Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 123 Üye Adayı ve 7 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Dağ Başında...
 İsimler
 Cemil Meriç
 SULUKULE
 Gelenek
 Birleşik Devletler'e ait bazı coğrafik bilgiler
 Dilemmalara, tekliğe, vahdete dair
 CEZA ve Rap
 Töremeyesiceler...
 tahammül
 köy
 eskimiş bir dosta
 J.J.ROUSSEAU ve EMİLE
 Berat Kandili
 Keşke hiç yaşamasalardı!..
 Dilemma
 SANAT'IN TARİHİ
 TNT'ye Kafa Atmak
 4 ağustos

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Türkiye'de zenofobi ve misyonerlik


Türkiye'de zenofobi ve misyonerlik

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Sosyoloji
Yazar Mesaj
attar
Yazar


Kayıt: Jan 07, 2006
Mesajlar: 595

MesajTarih: Prş Nis 26, 2007 7:40 pm    Mesaj konusu: Türkiye'de zenofobi ve misyonerlik Alıntıyla Cevap Ver

Misyonerlik hem İslamcı yazında hem de milliyetçi jargonda zaman zaman unutulan fakat daima uyandırılmaya hazır bir tahrik ve nefret odağıdır. Bunlara göre misyonerler yok edilmesi gereken sapkınlardır..


Türkiye'de milliyetçi ve İslamcı siyasal akımlar, özellikle doğuş ve ideolojik şekillenme dönemlerinde, birbiriyle sıkı ilişki içinde biçimlenmiş ve gelişmişlerdir. Her iki akımın siyasi projelerinde ve hedeflerinde hem söylem düzeyinde hem de pratikte benzer öğelere rastlamak mümkündür. 19. yüzyılın sonlarından bugüne, 'ideal Türk'ün aynı zamanda 'Müslüman Türk' olması ya da İslamcı diskurun 'milli birlik ve bütünlüğe' sürekli vurgu yapması, sözü edilen durumun tipik bir yansımasıdır. Milliyetçi-mukaddesatçı adı verilen melez retorik ise genel manada her iki akımın da beslendiği esas kaynaktır.

Bu bağlamda Türkiye'de milliyetçi-mukaddesatçı söylemin ana hatlarını oluşturan iki temel mecranın varlığından bahsedilebilir. Bunlardan ilki, 'milli-manevi değerlerin kutsiyeti' ve 'biricikliği' anlatısı, diğeri ise sözü edilen değerlere kasteden 'iç ve dış düşmanların ihanet azmine' dair ezbere dayanan zenofobidir. Ezelden ebede uzandığına ve 'öz'ünden bir şey kaybetmediğine inanılan bu değerler silsilesi, içini dolduran unsurların tümünden farklı ve üstün olarak tarif edilir. Buna ilaveten milli-manevi özelliklerin mutlaklaştırıldıkça güçlendiğine; güçlendikçe birlik ve beraberliği tesis ettiğine inanılır. Türk milliyetçiliğinde ve onunla bir şekilde eklemlenen İslamcı akımlarda asıl vurgu öne çıkarılan, kutsallaştırılan değerlere tecavüz edenlerin bir şekilde durdurulması ve cezalandırılmasıdır.

Tekrarlanan söylem
Türkiye'de uzun yıllardır hem İslamcı yazında hem de milliyetçi jargonda misyonerler ve misyonerlik, zaman zaman unutulan/ikinci plana atılan fakat daima uyandırılmaya hazır bir tahrik ve nefret odağıdır. Geçmişten bugüne uzanan tarihsel perspektifte, misyonerlerin Türk kültürünü ve İslamiyet'i hedef aldıkları tekrarlanmış; misyonerlik ile gayrimüslimler ve hatta yabancılar arasında 'doğal' bir bağ olduğu tahayyül edilmiştir. Bu söylemde misyonerler, amaçlarına ulaşmak için her aracı mubah gören, 'imanı noksan insanların' zaaflarını kullanan ve maddi güçleri ile göz boyayan 'sapkınlardır.' Hıristiyanlığı yaymak için önce yerleşik kültürü yıkmaya, 'milli ve manevi değerleri' aşındırmaya çalışırlar, daha sonra da kendi 'çarpık fikirlerini' aşılarlar. Özellikle hedefledikleri ise Ön Asya coğrafyası ve Türklerdir. Bu çerçevede Osmanlı İmparatorluğu'nun çökmesinde de misyoner parmağı bulunur; yabancı okulların varlığı ve faaliyetleri, bu okullardan yetişmiş bireylerin yüksek mevkilere gelmesi, çözülüşün sebepleri arasında zikredilir. Son dönem Osmanlısı ile bugünün Türkiye'si arasında sosyo-psikolojik bağ kurulur ve 'Yeni Haçlı Seferi' ya da 'Büyük İsrail Oyunu' benzeri komplo teorilerine binaen bölünme/toprak kaybetme tehdidine atıf yapılır. Türkiye'de faaliyet gösteren misyonerlik çabalarını, 'emperyalizmin din perdesi altında yürütülen şekli' olarak tanımlayan tüm metinlerde, 'kültürel birliğin' ve 'saflığın' korunması için misyonerlere göz açtırılmaması öğütlenir. Müslüman Türklerin arasına 'kin tohumları eken sapkınların' yok edilmesi, hem dini hem de vatani bir hizmet gibi lanse edilir.

Misyonerlik tartışması, hem siyasal platformda hem de popüler dilde sürekli olarak saptırılarak kitleleri kışkırtacak şekilde kullanılmıştır ve kullanılmaya da devam etmektedir. Heybeliada Ruhban Okulu'nun tekrar açılması tartışmasından Fener Patrikhanesi'ne, geleneksel haç çıkarma törenine ve gayrimüslimlere ait vakıf mallarının iadesine uzanan bir yelpazede, azınlık haklarına ait her açılımın ya da yabancı uyruklulara tanınan yeni özgürlüklerin misyonerliğe prim olarak değerlendirilmesi, çokkültürlülüğün ve birlikte yaşamanın önünde büyük bir tehlikedir. Günümüzde Avrupa Birliği karşıtlığı, bölünme korkuları ve zenofobi ile iç içe geçen misyonerlik tartışmaları, nesnel düşünme, akıl yürütme ve hoşgörü yerine, sonu Trabzon'da olduğu gibi rahip öldürmeye ya da Malatya örneğindeki gibi toplu kıyıma dönüşen bir dizi insanlık dışı eylemi teşvik etmektedir. Şiddetten uzak ve barışçıl bir ülkede yaşama iradesini korumak, her şeyden önce insani değerleri yüceltmek ve fanatizmi, düşmanlığı besleyen dogmatik bakışı, resmi ya da popüler dili terk etmek ile mümkündür. Katilleri besleyen kısır siyaseti ve nefret söylemini mahkûm edebilme cesaretini göstermek, tüm yurttaşların insani sorumluluğudur.

G. Gürkan Öztan: İstanbul Üniversitesi SBF Siyaset Bilimi Anabilim Dalı öğretim üyesi
Başa dön
Yagmurca
Yazar


Kayıt: Jun 15, 2005
Mesajlar: 160
Nereden: Afyonkarahisar

MesajTarih: Sal May 15, 2007 9:58 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Konuya bir bakış...

Misyonerlik meselesi

Malatya'da yaşanan olay, misyonerlik konusunu tekrar Türkiye'nin gündemine oturttu.. Misyonerlik konusunu çok yönlü konuşmak gerekiyor.. Konu Türkiye'deki şekli ile tek başına bir dini özgürlük sorunu değil.

Önce, hemen belirtmeliyim ki, hiçbir gerekçe bu saldırıyı meşru gösteremez.
Sonra, sanıkların olayı “dini ya da milli gerekçe” ile işledikleri iddiası da, Müslümanları ya da Türkleri suçlama gerekçesi olarak kullanılamaz..
Misyonerlik, Ortodokslukta olmayan bir müessese.. Dolayısı ile bu sorun yerleşik Hıristiyanların sorunu değil..

Misyonerlik daha çok Katolik ve Protestan grubların işi.

Ancak Katoliklikte katı bir hiyerarşi var ve bu işler diplomatik yollardan izlenmekte, denetlenmektedir. Türkiye'de yaşanan son olaylar ise Protestan, Anglikan kiliselerinin misyonerleri ile ilgilidir..

Bunların bir bölümü anti semitik siyonisttir. Kıyamet yaklaşmıştır, Mesih her an geri dönebilir. Geri döneceği yer ve altın çağ krallığının coğrafyası ise bu topraklardır. Dolayısı ile burada olmaları gerekmektedir.

İş bu kadarla kalsa iyi, özellikle semitik ve anti semitik siyonist grublar, vaad edilen bu toprakların halkı için üç seçenek sunmaktadırlar.

1-İtaat et.
2-İtaat etmeyeceksen çek git ve bu konuda biz sana yardım edelim.
3-İtaat etmeyecek ve gitmeyeceksen, acımasızca cezalandırılacaksın. Hatta öldürüleceksin..

Durum açık, basit ve net..

Çoğu, başta “Tanrıyı kıyamete zorlayanlar” bu ülke halkını kendi dinine döndürmekten çok, onları bu topraklardan çıkarmanın yolunu arıyor..
Yani bir kısmı savaşmaya geliyor..

Onun içinde bu akım mensuplarının çoğu, sadece bir dini tebliğ etmek, açıklamak, yandaş kazanmak için değil, ideolojik ve siyasi amaçlarla “Tanrının ordusu” “haçlı savaşçıları” olarak geliyor..

Yuhanna Vahyindeki 7 kilise konusunu daha önce yazmıştım. Bu bir inanış. Bu inanışı anlayışla karşılamak gerek.. Ama buradan yola çıkarak bir savaşın tahrikçiliğini yapmak elbette doğru değil..

Bir de bu misyonerleri Truva atı olarak kullanmak isteyen istihbarat örgütleri..
Ankara'nın üzerinde baskı kurmak ya da Türkiye'de Müslümanların Hıristiyanları öldürdüğü görüntüsü ile Hıristiyanları Türklere ve Msülümanlara karşı kışkırtmak isteyen çevreler için de bu olay bir fırsat olabileceği gibi, bu işin arkasında bu hedefe yönelik komplolar üreten bir istihbarat örgütü de olabilir..

Tekrar söylüyorum, hiçbir gerekçe böyle bir saldırıyı meşru kılamaz.. Ve kesinlikle her topluluğun kendi dinini açıklama, öğretme, eğitim, yayın ve ibadet hakkı vardır..

Bu işi yapanlar, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi, siyasi hesaplaşmanın, iktidarı köşeye sıkıştırmanın bir aracı olarak da planlamış olabilir. Yabancı bir istihbarat örgütünün komplosu da olabilir.. En son ihtimal ise, 5-10 gencin kendi arasında bir araya gelip, vatan kurtarma adına böyle bir işe soyunmasıdır.. Birileri böyle inansa/inandırılsa da, arkasındaki güçlerin böyle basit bir gerekçesi/bahanesi olamaz..

Bu olayın izinin iyi sürülmesi halinde, gelecekteki benzer olayların önlenmesi açısından son derece önemli ipuçlarına ulaşacağımıza inanıyorum.
Eski bir istihbaratçıya göre ise, bu plan, Müslüman dünyası ile Hıristiyan dünyasının arasını açmak isteyen siyonist kadroların işi olabilir.. Mesela Ortodokslara yönelik saldırı daha çok öteki Hıristiyanların ilgisini çekecekken, Batı Hıristiyanları ile Türkiye Müslümanlarının arasını açacak bir kışkırtma İsrail'in işine gelebilir..

Protestanlara yönelik bir saldırı, diğer Hıristiyan topluluklar içinde “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen dinle” anlamına gelebilir.

Bu gayretlerin arkasındakilerin siyasi kimlikleri, örgütsel ilişkilerinin de iyi izlenmesi gerek..

Bunlar sıradan, fevri hareketler değil.. Birilerinin de bu konudaki hassasiyetleri görerek kışkırtıcı davranışlardan kaçınması gerek..

Şunu da tekrar söylemeliyim ki, bana göre basındaki bazı yayınlar, bazı Tv dizileri, fuhuş, kumar, uyuşturucu ve alkol konusundaki özendirici yayınlar misyonerlikten çok daha tehlikeli ve yaygın.. Kimsenin de bu konuda titizlik gösterdiği yok.
Hatta “Milli Eğitim” patentli, eğitim programlarının büyük bir bölümünün empoze ettiği yaşama biçimi ile ilgili misyonerliğin, temelde batılı yaşam biçimi ile çok farklı olduğunu düşünmüyorum..

Bir dönem bizim laikçiler, İslâm'ı yasaklayıp, anayasaya resmi dinimiz olarak Hıristiyanlığı yazdırma gayretinde idiler.. Avrupa'dan damızlık erkek getirtmek isteyenler de vardı.. Kimi laiklik adına, dini toplumsal planda mabedlere, bireysel planda vicdanlara hapsetme hevesine kapıldı.. Onlara göre ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel hayattan çekilmeli idi. Kimi dinde reform istiyordu, kimi TSE damgalı bir İslâm istiyordu. Kimi “Ahkam ayetlerinin çıkartılıp yerine nutuktan parçalar eklenmesi”ni savundu.. Kimi ise İncil'e benzer bir Kur’an, kiliseye benzer bir cami, papaza benzer bir imam, Hıristiyanlığa benzer bir Müslümanlık peşinde idi.. Ama bununla birlikte devlet imamları maaşa bağladı. Diyanet'i ve dini vakıfları elinde tuttu. Zorunlu din dersleri koydu.. Devlet bütün bu gerçeklere rağmen, “Müslüman”(!) bir reflekse de sahipti. Mesela misyonerlikten hazetmezdi.. Belki de, Hıristiyanların talep ettikleri özgürlüklerin, Müslümanların aklına “kötü” şeyler (!) getireceğinden kaygı duyuyordu.. Bilmiyorum artık. Neyse!
Kuşkusuz bu argümanların hiçbiri, bu saldırıyı meşrulaştırmak amacı ile kullanılamaz.. Bu kabul edilemez bir durumdur..

Selâm ve dua ile.


Abdurrahman Dilipak/ Vakit Gazetesi- Cumartesi, Nisan 21, 2007
Başa dön
Yagmurca
Yazar


Kayıt: Jun 15, 2005
Mesajlar: 160
Nereden: Afyonkarahisar

MesajTarih: Sal May 15, 2007 10:13 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Konuya bir başka bakış :

Misyonerlik Bir Din Tebliği mi Yoksa Din Pazarlamacılığı mıdır?

Hıristiyan misyonerler emperyalizmin öncü kuvvetleridirler. Batı ülkeleri dini, yönetimin tamamen dışında bıraktıkları halde İslam dünyasındaki misyonerlik çalışmalarına büyük maddi katkıda bulunmaktadırlar. Misyonerliğin öncelikli amacı insanlara hıristiyanlık dinini tebliğ etmek değil gelişmemiş üçüncü dünya ülkelerinin halklarının Batı ülkelerinin dünya üzerinde kurmuş oldukları sömürgeci yapıya tamamen teslim olmalarını ve başkaldırmamalarını sağlamaktır. Bu arada misyonerler, söz konusu sömürgeci yapıyı tehdit eden tehlikeleri de ortadan kaldırmayı amaçlamaktadırlar. İslam dünyasındaki hıristiyan misyonerlerin sadece din propagandası yapmakla kalmayarak bozgunculuk yapmaları da bu yüzdendir. (1)

Günümüzde Müslümanların karşı karşıya olduğu meselelerin pek çoğuna onlar sebep oldular ve halen de sebep olmaya devam ediyorlar. Misyonerler geçmişte, Müslümanları hıristiyan yapmakta başarılı olamayacaklarını anlayınca "İslam Birliği"ni ve Müslümanların İslamca yaşantılarını bozmak için değişik bir yol tuttular. Dolayısıyla Müslümanlar arasında kavmiyetçilik, liberalizm vs. gibi fikirleri yaymaya başladılar. Bugün Müslümanlar arasında yaygın olan gayrı İslâmi düşüncelerin çoğu onların ürünüdür.

Bugünkü hıristiyanlığın asıl vatanı durumunda olan Avrupa ve Amerika'da din büyük oranda arka plana atıldığı, hıristiyanlığın kuralları tümüyle unutulduğu halde, misyonerler çalışmalarını İslam ülkelerinde ve geri kalmış durumdaki Afrika ve Asya ülkeleri üzerinde yoğunlaştırmaktadırlar. Böyle yapmaları emperyalizmin çıkarlarına hizmeti amaç edindikleri yolundaki iddiamızı doğruluyor. Emperyalizmin desteği ile çok büyük bir maddi güce sahip olan kilisenin sömürge durumundaki ülkelerde yürüttüğü çalışmaları aksatmamak için kendi vatanını ihmal etmesi boşuna değildir.

Sahip oldukları dokunulmaz ve özerk statüyü çok iyi değerlendiren kilise otoriteleri kendi vatandaşlarına "din" konusunda pek söz geçirememekle beraber, üçüncü dünyada faaliyet göstermek üzere büyük bir sermaye desteğine sahiptirler. Özellikle Afrika ve Uzakdoğu gibi istismar edilmeye çok uygun yerlerde misyonerler, sınırsız ekonomik imkânların yanında batı ülkelerinin ve mevcut kukla rejimlerin askeri ve siyasi desteğiyle çalışmaktadırlar. Bugün dünyada hıristiyan bir azınlık tarafından yönetilen Müslüman ülkelerin sayısı az değildir. (2)

Misyonerliğin Geçmişi

İslam âleminde hıristiyanlaştırma faaliyetlerinin kökleri haçlı savaşlarına kadar uzanır. Hıristiyan Avrupa'nın İslam âleminde teşkilatlı bir şekilde misyonerlik çalışmalarını başlatması ise 13. asrın başlarında olmuştur. Hıristiyan misyonerler İslam âlemindeki hıristiyanlaştırma faaliyetlerini organize etmek amacıyla tarih boyunca çeşitli dernekler ve teşkilatlar kurmuşlardır. On dokuzuncu asrın girmesiyle misyonerlik faaliyetleri daha da gelişmeye ve güçlenmeye başladı. Özellikle Batı'nın gerçekleştirdiği teknolojik gelişmeleri çeşitli İslam topraklarına sokmak suretiyle nüfuzunu genişletmesi İslam âlemine misyonerlik faaliyetlerinin sızmasını da kolaylaştırdı. Misyonerlerin Müslümanlar arasında yayılmasını Avrupa ülkelerinin İslam topraklarına askerler göndermesi takip etti. Bu noktada sömürgeci güçlerle misyonerlerin gayeleri birleşiyordu. (3)

Afrika'da Sömürgecilik ve Misyonerlik El Ele

Emperyalizmin Afrika senaryosu ve bunda misyonerlerin rolü, emperyalizm-misyonerlik ilişkisini ortaya koyma bakımından üzerinde durulmaya değer.

Afrika'nın keşfinden sonra bu kıtaya ilk yayılanlar misyonerler oldu. Misyonerlerin amacı sadece insanları hıristiyanlaştırmak değil aynı zamanda onları sömürge hâkimiyetine hazır hale getirmekti. Böylece Avrupa'nın Afrika üzerindeki hâkimiyeti daha da kuvvet kazanacaktı.

Nitekim misyonerler bütün güç ve imkânlarıyla çalıştılar. Avrupalılar da hâkimiyetlerini kurdular ve bunun sonucunda bir yandan Afrika'nın tabii zenginlikleri Avrupa'ya aktarılırken, diğer yandan ekonomik gelişmeler dolayısıyla işçi talebinin karşılanması için insanlar köleleştirildiler. Avrupalının yüzyıllar süren sömürge düzeninin neticesi, bu kıtanın verimsiz, kurak ve çöl haline getirilmesi dolayısıyla insanlarının fakirleşmesi oldu.

Afrika kıtasının tabii zenginliklerinin Avrupa'ya taşınması sonucunda bu kıtanın çölleşmesini de Avrupalılar kendi çıkarları açısından kullanmayı bildiler. Batılılar, hıristiyanlaştırma faaliyetleri çerçevesinde geçmişte gerçekleştiremediklerini bugün yoksulluğu fırsat bilerek gerçekleştirmek istiyorlar. Bugün Batı'nın göndermiş olduğu hıristiyan misyonerler Afrika insanının yoksulluğunu ve açlığını onu hıristiyanlaştırmak için değerlendirmektedirler.

World Christian Encyclopaedia (Hıristiyan Dünyası Ansiklopedisi)'nın yayın müdürü istatistikçi Dawid Warren'e göre 1970'lerde hıristiyanlaştırma faaliyetlerine 70 milyar dolar ayrılmışken bu miktar gittikçe artırılarak 1980'lerde 100.3 milyar dolara çıkarıldı. Dawid Warren, tüm dünyada yapılacak hıristiyanlaştırma faaliyetleri için 1985 yılında da 127 milyar dolar ayrıldığını bildirdi. (Buna misyonerlik faaliyetleriyle bağlantılı gıda, sağlık ve diğer zorunlu ihtiyaç yardımlarının da dahil olduğunu sanıyoruz.) Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere misyonerler, faaliyetlerini kuraklık ve açlık musibetine uğrayan ve kendi hallerine terk edilen Afrikalıların yaşadıkları bölgelerde yoğunlaştırmaktadırlar. Yardımseverler kisvesi altında faaliyet yürüten misyonerler her gün yüzlerce Etyopyalı, Sudanlı, Çadlı, Malili ve Mozambikli insanın inancını çalmaktadırlar. Anne ve babalarını kaybeden Müslüman çocuklar, papazlar tarafından idare edilen hıristiyan yetimhanelerine götürülmekte ve içlerinden zeki olanlara kilise bursları temin edilerek Batı ülkelerine tahsil yapmaya gönderilmektedirler. Bunlar Batı ülkelerinin Afrika ülkelerindeki çıkarlarını korumaya elverişli hale getirilmek üzere özel bir eğitime tabi tutulmaktadırlar. Söz sırası gelmişken bugün İslam ülkelerindeki yönetim meselesinin ve bu ülkelerde yönetim ile halk arasındaki kopukluğunun da geçmişte uygulanan benzer politikadan kaynaklandığına dikkat çekmemiz uygun olur.

Misyonerliğin Afrika'ya Getirdikleri: Sömürgeleştirme, Yoksullaştırma, Hıristiyanlaştırma ve Bozgunculuk

Bugün Afrikalı Müslüman, iki büyük tehlike ile karşı karşıyadır. Biri açlık ve sefalet dolayısıyla hayatını kaybetme tehlikesi, diğeri ise fırsatı ganimet bilip insanların içinde bulundukları imkânsızlıkları istismar eden hıristiyan misyonerlerin tuzağına düşerek imanını kaybetme tehlikesi. Bunların ikincisi birinciden çok daha tehlikelidir. Çünkü birincisi geçici hayatı kaybetme tehlikesi, ikincisi ise ebedi hayatı kaybetme tehlikesidir. Ama ikincisi birinciyle irtibatlı. Çünkü Afrikalı Müslüman açlık ve sefalet yüzünden misyonerlerin kucağına itiliyor.

Şimdi size hıristiyan misyonerlerin Afrika'daki çalışmalarından bazı örnekler sunalım:

Afrika'daki Müslüman halklar içerisinde açlık sıkıntısından en çok etkilenen toplumlardan biri Mozambik Müslümanlarıdır. Birleşmiş Milletler'in yayınladığı bir rapora göre Güneydoğu Afrika ülkelerinden Mozambik'te doğan her bin çocuktan 350'si yetersiz beslenme sebebiyle hayatını kaybediyor.

Mozambik Müslümanları 500 yıl Portekiz emperyalizmine karşı savaş verdiler. Portekizliler bu beş asır içinde Müslümanların bütün mal varlıklarını gasp edip onları fakir, çaresiz bıraktılar. Bu beş asır sonunda kazanılan zafer de çeşitli siyasi oyunlarla yine Müslümanların elinden alındı. 1977 yılında bağımsızlığını ilan eden Mozambik'te yönetimi ele geçiren Milli Cephe, sosyalist sistem getirdi. Bu sosyalist rejimin gölgesinde misyonerler gayet rahat bir çalışma ortamı bulabildiler. Geçmişte Müslümanlardan zorla aldıklarının çok az bir kısmını geri veren misyonerler, verdikleriyle beraber batıl inançlarını da kabul ettirmeye çalıştılar.

Hıristiyan kilisesi Mozambik'te yürütülen hıristiyanlaştırma çalışmalarıyla ilgili olarak verdiği raporunda bu ülkede hıristiyanların sayısının hızla arttığını duyurdu. Bu ülkede açlığın hüküm sürdüğü yerlerle kurak bölgelerde gıda maddelerinin dağıtılması hususunda misyoner teşkilatları ile hükümetin sıkı bir işbirliği içinde oldukları bildirildi. Mozambik'teki hıristiyanlaştırma çalışmaları genellikle Müslümanlara yönelik. Yukarıda sözü edilen kilise raporuna göre Mozambik'teki "Yav" kabilelerinin % 80'i, "Makondi" kabilelerinin de % 43'ü Müslüman.

Bugün hâlâ açlığın cenderesinden kurtulamamış olan Somali'de misyonerlik çalışmalarının iki asırlık bir geçmişi var. Misyonerler bu ülkede iki asırlık hummalı çalışmaları sonunda tek bir Müslümanı bile hıristiyan yapmayı başaramadılar ama sömürgeci güçlerin bu ülkenin yönetimini kendi çıkarlarına hizmet edecek kişilerin eline teslim etmeleri için şartları hazırlamayı başardılar. Somali'nin 1991 ayaklanmaları ile iktidardan uzaklaştırılan eski diktatörü Siyad Berri, ülkedeki İslâmi uyanışın önüne geçmek amacıyla hıristiyan misyonerlerden yararlanıyordu. İslâmi hareket mensuplarına göz açtırmayan Siyad Berri, misyonerlere Müslüman halk içinde faaliyet yürütmeleri için her türlü imkânı sağlıyordu. Sömürgeci güçlerin çıkarlarını koruması üzere Somali devlet başkanlığına getirilen Siyad Berri misyonerlerin önüne bütün kapıları açmış ve misyoner okulları açmalarına fırsat tanımıştı. Hatta Berri ihtiyaçlı durumdaki Müslüman ailelerin çocuklarının binlercesini hıristiyan misyonerlere satmaya bile kalkıştı. (4) Somali Müslümanlarının 1988 sonlarına doğru Kuveyt İslam Fıkhı Enstitüsü'nün 5. dönem toplantısına gönderdikleri mektupta şöyle deniyordu: "...Yönetim hıristiyanlaştırma çalışmaları için her türlü imkânı hazırladı. Müslümanlar tarafındaki bütün engelleri kaldırdı. Müslümanların İslâmi hislerini öldürdü. İslâmi tebliğ çalışmalarını yasakladı, ağızları kapattırdı ve misyonerlerin seslerinden başka her sesi susturdu. Artık misyonerlerin ülkemizde enine boyuna dolaşmaları ve istediklerini yapmaları için bir engel söz konusu değil. Ağızların kapatılmasından, İslam'ın sesinin kısılmasından, Müslüman davetçilerin kovulmalarından veya hapse atılmalarından sonra meydan onlara kaldığı için misyonerler artık Müslümanların çocuklarını arabalara yükleyerek adeta mal gönderir gibi Avrupa veya Amerika kiliselerine gönderebiliyorlar. Somali tarihinde ilk kez bazı gençlerin boyunlarına haç astırıp sokaklarda dolaştığı görüldü. Kuzey bölgedeki bazı şehirlerin yıkılmasına ve ahalilerinin sürgün edilmesine yol açan son olaylardan sonra bazı aileler çoluklarıyla çocuklarıyla Avrupa'ya veya Amerika'ya göç ettiler. Gittikleri yerlerde onları kilisenin adamları karşılayıp çocuklarını alıyorlar". (5) Somali'de 1991 yılında çıkan ve Siyad Berri diktatörlüğüne son vermeyi amaçlayan iç savaşın, halkı daha çok fakirliğe ve açlığa itmesi de misyonerlerin işine yaradı. Hatta misyoner teşkilatları bu kez Birleşmiş Milletler teşkilatı ile de işbirliği yaparak hıristiyanlaştırma çalışmalarını daha da hızlandırdılar.

Fakir Afrika ülkelerinden Malavi'de elli - altmış yıl öncesine kadar nüfusun % 66'sını Müslümanlar oluştururken bu oran zaman içinde % 17'ye kadar düştü. Bu kadar kısa süre içinde böyle büyük bir düşüş gerçekleşmesinin sebebi eğitimin hıristiyanların denetimi altında olmasıdır. Misyonerler eğitimi denetimlerine almaları sayesinde okuyan kesimi ele geçirdiler. Bunun üzerine İslam okumamış kesimin dini haline geldi. Misyonerler bunu da İslam aleyhine bir propaganda malzemesi olarak kullandılar ve İslam'ın ancak cahil kesim tarafından kabul edilebilecek bir din olduğuna ülke halkının bir bölümünü inandırabildiler. (6) Fakat özellikle 1980'li yıllarda bu ülkede yeniden bir İslâmi uyanış ortaya çıktı. Bu uyanış sayesinde, geçmişte hıristiyan misyonerlerin İslam hakkındaki asılsız iddialarından etkilenen ve özellikle inançları yiyecek maddesi karşılığında çalınmış olan Malavililer yeniden İslam'ı tanımaya ve Müslüman olmaya başladılar. Bu durum karşısında Papa II. Jean Paul'ün emriyle Malavi'de görev yapan misyonerler yeniden bir atağa geçtiler. Ama bu kez misyonerler pek başarı elde edemediler ve Müslümanların çalışmaları daha etkili oldu. Hıristiyan kilisesi Malavi'de yenik düştüğünü ve geçmişte kullandığı hilelerin artık iş görmediğini anlayınca bu ülkede her türlü dini propagandanın yasak edilmesini istedi. Katoliklerin dini lideri II. Jean Paul de 1989 baharında çeşitli Afrika ülkelerini içeren ziyareti esnasında Malavi'ye de uğradı. Ziyaret ettiği diğer Afrika ülkelerindeki misyonerlik çalışmalarına devletin destek vermesini isteyen II. Jean Paul, Malavi'de bütün dini propagandaların yasak edilmesi çağrısını tekrarladı. Bu durum sömürgecilerin çıkarlarını garantiye almak için dini bir altyapı oluşturmak üzere görevlendirilen hıristiyan misyonerlerin eşit şartlarda mücadeleye ve er meydanında güreşe yanaşamadıklarını ortaya koyuyordu.

Mali'nin Kav şehrinde misyonerlik faaliyetleri 1927'de başladı. O tarihten 1980'lere kadar hıristiyanlaştırılabilen Müslüman sayısı sadece ikiydi. Ama bu zaman zarfında misyonerlerin "fakirleştirme" ve "cahilleştirme" politikaları başarılı oldu. Dolayısıyla 1980'lerden sonra hıristiyanlaştırılabilen Müslüman sayısı hayli arttı.

Mali'de faaliyet yürüten hıristiyan misyonerlerin genç kızları çeşitli yollarla evlerinden alarak misyoner merkezlerine teslim ettikleri tespit edildi. Konuyla ilgili açıklamalarda hıristiyan misyonerlerin Müslüman kızları kandırabilmek için onlara süs eşyası, güzel ve lezzetli yiyecekler, kıymetli giyecekler temin ettikleri bildirildi. Misyonerler bu yollarla ağlarına düşürebildikleri Müslüman genç kızları ailelerinden habersiz olarak misyoner merkezlerine götürüyor ve orada hıristiyanlık propagandasına tabi tutuyorlardı. Mali'de misyonerlik çalışmalarını yürüten örgütlerin genellikle kadın örgütleri olması da ilgi çekiciydi. Bunun en önemli sebebi orada daha çok genç kızların hedef alınması ve pusuların, ağların onlara göre düzenlenmiş olmasıydı. Dikkat çeken bir başka husus ise Mali'de faaliyet yürüten misyoner kadınların çoğunlukla Fransız asıllı olmalarıdır. Bunda Fransa'nın Mali'deki sömürgeci çıkarlarının korunmasının etkisi vardı. Fransa yönetimi hıristiyanlaştırma yoluyla Mali'deki emperyalist çıkarlarını korumak amacıyla kilise teşkilatlarına ve misyonerlere büyük yardımlar yapıyor. (7)

Afrika'daki hıristiyan misyonerler zaman zaman siyasi karışıklıklara ve fitnelere de sebep olmaktadırlar. Mesela Afrika'nın küçük ülkelerinden olan Liberya'da Ağustos 1990'da çıkarılan ayaklanmanın asıl amacı bu ülkedeki İslâmi ilerleyişin önüne geçmekti. 3 milyon nüfusa sahip Liberya'da halkın yaklaşık % 45'ini oluşturan Müslümanlar, ne devlet başkanı Samuel Doe'nin ne de ayaklananların tarafını tutuyorlardı. Buna rağmen çok sayıda Müslüman atılan mermilere hedef seçildi. Liberya'daki Müslüman davetçilerin ileri gelenlerinden olan Seyko Hüseyin Sako'nun haftalık el-Muslimun gazetesine verdiği demece göre çoğunluğu putperest kavimlere mensup olan isyancılar Liberya'daki hıristiyan misyoner teşkilatlarından ve kilise temsilcilerinden önemli oranda yardım alıyorlardı. Liberya'daki ayaklanmanın başlama hikâyesi de oldukça ilginçti. Önce kilise güdümündeki Observer gazetesinin başkan Samuel Doe'yi Müslümanlara arka çıkmakla, camilerin ve İslâmi okulların yapımına yardımcı olmakla suçlamasıyla işe başlandı. Bunun arkasından karşılıklı suçlamalar ve ithamlar birbirini takip etti. Sonunda yine büyük ölçüde kilise mensuplarının ve misyonerlerin tahrikleri neticesinde ayaklanma başlatıldı. İsyancılar gerçekte Samuel Doe iktidarına son vermeyi amaçladıkları halde birçok yerde silahlarını Müslümanlara çevirdiler. Bazı Müslüman köylerinde toplu katliam gerçekleştirdiler. Liberya olayları ile ilgili olarak özellikle üzerinde düşünülmesi gereken de isyancıların bir Müslüman köyüne girdiklerinde ilk önce köyün imamını sormaları ve ilk iş olarak onu bulup öldürmeleriydi.

1989 Mayıs'ının ortalarında Batı Afrika ülkelerinden Senegal'in başkenti Dakar'da Senegallilerin Moritanyalılara saldırmaları üzerine başlayan çatışmalarda birçok insan öldürüldü. Bu olaylarda özellikle Fransa hesabına çalışan misyonerlerin parmağı olduğu sonradan ortaya çıkarıldı. Moritanya kültür bakanı Ahmed el-Emin Veled bu konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada misyonerlerin Afrika'da güven ve istikrarı bozmak, çeşitli sürtüşmelere sebep olabilmek için bilhassa hıristiyan yaptıkları kimseleri kullandıklarını ve bu arada ayrılıkçı gruplar ile de işbirliği içine girdiklerini söyledi. Ahmed el-Emin Veled, Senegal ile Moritanya arasında ortaya çıkan sürtüşmede katolik kilisesi hesabına çalışan misyonerlerin büyük rollerinin olduğuna işaret etti. Bakan Veled, katolik kilisesi hesabına çalışan misyonerlerin Senegallilerin kavmiyetçi düşüncelerini harekete geçirmek suretiyle, kendilerini bu ülkede yaşayan Moritanyalı azınlığa karşı kışkırttıklarını ve Senegal yönetimini de Moritanya ile savaşa girmek üzere teşvik ettiklerini ifade etti. Senegal olaylarının başlamasında Fransa hesabına çalışan ajanların ve yayın organlarının da etkinliği olmuştu. Senegal olaylarını kışkırtanların ve tertipleyenlerin başında Senegal'in eski başkanı Sengur zamanında İçişleri bakanlığı yapmış olan Jean Goulan bulunuyordu. Fransa finansmanlı basın organları da Moritanyalılarla Lübnanlıların geçmişte köle ticareti yaparak zengin olduklarını ileri sürüyor ve bundan dolayı Senegallileri Moritanyalılara karşı kışkırtıyorlardı. İşin gerçeğinde ise Senegal'deki köle ticaretini Fransızlar ellerinde tutmuşlar ve bu ülkeden zorla topladıkları binlerce Müslümanı Avrupa ülkelerinde köle olarak satmışlardı. Fransa güdümlü Demokratik Parti gazetesi de Senegalli siyahları Moritanyalı beyazlara karşı toplu kıyama davet etti. Bütün bu olaylar Fransız emperyalizmi ile misyoner teşkilatlarının işbirliğine delil teşkil ediyordu.

Uganda'da 19. yüzyılın sonlarına doğru başlayan Müslüman katliamının arkasında hıristiyan misyonerler vardı. Hıristiyan misyonerler bu ülkedeki Müslüman hâkimiyetine son verebilmek için adam satın alma yoluyla bazı yerli Ugandalıları kendi taraflarına çekebildiler. Ardından kendi adamlarına modern silahlar temin ederek Müslümanlara karşı dini savaşlar başlattılar. Bu savaşlarda on binlerce Müslüman topluca öldürüldü.

Sudan'ın güneyindeki ayrılıkçı gruplara hıristiyan misyonerler tarafından tabut içinde silah gönderildiği Sudan polisi tarafından tespit edilmişti. Bu olayın ortaya çıkarıldığı dönemdeki Sudan Kültür bakanı Ali Şumuvv, bir açıklamasında Sudan'ın çeşitli iç problemlerinin arkasında hıristiyan misyonerlerin bulunduğuna işaret etti. Ali Şumuvv, misyonerlerin Sudan'ın güneyini kuzeyinden ayırarak bu bölgede kendi amaçlarına hizmet edecek ufak bir devlet ortaya çıkarmak için bütün imkânlarını seferber ettiklerini belirtti. Ali Şumuvv konuyla ilgili açıklamasında Afrika'daki Müslümanların en büyük baş belalarının hıristiyan misyonerler olduğuna dikkat çekti. (8)

Orta Afrika ülkelerinden olan Kenya'da misyonerlik çalışmaları bugün hâlâ oldukça yoğun durumdadır. 1990 yılında bu ülkede sadece İngiltere'den 320 misyoner görev yapıyordu. Batı ülkeleriyle iyi ilişkiler içinde olan Kenya hükümeti de misyonerlik çalışmalarına her türlü imkânı sağlamaktadır. Bu ülkede misyonerlik çalışmalarının oldukça yoğun olması sebebiyle bazı çevreler Kenya'yı Afrika'nın Vatikan'ı olarak adlandırmaktadırlar. Ne var ki, gittikleri yerlerde merhamet tacirliği yapan misyonerlerin Kenya'da silah ticareti ile de uğraştıkları belirlendi. Ancak misyonerlerin bu işgüzarlığı, hıristiyanlık propagandalarına her türlü imkânı tanıyan Kenya hükümetini kızdırdı. Kenya hükümeti 1989 sonlarına doğru, ülkeye silah soktukları ve iç güvenliği tehdit ettikleri gerekçesiyle Kenya Hıristiyan Kiliseler Birliği (ACCK) üyesi bazı misyonerleri sınır dışı etti. Kenya hükümeti olayla ilgili açıklamasında hıristiyanlık propagandasında kullanılacak malzeme diye göstererek ülkeye silah ve savaşta kullanılacak haritalar soktuklarının tespit edildiğini bildirdi. Konuyla ilgili olarak verilen haberlerde kilise papazlarından Richard Hamilton adında bir kişinin Kenya'dan kovulduktan sonra mühendis kılığına girerek kilisenin mülkünü alıp Hıristiyanlığa hizmet eden başka kurumlara çevirmek amacıyla yeniden bu ülkeye girmeye kalkıştığına işaret edildi. (9)

1977'de siyasi bağımsızlığına kavuşan Cibuti de geniş çaplı bir misyoner saldırısına maruz kaldı. Somali'nin kuzeyinde Aden Körfezi kıyısında bulunan Cibuti'nin bir milyon civarındaki nüfusunun yüzde yüze yakını Müslümandır. Cibuti aynı zamanda Somali zulmünden kaçan Ogadenli Müslümanların da mülteci olarak yaşadıkları bir ülke. Ogadenli mülteciler misyonerlerin iştahlarını kabarttı ve Cibuti'ye yönelik misyoner saldırısı da, Ogadenli Müslümanların yurtlarını terk ederek bu ülkeye iltica etmesiyle birlikte hız kazandı. Cibuti küçük bir ülke olmasına rağmen emperyalizm için özel bir önem arz etmektedir. Çünkü Aden Körfezi'ni Kızıl Deniz'e bağlayan Babu'l-Mendeb boğazı Cibuti'nin kontrolündedir. Güneyden Somali ile kuzeyden ve batıdan da Etyopya ile sınırdır. Bu itibarla önemli bir coğrafi konuma sahiptir. Dolayısıyla emperyalizmin öncüleri durumundaki misyonerler Cibuti'ye özel ihtimam gösteriyorlar. Amaç sadece insanları hıristiyan yapmak değil buradaki emperyalist çıkarları garantiye almak.

Misyonerler Afrikalı Müslümanları dinlerinden uzaklaştırabilmek için onların aralarında kavmiyetçiliği yayma yolunda da büyük gayretler sarf ettiler. Misyonerler uzun yıllar Afrikalıları, İslam'ın bir "Arap dini" olduğuna inandırmaya çalışarak, onların daha çok kavmiyetçi düşünceleri benimsemelerini sağlamak istediler. Onların bu yöndeki çalışmalarının Afrikalılar arasında önemli etkileri olmuştur. Ancak, Afrika kıtasında İslâmi uyanışın yeniden kendini gösterdiği son yıllarda misyonerlerin kavmiyetçi fikirleri yayma çabaları eski etkisini kaybetmeye başladı.

Siyonist - Misyoner İşbirliği

Afrika'daki hıristiyan misyonerler İslam'a ve Müslümanlara karşı çalışmalarında siyonist İsrail rejimi ile de işbirliği yapıyorlar. Özellikle son yıllarda Afrika ülkelerinde de İslâmi uyanışın etkili olması üzerine hıristiyan misyonerler siyonist rejimle daha çok işbirliğine girme ihtiyacı duydular. Liberya'da binlerce Müslümanın öldürülmesine yol açan iç savaşın arkasında hıristiyan misyonerlerle birlikte siyonistler de vardı. Güney Sudan'daki ayrılıkçı gruplara da hıristiyan misyonerlerle birlikte siyonist rejim de destek vermektedir. Misyonerler Güney Sudan'daki ayrılıkçılara tabut içinde silah temin ederlerken siyonist İsrail yönetimi de ayrılıkçı militanları özel askeri eğitime tabi tutmaktadır.

Misyonerlerin Asya'daki Çalışmaları da Afrika'dakinin Benzeri

Hıristiyan misyonerler, Afrika'daki gibi Asya ülkelerinde de insanların fakirliklerini hıristiyanlaştırma faaliyetlerinde değerlendirmektedirler. Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ve dünya ülkeleri arasında fakirlik sıralamasında ikinci sırayı alan Bangladeş'te hıristiyan misyonerler gayet yoğun bir faaliyet yürütmektedirler. Fakirlik, bilgisizlik, işsizlik ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği hıristiyan misyonerlerin başarılı olmak için aradıkları şartlar. Bu şartların tümü Bangladeş'te mevcut. Dolayısıyla kilise teşkilatları bu ülkeye oldukça fazla önem veriyorlar. Misyonerler fakir ve dinleri hakkında yeterince bilgi sahibi olmayan Müslümanları tuzaklarına düşürmek için sosyal yardım merkezleri, okullar vs. açıyorlar. Kurdukları sosyal yardım merkezlerinden yardım almak isteyen Müslümanlara hıristiyan olmalarını şart koşuyorlar. Okullarına öğrenci alırken ise hıristiyan olma şartı aramıyorlar. Ancak misyoner teşkilatlarına bağlı okullara giren çocuklar sürekli hıristiyanlık propagandasına tabi tutuluyorlar. Aynı şekilde misyonerlerin sağlık hizmetlerinden yararlanmak isteyen Müslümanlar da hıristiyanlık propagandalarına maruz kalıyorlar. Devletin resmi sağlık kuruluşları yetersiz kaldığından ve düzensiz beslenme, sağlık kontrolünün ve koruyucu hekimliğin olmaması gibi sebeplerden dolayı hastalık oranı yüksek olduğu için misyonerlerin sağlık kuruluşlarına ihtiyaç duyanların sayısı çok oluyor. 200 yıldan buyana yoğun misyonerlik faaliyetlerine maruz olan Bangladeş'te son yıllara kadar 1 milyon Müslümanın hıristiyanlaştırıldığı çeşitli kaynaklarda ifade edilmektedir. Bangladeş hıristiyanları kendilerine özel (bağımsız) bir kilise teşkilatı kurdular. (10)

İslam ülkelerinin nüfusça en kalabalık olanı Endonezya'da da yoğun misyonerlik faaliyetleri yürütülmektedir. Batı, Endonezya'yı önce doğrudan işgal etti. Sonra kendi hesabına iş yapacak adamlarını yönetime geçirip işgal kuvvetlerini geri çekti. Daha sonra bu ülkede, İslâmi uyanışın başlaması ve emperyalizmin çıkarlarını tehdit etmesi üzerine öncü kuvvetleri durumundaki misyonerleri gönderdi. Endonezya'daki misyoner teşkilatları Birleşmiş Milletler teşkilatından da yardım almaktadırlar.

Diktatör Sukarno ve Suharto döneminde misyonerler totaliter rejimle işbirliği yaparak Müslümanlara baskı yapılması suretiyle onların dinlerini güvenilir kaynaklardan doğru bir şekilde öğrenmelerine engel oluyor, onları dinleri hakkında cahil bırakmak ve hıristiyanlık propagandalarından rahatlıkla etkilenebilecek, şuursuz ve bilgisiz insanlar topluluğu haline getirmek için çalışıyorlardı.

Bu ülkedeki misyonerlik faaliyetlerinin en önemli yanını ise diğer ülkelerde olduğu gibi insanların yoksulluklarından istifade oluşturmaktadır. Bu faaliyetlerinde başvurdukları metotlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz:

a.Hıristiyan olmak yahut hıristiyanlığı kabul etmek veya çocuklarını hıristiyan okullarına göndermek şartıyla, fakir Müslümanlara mali yardım yapılması.

b.Çeşitli vesilelerle rejim tarafından tutuklanan Müslümanların ailelerine yardım sağlayarak onları hıristiyanlığa ısındırmak.

c.Okullar açarak bu okullarda fakir ailelerin çocuklarına eğitim imkânı sağlamak.

d.Çeşitli sosyal hizmetlerle insanları kendilerine bağlamak ve hıristiyanlığa ısındırmak.

Bütün bu faaliyetleri için gerekli yardımları Batılı emperyalist ülkelerden ve onların kurduğu uluslararası teşkilatlardan alabiliyorlar.

Yine halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Uzakdoğu ülkelerinden olan Malezya'ya da misyonerler özel önem veriyorlar. Misyonerler Malezya'daki faaliyetlerini 1985'den sonra başlayan İslamizasyon faaliyetlerine paralel olarak hızlandırdılar.

Kısaca, misyonerlik faaliyetlerinden azade durumda hiçbir İslam ülkesi mevcut değildir.

Neden Hedef Müslümanlar?

Asya'daki misyoner teşkilatlarının çalışmalarını Taocular, Şintocular, Hindular ve Budistler arasında değil de özellikle Müslümanlar arasında yoğunlaştırmaları da dikkat çekici. Bunun en önemli sebebi İslam'ın bir hareket, aksiyon dini olmasıdır. Asya'daki misyonerler Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelere yönelik faaliyetlerini günden güne artırırlarken Japonya, Kore gibi Şintocuların ve Budistlerin çoğunlukta olduğu ülkelere uğrama ihtiyacı bile duymazlar.

Misyonerlerin Müslümanlar arasında yürüttükleri faaliyetlerin tek gayesi Müslümanları hıristiyanlaştırmak değil dinlerinden uzaklaştırmaktır. Kendi ülkelerindeki insanların hıristiyanlıktan uzaklaşmalarına rağmen çalışmalarını Müslümanların üzerinde yoğunlaştırmaları da bunu gösteriyor. Gayeleri Hıristiyanlığı yaymak olsaydı, hıristiyanlığı unutup dinsizleşmiş olan ve sayıları milyonları bulan Batı insanlarına daha çok ağırlık vermeleri gerekirdi. Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak istemelerinin asıl amacı da onların Batı çıkarları karşısında zararsız ve etkisiz hale getirilmelerini sağlamaktır.

Amaç Din Tanıtımı Değil Müslümanın Kafasını Karıştırmak

Misyonerler, Müslümanları hıristiyanlaştırabilmek için ilk hamlede onları hıristiyanlığa davet etmiyorlar. Bunu yapabilmek için önce Müslümanları kendi dinlerinden uzaklaştırmaya, İslam dinine göre büyük günah sayılan kötülükleri Müslümanlar arasında yaygın hale getirmeye ve daha önce de zikredildiği gibi Müslümanları dini konularda bilgisiz bırakmaya çalışıyorlar. Ayrıca Müslümanlar arasında fakirliğin artması için çeşitli ekonomik yollara başvuruyorlar. Uluslararası emperyalizm ile yardımlaşma içinde olduklarından dolayı buna imkân bulabilmektedirler. Cehalet ve fakirlik, ikisi bir araya gelince, hıristiyanların işi kolaylaşıyor.

Misyonerler ayrıca insanları tuzaklarına düşürebilmek için sosyal kurumlara oldukça ağırlık veriyorlar. Maddi finansman açısından herhangi bir sıkıntı çekmediklerinden dolayı bilhassa Afrika ülkelerinde ve geri kalmış durumdaki diğer ülkelerde oldukça etkili sosyal kurumlar tesis etme imkânları bulabilmektedirler. En çok önem verdikleri alanlar ise eğitim ve sağlıktır.

Mısır'ın İskenderiye şehrinde kıpti bir ailede dünyaya gelen, hıristiyan ilahiyatı üzerine öğrenim gören ve bir süre hıristiyan ilahiyat fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra Müslüman olan Dr. İbrahim Halil Ahmed, misyonerlerin Müslümanlar arasındaki çalışmalarıyla ilgili açıklamasında, kilise görevlilerinin Müslümanların inançlarına fitne sokmak ve onları bazı durumlarda zor duruma düşürmek amacıyla İslam'ı öğrendiklerine dikkat çekmişti. Ünlü misyoner casus Hampher'in şu sözü de bu konuda fikir veriyor: "Müslümanların kalbindeki cihad duygularını söküp atabilmenin en büyük başarı olduğu, gerisinin çorap söküğü gibi geleceği yetiştirildiğimiz misyoner okullarında öğretilmişti."

Londra'da düzenlenen "İslam Ülkelerinin Sömürgeleştirilmesi ve Bu Yoldaki Güçlükler" adlı konferansta delegelerden birisi şöyle konuşmuştu: "Elli yıl durmadan çalıştık. Sadece beş kişiyi hıristiyan yapabildik. Bu durum her şeye rağmen Müslümanların ne kadar zor hıristiyan olduklarının bir kanıtıdır. Fakat elli yıl içerisinde milyonlarca insanı İslam'dan uzaklaştırabildik ve İslam'a karşı Müslümanları lakayt bir hale getirebildik. İşte bu durum bizleri çok sevindirmektedir". Delegenin bu şekilde konuşmasından sonra misyoner merkezi: "Bundan böyle İslam ülkelerinde Müslümanları hıristiyanlaştırmak için çaba sarfetmeyelim. Onları İslam'dan uzaklaştıralım ve İslâmi hükümlere düşman yapalım..." diye karar aldı.(11) Bunları okuyunca İslam ülkelerinde neden bu kadar çok "şeriat" düşmanlığı yapıldığını daha iyi anlamak mümkün olabilmektedir.

Hıristiyan misyonerlerin Müslümanları hıristiyan yapmaktan çok dinlerinden uzaklaştırmayı öne çıkarmaları onlarda ciddi bir din hassasiyetinin bulunmadığının ve onların sömürgeci güçlerin çıkarlarına hizmeti sahip oldukları inanca hizmetten üstün tuttuklarının bir başka delilidir. Bu durum Batı'da din müessesesinin de kendi içinden çürüdüğünü, bozulduğunu ve dinin de sadece dünya çıkarları için kullanıldığını gösteriyor. Kendileri hıristiyanlığı yaşamayan, hıristiyanlığın bütün yasaklarını kendileri için meşru gören bazı Batılıların İslam ülkelerindeki misyonerlik faaliyetlerine katkıda bulunmaları bu durumun bir başka şahidi. Kendileri hıristiyanlıktan son derece uzak olan bazı Batılı turistlerin İslam ülkelerinde misyonerlik faaliyetlerinde bulunmaya kalkıştıklarına sık sık rastlanabilmektedir.

Bizzat Avrupa ülkelerinde bile hıristiyan misyonerlerin, çalışmalarını hıristiyanlıktan çıkan gençler üzerinde değil de, Müslüman işçiler ve göçmenler üzerinde yoğunlaştırmaları da yukarıda serdettiğimiz fikirleri doğruluyor.

Diyalog da Bir Misyoner Oyunu

Misyonerler yürüttükleri hıristiyanlaştırma çalışmalarının önünü açmak amacıyla son zamanlarda İslam - hıristiyan diyalogu konusuna önem vermeye başladılar. İslam-hıristiyan diyalogu toplantıları da genellikle İslam ülkelerinde düzenleniyor. Bu toplantılardan birisine şahsen katılma imkânım oldu. Gözlemlediğime göre bu toplantılara hıristiyanlık adına katılanlar genellikle "saldırı", İslam adına katılanlar ise "savunma" konumunda oluyorlar. Üstelik İslam'ı savunmak amacıyla toplantıya katılanların çoğunluğu İslam'ın getirdiği hayat nizamını kendi nefislerine kabul ettiremeyenler oluyor. Toplantılarda misyonerler bir yandan sahip oldukları teslis inancını masum göstermeye çalışırken, diğer yandan da Kur'an-ı Kerim etrafında bazı şüpheler uyandırmak istiyorlar. Müslüman - hıristiyan yakınlaşmasını sağlamak adına, İslam'ın reddettiği inanç esaslarına da geçerlilik kazandırılması arzu ediliyor.
İçleri Müslüman Düşmanlığıyla Dolu

Ünlü misyonerlerden Reid: "Misyonerlerden pek çok kimse bir tek Müslüman şehrinde yıllarca çalışırlar, sonunda kendilerine bir ya da iki dost bulamadan ayrılırlar. Müslümanı sevmen zordur, çünkü Müslüman cana yakın biri değildir" (12) diyor. Böyle söylerken de kendi acziyetlerini Müslümanlara saldırmakla kapatmaya çalışıyor.

Bu kafadaki misyonerlerin diyalog konusundaki sözlerine, numaralarına ve oyunlarına güvenmenin büyük bir saflık olacağını düşünüyoruz.



Dipnotlar:
1. M. Ahmet Varol, Emperyalizmin Oyunları, sh.178, Seha neşriyat, İstanbul, 1990
2. Kahraman Kemal, Çağdaş Sömürge İmparatorluğu, sh. 132, Seha Neşriyat, İstanbul, 1989
3. M. Ahmet Varol, İslam Dünyasından Kesitler, C.I, sh. 9-15, Seha neşriyat, İstanbul, 1990
4. Somali Misyonerlik Çalışmalarını Destekliyor, İslam, Ocak 1986, sh. 30
5.Somali Müslümanlarının Çağrısı, Vahdet, 9-15 Ocak 1989, sh.17
6. Afrika Müslümanları Komisyonu Başkanı Dr. Abdurrahman Sümeyyit ile, İslam, Mart 1986, sh.23-24
7.Mali'de İnanç Avcıları, Vahdet, 26 Mart-1 Nisan 1990, sh. 16
8. Afrika'da Papa Fitnesi, Altınoluk, Eylül 1990, sh.41
9.Silahlı Misyonerlik, Vahdet, 1-7 Ocak 1990, sh.18
10. Bangladeş: Bir Tabak Yemek Karşılığı Vaftiz, Altınoluk, Nisan 1990, sh.38-39
11. Emperyalistlerin Öncüleri Misyonerler, İslam, Ocak 1986, sh.31-32
12. M. Ahmet Varol, İslam Dünyasından Kesitler, C.1, sh. 14


alıntı adresi : http://www.vahdet.com.tr/isdunya/dosya3/0602.html
23 Temmuz 2004 Cuma
Başa dön
attar
Yazar


Kayıt: Jan 07, 2006
Mesajlar: 595

MesajTarih: Çrş May 30, 2007 6:19 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Aidiyet, fetih(çilik) ve şiddet kültürü

Yaşadığımız şehri her yıl yeniden fethetmektense ya da 'yeni fetihler' ummaktansa, miras kalan tüm değerleri korumak, kamusal hayatı şiddet içeren sembollerden arındırmak ve tüm ülkeyi, insanca, özgürce, kardeşçe yaşanır bir hale getirmeye gayret etmek çok daha anlamlı değil mi?

Türkiye tarihinde modernleşme süreciyle ortaya çıkan tartışmaların odak noktasında aidiyet meselesi ve yansımaları vardır. Batı dünyasıyla kurulması planlanan ilişkinin boyutları üzerindeki tartışmalar ve modernleşme çabalarının içinde barındırdığı çelişkiler, aidiyet sorunsalını sosyo-politik düzlemde sürekli canlı tutmuştur. Osmanlı'nın son döneminde, 'ait olunacak yerin/medeniyetin tespiti', politik akımların konumlanmasında ve hedefleriyle araçlarının belirlenmesinde birinci derecede önem taşımıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında ise sözü edilen sorunsal, resmi tarih yazımının ve geçmişe bakışın popüler izdüşümlerinin çerçevesini çizmiştir. Osmanlı geçmişinden kopuşu tescillemek isteyen cumhuriyet seçkinleri, gerçekleştirdikleri inkılaplara ilaveten toplumun kolektif hafızasını dönüştürmek istemiş ve maziyi hatırlatan sembollerden hızla kurtulmuşlardır.

Cumhuriyet düşünce tarihinde, Osmanlı dönemiyle 'barışma arayışları', özellikle milliyetçi-mukaddesatçı akımların siyaset sahnesinde güçlenmesiyle gündeme gelmiş ve daha çok Kemalist ideolojiye muhalefet düzeyinde popülerleşmiştir. Bir yandan Batı'laşma ve sekülerleşme hareketine bir yandan da Cumhuriyet'in ilanının 'milat' olarak algılanmasına karşı çıkan sağ eğilimler, 'Osmanlının itibarını iade etme' ve 'parlak geçmişi' çocuklarla gençlere öğretme adına İstanbul'un fethini simgesel bir örnek seçmişlerdir.

Fethin dini ve milli gerekçeler öne sürülerek yüceltilmesi ve II. Mehmet'in insanüstüleştirilmesi, bir dizi 'modern mit' üreten pragmatik
bir söylemin yapı taşıdır.

Kutsallaştırma

İstanbul'un fethini bir 'zorunluluk' ve tüm dünya için 'çağ değiştiren bir dönüm noktası' olarak gören/yorumlatan milliyetçi-mukaddesatçı bakış açısı, fethi sosyo-psikolojik düzlemde kutsallaştırma yönünde birçok 'kanıt' keşfetmiştir. Örneğin İslamiyet'in tüm insanları, zorba yöneticilerin baskısından kurtarıp "İslam'ın adaleti" altında yaşatmayı arzuladığı iddiası, İstanbul'un fethinin dini gerekçelerinden biri olarak sayılmıştır. Bu iddia ile İslam peygamberinin Konstantiniye'nin fethini, ümmetine işaret ettiği inancı arasında mantıksal bir bağ kurulur. Çünkü Bizans, 'köhnemişliğin', 'entrikanın', 'zulmün' ve 'ahlaki çöküşün' sembolüdür.

Hz. Muhammed'in 'Elbette Konstantiniye fethedilecektir; onu fetheden emir ne güzel emir, ordusu da ne güzel bir ordudur' sözünü sarf ettiği rivayeti, beraberinde İstanbul'un ele geçirilmesinin bir 'dini emir' olarak algılanmasını getirmiştir. Özellikle Türkiye'deki milliyetçi-mukaddesatçı ve İslamcı siyasi akımlar, İstanbul'un fethini bu çerçevede yeniden üretme konusunda ısrarlıdır. Bu bağlamda, Osmanlı Devleti'nin neden Doğu'ya değil de Batı'ya yöneldiğini ve İstanbul'u birçok kez kuşatıp sonunda aldığını, tamamen sözü edilen inanca dayandırılarak açıklama girişimi, politik bir hamlenin taktiksel ilk basamağıdır. İkinci aşamada ise öncelikle Fatih Sultan Mehmet'in askeri kabiliyeti ve dehası, dönemin Osmanlı teknolojisinin 'üstünlüğü', Türklerin kahramanlığı övülür; 'kâfirlerin korkaklığı' ile dalga geçilir daha sonra fetihle birlikte İstanbul'da adaletin hâkim olduğu ve Türklerin İslam ümmetinin liderliğini ele geçirdiği ileri sürülür. Türklerin merhamet ve 'emsalsiz bir hoşgörü'yle yerli halka hükmettiği; İslam'ın adaletini yeryüzünde tesis ettiği savunulur. Bu bağlamda, İstanbul'u yeniden inşa eden Osmanlı'nın 'yüksek kültürü' ve 'idari dehası' üzerinde durulur; şehrin minarelerle donatılmasından (Türk-İslamlaşmasından) duyulan kıvanç dile getirilir. Tüm bu aşamalarda, Bizans başta olmak üzere diğer idari/kültürel etkilenimleri yok sayan, hoşgörüyü bir 'lütuf' olarak gösteren ve kendinden başka kültürlere tepeden bakan üslup 'geçerliliğini' korur.

Siyasi kırılma

Dünden bugüne 'fetih şenlikleri', Türkiye'deki aidiyet sorunsalının, siyasi kırılmaların ve kutuplaşmaların izlerini barındırmakta. Kutlama adına yapılan törenlerdeki rutinleşen canlandırmalar, her bahaneyle çalınan mehter marşları ve başvurulan dışlayıcı/küçümseyici dil, tüm eleştirilere rağmen inatla yineleniyor. 'Mahzun ve sessiz Ayasofya'yı' yeniden cami olarak ibadete açma istekleri aynı sertlikte dile getiriliyor. II. Mehmet, zaman ve mekân dışılaştırılarak adeta Mesih hüviyetine büründürülüyor. Fetihçiliğin tüm militer öğeleriyle yüceltilmesi, bir 'özgüven motifi' olarak ısıtılıp ısıtılıp tekrar sunulması, zapt etmenin bir iftihar vesilesi yapılması ve 'fethedilenin' sosyo-politik ve kültürel olarak sürekli aşağılanması, şiddet kültürünü ve yabancı düşmanlığını besleme potansiyelini taşır. 'Fatih'in torunlarını' artırarak genç nesli 'fetih ruhu'ndan mahrum etmeme sevdası, ancak geçmişe askeri başarılarla bakma alışkanlığının sürdürülmesine hizmet eder. Geçmişi yadsıma/kopuşu kutsama yanlışından kurtulmanın yolu, onu şiddeti ve ayrışmayı destekler biçimde yeniden inşa etmekle değil; eleştirelliği ve nesnelliği kaybetmeden, kente sahip çıkarak, tarihi derinlemesine incelemeyi ve kültürel etkileşimleri özümsemeyi bilmek ile mümkündür. Yaşadığımız şehri her yıl yeniden fethetmektense ya da 'yeni fetihler' ummaktansa, miras kalan tüm değerleri korumak, kamusal hayatı şiddet içeren sembollerden arındırmak ve tüm ülkeyi, insanca, özgürce, kardeşçe yaşanır bir hale getirmeye gayret etmek çok daha anlamlı değil mi?

G. Gürkan Öztan: İÜ SBF Siyaset Bilimi Anabilim Dalı
Başa dön
attar
Yazar


Kayıt: Jan 07, 2006
Mesajlar: 595

MesajTarih: Pts Hzr 18, 2007 6:56 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Hıristiyanlık propagandası ya da sıradan sağcılık

İki haftadır, ATV’de yayınlanan Ceviz Kabuğu programında, ‘Türkiye’de Hıristiyanlık propagandası’ meselesi konuşuluyor. Her zamanki gibi, sansasyonel iddialı bir kitap, onun kim olduğu belirsiz yazarı, karşısında yine sansasyonel konuklar; sonradan Hıristiyan, dahası din görevlisi olmuş iki müslüman. Programı biraz izleyen biri, bizzat programın kendisinin Hıristiyanlık propagandası etkisi yapacağını düşünebilir. Zira, Hıristiyan olmuş, muzır faaliyetler içinde olduğundan şikayet edilenler son derece aklı başında, düzgün konuşan insanlar iken, bu faaliyetlerden müşteki görünen, bu nedenle kitap yazan adamcağız iki düzgün cümle etmekten aciz. Dahası, Müslüman bakış açısını dillendirmek üzere stüdyoda bulunan konuk kim dersiniz; Prof. Zekeriya Beyaz!

Beyaz, İlahiyat Prefösörü, ama Tevrat’dan okunan pasajlarla ilk olarak o programda karşılaşıyor, aslında İslam ilahiyatı ile Hıristiyan ilahiyatı birbirine çok tanıdık olmalı, ama öyle değil, bırakın Hıristiyan ilahiyatını, Beyaz, teolojik meselelere büsbütün bir yabancı bir bakış açısına sahip. Biraz dinlediğinizde anlıyorsunuz ki, onun asıl meselesi; kendince bir uslupla, vatan-millet savunması! Din onun ardından gelen bir mesele, o Hıristiyanlık propogandasının Türkiye’yi çökertecek faaliyetler biri olduğuna inanmış, veryansın ediyor. Benzer kaygılarla, 28 Şubat’ı desteklemiş, sonra da Dekanı olduğu Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine, başörtülü kız öğrencileri sokmamıştı. Çünkü, onun zihniyetine göre, düzeni, otoriteyi savunmak her şeyin önünde geliyor.

Her neyse, Beyaz herkesin bildiği bir portre, beni daha da üzen, Yeni Şafak’ın iki yazarının da, bu eften püften Hıristiyanlık propagandası işini ciddiye alıp ahlanıp vahlanmaları, kızıp köpürmeleri. Bu türden değerlendirmeleri okuyunca, insan, demek ki, İslamcı kesim, hala bir çok meseleyi, bu türden komplolar, misyoner faaliyetleri, masonluk, dönmelik, çerçevesinde değerlendiriyor diye düşünüyor. 30 Kasım 2001’de Sami Hocaoğlu; konuyu o kadar ciddiye almış ki, ‘Gayr-ı müslim Türkler sorunu’ndan söz edecek kadar abartıp, devam ediyor; bu kesimin “toplumu gittikçe içine çekip, millet olma bilincini yok eden bir kara deliğe dönüşme eğiliminde” olduğunu ileri sürüyor. Allahtan aynı gün, M.Akif Aydın, ‘Problem Misyoner Faaliyetleri değil’ diyen, itidalli bir yazı yazmış.

Ama, 28 Kasım’da, M.Ertuğrul Yavuz imzasıyla yayınlanan yazı, bir durum tespiti yapmak için, o kadar gereksiz bir hamasete kapılıyor ki insan, ne diyeceğini bilemiyor. Yavuz da, olayı ‘milli değerlere sistematik saldırı’ olarak değerlendirdikten sonra, doğrudan Hıristiyanlığa sataşma ihtiyacı duyuyor; aynen şöyle diyor; “Elbette bu ülkede Hıristiyanlar var, efendim Satanistler, Budistler sonra…Mecusiler, Keldaniler, Ateşe Tapanlar, Kurbağa bacağına secde edenler”! Bakar mısınız; bırakalım başka şeyleri, bu İslami adaba uygun şey mi? Hıristiyanlığı satanistlikle aynı kefeye koymak, ‘Kurbağa bacağına tapanlar’ diye dalga geçmek!

Aslında, yazar Beyaz’a da mesafe koyuyor ama, onun yaklaşımıyla Beyaz’ın yaklaşımı arasında ciddi bir paralellik var; her ikisi de dini hassasiyetten ziyade milliyetçi-muhafazakar sağ perspektifi yansıtıyorlar. Dünyayı, milli bütünlüğe zarar vereceği iddia edilen, sağ klişe tehditler çerçevesinde değerlendiriyorlar, bunlar söz konusu olunca üslup dahil herşey unutuluyor. Sıradan sağcılık başka bir şey değil.

Buna karşın, iyi ki Hüseyin Üzmez var; Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında, herkesin ağzında gevelediği konuyu bir cümleyle toparladı; solun namusunu kurtardı. Konu ‘solculuk hastalık mıdır’ tartışması idi; Üzmez, değil mazlumdan yana olanlar, muhalif olanlar, ‘inancı uğruna hayatını kaybetmeyi göze alan insanlara’ hasta demeye kalkanların alnını karışladı; ‘insanlık öteden beri hasta denilen, deli denilen insanlar sayesinde bugüne geldi, onlar olmasaydı hala mağara devrindeydik’ diye meydan okudu. Üzmez’in kolay kolay sarsılmaz bir insan ve insanlık anlayışı var, o nedenle ne kadar abartılı, savruk hatta falsolu konuşursa konuşsun, sonuna kadar, inançlı bir insanla karşı karşıya olduğunuzu hissediyorsunuz. Zaman zaman sağ romantizme kapıldığı kesin, ama hiç bir şekilde zihnini sağcılığa rehin vermemiş. Veremezdi de, çünkü, otorite karşısındaki tutumu boyun eğici değil, sorgulayıcı, o nedenle ölüm orucuna yatanları tereddütsüz destekleyebiliyor. Sağ klişeler umurunda değil, çünkü zihni tipik bir sağcı gibi çalışmıyor. Kim ne kadar snobe ederse etsin, iyi ki Hüseyin Üzmez var!

(6 Aralık 2001)
Başa dön
attar
Yazar


Kayıt: Jan 07, 2006
Mesajlar: 595

MesajTarih: Cum Hzr 22, 2007 11:06 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

'Türkiye'de ırkçılık' konusunda son yazdığım yazı, "Burada sonsuz bir 'zenofobi' potansiyeli yaşıyor hâlâ" cümlesiyle bitiyordu.



Bu potansiyelin her zaman, hatta sık sık gerçekleştiğini söyleyemeyiz. Bu ülkeye gelen herkes, halk tarafından ne kadar sıcak karşılandığını anlatır. Modernleşen dünyanın anısından bile gitgide uzaklaştığı 'konukseverlik' biçimleri burada hâlâ yaşıyor. Bunun nedeni, gelen turistten daha çok para kazanma gibi kaygılarla da ilgili bir şey değil. Doğrudan doğruya, bu toplumun ortak kişiliğinin sahici bir parçası bu.

Ama bütün bunlar, o potansiyelin orada olmadığını ispatlamıyor, gerekli ustalıkla kaşındığında o potansiyelden korkunç eylemlerin çıkabilmesi tehlikesini de engellemiyor.

Örnekleri de ortada: işte Trabzon'da papaz, işte Hrant Dink, işte Malatya ve tabii şimdi biraz gölgede kalan Sivas, daha da gölgede kalan Maraş, Çorum vb. Bunlar hepsi, 'öteki'leştirme ya da bence bizim otantik terminolojimizde 'yaban'laştırmanın varabildiği yerleri gösteren örnekler.

PKK ile kanlı karşılaşmalar 1984'te başladı. Yani 20 yılı geçiyor.

Bu süre içinde, toplumun görünür kabuğunun altında, yerinde kalan, yığınla düşmanlık, sürtüşme yaşandı. Bunların çoğu da 'çıkar'a bağlı şeylerdi ki, bu ne olursa olsun, 'aidiyet' kavramından kaynaklanan kör nefrete tercih edilecek bir şeydir. Çok adice de olsa, faşizmden gayrı bir rasyonalitesi vardır.

Kendine rakip olmasından korktuğu Kürt'ü, 'PKK'lıymış, konuşurken işittim' gibi gerekçelerle jandarmaya ihbar edeni, şusu busu, böyle çok olay yaşandı. Buna rağmen, bugün bile linç girişimi tipi olayların azlığı, bu toplumda yaşayan çoğunluğun özünde ne kadar iyi insanlar olduğunu gösteriyor.

Bunu özellikle söylemek gerektiğini düşünüyorum, çünkü bunun tersini gerçekleştirmek için elinden geleni ardına komayan bireyler veya grupların provokasyonları son derece yaygın.

Böyle bir kamplaşmanın doğurabileceği korkunç tehlikeleri herkesten önce ve herkesten net görebilecek konumda olan kurumların da bu gidişi durdurmaya çalışmak bir yana, bunu teşvik eder beyanatlar vermeleri gerçekten akıl alır bir şey değil. Sıradan halk arasında, bütün bu provokasyonlara rağmen, henüz geri dönülmez bir 'düşmanlaşma' atmosferi olmadığını, belki biraz da olmadığına inanmak istediğim için, söylüyorum. 'Sıradan halk'... Nedir bununla kastedilen? Şu bağlamda, öncelikle eğitim.

Türkiye'de her zaman, ama 12 Eylül'den beri artarak ve katlanarak, eğitim, şoven-milliyetçi beyin yıkamanın bir numaralı aracı olarak kullanılmıştır. Birkaç birbirinden görece bağımsız yöneliş bu konjonktürde bir araya geliyor. Kentleşme var, ne zamandan beri.

Yoksulluk, 'sosyal-devlet'ten geçmeden varılmış 'tüketim toplumu'nun dizginsiz talep potansiyeli ve 12 Eylül'le şekillenmiş siyasi üstyapının (buna kısmen dünya konjonktürü de eklenebilir) bazı gelişme yollarını kesinlikle tıkarken bazılarını da alabildiğine açan yapılanması.

Bunların sonucunda, 70'lerde tanıdığımız MHP tipi bir faşist-faşizan kültürden, ideolojiden, davranış kalıplarından çok farklı bir ırkçı-faşizm fenomeni doğdu ve serpilmeye başladı. Bugünün olayı bu.

Radikal
22/06/2007
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Sosyoloji Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Osmanlı'dan Miras- Türkiye'de Yönetic... Poe Tarih 1 Cmt Hzr 14, 2008 5:29 pm
Yeni mesaj yok Türkiye'de Politik Cemaatler Poe Sosyoloji 0 Çrş Ekm 03, 2007 9:09 pm
Yeni mesaj yok Türkiye'de demokrasinin yeni fırsatla... tu_ce Güncel Olaylar-insanlar 0 Pzr Tem 29, 2007 3:36 pm
Yeni mesaj yok Türkiye'de işçi olmak hakandemir Vesaire 6 Prş Hzr 07, 2007 12:45 pm
Yeni mesaj yok 'Yoktur gölgesi Türkiye'de' utarant Sezai Karakoç 7 Çrş Oca 10, 2007 10:23 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com RSS uyumludur RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke