Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 245 Üye Adayı ve 8 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Dava


Dava

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Sosyoloji
Yazar Mesaj
komanchi
Yeni Üye


Kayıt: Apr 15, 2007
Mesajlar: 93

MesajTarih: Pzr Hzr 24, 2007 12:03 am    Mesaj konusu: Dava Alıntıyla Cevap Ver

Önce bilânço çıkarmamız gerekiyor.
Neler yaptık, kimler kaldı, kimler düştü. Elimizde ne kaldı.
Sol, tamamen havlu attı.
İslamcılık, AKP parantezine düştü.
etnikçi Milliyetçilik, bütün Mossad-İngiliz propagandalarına rağmen yükselişte falan değil, aksine giderek toplum çoğunluğunun nefretini kazanan bir ideoloji artık.
Kemalizm’i ve liberalizm’i saymaya gerek yok. Biri chp, diğeri para zoruyla topluma dayatılan iki sunilik...

1839 İngiliz Tanzimat’ına 1908'de meşrutiyetle cevap verilmişti. Bunun devamı olan 1920'lerin bağımsızlık ve Cumhuriyet iradesi 1930'larda tekrar Tanzimat rotasına çevrildi. O günden beri ülkemizde ideolojiler, Cemil Meriç'in tabiriyle bir 'deli gömleği'. Hem trajik bir arayışın hem de dramatik bir kıskacın ifadesi. Türkçülük, İslamcılık, solculuk... II. dünya savaşının sonunu ölçü alırsak, ortalama 60 yıldır işte bu deli gömlekleriyle yatıp kalktık. Biz delirirken, tepemizde birileri daha çok kazandı, terfi etti, güç biriktirdi, kuşattı, hâkim oldu. Holdingler mesela. Ya da askerler. Bürokrasi zaten devletin çekirdeği olarak hep hâkimdi.

1960'lardan itibaren kentleşme sancılarıyla gelişen toplumsallık, sendikaları ve üniversiteyi önemli kılmıştı. 1980'lerden sonra ikisi de tırpanlandı. Yerlerine medya geçti. Bir de tarikatlar ve cemaatler. Her zaman etkili idiler. Toplumun nabzı, 1990'lardan sonra holdingler, holding medyası, tarikat ve tarikat medyası nüfuzuna göre atmaya başladı. Askerler, 28 Şubatta olduğu gibi yer yer holdinglerin güdümüne girdi. Bürokrasinin bir bölümü, küresel finans kapitalinin dayatmalarına karşı direniş gösterdi. Ama millet için değil, kendi egemenliği için. Diğer bir bölümü ise kolayca adapte oldu. İstifa edip, şirketlere kapağı atarak deneyimlerini özelleştirmeler için kullandı. Tanzimatçı batıcılık, ülkenin değiştirilemez ve "değiştirilmesi teklif dahi edilemez" tek rotası olmayı sürdürdü. AB gündemi, bu batıcılığın iman tazeleme seansları olarak kullanıldı.

Sosyalizmin bitişi, tüm dünyada bir ideolojik boşluk ortaya çıkarmıştı. İnsanların birçoğu bir şeylerin yolunda gitmediğini biliyor, ama buna itiraz edecek dili ve mecali bulamıyordu. Anti küresel hareketler, bir doktrine dayanmadığı için ateş böceği gibi yanıp söndüler. Bu ideolojik boşluk ülkemizde de etkisini gösterdi. İnsanlar önce her neye inanıyorlarsa ona imanlarını kaybettiler. İman kalmayınca güven de kalmadı. Kimse bir başkasına ya da herhangi bir kuruma güven duymaz oldu. Bunun sonucu, bencillik ve gemisini kurtaran kaptan pragmatizminin egemenliği oldu. Ne sol'un ne İslamcılığın bu ihtiras sürecine karşı duracak donanımı yoktu. Deli gömlekleri çıkarılıyor ve yerine zırdeli çarşafı giydiriliyordu. Gelecek korkusu, mal ve makam ihtirası, ün, şan, hava civa... özellikle gençliklerini hasbelkader bir ideolojik kabile etrafında geçirenler, adeta tahsilata çıkmıştı ve yaptıklarını iddia ettikleri fedakârlıkların bedelini tahsil ediyorlardı. Helâl, haram, doğru, yanlış, iyi, kötü... artık kalmamıştı. Eski solcu kapitalistlerden sonra eski İslamcı kapitalistler türedi. Tek felsefeleri, 'her yola gelirim, her renge girerim, yeterki kazanayım' olan bu yeni ve acemi kapitalistler, kaybettikleri imanlarının yerine daha fazla mülk doldurarak palazlandılar. Son derece dindar eşleri, kocalarının haram parayla aldığı lüks arabalara kurulup, şeyhlerine gider olmuştu. Allah gözlerini haram toprakla doyursun.

Bizi şimdi ilgilendiren bunların ne tür bir tohumdan türediğini tespit edip, kökünü kurutmak olmalı.
Ve şu ana kadarki tüm ideolojik grup ve akımları çöpe atıp, sıfırdan yepyeni bir yol çizmeliyiz. Bu eski hikâyeler bizim için sadece ne yapmamamız gerektiğini çözeceğimiz birer numune olarak anlamlı.
Bir insan 20 yıl boyunca Marks'la Marksizm’le yatıp kalkar da, sonra nasıl Avrupacı, amerikancı, insan haklarcı, demokrasici sahtekâr olabilir?
Bir insan 30 yıl boyunca Kuran’dan dersler yapar da sonra nasıl paraya tapan ruhsuz ve utanmaz bir muhterise dönüşür.
Kimdir bu, Kafka'nın böcekleri?
Hangi sosyolojinin ürünüdür?
Nasıl bir toprağın, havanın, suyun ürünüdür.
Bu tohumlar bu topraklara nereden gelmiştir, kim ekmiştir, nasıl büyümüştür?
Biz artık bunları cevaplayıp, bundan sonra böyle bir hataya düşmemek için, toplumsal sağlığımızı ve ortak değerlerimizi lekelememek, imanlarımız yitirmemek için bunların kökünü nasıl kuruturuz sorusundayız.

Önce bir zemin etüdü yapalım. Yıllar önce bir girizgâh mahiyetinde, toplumsal akımları Deleuze’nin jeofelsefe dediği bir usulle, coğrafik zeminleri içinde analiz etmeye çalışmıştık. (Bak.Derin Devlet ve Muhalefet Geleneği, İst.1996)

Bu analiz tekniğiyle ülkemizdeki sol ve İslamcı akımları, kıyılar, dağlar ve vadiler olarak tanımladığımız coğrafik zeminler içinde kategorileştirmiştik.
Kıyılar, politik olarak sistemin merkezini ve coğrafik olarak Türkiye’nin batısını ve metropollerini simgeliyor.
Dağlar, taşra’yı, Anadolu’yu ve kentlerdeki taşra olarak gecekonduları ifade ediyor.
Vadiler ise, bu akımların radikal kanatlarını, sert ve ütopik damarları simgeliyor.
Üç sath-ı siyaset olarak tanımladığımız bu modelle, Türkiye’deki ideolojik akımların taşradan güç toplayarak merkeze-kıyılara-devşirilmiş kadro yığma işlevi gördüğünü, radikal grupların ise bu işlevde katalizör görevi üstlendiğini ileri sürmüştük. Radikalizm, sistemin tersinden yeniden üretilmiş biçimiydi ve bu nedenle ilk devşirilen kadrolar vadilerden çıkıyordu. Bu işlem taşraya cesaret veriyor ve birikmiş tüm özlemleriyle taşra ilk bulduğu kanaldan kıyılara eklemlenmeye koşuyordu. O yıllardaki Refah Partisi yükselişini analiz etmeye çalıştığımız bu yöntem, Türkiyedeki muhalif akımların sistemi değiştirmek için değil, sistemden pay almak için koşullandığına vurgu yapmaya çalışıyordu.

Durum kabaca Kemal Tahir’in bir sözündeki gibiydi: “Türkiye’de iki kesim var” diyordu Tahir, “biri kapının içindekiler, diğerleri ise kapıdan girmek için sıra bekleyenler…” Bu analizden çıkan dramatik sonuç şuydu; Türkiye’de sistemi değiştirmeyi hedefleyen, başka bir dünya tasarlamış, Tanzimat’ın çizdiği batıya bağımlı rotayı yıkıp yerine merkezinde Türkiye’nin olduğu gerçekten başka bir dünya kurma fikriyatı yoktur. Var olanların hepsi sahtedir ve sadece sisteme yeni kadrolar yetiştiren sivil okullar hükmündedir. Bu sahtelik o kadar barizdir ki, kriminal konularda Gladio, MİT, Polis manipülasyonlarının en mükemmel örnekleri bu ülkeden çıkmıştır. Bir eski solcu yazarın itirafıyla “merkez komitesi üyelerinin hepsinin farklı istihbaratların elemanı olduğu” radikal sol örgütler bile var olmuştur. Bu örnekler, geri kalan ana gövdenin sahteliği için de fikir verir. ‘Derin Devlet’ kavramıyla 2000 yıllık Doğu Roma-Osmanlı devlet ruhunu ifade etmeye çalıştığımız bu çalışmamızın yayınlandığı yıllarda kamuoyu Susurluk kazasıyla ortaya çıkan işte bu manipülasyon merkezlerini tartışıyordu ve maalesef bizim hemde susurluktan önce yayınlanan çalışmamızda kullandığımız ve tamamen felsefî bir siyasal entite (varlık) olarak analiz etmeye çalıştığımız ‘Derin Devlet’ kavramı, gladio ile özdeşleşerek güme gitmişti. Oysa yapmaya çalıştığımız şey, bizim aksine reel devlet dediğimiz batıya bağımlı kurumsal yapı ile derin devlet olarak kavramsallaştırdığımız Doğu Roma-Osmanlı devlet ruhunun çelişkisini ortaya çıkarmak ve Türkiye’deki asli dönüşüm imkânlarını bu çelişkilerin içinde yakalama çabasıydı. Bu manada, reel devlet yani batıya bağımlı oligarşik güçlerin devletiyle milletin ontolojisinde (felsefe) yaşayan derin devlet ruhunun çeliştiği, ama öte yandan derin devlet ruhuyla da özgürlüğün yani insanın kullaşmaktan çıkarak insanlaşma çabasının çeliştiğini öne sürmekteydik. Bu çelişkiler diyalektiği, toplumsal hareketlerin oligarşi-millet çelişkisinde millete yaslanmakla birlikte, milleti de tanrı-devletine kul olma alışkanlığından çıkarma çabasını birlikte yürüteceği bir siyasal damara yaslandıkça meşrû, haklı ve sahici bir karakter kazanacağı iddiamızla sonlanıyordu.

Şimdi hala buradayız. Evet, artık çok açık bir şekilde biliyoruz ki, üç sath-ı siyasetin diyalektiği tıkır tıkır işliyor ve sisteme eklemlenme çabası, milletin ontolojisindeki arızalardan besleniyor. Hem sistemi değiştirecek hem de bu mücadele içinde milleti dönüştürecek, yani hem adalet hem özgürlük ideasını birlikte içermeyen her hareket, sahtedir.

Sistemi değiştirmek için elimizde yeterli muhalif malzeme var. Sol eleştiri dili, antikapitalist mücadele geleneği, yine devlet siyasetine dönük eleştiriler… Belki en kolay ve mümkün muhalefet yöntemi budur. Herkes kolayca olan biteni eleştirip, farklı öneriler öne sürebilir. Ama zor olanı ve olmayınca sisteme dönük eleştirileri de boşa düşürüp sahteleştiren asıl eksiklik, milleti, yani yüzlerce yıllık alışkanlıkları, karakteristik özellikleri, bunları var eden sosyo-ekonomik ve politik altyapıyı ve en önemlisi teolojik kökleri eleştiriye tabi tutmaktır. Bu ülkede aydınların en temel özelliği olan eleştiri yeteneği ve yönteminin az gelişmiş olması dahi bu eksikliğin bir ürünüdür. Aydınlar, kötürüm bir sosyolojinin ürünüdür. Kendisi üzerine düşünmeyen, kendini gerçekleştirme ideası olmayan bir toplumun aydınlarının, birer propagandist seviyesinde olmasının nedeni budur.

Milletimizin tek ideasının olduğu dönem, Osmanlı’nın kuruluş dönemidir.
İdea: İ-layı Kelimetullah için Nizam-ı Âlem davasıdır. Bugün bir siyasi partinin sloganı olmaktan öte bir mana taşımayan bu idea, aslında içinde yaşadığımız ontolojik çürümüşlüğün eleştirisi için elimizdeki tek mihenk taşıdır. Dünya’ya adalet ve özgürlük için nizam verme iddiasından, üç kuruş daha kazanmak eşini dostunu geçmişini ruhunu satma çukuruna düştüğümüz süreci çok iyi etüt etmeliyiz.

Lafa zemin etüdünden girmiştik. Evet artık bugün yeni coğrafi zeminlerden bahsedebiliriz.
Dağlar dediğimiz anadolumuz bozkır oldu.
Kıyılar dediğimiz metropollerimiz birer vahşi ormana dönüştü.
Vadiler ise, sinek vızıltılarının duyulduğu, hastalık üreten tam bir bataklık durumunda.

İslamcılık, solculuk, ülkücülük… Artık eski halleriyle bile aranır durumda. Şimdi bozkırın, ormanın, bataklığın ürünü patolojik, hastalıklı, imansız ve şuursuz bir siyasal yekûnumuz var. Hepsi sahte, hepsi dejenere, hepsi manipülatif. Bütün ideolojik çevreler, siyasi partiler, akımlar, kurumların tümü Tanzimatçı düzenin iğdiş ederek dönüştürdüğü birer menfaat şebekeleri. En büyük menfaat şebekesi ise reel devlet. Şimdi işte o şebekelerin büyük şebekeyi ele geçirme ya da orada etkin olma kavgalarını seyrediyoruz. Üstelik başta devlet olmak üzere, tümü emperyalizmin istihbarat şubeleriyle içli-dışlı. “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” mi diyelim, “böyle başa böyle tarak” mı diyelim, “tencere-kapak” hikayesi mi diyelim, geldiğimiz yer işte budur.


Lafı uzatmadan, önerimizi söyleyelim; 50 yaşın üzerindeki büyüklerimize saygımız vardır. Onları bir kenara kayarak söyleyelim, 30 yaşın üstündeki nüfusun büyük çoğunluğu artık bir insan çöplüğüdür. İdeolojik kavgalar, hayat gailesi, üst üste gelen darbeler, küresel salgın, AB’cilik, döneklik ihtiraslar ve daha birçok şey, 30 ilâ 50 yaş arası nüfusumuzu deforme etmiş, işe yaramaz bir yığın haline getirmiştir. Bu yaşlardaki insanların çoğu, batılı toplumlardaki gibi, uzun bir süre uyanamayacakları bir rüyaya yatarak dünyalık derdine düşmüş, eğlence, mülk biriktirme ve komplekslerini tatmin peşindeki bireyci mahlûklar haline gelmiştir. Bunlardan ne kendilerine, ne de topluma ve insanlığa bir hayır gelmez. Zaten bu nüfus şu anki iğdiş edilmiş ideolojik aşiretlerin ya da siyasi partilerin taşıyıcısı durumundadır. Sokaktaki insan denilen, renksiz, kokusuz, tepkisiz kitlelerin çoğunluğu da işte bunlardır.

Bu topraklarda, her şeye sıfırdan başlamak için 30 yaşa kadar olan genç nüfusun bir dava sahibi kılınması gerekir. Hala davası olanların tek hedefi, işte bu 30 milyon civarındaki genç kitleler olmalıdır. Gençliğin henüz iğdiş edilmeden bir dava sahibi yapılması için, yeniden o eski fikir ocakları, samimi cemaat ve örgüt ortamlarının o ilk tabii kuruluş dönemi idealizmleri yeniden yaratılmalıdır. İlerde bir gün karşılığını alırım diye değil, tamamen vermek için, malını, zamanını, bilgisini, yeteneklerini hiçbir karşılık beklemeden bu genç insanlara verecek idealist bir kadro gerekmektedir. İlk, orta ve lise çağındaki gençlerle ilgilenecek idealist dervişler, onlara hayatı, doğruyu, yanlışı öğreneceği mütevazi sohbet mekanları, tamamen amatör ruhla ve fikir temelli bir faaliyet ateşi yakmak gerekmektedir.
Dava ise bellidir. Bu millete yeni ve uydurma deli gömleği giydirmenin bir alemi yoktur. Davamız İ’layı Kelimetullah’tır. Allah’tan başkasına kul olmama çabası içinde solcu solculuğunu, İslamcı İslamcılığını, ülkücü ülkücülüğünü yapabilir. Hatta amerikancı veya Avrupacı olmayan namuslu –ne kadar olunabilirse- liberal demokratlık yapmak ta mümkündür. İsteyen Mustafa Kemal’i, isteyen Abdülhamit’i, isteyen jöntürkleri, isteyen Deniz Gezmiş’i ya da Abdullah Çatlı’yı sevebilir. Din diliyle ya da felsefe diliyle konuşabilir. Tek ortak değer lâ ilâhe illallah olmak kaydıyla, yani insanımızı kullaşmaktan, böcekleşmekten kurtarmak amacıyla bu hedefe farklı yol ve üsluplardan yürümek serbest olmalıdır. Yasak olan tek şey gâvurluk olmalıdır. Yani, yabancı hayranlığı, millet, din, cumhuriyet ya da tarih düşmanlığı bu ocaklarda yasak olmalıdır. Bu şartlar altında, tüm meseleler özgürce konuşulabilmeli, her tür fikir açıkça dile getirilmeli ve son derece yaratıcı bir eleştiri dili geliştirilmelidir. Ülkemizin ve bölgemizin, hatta insanlığın kapitalizm belasından, emperyalizm tasallutundan, cüceleşmekten ve domuz gibi gayesiz yaşamaktan kurtaracak tek yol, her şeye sıfırdan başlanacak ve geçmişin hatalarını içermeyecek yeni bir kuşak hareketidir. Tüm eski ideolojik kimlikler, tüm 30 yaş üstü çöpler, tüm ezberleri bir kenara atıp, geleceği işte bu yeni ocaklarda inşa etmenin yolları bulunmalıdır. İnsanları Allah’la, Peygamber’le, Vatan’la, Millet’le ya da demokrasiyle veya çağdaşlıkla kandıran tüm şer odaklarına kapılar kapatılmalı, bütün tarikat, cemaat, grup, loca ve çetelerin gençlik üstündeki tasallutuna karşı seferberlik başlatılmalıdır. Bu şebekelerin şu ana kadar iğdiş ettikleriyle yetinmeleri sağlanmalı, gelecek kuşaklara el atmalarının önüne geçilmelidir.

Türkiye, konumuz bağlamında önümüzdeki en az 10 yılını aslında kaybetmiştir. Zira, bahsettiğimiz iğdiş olmuş dönekler ve zırdeli gömlekli beşer tayfasının ihtiras tramvayı hala müşteri doludur. Bunlar daha birkaç AKP üretecektir.

Çalabildikleri kadar çalacak, namazla hırsızlığı, hacla zinayı, bencilikle mümin görünmeyi garip bir şekilde bir arada götüren yeni tip münafıklığı tüm topluma kanıksatacaklardır. Eğer bir milletin devleti olduğuna inansaydık, ilk işinin işte bu münafıklıkla mücadele yasaları çıkarmak olduğunu savunabilirdik. Ama ne var ki, bunların en büyük suç ortağı bu gün oligarşinin devletidir. İstihbaratıyla, medyasıyla, bürokrasisiyle oligarşi kendine yeni kullar bulmuştur ve bunları uzun süre kullanarak hem kendini gizleyecek hem de ABD-İngiliz projeleri için vitrinde tutacaktır. Maalesef, bu nedenlerle önümüzdeki 10 yılı kayıp yıllar olarak görmek zorundayız. Bu nedenle, işte ondan sonrası için, bir daha ne oligarşinin bu devşirme kullarının peydah olmayacağı, sağlam yürekli, imanlı, adam gibi adamları yetiştirecek ocakların, okulların “vira bismillah” demesi gerektiğine inanıyoruz. Allah için, insanlık için, halk için, özgürlük ve adalet için –ki bunların hepsi aynı şeydir- bir şeyler yapmak isteyen, olan bitenden rahatsız olan ve aynı zamanda var olan çeteler ve aşiretlerden hiç birine mensup olmayan yığınlarca namuslu insanın bundan sonra yapabileceği tek hayırlı faaliyet, bizce budur.

Öyle ya da böyle, Tanzimat parantezi kapanacak, Türkiye o eski görkemli günlere tekrar kavuşacaktır.
Mesele şudur ki, bu görkem ve ayağa kalkış, Dünya Yahudi Partisi, Anglosakson Güçler ya da benzeri bir şer gücün adına olmasın. Aksine, bu Milletin ayağa kalkışından, tüm ezilen, mahrum, mağdur ve mustazaf insanlıkta ayağa kalksın. Son 300 yılın, Afrika’nın, Hindistan’ın, Kızılderililerin hesabı sorulsun. Bu tarihi hesaplaşma, bu gâvurla büyük rövanş, bizim ayağa kalkışımız sayesinde başlasın. Davamıza sahip çıkmak işte bunun için de bu kadar önemli.

Bu nedenle bundan sonra davası olmayana adam demeyeceğiz.

Onları sadece tiksinerek ve nefretle anacağız.
Ve andolsun ki,
bu toprakları atalarımızın temiz hatıraları ve
şehitlerimizin aziz ruhları için,
hiçbir zaman bu aşağılık münafıklara
ve gavura teslim etmeyeceğiz.

Ahmet Özcan
Başa dön
warlord
Yazar


Kayıt: Apr 10, 2007
Mesajlar: 162
Nereden: Oradan, buradan, her yerden...

MesajTarih: Pzr Hzr 24, 2007 12:24 pm    Mesaj konusu: Re: Dava Alıntıyla Cevap Ver

[quote="komanchi""Gelecek korkusu, mal ve makam ihtirası, ün, şan, hava civa... özellikle gençliklerini hasbelkader bir ideolojik kabile etrafında geçirenler, adeta tahsilata çıkmıştı ve yaptıklarını iddia ettikleri fedakârlıkların bedelini tahsil ediyorlardı. Helâl, haram, doğru, yanlış, iyi, kötü... artık kalmamıştı. Eski solcu kapitalistlerden sonra eski İslamcı kapitalistler türedi. Tek felsefeleri, 'her yola gelirim, her renge girerim, yeterki kazanayım' olan bu yeni ve acemi kapitalistler, kaybettikleri imanlarının yerine daha fazla mülk doldurarak palazlandılar. Son derece dindar eşleri, kocalarının haram parayla aldığı lüks arabalara kurulup, şeyhlerine gider olmuştu. Allah gözlerini haram toprakla doyursun.
Ahmet Özcan"[/quote]

Bu tespit çok güzel, çevremiz de bu tipleri görüyoruz, iğreniyoruz, nefret ediyoruz, hele bu ÖLÇÜSÜZLÜKLERİ yok mu?
Başa dön
zeran
Üye


Kayıt: Aug 05, 2006
Mesajlar: 494
Nereden: baktığınız yerden

MesajTarih: Pzr Hzr 24, 2007 3:37 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ve bir 30 yıl sonra bir Ahmet Özcan daha çıkacak bu minvalde bir makale daha döşeyecek. İyi ama sayın Özcan, bu çöplük dediğiniz kitle zamanında sizin ellerinizin altından geçmedi mi? O zamanlarda önümüze koyduğunuz idea ile şimdi bahsettiğiniz idea arasında ne fark var? İdeanın kadroları mı değişecek? Bu topraklar bunu kaldırmaz. Çöle veya ormana gidelim, sıfırdan bir toplum kuralım içinde devlet, bürokrat, asker, polis, şeyh, mürid, marx vs. olmayan.
Bizim de önerimiz tufandır. Sil baştan yeni bir insanlık ve yeni bir tarih...
Başa dön
komanchi
Yeni Üye


Kayıt: Apr 15, 2007
Mesajlar: 93

MesajTarih: Pzr Hzr 24, 2007 4:13 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ahmet Özcan'ın bu makalesi, kendisinin o bahsettiği çöplüğü oluşturanlardan biri olması hasebiyle önemli diye düşünüyorum. Onlar özeleştiri yapmasa, tecrübeler geleceğe nasıl aktarılacak ki? Önerdiği çözümü beğenmiyor olabiliriz, ancak, tesbitleri yerinde. Herkes kendi çözümünü oluşturabilir veya arayıp bulabilir. Paylaşılırsa, elbette insanlar değerlendireceklerdir.
Sayın zeran'a yerinde tesbiti için teşekkür ederim.
Başa dön
komanchi
Yeni Üye


Kayıt: Apr 15, 2007
Mesajlar: 93

MesajTarih: Sal Hzr 26, 2007 10:54 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sayın zeran, üstteki mesajınız üzerine iki gün düşündüm. Artık İsmet Özel'i biraz daha iyi anlıyorum. Size yeniden teşekkür ederim.
Başa dön
Poe
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2005
Mesajlar: 2128
Nereden: Çevre'den

MesajTarih: Sal Hzr 26, 2007 10:15 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Geçenlerde, Ali Bulaç, Türkiye'nin sorununun, liberallerin iddia ettiğinin aksine, ekonomik kalkınma değil, gelirin dağılımı olduğunu söylüyordu yazısında. On milyon kişinin tatile çıkabildiğini, bunlardan üç milyonunun da dışarıya çıkabildiklerini belirtiyordu.

Muhafazakar otellerde artış varmış. Okuyup öğreniyoruz. Bazı oteller, dönüşüm yaparak, karlı pastadan payını almaya çabalıyormuş. islam'da, 'Deniz, kum, otel' anlayışı yoktur. Hepsi seküler batı anlayışının ürünü. "Komşusu açken..." diyoruz da, çok söylendiği için etkisiz aklıyor herhal. Ama bu tür saçmalıklar, nerde görülse aşağılanmalı. "İyiliği emir, kötülükten men" önemli bir ilahi görevdir.

Gazetenin birinde, seçim gezisi notlarını okuyorum. Kuzey Doğu'daki CHP'li vekil adayı, seçim bölgesi olan vilayetteki beşbin memura güvendiğini söylüyordu. Geleneksel memur - Chp akrabalığını tekrar düşündürttü bana bu söz. Hoş, yapı kırılıyor ama, sosyal gerçekliklerin siyaset alanı ile dirsek temasını da gözler önüne seriyor.

Bu yazıda da, en çok üzerinde durulması gereken şey şu: Kendi gemisini kurtaran kaptan olma anlayışı, bütün izm'lerin canına okuyor. X kişisi, Y kişisi değil mesele. Dünya kışkırtıcı. İdealistler pasif. Dünyevileşmişler ise herşeyi yutmak isteyen birer canavar gibi gece gündüz faaliyette. Tersi olmalı ki, toplum da, ülke de düzlüğe çıkmayı hayal edebilsin.

Rus aydınlanmasında dikkat çekici bir durum vardır. Rus aydınları genelde aristokratlardan çıkıyor, fakat tuttukları yer itibariyle, alt sınıfların yanındalar. Toprak sahipleri oldukları halde, ülkede toprak reformunu gerçekleştirmede başı çekiyorlar. Yani zenginliklerinden feragat edebiliyorlar. Bizdeki duruma bakalım. Osmanlı'nın son döneminden bu yana aynı. Kapıkulu olunca, 'yaşa padişahım.'

İsmet Özel bir şey daha söylüyor:" Köşene çekilip, namaz kılmaktan başka yapılabilecek fazla bir şey yok."
Başa dön
zeran
Üye


Kayıt: Aug 05, 2006
Mesajlar: 494
Nereden: baktığınız yerden

MesajTarih: Sal Hzr 26, 2007 10:46 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Eğer gerçekten bu memlekette bir şeyler yapılacaksa bunu kemalist olmayan (her iki anlamıyla) ideolojik bir hükümet yapabilir. Sağ veya sol. Hükümetin bir boyutu da uzlaşıdan hariç muhalefettir.
Bense krallıktan yanayım. Devlet idaresi ve diğer işleyişler asla çoğunluğun keyfine bırakılamaz. Hilafeti, ehli'l-hal ve'l-akd'i de aşan bir krallık. Bilge olan kral veya kral olan bilge. Tüm insanlığın selameti için başka da çıkar yol göremiyorum.
Başa dön
komanchi
Yeni Üye


Kayıt: Apr 15, 2007
Mesajlar: 93

MesajTarih: Sal Hzr 26, 2007 11:09 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Anadolu, 400 yıl Osmanlı toprağının tam orta yerinde, sessiz sakin bir toprak parçası olarak yer aldı. Asker ve vergi toplama dışında halini hatırını soran olmadı. Dolayısıyla, siyaset denince bürokrasi, devlet denince asker akla gelir oldu. Cumhuriyet döneminde bu geleneğin kırılamadığını, belki de kırılmasına izin verilmediğini söyleyebiliriz. Üstüne bir de Fransa'dan ithal edilen ulus devlet yapılanmasını eklenince, ortaya bu günkü ümitsiz gibi görünen durumun ortaya çıkması kaçınılmaz oldu. Bu durumda idealist insan ne yapabilir, ne yapamaz tartışılır. Ancak namaz kılmaktan başka yapılabilecek bir şeyler olduğu kesin. Öncelik, insanların içindeki putları kırmak olmalı diye düşünüyorum.
Tabi önce kendi içindeki putları kırmış olmak gerekir bunu gerçekleştirebilmek için...
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Sosyoloji Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok DAVA lamia Franz Kafka 14 Pts Ekm 03, 2005 5:43 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke