Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 192 Üye Adayı ve 11 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Mesele...


Mesele...

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Sosyoloji
Yazar Mesaj
Poe
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2005
Mesajlar: 2128
Nereden: Çevre'den

MesajTarih: Çrş Hzr 27, 2007 3:02 pm    Mesaj konusu: Mesele... Alıntıyla Cevap Ver

Mesele şeriat değil kaybedilen imtiyaz



Emre Aköz demokrat bir kalem. Böyle olduğu için yakın arkadaşlarıyla arası açılmış. Aköz kitabın ortasından konuşuyor, mesele kaybedilen imtiyazlardır diyor. Anlattıkları yaşadıklarımızın kısa bir özeti.


Bir süredir meydanların dilini tefsir etmekle meşgulüz. Tefsir dediysek de, sözün gelimi. Bu kalabalıklar ne istiyordu? Şeriat da istemiyor, darbe de? 27 Nisan bildirgesinden anlaşıldı ki darbe yakın tehlike. Peki şeriat? Denizli’de 5 öğrenci başı kapalı ilahi okuduğu için mi şeriat geliyordu? Dış basına yansıyanlardan çıkan şuydu; tamam da AKP’nin yaptığı şeriat değil düpedüz liberallikti, peki bu gürültünün nedeni neydi. Mitingle ilgili ‘görev’ bitti açıklaması yapıldığı bir zamanda, yeniden makarayı başa sarıp meselenin özünü konuşmak istedik. Cumhurbaşkanlığı seçiminde yazdığı analizlerle dikkat çeken Emre Aköz doğru tercihti. Sadece sosyoloji tahsili, Şerif Mardin’in rahle-i tedrisinden geçmiş olması değil, Bağdat Caddesi’nin de nabzını tutabildiği için. “Beni bağırlarındaki yılan gibi görmeye başladılar.” diyor. Bu röportajı okuduğunuzda siz de hak vereceksiniz!

-Siz mitinglerden ne anladınız?

Farklı olguların, yapıların, farklı toplumsal kuruluşların bir araya gelmesi gibi bir durum var mitinglerde. Organizasyon açısından baktığımızda, devlet içine yerleşmiş emekli ya da şu anda çalışan askerlerden, üniversite hocalarından, YÖK’ten, hukukçulardan, anayasacılardan oluşan bir bürokratik elit ve bu elitin toplum içindeki uzantıları var. Bunların hemen görünenleri Cumhuriyet Gazetesi ve CHP. Althusser’in kullandığı Devletin İdeolojik Aygıtları kavramını görüyoruz burada. Bürokratik elitin ideolojisini, siyasetini, karşı ya da yandaş olduğu şeyleri toplumsal ilişkiler içine zerk eden sivil toplum kuruluşları oluştu.

-Bunlar “sivil” değil mi?

1990’larda sivil toplum kuruluşları ortaya çıkmaya başladığında bir kısım insanlar sevinçle karşılamıştı. Özerk, devletten ayrı, onunla doğrudan ilişkisi olmayan kuruluşlar olarak görülmüşlerdi. Bunun Türkiye’de bir sivilleşmeye yol açacağı düşünülmüştü. Ankara ve İstanbul mitinglerini organize edenler, bürokratik elitin ideolojik aygıtları olan sivil toplum kuruluşları. Hatta ismi çeşitli kaynaklarda, görevli olduğu dönemde darbe heveslisi diye geçen emekli bazı subayların bayraktarlığında bir organizasyon söz konusu. Bu organizasyon sözünü ettiğim tipteki sivil toplum kuruluşlarını mobilize etti ve mitingler serisi başladı.

-Peki katılanlar?

Mitingleri organize edenlerle katılanlar arasında herhalde birebir örtüşme olmuyor. İlginç bir durum söz konusu. Organize edenlerin bir iki niyeti var, mitinglerde konuşma yapanların başka türlü niyetleri var, katılanlar başka türlü konuşuyor. Mitingin kendisi de koalisyon gibi. Bu koalisyonda, sivil toplum kuruluşu kisvesi altındaki ideolojik aygıtları görüyoruz; etnik dinî inanç topluluğu olan Aleviler gibi bir topluluğu görüyoruz. Mitingle ilgili basit anketlerin de gösterdiği gibi katılanların çoğu CHP’li. Yani siyaset, bürokratik elit, her şey birbirine karışmış durumda. Bir şey daha görüyoruz. Bir de bunun kentli ve nispeten eğitimli bir orta sınıf olduğunu görüyoruz. Ayrıca bu orta sınıf milliyetçileştirilmiş bir orta sınıf.

-Bu ulusallaştırılmış orta sınıfı biraz açabilir miyiz?

Bu insanlar Türkiye’de belli bir statüye, gelirlerinden daha fazla bir konuma sahiptiler. Bu Osmanlı’nın son dönemlerinden gelen eğitimli ve kentli bir orta sınıf. Bunlar, AKP döneminde bazı imtiyazlarını kaybetti ya da kaybetme sürecine girdi. Mesele laiklik meselesi değil. Alakası yok.

-Peki nedir mesele?

2002 yılında dış hatta uçan insan sayısı 25 milyondu. Bugün 33 milyon. Asıl olay iç hatta: 2002’de 8,5 milyon kişi uçarken, bugün 29 milyon kişi uçmuş. Yani 4 kata varan bir artış. 10 sene evvel uçağa bindiğinde gider oturur, çayını kahveni içer, gazeteni okurdun, nispeten sessiz bir ortam vardı. Fakat şimdi uçağa bindiğin zaman Anadolu insanıyla karşı karşıya geliyorsun. Ağlayan çocuklar, ayakkabısını çıkartan adamlar, yüksek sesle konuşan insanlar, yani bizim Türkler var artık. Eskiden Bağdat Caddesi uçağa binerdi, şimdi Ümraniye de biniyor. Bu bir demokratikleşme aslında.

-İki farklı kesim uçakta buluşuyor…

Evet. Ama bu durum Bağdat Caddesi takımını rahatsız ediyor. Bundan ben de kişisel olarak çok memnun değilim. Uçakta bağıra çağıra konuşma kardeşim. Fakat, Anadolu insanının uçağa binmesi bana göre şahane bir olay. Ekonomik olarak geliştiğimizin bir göstergesi aynı zamanda. Statülerini kaybediyorlar derken kastettiğim şey bu.

-Ama siyaset korkular üzerinden yapılıyor. Biraz da başörtüsü üzerinden… Statü gerçek sebep olabilir ama kilit nokta başörtüsü gibi. Ne dersiniz?

TESEV’in yaptığı araştırmaya göre 1999’dan 2006’ya kadar başını herhangi bir şekilde örterek sokağa çıkan kadın sayısında 10 puanlık bir düşüş var. Bu düşüş tam da AK Parti döneminde meydana geliyor. Bu araştırmayı eleştirsek dahi kesin olarak şunu söyleyebiliriz ki, İslami hassasiyeti yüksek bir parti olmasına karşın iktidarda, en azından örtünmede artış yok. Diyelim ki 10 puanlık hata yaptı adamlar; bu devasa bir hatadır. Bu araştırmaları yapanlar çok ciddi insanlar. Hani toplum daha İslamcı oluyordu? O halde nasıl düşüyor bu oran? Bugün camiler sadece cuma namazında doluyor. Objektif olarak baktığımız zaman, bu iktidar döneminde bir dindarlaşma olmadı. AK Parti İslamcı hale gelmedi, devlet çarkını değiştirelim demedi. Toplumda böyle düşünen çok küçük bir kesim olabilir. Refah artışı, çeşitli hizmetlerin topluma yayılışı açısından baktığınız zaman, daha alt sınıfların aktif bir şekilde hayatın içine girdiğini görüyoruz. On sene önce Akmerkez’de bir tane türbanlı kız göremezdin. Çünkü o zaman daha kenar bir semtte oturuyordu. Ailesi para kazandı, televizyonda gördü, gazetelerde okudu ve şimdi Akmerkez’i merak ediyor. Oraya elbette gidecek. O da kahve içecek orada.

-Gerçekler göründüğü gibi değil yani…

İşte bu durum, bahsettiğim sınıfı çok rahatsız ediyor. Bu kendiliğinden gelişen bir imtiyazdı. Çünkü Cumhuriyet rejimi eğitime önem verdi. Hep örnek olarak onlar sunuldu. 1960’larda saçı topuzlu, yan profilde gözüken ‘modern’ bir anne vardı. Bütün bu imajlar sarsılmaya başladı. 23 Nisan törenlerinde türbanlı kadınlar, ellerinde kameralar, fotoğraf makineleri ile, oynayan çocuklarını çekiyorlar. Bu müthiş bir şey…

-Bundan rahatsız olmak niye?

Eskiden kameralar Avrupa’ya gidilince alınırdı. Onlarla çocuklarını çekerlerdi. Komşuları çağırıp seyrettirirlerdi. Şimdi bizim kapıcının karısında makine var diye bağırıyor adam. Bekir Coşkun son derece ‘seviyesiz’ bir yazı yazdı, “Göbeğini Kaşıyan Adam” diye. Göbeğini kaşıyan adam sana kapıcılık yaparken iyi, senin gazete bayiin olduğunda iyi. Toplum için bir hizmet ürettiğinde tamam yapsın, ama oy vermeye geldiğinde o zaman göbeğini kaşıyan adam oluyor.

MİTİNGLER DERİN DEVLETİN HAYRANLIK UYANDIRACAK ORGANİZASYONLARIDIR

-Onların göremedikleri nokta nedir?

Türkiye’de bazı insanların eğitimi zayıf olabilir. Köylü de olsa, küçük esnaf da olsa bu insanlar ekonominin içinde. Bir simitçi sabah erkenden fırına gidiyor. Aldığı simitleri estetik görünecek şekilde güzelce diziyor. Yanına üçgen peynir ve zeytin ezmesi koyuyor. Müşteri çekmek için slogan üretiyor. Müşteriyle ilişki kurmak için simidi pakete koyuyor veya poşetle satıyor. Servis yaparken eliyle değil de maşayla tutuyor. Çok basit bir simitçilik olayında bile karmaşık ilişkiler var. Üretim var, tüketim var, reklâm var, pazarlama var, estetik var. O simitçi akşam göbeğini kaşıyor abi! Sen gazeteci olarak yazı yazarken kitap okuyorsun; simitçi de o üretimi yapmak için 10 tane işlem yapıyor. Simitçinin eğitimi az olabilir. Sen Amerikan Anayasası’nın nüanslarını biliyorsun diye o simitçinin ortaya koyduğu emeği nasıl göremezsin? Üstelik bu lafları edenler de eski solcu, emekten yanayız diyen adamlar. Ama emeğin değerini anlamaktan acizler. Ben de kaşıyorum kardeşim; şarap içiyorum, maç izliyorum; ne olmuş yani…

-Siz konuya laikliğin değil korunaklı yaşam alanlarının ihlali olarak bakıyorsunuz.

Yaşadığım bir olayı anlatayım. Bağdat Caddesi’nde karşıdan çoluk çocuğuyla bir kapıcı ailesi geliyor. Yanımda da kendisini demokrat gören bir arkadaşım var. AKP’ye bile oy verebilir. Işıklar yandığında, yan yana gelmemek için geniş bir daire çizerek karşıya geçti bu arkadaş. Bunu anlamak zor. Tabii, çeşitli yaşam alanları var. Bilgisi, kültürü, görgüsü, parası artmakta olan kesimler de o yaşam alanlarına girdikçe öbür tarafta rahatsızlık meydana geliyor. Ben asıl sıkıntıyı burada görüyorum. Dolayısıyla o girdiği zaman bak arttı diyor. Onu görmeye hazır, ondan rahatsız olmaya hazır.

-Mahalleleri duvarlarla ayıramayacağımıza göre bu nereye kadar devam eder?

Onlar bağıracak çağıracak, bazen laf atmalar olacak. Ama süreç budur. Eğer kapitalistleşiyorsak bunu yaşayacağız. Bu kaçınılmaz. Burada AKP’ye gerçekten bir görev düşüyor. Deminden beri sözünü ettiğim kesim, aynı zamanda medya gibi kamuoyu oluşturma kaynaklarını elinde tutuyor. O kesimin eğitici öğretici rolü olduğu da unutulmamalı. O kesim adabı muaşeret öğreten bir kesim halihazırda. Onları da rahatsız etmemek lazım. Çünkü bu kesimin Türkiye’ye öğrettiği şeyler var. Dolayısıyla o kesime de AKP’nin fazla yüklenmemesi gerekiyor. Katı laik, sert cumhuriyetçi bir tavır olabilir. Bu kesim dindar olmayabilir ama AKP’nin, muhafazakar kitlenin görüşlerini dile getiren insanların da, bunların bildiği var demesi lazım.

-Ne siyaseten ne de toplumsal anlamda kadınlar üzerinde açık bir baskı olmamasına rağmen özellikle kadınların AKP’yi kendi yaşam tarzları için tehdit olarak algılamalarını nasıl açıklamak gerekiyor?

Tam tersi var. AKP iktidarından önce üniversiteyi kazanmış ama başörtüsünden dolayı üniversiteye gidemeyen ya da peruk takarak giden, kapısını açarak giden veya üniversite kapısına kadar türbanıyla gidip üniversitede açan, dışarı çıkınca tekrar kapatıp evine dönen kızlar açısından baktığın zaman AKP iktidarı tam bir hüsran aslında. Önceki iktidarlarda bu kızlar, hiç olmazsa mücadele ediyorlardı. AKP iktidar olduğunda her şey ötelendi. Aslında AKP döneminde türbanlı kızlar, üniversiteye giremeyenler daha çok acı çekti. Çünkü eskiden sosyalleşmişlerdi, siyasallaşmışlardı amaçları vardı, bir şeyin mücadelesini yapıyorlardı, şimdi onu da yapamadılar.

-Peki, meydanları dolduran kadınlar…

Mitingler psikolojik harp şeklinde organize edildi. YÖK kanalıyla bütün üniversitelere talepler gönderiliyor, sınavlar erteleniyor, otobüsler kalkıyor vs. Bizim derin devletin hayranlık uyandıracak bir organizasyonudur bu. Bürokratik elite madalya takmak lazım! Mükemmel bir organizasyon yaptılar, gerisi de geldi. Artık yapmalarına gerek de yok zaten; Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ikinci başkanı bir görev tamamlandı demiş. Bunu da ifade etmiş: Görevimizi yaptık.


BENİ BAĞIRLARINDAKİ YILAN GİBİ GÖRÜYORLAR

-Ahmet İnam’la yaptığımız bir röportajda ‘karım beni mürteci sanıyor’ demişti. Bilinen kimliğine rağmen 30 yıl birlikte yaşadığı eşi ondan şüphelenebiliyordu…

Demokrat olunca başka bir şey oluyorsun. Aynı şey benim başıma şöyle geldi. Burada birlikte içki içtiğim, karı kız muhabbeti yaptığım arkadaşlarım, son cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yazdıklarımı görünce, “Abi çok AKP’li oldun.” demeye başladılar. Demokrasiyi savunduğun an AKP’li oluyorsun. Demokrasiyi bir ilke olarak savunduğunu asla kabul etmiyorlar. Bunu, beraber içki içtiğim arkadaşlarım diyor. Said Nursi- Fethullah Gülen dizisi yaptım, hâlâ mailler geliyor “Sen Fethullahçı mısın?” diye. Abi, benim gibi Fethullahçı varsa demek ki, iyi bir şey bu. Ahmet Bey’in eşi nasıl böyle algılıyorsa benim arkadaşlarım da bağrımızdaki yılan gibi algılamaya başladı.

-Demokratlık anlaşılması karmaşık bir şey değil halbuki.

Türkiye’de bu demokrat tavra sahip olmak da sürdürmek de çok zor.

-Aslında herkes demokrasiden, demokratlıktan söz ediyor. Demokratız derken neyi kast ediyor olabilirler?

Yıl 1930. Mustafa Kemal ve arkadaşları aralarında konuşurken, bizim demokrasimiz diyorlar. O sırada Avrupa’dan dönen Fethi Okyar, “Ya bizimle dalga geçiyor bunlar. Burada diktatörlük var, kendilerine demokrat diyorlar.” şeklinde konuşuyor. Padişahı kovunca ortaya bir millet çıkıyor. Cumhuriyet, cumhur tamam, demokratız işte! Yanılmıyorsam Recep Peker’in bir sözü: “Bizim demokrasimiz dilekçe demokrasisi. Vatandaş her türlü talebini dilekçeyle ortaya koyar, yöneticiler de onların uygun gördüklerini yapar.” Adam faşist ama demokrasiden bahsediyor. Ama anlattığı şey faşizm. -1930’larda diktatör rejimler var. Belki bunu anlamak mümkün; ama bu söylemin bugün de devam ediyor olması normal mi?

Ama konumlar aynı, yapı aynı. Fark etmiyor ki. Tek fark eden şu oldu; köylüler kentleştiler, kasabalıların bir kısmı burjuvalaştı. Şimdi yaşadığımız bir burjuvalaşma kavgasıdır. Aslında devlet elitiyle yeni burjuvalar birbirine giriyor. Eski kapitalistler devlet eliyle büyütüldü. Tren yolu yaptılar, baraj yaptılar. Devlet eliyle büyütüldükleri için devletin yaşam biçimine ve ideolojik korkularına uyum sağladılar. Turgut Özal’la birlikte bir başka kapitalist sınıf çıktı. Osmanlı’dan gelen bir bürokrasi, ulus devleti kurdu. Onlar dışında bir de eğitimli olmayan köylüler ve bürokratik elitle işbirliği içinde olan küçük bir orta sınıf vardı. Eğitim arttı, alternatif bir kapitalistleşme ortaya çıktı. Kendi ayakları üzerinde duran, bankacılık sisteminden, bilgisayardan yararlanan, ihracat ithalat yapan, Anadolu’nun kaynaklarını kullanan KOBİ’ler çıktı. Bu kesimler şimdi iktidara oynuyor. Asıl kavgaya sınıfsal açıdan baktığınız zaman böyle görüyorsunuz.

TÜRKİYE EN KALİTELİ İÇKİYİ AKP DÖNEMİNDE İÇTİ

-Sınıfsal bir kavga var diyorsunuz…

Siyasi iktidar bürokratik elitin elindeydi, bürokratik elit bunu birazcık büyük burjuvalarla; Koç’larla, Sabancı’larla bir miktar paylaşıyordu, kendine bağlı bir sermaye sınıfı vardı. Daha çok İstanbul ve Ankara’daydı. Bu düzen, 1980’den sonra değişmeye başladı.

-Bu değişimde muhafazakarlar öne çıkmaya başladı…

Bence Millî Görüş çizgisi CHP artı dindir. Çünkü Millî Görüş devletçi bir çizgidir. Onlar devleti düşünürler. Devlete adam sokalım, devletten alalım, devlete verelim derler; ama aynı zamanda dindardırlar. 28 Şubat’ın tek iyi yanı vardır benim açımdan. Millî Görüş koalisyonunu parçaladı, AKP kapitalistlerini o çizgiden kurtardı. Bunların da önü açıldı. Erbakan var olduğu sürece bu mümkün olmayacaktı çünkü. Aslında bunların Millî Görüşçü, devletçi olmadıkları çıktı ortaya. Tam tersi özelleştirmekten yanalar. Her şeyi satıyorlar, çok da iyi yapıyorlar. Devlet bir kontrol mekanizması, ne işi var üretimde? Eğer birisinin yaptığı rakı yüzünden ben kör olursam buna izin vermeyecek devlet. Devletin işi rakı, votka üretmek değil. Devletin işi o votkayı üreten kapitalistin ahlaklı davranmasını, piyasaya uymasını sağlamak; ahlaklı davranmayanın tepesine binmek. O yüzden tamamen doğru yapıyorlar.

-Tekel’in kalkmasını kastediyorsunuz.

Atam tuzlu leblebi ile rakı içerdi. İsmet İnönü döneminde içkiler devletleşti. Yakın tarihlere kadar rakı içemedik doğru dürüst. Beyazlanmayan, iğrenç rakılar, baş ağrıtan votkalar içtik. Türk içki sektörü altın devrini AKP döneminde yaşıyor! Bunu gidip bir Marslıya anlatsan, burada bir İslamcı parti var, içkiler en iyi onun döneminde üretiliyor desen, sen manyak mısın diye cevap verir…

-Bu konuda katı laik cumhuriyetçileri ikna etmek hiç de kolay değil galiba?

Asla ikna edilemez onlar. Çünkü kendilerini bilen insan görüyorlar. Karşılıklı oturup konuşurken, size değil arkanızdaki bir yere odaklanıyorlar. Gözleri adeta buğulanmış, görünmez bir perdeye bakıyormuş gibi dinliyorlar karşılarındakini. Söylediklerinizi duymuyorlar, sadece kendi seslerini dinliyorlar. Ben bunu defalarca yaşadım.

-Bu yeni bir süreç mi?

Bunlar hep böyle. Özellikle AKP döneminden sonra sayısı arttı, son altı ayda acayip çoğaldı. Bilmem hiç bilir misiniz masonları? Konuştuğunuz zaman onlara ters bir laf söylediğinizde asla size karşı çıkmaz ve size bağırmazlar. Mesela tavana bakarlar.

KEMALİSTLERİN EN AZ BİLDİĞİ KONU MUSTAFA KEMAL’DİR

-Yok saymak gibi bir şey mi bu?

Evet. O etkiyi uzak tutmak. Taha Akyol’un 28 Şubat döneminde, Özkasnak’a mı, Çevik Bir’e mi dediğini tam hatırlamıyorum, aktardığı bir diyalogu var. “Üniversiteye giren dört kızdan üçü okulunu bitirip iş hayatına atılınca başını açıyor, sadece bir tanesi türbanla devam ediyor. Siz onları üniversiteye sokmayarak dördünün de türbanla devam etmesine yol açıyorsunuz. Halbuki tam tersine okula alınca, sayıları azalacak. Bu yaptığınız azaltmaz, sosyoloji bunu gösteriyor.” gibilerinden bir şey söyleyince, “Sosyolojinin bizim kararlılığımızı bozmasına izin vermeyiz.” demişler. Bu da böyle bir şey.

-Arkadaşlarınızın sizi yeni tanıyor olmasını nasıl yorumluyorsunuz? Hatırladığım kadarıyla hep ‘demokrat’ bir tavrınız vardı.

1970’lerin ikinci yarısından beri okumaktayım. Sosyoloji eğitimi aldım, sosyoloji mastırı yaptım. Yeni bir şey söylemiyorum aslında. 20 yıldır bildiklerimi anlatıyorum. Hayatın bir cilvesi olarak magazin de yazdık, kepek ilacı da… Şimdi bu konuda fikirlerimi söylemeye başlayınca sanki başka bir Emre Aköz çıktı ortaya. Halbuki yaptığım, teorisini üniversitede okuduğum bilgileri günümüz şartlarına uyarlamaktan başka bir şey değil.

-Tek parti dönemiyle ilgili yazdıklarınız belki de bu farkı çıkardı ortaya…

Atatürk dönemine ilişkin bir sürü şey yazınca çok şaşırdılar. Özellikle Kemalistler deli oldu. Anlaşıldı ki Kemalistler o dönemi bilmiyor. Onların Türkiye tarihinde en az bildiği konu Mustafa Kemal’dir. Başbakan Erdoğan attan düştü. Atatürk’ü at üzerinde gösteren bir fotoğrafını koydular yanına. Halbuki, Sakarya Savaşı’nda önce Atatürk attan düşüyor, kaburga kemiğini kırıyor. Belki komutanlık edemeyecek, kafayı taşa vursa. Bilmiyorlar derken tarihçileri değil, Mustafa Kemal Atatürk’ümüz diye inleyen insanları kastediyorum.

-Atatürk’le ilgili anlatılanlar bir ezber niteliğinde, tepkisi de öyle oluyordur herhalde.

Ben Atatürk düşmanı değilim ki. Çok esaslı adamdır Atatürk. Estetik kaygılarıyla çok hoş bir adam. Benim derdim şu: “İyi Türkçe kullanalım. Atamız da bizi böyle…” deniliyor. Atamız dediğin kişi “öptük” yerine “üptük” diyor. Atatürk’ü tanımıyorlar, sadece bir mitos kurulmuş. Anlattığın zaman köpürüyorlar ve yalan söylüyorsun diyorlar. 23 Nisan Atamızın çocuklara armağanıdır deniliyor. Hayır, Atatürk 23 Nisan’ı çocuklara armağan etmedi. “İstikbal göklerdedir.” ifadesi gösterin nerede? Atatürk, “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” dedi mi, demedi mi? Yanlış bilmiyorsam, bu Romalı bir şairin lafı. Altına niye Mustafa Kemal Atatürk yazıyorsun. O demedi ki öyle bir şey.

-Bu bilgi yanlışları ‘tarihte’ kalmadığı için mi sıkıntı yaşıyoruz?

Yani bugünün kaygılarını, arzularını, ideolojisini geçmişe yansıtıyorlar ve bize yalan bir tarih öğretiyorlar. Tarihi doğru öğrendiğinde insanlar anti cumhuriyetçi olmaz ki. Türkiye’de tarih öğretim sistemini yalanlar üzerine kurdukları için, oradan bir ideoloji oluşturdular, o ideolojinin yara almasını istemiyorlar. Abdullah Gül cumhurbaşkanı olsaydı Sezer’i bir seviyorsa bu halk, Gül’ü 15 sevecekti. İslamcı vs. dedik ama bu adamlar o kadar kötü insanlar değilmiş denilecekti. Bunun yara almasını istemiyorlar. Eşi türban taksa ne olur takmasa ne olur. Sen adamın yaptığına bak. Kendisi Dışişleri bakanı zaten.

-Neden yaptığına bakmıyorlar?

Çünkü bir ideoloji kurmuş. “İslamcı kötüdür, onu da kadınlarının başörtüsünden tanırsın.” diye bir sendrom meydana getirilmiş. Yıllarca bunu anlatmışsın. Sonra oraya eşi türbanlı biri çıktığında kurguladığın bu ideolojin havada kalıyor. Bakıyorsun adam gayet efendi ve nazik. Diyalogdan yana. Eşi hoşsohbet, eli yüzü düzgün bir Türk kadını. Bir süre sonra insanlar “Meğer bunlar öcü değilmiş.” diyecek. İşte bu yüzden ideolojilerinin yara almasını istemiyorlar. Bütün kaygıları bu. Mesele İslamcılık, şeriat meriat değil. Mesele bir ideolojiyi, bir zümreyi, bir avantajlar sistemini korumak.

-Hep AK Parti’ye yönelik gizli gündemi var suçlaması yapılıyor ama galiba gizli gündemi olanlar bu suçlamaları yapanlar…

Cumhurbaşkanı Sezer’in apaçık CHP’li olduğu, hatta sert bir CHP’li olduğu ortaya çıktı. Konuşmalarıyla bütün halk bu devlet ideolojisini kabul etmelidir diyor. Bu ülkede faşizm mi var? Halkın bir devlet ideolojisini kabul etmesi, Mussolini’nin, Stalin’in lafları. Anayasa Mahkemesi’nin hükümet karşısında denge rolü vardır demesi, üç sıfır yenilen takımın lehine hakemin 3 penaltı verip denge oluşturması gibi bir şey.

-Milliyetçiliğin kendi içinde bir ‘hoşgörüsü’ olabilirdi. İnsanlar fikirlerini değiştirebilirlerdi. Ama ulusalcılık çok katı ve geçişlere asla izin vermiyor.

Mesela, Kürtlerle Türkler farklı etnisiteye sahip. Aralarındaki en temel bağ din bağı. Milliyetçiğin içinde de din vardır. Milliyetçilikten dini çıkartırsan, o dinle birlikte çıkan bazı başka şeyler var, sonuçta geriye ulusalcılık kalır. Ulusalcılık denilen şey Sünni Hanefi din faktörünün milliyetçilikten çıkartılmış halidir. O yüzden ulusalcılar Alevilerle ittifak halinde. Bu mitinglerde Alevilerin, Sünni Hanefi iktidarından korkarak, çekinerek ulusalcıların arkasından yürüdüğünü düşünüyorum ben. Alevilerin yoksulu zengini CHP’ye oy veriyor. İktidarın önemli bir görevi var; o Alevi tedirginliğini kaldırmalı, mutlaka ‘bizden korkmayın’ı göstermeli.

Aksiyon
Başa dön
gulsade
Yazar


Kayıt: Jun 07, 2007
Mesajlar: 109

MesajTarih: Çrş Hzr 27, 2007 3:46 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sevgili Poe ;
Çok teşekkür ederim kafam o kadar karışıktı ve kararsızlık o kadar bunaltmıştı ki beni bu röportaj seçim arefesinde içimi rahatlattı. Ben sorularımın cevabını aldım. Hani abartmış olmam Allah razı olsun dersem.
çok faydalı bir paylaşım oldu bence .
teşekkürler tekrar.
Başa dön
sabandal
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2006
Mesajlar: 713

MesajTarih: Çrş Hzr 27, 2007 9:07 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bu, defalarca okunmalı .Alıntıladığınız için teşekkür ediyorum.
Başa dön
Poe
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2005
Mesajlar: 2128
Nereden: Çevre'den

MesajTarih: Prş Hzr 28, 2007 8:35 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

1. tesbit: Ülkemizde refah artışı herkes tarafından istenmiyor.

2. tesbit: Bürokraside önemli bir hesaplayış konusudur. Ne kadar maaş aldığından daha önemli olan, kaç kişiye ceket ilikleyeceğin, kaç kişiye de ceket ilikleteceğindir. Üstün ne kadar azsa, altın ne kadar çoksa, o kadar tanrısın. Bu bakış açısını hayata yaydığımızda, aşağılık pislik herifler sürüsünü görürüz, hayatımıza hakim.

3. tesbit: Türkiye, mini bir dünya'dır. Daha doğrusu, dünyanın prototipi. Dünyada doğu ve batı ikilemi var. Aynısı Türkiye'de de var. Dünyada Oryantalizm var. Aynısı Türkiye'de de. Dünyada batı doğu'ya üstten bakar. Aynısı Türkiye'de de. Batılı, dünyayı bilir, ama içine dahil olmaz. Çünkü küçümser ve red eder. Aynısı Türkiye'de de. Batı, dünyanın tüm kazanımlarını kendine ait görür. Aynısı Türkiye'de de. Dünyayı uzaylılar işgal ettiğinde, kahraman batılılar dünyayı kurtaracaktır. Aynısı Türkiye'de de. Batı kendini akılcı ilan eder. Doğu'ya hurafeleri biçer. Aynısı Türkiye'de de. Batı zengindir, doğu fakir. Aynısı Türkiye'de de. Batı hep batı'da kalmalı kendilerine göre, ve tabii zenginliğini koruyarak. Aynısı Türkiye'de de. Batı, kazanımlarını korumak için aralarında antlaşarak, çevresini duvarla örür ve dünyaya karşı birlik içinde hareket eder. Aynısı Türkiye'de de. Batı'yı kutsayan doğulu ancak hiç'ten var olabilir, aynısı Türkiye'de de.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Sosyoloji Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok MESELE sabandal Güncel Olaylar-insanlar 1 Çrş Hzr 06, 2007 8:36 pm
Yeni mesaj yok Sosyal Olmak ya da Olmamak İşte Tüm M... luka Sosyoloji 6 Prş May 10, 2007 7:24 pm
Yeni mesaj yok LAİKLİK SINIFSAL BİR MESELE YAZARIM Alev Alatlı 5 Pzr Nis 01, 2007 9:46 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke