Hangi mezardan çıkmış gelirsin bana doğru,
ey büyük babamın yüzü?
Hiç gülümsememiş peygamber.
Pıhtılaşmış kan rengi
şayak rubanı giymişsin,
yeşil bedevi harmanisini atmışsın sırtına.
Hiç gülümsememiş peygamber.
Ey büyük babamın yüzü!
Hiç gülümsememiş peygamber.
Yıkıntı, zeytin tanesi, perişan rüzgârlar taşıyan
bomboş bir arsanın hüznü!
Hangi mezardan çıkmış gelirsin bana doğru,
içimdeki demiri dövmeye, ey zehir anıtı?
Mezarından bir karış bile satmadım.
Zorun karşısında eğmedim boynumu.
Mezarının üstünde türkü çığırdılar,
hora teptiler ama bir sürü,
parçalatmadım onurumu gene de.
Yat tekrar.
Yat uyu.
Ben uyanığım işte,
ta ölüme dek.
Bizimkilerin çadırları kurulmuş kumlar üstüne,
ben uyanığım, yağmur uyanık,
Odiseus'un oğluyum ben, kuzeyden haber bekleyen,
bir gemici çağırdı beni, gitmedim,
bağladım gemileri kalın halatlarla,
çıktım tepesine bir dağın.
- Ey kaya,
babamın, üstünde dua ettiği kaya,
satmam seni altın dökseler önüme,
bağrında hep böyle sakla başkaldıranı, ey kaya!
Ayrılmam burdan, ayrılmam.
Bizimkilerin sesi yaracak rüzgârı,
kuşatacak sesler dorukları.
- Dönüyoruz,
bekle beni eşikte,
ey ana.
İşte onların umduğu çıkmadı.
Esti yel istediği gibi gemicinin.
Akıntı yenildi tekneye.
Dönüyoruz, ana,
bize ne pişirdin?
Yağ küplerini yağma ettiler,
un torbalarını yağma.
Ot topla bize kırlardan,
karnımız aç.
Uğuldar adımları bizimkilerin kayalar gibi
demirden bir el altında.
Ben uyanığım, yağmur uyanık.
Boş yere gözler dururum ufku.
Kayanın üstünde kalacağım hep,
sarsılmadan,
dimdik,
kayanın üstünde.
Zeytinlik yemyeşildi az önce,
ne güzeldi, gökyüzü
bir mavi ormandı.
Neden her şey değişiverdi bu gece?
Durdurdular yol ortasında işçi dolu kamyonu
(rahatçacık).
*
Kalbim bir mavi kuşcağızdı az önce,
ey sevgilimin yuvası!
Mendillerim göğsümde yatardı bembeyaz.
Ey sevgilim benim,
bunları bu akşam böyle lekeleyen ne?
*
Durdurdular yol ortasında işçi dolu kamyonu
(rahatçacık).
Çevirttiler doğuya doğru yüzümüzü
(rahatçacık).
İşte sahipsin her şeye:
Düğün yüzüğü, ışık, gölge.
zeytinlikler. dutluklar, bahçeler,
bahçe duvarları.
Gire saplana uykuna, düşüne,
gene geleceğim yanına pencereden.
bir karanfil atacağım sana.
Sakın azarlama gecikirsem,
yakaladılar çünkü beni.
*
Zeytinlik her vakit yeşildi,
yeşildi dostum benim.
Elliyi aşkın kurban gel gör ki
boyadılar onu kırmızıya
gurup vakti.
Azarlama beni sakın,
azarlama.
Selâmlarım, kucaklarım seni
Ne demeli bilmem,
nerden başlamalı, nasıl bitirmeli,
geçip giderken durmadan günler?
İki şeyim var burda benim, sürgünde:
içine kuru ekmek koduğum bir çanta
ve ara sıra içimi döktüğüm,
kinimi tükürdüğüm bir defter.
Nerden başlamalı
söylenmiş sözlere, söylenecek sözlere?
Çekilenler bir kucaklaşmayla unutulacak mı?
Çekilenler unutulacak mı bir el sıkışmayla?
Sürgün dönecek mi evine?
Göklerden yağmur yağdıracak mı?
Tüyler çıkartacak mı yeniden
kaybolmuş kuşun kanatlarında,
ezilmiş kuşun?
Nerden başlamalı?
Selâmlarım, kucaklarım seni..
Ve ...
2
Diyorum ki radyoya:
Ona söyle, ben iyiyim.
Kuşa diyorum ki:
Git ona doğru,
unutma beni, söyle ona:
İyiyim,
İyi.
Gözlerim hep ışığa dönük.
Ay hep yukarlarda.
Parçalanmadı bugüne dek eski rubam,
yırtıldı bir iki yeri yamadım.
Bir süre götürür beni.
Yirmi yaşında bir delikanlıyım,
bir düşün, yirmi yaşında,
bütün delikanlılar gibi.
Of anam, of,
hayatı sırtlamışım,
taşırım bütün insanların taşıdığı yükü,
çalışırım bir lokantada,
tabakları yıkarım,
kahve hazırlarım müşterilere.
Kederli yüzümü çıkarır,
takarım güler yüzümü,
kaçmasın diye rahatları ..
3
İyiyim.
Yirmi yaşındayım.
Bütün delikanlılar gibiyim.
Cıgara içiyor, duvara dayıyorum sırtımı,
ıslık çalıyorum güzel kızlara,
öbür delikanlılar gibi.
Aman kardeşler, aman,
kızlar ne güzel,
aman ne güzel!
Hiç çekilmez bu hayat kızlar da olmasa.
Ekmeğin var mı, dedi arkadaşım,
karnım acıktı, dedi,
ekmeğin var mı?
«Kardeşler, insan aç olunca
ne kadar yüce!»
İyiyim,
İyi.
Kara ekmeğim var.
Bir sepet de sebzem.
4
Mektuplar dinledim radyoda.
sürgünlerden mektupları.
sürgünlere mektupları.
Dediler: İyiyiz,
hepimiz iyi.
Babam nasıl?
Eskisi gibi seviyor mu
dua etmesini.
çocukları.
toprağı,
zeytin ağaçlarını.
Erkek kardeşlerim nasıl?
Memur olabildiler mi?
Bir gün babam ne demişti:
Çocuklarımın hepsi öğretmen olsunlar,
defter kitap alırım onlara dişimden keser,
köyümüzde kimsenin okuması yazması yok.
Kız kardeşimiz nasıl?
Büyüdü mü?
Taliplisi var mı?
Nenem nasıl?
Hep kapı önünde mi oturur gene?
Dua eder mi bizim için?
Evimiz ne âlemde,
yıpranmış eşiğimiz, ocağımız, kapılar?
Mektuplar dinledim radyoda,
sürgünlerden mektupları,
sürgünlere mektupları.
Hepsi iyiler.
Ben iyi değilim ama.
Bir kuşku içimi kemirir yer.
Radyo bana bir haber vermedi sizden,
acı da olsa
tek bir haber.
5
Gece, ey ana,
yırtıcı, aç bir kurt,
kovalar durur yabancıyı habire,
kavaklarsa tutar rüzgârı, hiç bırakmaz.
Ey ana,
suçumuz ne?
Ölürüz iki kez:
Bir kez hayatta,
bir kez ölümde.
Bilir misin gözlerimi yaşla dolduran ne?
Bir gün hasta düşersem, ey ana,
yıkılırsa bir gün vücudum acılarla,
ne dersin, saklar mı gece
buralara sığınmış birinin anısını,
bir daha yurduna dönmemiş birinin?
Ne dersin, anar mı gece
mezarsız bir ölüyü, bir sığınığı?
Ey kavaklık, hatırla,
bir insandı
gölgende vurulup öldürülen.
O da bir insandı, der misin bilmem,
korur musun cesedimi kargaların açlığından?
Ana, canım ana,
bu satırları yazdığım ana,
hangi postacı getirecek sana bu mektubu?
Kara yolları kapalı,
hava yolları kapalı,
deniz yolları kapalı.
Ufuk gibi.
Anam, babam, kardaşlarım, dostlarım,
belki sağsınız,
belki ölü.
Belki nerde olduğunuz belli değil,
benim gibi.
insanın ne değeri olabilir,
evsiz barksız,
yersiz yurtsuz,
bayraksız,
ne değeri?
Tabaklarınızda bir parça bal mı kaldı,
kovun sinekleri tabaklarınızdan,
koruyun balı.
Bağlarımızda üzüm salkımları mı kaldı,
kovun tilkileri
ey bağ bekçileri,
kovun ki, üzümler olsun.
Evinizde bir hasır,
bir kapı mı kaldı,
koruyun çocuklarınızı rüzgârdan,
koruyun ki, çocuklarınız uyusun
rüzgâra, soğuğa karşı.
Damarlarınızda kan mı kaldı,
saçıp savurmayın onu sakın,
taşırsınız içinizde doğacak yavrularınızı.
Ocağınızda ateş mi kaldı,
kahve ve bir kucak odun ..
Ağaçlar böyle büyür,
karışırlar kayalara,
suların akışıyla böyle ağır ağır.
Şarkıcı dedi ki
büyük kentin yolunda
nöbet tutan türküsüyle
yüreği sıkılan rüzgâra:
Sen ki hayatımsın,
yık beni haydi,
kaderin istediği gibi
yok et beni haydi.
Haydi beni uçur
zaferi uğruna ölülerin.
Böyle yağar yağmur,
ey, dudakları
lânetli kentin!
Dinleyenleri dağıttılar,
kovdular sarhoşları,
şarkıcıyı bağladılar
ve attılar zındana
söverek ana avrat.
Şarkıcı bu ara
sürdürdü türküsünü,
bir türkü ki dopdolu
sonbahar güneşiyle,
ve sardı bu ara
yaralarını iplerle.
Acının doruklarında
yıldız yıldız parlayan
yaralarla
dedi ki ordakilere:
Her şey kabulüm,
pişmanlık yok ama.
Ben böyle ölürüm.
Ayakta.
Ağaçlar gibi.
Sedef olur böyle çarmıh,
şarkıcı değneği,
ipek olur ipler,
asılanların ipleri.
Çocukluğumun gelin olayını gördüm düşümde.
İki kocaman göz gördüm düşümde.
Uzun, kıvırcık saçlı bir kızcağız gördüm düşümde.
Bir zeytin ağacı gördüm düşümde,
birkaç kuruşa bile satılamayan.
Varır ölümüm sekiz yıl öncesine.
Babamla yaşımız bir.
Ey sağ kalanlar,
bu çağrı sizedir.
Uzun yaşamak isteyen kim varsa,
toprağın üstünde yaşamak isteyen,
…………………toprağın altında değil,
bu çağrı onadır.
Bu çağrı herkese.
Bekleyene bu çağrı,
toprakta buğdaylar olsun diye bekleyene,
ekmek pişirmek için, ekmek yemek için
hamur kabarsın diye evlerde
ekin ekene bu çağrı, ekin biçene.
Uyumayın, diyoruz,
toprağın üstünde yaşamak isterseniz eğer,
………………….toprağın altında değil,
dört açın gözünüzü, diyoruz,
güneş burda kurtlarla, balçıkla sıvaılı
Ölümün yaşı kadar yaşımız bizim.
Varır ölümüm sekiz yıl öncesine.
Babamla yaşımız bir.
2
Diyoruz ki size:
Ne su olsun mezarlarımız üstünde,
ne çiçek.
Burda bir tek canlı yok,
burda bir tek.
Kurt ve engerek tohumları var yalnız.
Diyoruz ki size:
Yas rubaları istemez.
Zaten burda hiç bir renk yok,
burda,
mezarda,
karadan başka.
Diyoruz ki size:
Acıklı, şarkılar istemez,
sonu gelmez şarkılar,
burda uykudayız hepimiz,
uyanılmaz uykuda.
Bir daha oraya dönmek yok.
Diyoruz ki size:
Bundan böyle şarkıları
söyleyin kalan topraklar için.
Başkaldırın, diyoruz, başkaldırın,
öğretin karanlık tarihimizi,
öğretin çocuklarımıza,
yapışıp kalsın diye kanımız
bir felaket arması gibi katillerin bayrağında.
isteriz güçsüzleri
koruyasınız güllelerden,
enezleri koruyasınız.
yara almasın hiç bir canlı
ve geleceğin çocukları.
Akar oluk oluk cinayetin kanı,
tıkayın onu.
Dört açın gözünüzü.
Tetikte olun.
Hazırlanın kavgaya.
(Çev. A. Kadir - Afşar Timuçin)
Küfr Kasım:Bir köy. Kanlı bir olay geçti bu köyde. 29 Ekim 1956 günü, kadın erkek, çoluk çocuk, tam elli bir kişi, tarlalarından dönerlerken, sınırdaki İsrail birliklerinin mitralyözleriyle öldürüldüler.
Vücudumdan sonbahar geçiyordu
bir portakal cenazesi gibi,
parçalanmış bir bakır ay gibi,
uçan taşlar gibi,
uçan kumlar gibi.
Ve insanların yürekleri üstüne,
ve benim inleyen yüreğimin üstüne
çocuklar düşüyordu
yağmur gibi.
Korkunç baskılar yaralar açıyordu gözlerimde,
söylenemez. anlatılamaz baskılar.
Ve ta oralarda. parçalanmış kollar bana
dökülen kanların arasından sesleniyordular:
Gel!.. Gel!.. Gel!..
Ey Küfr Kasım,
Cain artık benim kardeşim değil.
Kaldır boynunu
kana bulanmış güneşe dek
ölülerini gömme,
bırak, ışık direkleri gibi meydanda dursunlar,
bırak, benim dökülmüş kanım,
zalimleri bir bir damgalayan ışıklı ilanlar gibi
parlasın akşamları.
Rüzgârın bağrında
yemyeşil dağlar gibi.
……………
Kan ve acı emzirenler sevinsinler!
Köyleri basanlar yaşasın!
Yaşasın çocuk katilleri!
Ey Küfr Kasım,
mezar taşları, güçlü eller sanki,
köklerimi aşağılara doğru çeker,
derinlere doğru,
yetimlerin yetişeduran köklerini.
Ellerin yakut, kolların yakut.
Soylu türkülerini düşündürürsün bize,
acılara; zincirlere boyun eğmeyen
ışık gibi,
sözcük gibi.
Bir yumruktur
Küfr Kasım'ın mezar taşları,
yürekler dağlayan
sıkılmış bir yumruk.
İpler sarkar zeytin ağacının dallarından,
bir sürü ip.
Asacaklar bu ozanı.
Yağmurun tutsağı olmuş bu ozan,
rüzgârın tutsağı,
pişman olmuş uyumaktan,
geçirir vaktini uyanık kalmakla.
Madem istiyorsun, gül bardağına kıvılcım derim.
şafak derim gözlerinin zeytin ormanına,
ağlarım da, bir zamanlar nasıl ağladıysam,
bir rüzgâr dolaşınca, yumuşak ve serin,
üzerinde bu sarkan iplerin
- türkülerdir onlar, kanayan-,
yıldız ve ağaç oladursun akan kan damla damla.
Zalimdir asıl ölen, ey saz,
asıl ölen zalim,
zaferi sağlarken ozan.
Kapılarını aç, ey köy,
kapılarını aç rüzgâlara.
Bırak alev alsın bu yüzlerce yara.
Bir köydür Küfr Kasım, düşünde başak gören,
menekşe gören bir köy,
güvercin düğünü gören.
Biçin de bitsin bu işler.
Biçin bari tümünü.
. . . . Ve biçtiler.
Ey, tarlaların bağrında yatan başak!
İşte haykırır ozanın, şarkıcın:
Bir bilsem gizini ağacın!
Tüm ölü sözcükleri bir gömsem!
Bir bürünsem sessiz mezarın gücüne!
Kendi öykümü bir yazabilsem
- ey bu ipleri çeken, utanan el-
güvercin ışığıyla, güvercin kanadıyla
yazabilsem bir!
Ey Küfr Kasım!
Ölümlerden geliyorum şarkı söyleyerekten,
geliyorum yaşamak için.
Bırak, ışıldayan bir yara
bağışlasın bana sesini,
bırak da kinler büyüsün,
kafeslerin içimde ektiği,
bırak, uzlaşmazlık çıksın ortaya,
yıkımların doğurduğu.
Yaramın üstünde yürümeyi öğretti
bana cellâtın bıçağı.
Yürümeyi, hem de yorulmadan yürümeyi.
Direnmeyi öğretti.
Direnmeyi.
(Çev: A. Kadir - Süleyman Salom)
En son gunfrfd tarafından Prş Hzr 21, 2007 11:40 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
1939 yılında Zarkah'ta doğdu. Bir dürzi ailesinin çocuğudur. Çocukluğu Celile'de (Ramah) geçti. Orta öğrenimini Nazaret'te yaptı. İkinci şiir kitabını çıkarana kadar öğretmenlik görevinde bulundu. Kitap sansüre uğrayınca, şair de öğretmenlikten uzaklaştırıldı. Birkaç kere hapse atıldı. 1969'a kadar Hayfa'da göz hapsinde tutuldu. 1969'da yeniden tutuklandı. Onu tutuklayan İsrail makamları, onun bir petrol borusunu havaya uçuran direnişçilere yardım ettiğini ileri sürüyorlardı. Hayfa'da yayımlanan Al Cadid dergisinde hayatını kazanmaktadır.
Samih El Kasım, yeni kuşak şairlerinin önde gelenlerindendir. Beş şiir kitabı vardır:
Alıntı:
Yolların Türküleri,
Volkanların Dumanı,
Ölüm ve Yaseminin Kur'anı,
El Ayalarındaki Kanla,
Şimşeklerin Kuşu
Öğrendiydim ağıza almamayı
sapık düşünceleri
yüzyıllar boyunca.
Bugün yapıştırıyorum kamçıları tanrılara,
o tanrılar ki gönlümdeydiler,
kutsaldılar, sattılar benim halkımı iki pula
o tanrılar
yirminci yüzyılda.
Öğrendiydim kapalı tutmamayı
konuklara kapımı
yüzyıllar boyunca.
Ama bir gün açtım
gözlerimi ve gördüm ki
neyim var neyim yok yağma Hasan'ın böreği.
Ve gördüm ki asmışlar karımı,
ve yavrumun sırtında
na şöyle şöyle
yara izleri.
Konuk değilmiş onlar, anladım, düşmanmışlar.
Mayınlar, bıçaklar topladım eşiğimden.
Sonra ant içtim bütün yaralarım adına:
Atmayacak eşiğimden adımını, dedim,
bir tek konuk
yirminci yüzyılda.
Bir şairden başka bir şey değildim
yüzyıllar boyunca
tanrıdan medet uman.
- Nerelerden getirirsin
bu saksıyı, dostum,
bu yanık bakışı?
- İhtiyar Kudüs'ten.
- Acep gördün mü ki
kaçan halkımdan birini
taş kemerler altında?
Bir şeyler dinledin mi?
- Gördüm amcanın kızını
acıklı penceresi altında,
türküsünü çığırır
her iki yasınızın.
Bir gece gördüm, göz dolu,
ardında sokakların,
gördüm ağlaşan çocuklar,
yitirmişler babalarını.
Sonra turistler gördüm.
Bir satıcı gördüm, bağırır:
Kim alır bu Kuran’ı
bir dilim ekmeğe?
Kuşlar gördüm yaralı,
ocakların başında.
Gördüm ağlarken
yüksek minareler altında
cılız bir kızcağızı.
Ve sonra bir akşam
dinledim şu türküyü
gölgeler gibi kaçan
bir şarkıcıdan:
Nerdeydiniz, vicdanlar,
kendimi yitirdiğim gün?
Bu saksıyı, dostum,
bu yanık bakışı
getiririm oralardan.
Öyküsünü getiririm bir de,
kurban edilmiş anamın.
En eski atalarımın kanıdır
dolaşan damarlarımda.
Savaş atlarının kişneyişini
ve kılıçların şakırtısını
duyarım her dakka.
Bir güneş taşırım sağ elimde.
Bıkmadan söyler dururum
acının şarkısını
gecenin açmazlarında.
Sokaklarda, köşe başlarında bir avuç kuru balık gibiler.
Oynar dururlar bir şeylerle, İngilizlerden kalan:
Bir boru .. Uçak kalıntıları.. Otomobil parçaları ..
Bir asker rubası, lime lime .. Yanmış gülleler ..
Bozuk bomba kırıntıları falan.
Ey kara kardeşler, çıplak kardeşler,
ey tarihim benim, kara yazılım,
türküler çığırın, türküler,
hora tepin yıkımların, cinayetlerin arasından
Onlar ne "Don Kişot»u okudular, ne savaş öyküleri okudular.
Savaşları düşünemiyorlar ama, düşman ordularını düşünebiliyorlar:
İlerleyen atlılar, ellerinde silâh yerine sopa var,
atlılar, iki büklüm olmuşlar açlıktan;
darağaçlarını düşünebiliyorlar,
delikanlı kılığında alçak vampirler için
portakal bahçelerinde kurulan.
Kardeşlerim, canlarım,
ne yorucu öyküler ekmişler atalarımız toprağa:
Yetim yuvaları ekmişler, kısır manzaralar.
Cahillikten bize ne kalmışsa toplayalım,
ihanetten, cinayetten ne kalmışsa,
kavganın ekmeğini toplayalım,
korkunç açlığın felâketini.
Ey kara kardeşlerim,
bir bayrağı düşleyip duran,
çıplak kardeşlerim,
darmadağın, perperişan.
Tutacağımız tek yol,
doğruların yolu.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız