
Düşünüyordu yağmuru.
İkinci Ses:
Yürekliydi, efendiydi ve de namuslu.
Aç gözlü toprağı besledi durdu,
döktü alnının terini toprağa,
döktü olanca gücünü.
Üç kurşun
geldi çakıldı ona,
sendeledi, yere düştü.
Üçüncü Ses:
Gülmeyi severdi ve çocukları,
bir de yerli tütünü,
düğünlerde dans etmesini bir de,
bir de demli çayı,
atı ve atlı hikayelerini bir de,
siyaseti, rakıyı,
bir de insanların anlattığı masalları,
kuşaktan kuşağa.
Bizim âşık, bir kaya gibi çöktü.
Bir öküzü haklayabilirdi bir yumrukta.
Ama okuması yazması yoktu.
Güzel şiirler bilirdi ama,
güzel ata sözleri.
Bir varmış bir yokmuş,
vakti zamanında ..
Vın diye geldi üç kurşun,
havalardan doğru.
Birinci Ses:
Tarlasından dönüyordu bizim âşık,
buğday ve pancar tarlasından,
elleri ılıktı, göğsü bağrı açık,
kara saçları toz içinde,
toprakla didişmişti akşama dek,
yağmura susamıştı toprak.
Geç kalmıştı bizim âşık,
güneş de ufka doğru
alçala alçala soğumuştu.
Bağırdı rüzgâr, rüzgârın kanadı ıslak:
Ey âşık! Âşık!
Âşık baktı
Ufuk da ıslaktı.
Yürüdü, sevinçten çırpa çırpa ellerini,
havayı derin derin soluyarak,
havayı ve yolcu bulutları.
İkinci Ses:
Geçiyordu asfalt yolu
düş kurarak:
Bizim küçük kızı
nasıl donatacağım bak,
hasat bir gelsin hele,
bütün borçlarımı ödeyeceğim nasıl,
bir kemer alacağım çocuklarımın anasına,
bir şişe kolonya, bir bilezik, bir şal,
bir çatkı alacağım kendime de,
benekli.
Üçüncü Ses:
Ama tüm düşler, ey âşık, söndü gitti,
bir anda, ne varsa, her şey.
Ne senin zavallı düşün yaradı işe,
ne sonsuz cömertliğin.
Üç kurşun
buldu seni,
havalardan gelen,
yıldırım gibi
üç kurşun.
Birinci Ses:
Altı. ..
Bu yıl başından beri
altı kişi,
intikam kurşunuyle
kurban gitti.
Bu yıl başından beri altı...
İkinci Ses:
Onlar da bizim âşık gibiydi.
Toprakta çalışırdı onlar da.
Onlar da alacaklardı iyi ürün,
yavrularını giydireceklerdi onlar da,
onlar da borçlarını ödeyeceklerdi,
komuşlardı kafalarına.
Üçüncü Ses:
Altı ...
Bu yıl başından beri
intikam kurşunuyle
kurban gitti.
Bu ne engerektir,
sokulur sinsi sinsi,
bu ne engerek!
Üç Ses:
Bu ne engerek!
Bu ne engerek!
Bu ne engerek!
Uzak Bir Ses:
Söylenenlere bakılırsa,
intikam var işin içinde,
intikam, besbelli.
Bir iş var
işin içinde
söylenenlere bakılırsa,
bu işin içindeki iş
başlar bir kan çizgisinden,
asfaltın üstünde akan,
gider bir tozlu tepeciğe,
ta ortasında kentin,
ve tepede,
bir oda,
numarasız.
Koro:
Toprak koyun başının altına,
kardeşler!
Tutkundu toprağa,
anaydı toprak,
vatandı ona.
Koruyun mezarı,
onu yutan mezarı,
iyi bakın mezara,
yeşil kalsın,
hep yeşil,
kardeşler!
Bin kere daha kolay, daha olanaklı
geçirmek bir iğne deliğinden
bir kocaman fili,
balık avlamak göklerde,
toprak sürmek denizlerde sabanla, traktörle,
zır zır konuşturmak bir timsahı
bin kere daha kolay, daha olanaklı.
Ama zorbalığınıza, baskılarınıza güvenip
düşünme gücünün ışığını söndürmek
ve kendimize çizmiş olduğumuz yoldan
ayırmak halkımızı bir kıl payı,
işte bu olanaksız.
Sanki biz,
Ledda’da, Ramla’da ve Celile’de
yirmi bin olamaz şeyiz.
Burada,
göğüslerinizin üzerinde
bir duvar gibi
uzanıp kalacağız.
Gırtlağınıza saplanmış
bir cam parçası gibi burada.
Dikenleri yontulmamış bir yabani incir gibi,
bir ateş, bir alev fırtınası gibi,
gözlerinize bata bata
burada.
Burada,
göğüslerinizin üzerinde
bir duvar gibi
uzanıp kalacağız.
Meyhanelerde bulaşık yıkayarak,
doldurarak beylerin kadehlerini,
karanlık mutfaklarda yerleri silerek,
köpek dişleri gibi sivri dişlerinizden
bir lokma ekmek kopararak çocuklarımıza,
kalıyoruz burada.
Burada,
göğüslerinizin üzerinde
bir duvar gibi
uzanıp kalacağız.
Aç.
Çıplak.
Güvensiz ve tedirgin.
Şiirler söyleyerek.
Sinirli sokakları
doldurarak gösterilerle
ve zındanları
gururla.
Yeni çocuklar yaparak
birbiri ardından,
kuduz nesiller gibi
yeni çocuklar.
Sanki biz,
Ledda’da, Ramla’da ve Celile’de
yirmi bin olamaz şeyiz.
Biz,
denizlerine susamışlar,
kalacağız burada.
Zeytin ve incir ağaçlarının
kaybolmuş gölgesine
gözümüzü dört açarak.
Hamura maya atılır gibi
ağaçlar dikerek
yeni yeni.
Sinirlerimiz buzlar içinde ama
yüreklerimiz cehennemler gibi.
Biz,
eritiriz taşları
yanınca içimiz.
Gitmeyiz ama,
gitmeyiz taş çatlasa.
Ve esirgemeyiz hasisler gibi
taptaze kanımızı.
Bir geçmişimiz var bizim
burada,
bugünümüz var
ve geleceğimiz.
1
Bu gözyaşları ne?
Doğudan esen bu rüzgâr ne?
Yakınmalarıyla yüklü
benim yitik insanlarımın
ve yurt özlemiyle boğazlanmış
ve kaskatı
bu rüzgâr ne?
Toprağı ve ufku doyuran
bu sesler ne?
Ovanın umutsuzluğunu döken,
çırılçıplak,
bu sesler ne?
Yüzüme, gözüme,
yüreğime, boğazıma
çiy gibi, kan gibi yayılan,
kölelik kokusunu boşaltan
bu sesler ne?
Bu gözyaşları ne?
Doğudan esen bu rüzgâr ne?
2
Sizi çağırıyorum sizi.
Sıkıyorum ellerinizi.
Kucaklıyorum ayaklarınızın altındaki toprağı
ve diyorum ki:
Hayatım sizin.
Sunuyorum size
aydınlığını gözlerimin.
Sunuyorum size
sıcaklığını yüreğimin.
Bendeki bu acılar
düşen acılardır
sizin acılarınızdan
benim payıma.
Sizi çağırıyorum sizi.
Sıkıyorum ellerinizi.
Göze almışım yurdum için her şeyi.
Eğilmemişim karşısında hiç kimsenin.
Direnmişim zorbaya karşı,
yetim, yoksul, çıplak ayak,
direnmişim.
Taşımışım kanımı ellerimle.
Düşürmemişim yere bayrağımı.
Bütün otları korumuşum,
mezarlarındaki otları
atalarımın.
İsterdim, elimden gelse, bir çırpıda
ters yüz etmek bütün dünyayı,
kazımak kökünü zalimlerin, zorbaların,
yakmak bütün saldırganları diri diri,
isterdim körüklemek
bu köhne, bu yaşlanmış dünyanın altında
homur homur yanan cehennemi.
Altın tabaklarda yemesini isterdim
yoksul insanların en yoksulunun,
isterdim yemesini pırlantalı tabaklarda.
Kuşansın isterdim ipekli, sırmalı giysiler.
İsterdim yerle bir etmek kulübesini onun
bir saray kurabilmek için bulutların üstünde ona.
İsterdim, elimden gelse, bir çırpıda
ters yüz etmek bütün dünyayı.
Eylemdir aslolan eylem!
Yürek sıkıntısından da güçlü, öfkeden de.
İçinizden kime ne verdi ki
içinizi yiyen sıkıntı?
Kalkın, ey sevgili insanlar, kalkın ayağa!
Dinelin cilveleri önünde kalleş kaderin!
Doldurun gözlerinizi güneşle,
çelikle doldurun sinirlerinizi.
Yalnız sizin kollarınızdır
en güzel düşleri gerçeğe dönüştürecek olan,
dünyayı cennete çevirecek olan
yalnız sizin kollarınızdır!
Hatırlamadan olur mu,
hatırlamadan Damon'u, (*)
o zehir zıkkım geceleri,
o dikenli telleri,
duvara asılan adaleti,
çarmıha gerilen ayı,
parmaklığın demirinde?
Hatırlamadan olur mu,
hatırlamadan Damon'u,
hücrede sohbetimizi,
vururken yüzümüze
karanlığın soluğu?
İç çekerdik hani,
hatırlamadan olur mu,
yitik Damon'da
aşktan konuşuldu mu!
Nasıl kalkardık ayağa,
nasıl isyan ederdik
dinlerken soygunları
ve yağmaları.
Sığmazdık kabımıza
halk başkaldırdığı vakit
ve kurtulduğu vakit.
Cücelerin uşaklığından söz ederdik,
zalimlere boyun eğmemiş bir halktan,
açlardan söz ederdik,
çıplak ayaklılardan,
bir deri bir kemik kalmışlardan.
bir deri bir kemik.
Karardan söz ederdik
esmer yüzlerde dolaşan,
gözlerde korku saçan umuttan,
olgunlaşacağı günlerden
halkın büyüye büyüye,
yarınlardan söz ederdik,
aşk ve barış dünyasından,
bahçelerden, güllerden, çiçeklerden,
amberden, şarap ırmaklarından.
Ve şekerden.
Hatırlamadan olur mu,
hatırlamadan Damon'u,
hücrede sohbetimizi,
vururken yüzümüze
karanlığın soluğu?
Hatırlamadan olur mu
sazını İbrahim'in,
Abs ve Antar ve Ablah öykülerini
anlatırken İbrahim,
ve kara saçlarını İbrahim'in,
ve Ebu Zait ve Diab masallarını
hatırlamadan olur mu?
Sürgündekilerden söz ederdik,
aramızda olmayanlardan,
iki dağ gibi heybetli iki yiğitten,
beyaz kılıçtan, iki yüzü keskin,
sevgililerden ve yemyeşil sevdalardan.
Uyuklardı sazı İbrahim'in,
Karmel üzerinde eskirken karanlık gece.
Otururduk gözleyerek cücelerin gecesini,
halkalar çıkarırdık cıgara dumanından sessizlikte,
meydan okurduk demir parmaklıklara,
anahtarlarına gardiyanların,
mavi gözlerine,
sarı dudaklarına.
Ey benim halkım,
gül fidanım,
bağlı kaldım sana canımdan çok.
Bağlı kaldık sözümüze:
Kabullendik hücrede acı çekmeyi,
haksızlığın zincirini kabullendik,
adaletsizliğin duvarlarını,
demir parmaklıkları,
…………yalnızlığı
…………………ve açlığı.
Kabullendik kurtulsun diye çarmıha gerilen ay,
alınan hakların geri verilsin diye sana,
satılmayasın diye bir daha sen,
satın alınmayasın diye sen bir daha,
ve kalmasın diye
bir daha kayığın yelkensiz.
Ey halkım,
gül fidanım,
bağlı kaldım sana canımdan çok.
sözümüz erkek sözü.
Sözümüz söz.
Ağır ağır.
Çekiyorum ışığı
sislerinden gecenin, karanlıklarından,
çekiyorum
ince iplikler gibi.
Sabır veriyorum düş limonluklarına,
sellerin fışkırdığı.
Kurutuyorum
bir göz yaşı mendiliyle
kardeşlerimin çığlığını.
Dikiyorum
en seçkinlerini bitkilerin
kızgın kumların ortasında,
dikiyorum
berduşlar için,
evsiz barksızlar için,
yurtsuzlar için,
mutluluğun, özgürlüğün ağacını
ve eşitliğin.
Bir gün eğer
yürüdüğüm yollarda gelirsem
kayalarla, dikenlerle burun buruna,
belki başım düşer,
ama yankım
devam eder yoluna.
Ağır ağır.
Kibrit değilim ben,
tek bir kez ışıldayıp
hemen sönen.
Ben benzerim
büyücülerin uçurttuğu
alevlere.
Ta beşikten mezara
dek ışık saçarım.
Dedelerimin beşiğinden
torunlarımın mezarına dek
yalım yalım
yanarım.
Ben karıncalar gibiyim,
gücünü hiç bir vakit yitirmeyen.
Sınırsız, uçsuz bucaksızdır soluğum,
uzar gider
ta sonsuza dek.
Ağır ağır.
Tarih gitmeli
yapa yapa ödevini.
Hep böyle yürümeli,
bizim yürüdüğümüz gibi.
Ezenlerin, zalimlerin
kararlaştırdık sonunu.
Yarattıkları yası ödeteceğiz onlara.
Çekeceğiz hep böyle,
bizi asmak için
hazırladıkları ipleri.
Çekeceğiz
boğuncaya kadar onları.
1952 yılında Celile'de Al Birva kasabasında doğdu. Büyük Filistin şairi Mahmut Derviş'in en küçük kardeşidir. Dervişler, beşi erkek, ikisi kız, yedi kardeştirler. Dört erkek kardeş kendilerini edebiyata vermişlerdir. Mahmut Derviş ve Remzi Derviş dışında kalanların hepsi işgal altında yaşamaktadırlar. Öbür iki yazar, en büyük ağabeyleri Ahmet Derviş ve erkeklerin üçüncüsü Zeki Derviş'tir. Zeki Derviş halen Celile'de göz hapsindedir. Remzi Derviş İspanya'da yerleşi'niştir. Orda bir yandan tıp öğrenimi yaptı, bir yandan Filistin edebiyatını İspanyolcaya çevirmektedir.
Alın vücudumu, gövdemi,
alın evlâtlarımı, ocağımı,
alın, hepsi sizin olsun.
O yasa geri geldi,
o orman yasası
geri geldi yurduma.
Emdi damarlarımın kanını,
Emdi son damlasına dek.
Tütsün bedenimin üstünde
-ey utanç-
tütecekse bir daha bu ocak.
Alın, hepsi sizin olsun,
komayın yağma edilmedik tek bir şey,
ey, son eşkiyaları dünyamızın!
Kalacağız biz hep
böyle bir arada
toprağımla ben,
yaşamda ve ölümde
böyle koyun koyuna.
Ta kıyamete dek.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız