Metin Üstündağ Karikatür karizmayı bozan, iktidar boşluktan karizma yaratandır
'Pazar Sevişgenleri' tiplemesiyle yakinen tanıdığımız, Türkiye'deki en iyi mizah dergilerinin başındaki adam Metin Üstündağ, nam-ı diğer Met Üst, Öküz, Hayvan ve Penguen dergilerinin kurucusu. Şiir ve öykü kitapları da bulunan Metin Üstündağ son zamanlarda Penguen ve Hayvan dergileriyle ilgilenmenin yanı sıra Radikal Gazetesi'nde spor yazıyor... Met Üst ile yaşanan 'kedi skandalı' üzerine konuştuk, zira Penguen dergisi de, karikatürist Musa Kart'ın aleyhine dava açılmasından sonra, Başbakan Tayyip Erdoğan'ı dokuz ayrı hayvana benzeterek 'Tayyipler Alemi' isimli bir karikatür yayımlamış ve geçtiğimiz hafta kapaktan bir tekzip (!) yayınladılar... Selen TOKCAN
- 'Tayyipler Alemi' isimli karikatürden dolayı kapaktan bir tekzip yayımladınız... Tekzipte bir sürü harika ifadenin yanı sıra, 'Dokuz ayrı mahlukata benzetilmek suretiyle resmedilen şahıs, aslında şahsen bir insandır' diye de bir ibare geçiyor. 'Onların' sayesinde bu bir mizah dergisi için gelmiş geçmiş en iyi kapak oldu diyebilir miyiz?
En yerinde kapaklardan biri. Arka arkaya geldi herşey. Mizah bir takım oyunu olduğu için futbola benzer; bir fırsat doğduğu zaman arka arkaya devamı gelir. Bu fırsatı da en baştan Başbakan yarattı, bizler onun sayesinde erken bir gol bulduk ve devam ediyoruz...
- Nasıl devam edecek, var mı kafanızda birşeyler?
Bizim dergide yansıtabilmek için fırsat kolladığımız bir siyaset anlayışımız vardı, bütün bu olanlarla birlikte bu anlayışımız artık su yüzüne çıkmaya başladı, dergiyi takip edenler görecektir. Bu anlayış, kaba, şabloncu siyasetten çok, daha inceden nüfus eden bir siyaseti nüfuz ettirmekti. Biz o kadar uğraştık bu anlayışın önünü açamadık, sağolsun Başbakan açtı.
- Karikatür ne demek?
Bizim çizdiğimiz karikatür çok yerde geçmiyor, karikatürden bile sayılmıyor. Bizim yaptığımız karikatür refleks gibi tepkisel birşey. Haftalık üretimi olan birşey. Çizdiğimiz karikatürlerin müzeleri okuyucuların kalpleridir diye düşündüğümüz için çok da önemli değil bizim için herkes tarafından onaylanmak. Ama bu işin duygusal tarafı... Karikatürün anlamı şu; bozmak üzere bir sanat. Resimden bozma birşey. Esprilerin çoğu da gerçek olaylardan bozmak ve abartmak üzerine kurulu.
- Türkiye'de karikatürün anlamının bilinmediğini ve bu yüzden Başbakan'ın kedi gibi çizilmiş olmasına 'içerlediğini' söyleyebilir miyiz?
Kesinlikle, zaten Musa Kart'a açılan davanın gerekçesinde 'gülünç duruma düşürülme' diyor. E zaten karikatürün bütün mantığı, anlamı o.
- Karikatürist Hasan Kaçan bu olaydan sonra, bir karikatüristin kendisini çizdiği adamın yerine koyması gerektiğini söyledi. Olabilir mi böyle birşey?
Hasan Kaçan kendini Başbakan'ın değil de, karikatüristin yerine koysa daha iyi değil mi?!
- Karikatür ve kara mizah arasında nasıl bir fark var?
Kara mizah ille de güldürmez, beyni gıdıklar. Karikatürdeyse düşen bir adam bile güldürebilir. Kara mizah da insanın çaresizliğini, trajedisini görürsün. Bir insanın doğum ve ölüm arasındaki debelenmesini gösterir kara mizah. Felsefe ve şiire daha yatkındır. Türkiye'de kara mizah çok yapılmıyor çünkü okuyucusu çok olmaz. Kara mizah insanın gözünü karartmasıyla olacak birşey, yani sırf kara kalem çizimeyle olacak iş değil, zordur, çok kafa ister. Bizim çizdiğimiz çizgilerde de vardır biraz aslında ama çok değil. Sözlü, yazılı kara mizah geleneği Aziz Nesin ve Marko Paşa'yla başladı denilebilir ama görsel anlamda Tanzimat dönemiyle birlikte başlıyor. Abdülhamit'in burnunu kargaya benzettikleri için insanlara zamanında davalar açıldı. İktidarın hayvanlarla sorunu hep vardı yani...
- Musa Kart'ın çizdiği Tayyip Erdoğan kara mizah değil öyleyse?
Hayır, alakası yok.
- Karikatür sanatı ve iktidarın her zaman ters ilişkili olması gerekmez mi?
İktidar dimdik durur, karikatür onu bozar, dil çıkarır. Birarada olmaları imkansız çünkü karikatür karizmayı bozarken, iktidar boşluktan karizma yaratır.
- Peki Karikatürcüler Derneği'nin Bakanlar Kurulu kararıyla 'Kamu yararına hizmet veren dernek' statüsüne alınmış olması bu mantığa ters bir durum değil mi?
Derneğin kuruluş aşamasında, 1969 yılında Türkiye'nin yüzde doksanı solcuydu ve o zamanlar dernek kurmak bir aydınlık ve solculuk gereğiydi. Karikatürün doğuştan muhalif bir yanı vardır ve 'kamu yararına' demek zaten muhalefet yapmaktır. Sonuçta bir meslek kuruluşu olmasaydı, bir arkadaşımızın başına birşey geldiğinde dayanacak bir kapı olmazdı. Nasıl ki Musa Kart aleyhine dava açıldığında dernek başkanı Metin Peker çıkıp bir konuşma yapıyor hepimiz adına ve destek oluyor, bu iyi bir şey, bir aidiyet durumu oluşturuyor. Öyle bir kuruluş gerekiyor, kendinizi yalnız hissetmemek için...
- Türkiye'de karikatürün sivri dilli olduğunu düşünüyor musunuz?
Bizde karikatür, muhalefet yapacak örgütler görevlerini yapmadığı zamanlarda birden ana muhalefet partisi konumuna düşüyor; bizim o kapağımızın çok ilgi görmesinin sebebi de bu. Bugün Türkiye'de acayip bir enerji var ve o enerji çıkacak yer arıyor. Namuslu, dürüst insanlar ve oluşumlar aranıyor. Müthiş sessiz bir çoğunluk var. Bunu heryerde görmek mümkün. Bakın mesela, Açık Radyo bir kampanya başlatıyor, herkes katılıyor. Biz bir kapak yapıyoruz, insanlar konuşmaya başlıyor. Seviyeli, akıllı ve güleryüzlü bir muhalefeti özlemiş durumda insanlar. Birileri hemen karşı bir güç olabilirler, bu onu gösteriyor. Bu olaylardan bütün siyasi örgütlerin örnek alması gerekiyor ve kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor. Karikatür sadece gösterir, işaret eder, altını çizer, dahasını yapamaz, dahasını yapacak olan örgütlerdir, kuruluşlardır, bu açıdan sol kesimin kendine çeki düzen vermesi gerekiyor.
- Bugüne kadar iktidarı hedef alan birçok karikatür yapıldı ama dava falan açılmadı. Musa Kart'ın veya Evrensel Gazetesi çizeri Sefer Selvi'nin aleyhine dava açılması sadece tesadüf mü?
Evet, bütün mizah dergilerinde çok daha serti yapılmıştı o karikatürlerin. Bunu sadece muhatap olan bilir, biz sadece tahmin ediyoruz şu an... Doldurulmuş da olabilir, anlamamış ya da yanlış anlamış olabilir. Bir jüri toplayıp, hangi karikatür daha sert diye bakarsanız, biz Penguen'de çok daha sert karikatürler çizdik ama Musa Kart'ın böyle bir durumda kalmasının sebebi zamanlama ile ilgili sanıyorum. Bunları hesaplayamazsın ki, bi kere de attan düşmüştü mesela... Mizah böyle durumları değerlendirir, adam topu geriye verir, kısa düşer ve sen koşar golünü atarsın. Artık siyaset de fırsatları değerlendirerek işliyor. Bir yıllık geçmişi olmayan bir parti iktidara gelebiliyor. Fırsat ve boşluk doldurmadan oluşan bir siyaset anlayışı var. Belki karşı düşüncedeki siyasetçilerin bunu da düşünmesi gerekiyor, fırsatları kullanmayı onların da akıl etmesi gerekiyor.
- Basında karikatür geleneğinin bitirilmesinin sebebi karikatürün manipülasyona açık olması ve kontrolünün zor olması olabilir mi?
Eskiden köşe yazarları gibi köşe çizerleri varmış. Bugün kibrit kutusu kadar yerler ayırıyorlar karikatürlere. Karikatürün tüm gazete sayfalarının anlatacağını bir karede anlatabilecek olması belki de yöneticileri rahatsız eden. Yöneticilerin karikatüre karşı soğuk bir yaklaşımı var hep, anlamıyorum.
- Anlamadıkları, bilmedikleri için belki...?
Onları bilmiyorum da ben anlamıyorum... Çoğu gazetenin karikatüristi bile yok. İki üç sayfa spor sayfası var ama karikatür yok. Eskiden, kültür sanat, spor gibi olmazsa olmazlardan biriydi yerli basında. Hoş artık kültür sanat da yok çoğu gazetede.
- Bu sebeple mi Radikal Gazetesi'nde spor yazmaya başladınız?
Her karikatürcü biraz sosyologdur, psikologdur... Profesyonel bir karikatürist, başka bir sürü şeyin de amatörüdür aynı zamanda. Her halttan anlar biraz. Benim futbol bilgim ve ilgim de böyle birşey. Çok izlerim, okurum. Yazıyorum ve çok memnunum. Futbol medyasında ekmek yedikleri insanları sevmeyen acayip bir güruh var, yani o sövdükleri antrenörler, takımlar olmasa onların da varlık sebebi ortadan kalkacak ama kalemi kağıdı aldıklarında bütün bunları unutuyorlar, kendilerini bir gladyatör sanıyorlar. Ben yazılarımda Hakan Şükür'e kızdığımız tarafların, yani ayağına gelen topa vuramama durumunun aslında hepimizde olduğunu yazdım. Öyle değil mi, hayatta hepimizin ayağımıza kadar gelen fırsatı teptiğimiz olmuyor mu? Böyle yazdığım için sanırım ilgi topladı.
- 'Taraftar' kavramı bir mizahçı için nasıl bir malzeme?
Bu bana çok büyülü geliyor. Yolda karşılaşsalar kavga edecek adamlar, stadta kardeş oluyor. Bu çok büyülü. Mitinglerde de böyle olur, aynı mantık. Ben futbolculardan çok seyircileri seyrediyorum daha çok. Seyirci olmak, fanatik olmak... Çocuklarından, sevgililerinden daha çok ilgililer futbolla. Sevgilisinin erotik noktalarını bilmiyor ama Hakan Şükür'ün kaç yara izi var onu biliyor. Hem de Hakan bunun için ona madalya takmayacak. Karşılıksız, tuhaf bir sevgi. Ben bunları da yazmaya çalışıyorum.
- Bir mizahçı ve şair, şairlerden oluşan bir takımı sahaya nasıl yerleştirir?
Valla kalede Nazım olur uzun boylu olduğu için... Geri üçlü; Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday... Orta sahada Cemal Süreya, Edip Cansever, Ece Ayhan, forvette en genç olduğu için İlhan Berk... İleri üçlüye de Cahit Zarifoğlu, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim'i koyarım. Can Yücel gizli libero...
- Siz?
Ben yedek soyunurum, ikinci yeniden birisi sakatlanırsa girerim... Biz Öküz dergisini kotarırken, bir futbol takımı gibi kurmaya çalışıyorduk herşeyi; Ragıp Duran gizli forvet, Halil Turhanlı sol kanatta gibi... Taktiklerle ilgili özel sayılar yapıyorduk, toplu press, toplu geri geliş gibi.
- Penguen'in, 'Tayyipler Alemi' kapağı toplu press miydi?
Kesinlikle. Genelde hayat ve sanat birbirinden çok habersiz. Oysa birbirlerinden beslenmeleri gerekir, futbol ve karikatürün ilişkisi de böyle birşey. Benim baleden öğreneceğim bir terim, beni kendi alanımda sıçratacaktır. Onun için herşeye açığım ben. O kadar insan futbol seyrediyorsa, dergi de okur, öyleyse biz birşey yapamıyoruz diye düşündüm hep... Böyle bakarak formüller düşündüğün zaman çıkış yolunu buluyorsun... Çünkü insanlar, yani okuyucu hep aynı, sen sunmayı bileceksin. Futbolculardan, şarkıcılardan, magazinden, herşeyden öğrenecek çok şey var diye düşünüyorum. Bu bağlamda bakınca, bir akademisyenin herhangi bir konu üzerine birşeyler yazmasından çok, 'öbürlerini' dinlemeyi daha çok istiyorum. Çünkü onlar daha pratikler, daha yaşanmış bilgiler sunuyorlar. Serdar Ortaç mesela bir cümlesiyle beni çok şaşırtmıştır çünkü sıcak hayat diyebileceğimiz şeyle daha iç içe. Akadamisyenler o hayat soğuduktan sonra, önlerine geldikten sonra onun üzerine ahkam kesiyorlar. Diyelim gece hayatı üzerine bir yazı yazılacak, akademisyen şöyle oldu, böyle oldu diye anlatır, Serdar Ortaç onun içinde yaşamıştır ama... Kadınları tarif ediyor, geceyi tarif ediyor, yaşıyor, biliyor çünkü. O anlamda benim için yeni ve daha hayati bilgi akademisyenden çok, Serdar Ortaç'ın söylediklerinde.
- Uzun zamandır devam eden Pazar Sevişgenleri tiplemenizde nasıl bir strateji var?
Direk hücum. İnsanlar arasındaki en çıplak ilişki kadın-erkek arasındaki ilişkidir. Hayat kapalıysa, riyakarsa, en riyakar yer kadın ve erkek arasıdır. Yatak odası hala bir hayat alanı gibi konuşulan yer değil. Mutfak konuşuluyor ama yatak odası mahrem... Halbuki bütün bir hayatın yansıması oradaki ilişki. Tamam orası gizli, mahrem ama bütün üçüncü sayfalar oradan çıkıyor. Yani ifşa anlamında değil, daha insanileştirilebilir. Benim de yaptığım bu...
Ersin Karabulut
'3 Haziran 1981’de İstanbul – Eminönü’nde doğdu... Ardından biraz büyüdü, Bayrampaşa ilköğretim okulunda okudu. Okurken büyümeye devam etti. Yeteri kadar büyüyünce Vatan Anadolu Lisesine girdi ve orda da 7 yıl kadar büyüdü...
Her anne baba gibi bununkiler de biricik oğullarının mühendis, doktor falan olmasını istediler ama Ersin’in kafası hakkaten matematiğe falan çalışmıyordu, hiç çalışmıyordu yaa öyle böyle değil... Hep 100 üzerinden 30 alıyordu... Bi kere 85 aldı ama o da nasıl oldu kendisi de anlamadı, sordum, hala anlamıyormuş... Neyse ne diyorduk bu baktı kendisinden ne mühendis olur ne doktor... Bir tek şeyi seviyor, o da malum, bi şeyler çizmek etmek... Orta okulun sonlarında mizah dergilerine karikatür çizip götürmeye başladı. 16 yaşında mıydı neydi, ilk karikatürü Pişmiş Kelle dergisinde çıktı. Ardından köşe çizmeye başladı... Dandik dandik bir sürü şey çizdi... Pişmiş Kelle’nin dışında, aralarda Gırgır ve Ördek’te çalıştı biraz. Bu sırada tabii biraz daha büyüdü ... Lise bitince içinde büyüme devam edebileceği bir üniversiteye girmesi gerekliydi... O da bu iş için Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik bölümünü seçti... İkinci sınıftayken Lombak dergisinde çalışmaya başladı, dersleri de bi güzel salladı... Tam derslere yoğunlaşmaya karar verdiği sırada Penguen dergisi çıktı... Bu orda da çalışmaya başladı... Şu an hala bu iki dergide çalışmaya, aynı üniversite de okumaya ve büyümeye devam ediyor.'
penguen.com
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız