Tarih: Prş Hzr 14, 2007 8:53 pm Mesaj konusu: Üçüncü Dünya Savaşı, Türkiye’den çıkabilir…
Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor. Bu ülke korkulduğu gibi ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı.
Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeyle sakatlandı.
Cumhuriyet boyunca süren “kültürel bölünme” artık iyice keskinleşti.
Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısının önünde çıkaran, kadınlarının başını örttüğü, erkeklerinin sokağa pijamayla da çıkabildiği, erkek çocuklarının kahveye gittiği, kızlarının tam bir baskı altında yaşadığı, türküyle arabesk arası bir müzikten hoşlanan, belki de hiç kitap okumamış, hiç dansetmemiş, hiç karı koca birlikte lokantaya gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, evlerinde floresan lamba yakan, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli kalabalık bir kitle var.
Diğer yanda ise kız lisesiyle Robert Kolej yelpazesinde eğitim görmüş, bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dansetmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okumuş, müzik zevki pop şarkılarla klasik müzik arasında dolaşan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızların flörtüne izin verilmese bile göz yumulan, Allah’a inanan ama ibadete pek aldırmayan, kadınlarının başını örtmediği, şarabın kalitesinden pek anlamasa da kadın erkek bir arada gidilen bir gezmede içki de içmiş, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da okumuş yazmış, Batı standartlarına yakın bir grup var.
Bu iki grubun yaşam tarzı birbirinden kopuk.
Onları, Batı’daki sınıflar arasında ortak bir zevk yaratan kilise müziği, dini resimler, İncil’in sinemalara bile yansımış hikayeleri gibi birleştirecek kültürel bir zemin yok.
Hayatları, zevkleri, inanışları birbirinden farklı.
Hatta birbirine düşmanca.
Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış.
Şimdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Kalabalıklar. Ve her seçimi kazanacak siyasi bir güçleri var artık.
İkinci grup ise azınlıkta. Ve artık bir daha seçim kazanma ihtimalleri yok.
Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.
Daha Batılı olan “ikinci grup”, Batı’nın siyasi değerlerini kabul ederse bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için Batı’ya ve Batı’nın demokratik değerlerine düşman oluyor.
Yaşam tarzı olarak Batı’ya düşman olan kesim ise iktidarı ancak Batı’nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için Batı’yla ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.
Bu kültürel parçalanmada “ordu” önemli bir role sahip.
Eğer, birinci grubu desteklerse ve Batı’nın demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek.
Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor. Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor.
Bu iki grup siyasi iktidar için son kez çarpışmak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.
Birinci grup ekonomik olarak da güçlü artık, Anadolu’da üretim yapıyor, “devletle” arası iyi olmadığı için malını dış dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.
İkinci grup parasal güç olarak da kuvvetli değil.
Dış dünyayla iş yapan, dışardan borçlanan büyük burjuvazi, Türkiye’nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğine inanan entelektüel kesim, devletin yapısının değişmesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen bir grup bürokrat, birinci grubun destekçileri.
Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir kısmı ikinci grubun arkasında.
İkinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidarı elinde tutmasının mümkün olmadığını kavradığından şimdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşinde.
Cumhurbaşkanı seçimi kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini açıkça ortaya koydu.
Ordu destekli ikinci grup artık seçim de istemiyor.
Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor.
Cuntalardan söz ediliyor.
Peki, darbe olursa ne olur?
Yaşam tarzı Batı’ya daha yakın olan grup orduyla birlikte iktidara gelir ve Batı’nın desteğini kaybeder.
Avrupa buna kesinlikle karşı çıkar.
Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadoğu politikalarını desteklemesi karşılığında darbeyi kabullenebilir aslında. Ama Amerika’nın önünde de ciddi bir engel var. “Demokrasi getireceğim” diye Irak’ı işgal eden bir ülke, dünyaya ve kendi kamuoyuna Türkiye’deki “darbeyi” niye desteklediğini açıklayamaz. Ve Irak faciasından sonra ikinci bir “zorlamayı” gerçekleştirecek gücü yok. İstese de istemese de darbeye karşı çıkacak.
Silahını ve parasını Batı’dan alan bir ordu ve ülke, Batı’dan koptuğunda ne yapacak?
Sanırım uzun zamandır bunu düşünüyorlar ve korkarım bunun cevabını buldular.
Türkiye’de darbe olursa, tarihte bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş yeni bir oluşumla karşılaşacak dünya.
Türkiye, olası bir darbeden sonra, Rusya ve İran’la ortaklık kurmak isteyecek.
Silahı, enerjiyi ve parayı bu iki ülkeden alacak.
Rusya’yla İran’ın elindeki doğal gaz, petrol ve nükleer güç, Türkiye’yi bir süreliğine de olsa ayakta tutmaya yeter.
Ama Rusya, Türkiye, İran bloku dünyanın bütün dengelerini değiştirir.
Ortadoğu’nun kontrolünü tümüyle ele geçirir.
Avrupa’yı küçük kıtasına hapseder.
Kafkaslar’ı, Afganistan’ı, Pakistan’ı kendi gücüne katar.
Müslüman dünyayla yakın bir ilişki kurar.
Petrol kaynaklarına egemen olur.
Çin’le işbirliği yapabilir.
Bu gelişme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya’dan oluşan “Batı”nın dünyadaki etkinliğini inanılmaz bir biçimde azaltır.
Yeni blok asker, enerji ve para açısından çok güçlenir.
Böylece, Türkiye’deki çatlama dünyada büyük bir çatlamaya yol açar.
Eğer Üçüncü Dünya Savaşı çıkacaksa, sanırım, bu çatlamadan çıkar.
“Asla böyle bir şey olmaz” diyebilirsiniz… Niye olmayacağına dair elinizde çok kuvvetli veriler varsa, söyleyin.
Ama, ya olursa… Ki bana çok mümkün geliyor.
O zaman ne yapacaksınız?
Bugün Türkiye’de kamplaşan ve bölünen insanların da…
Türkiye’yi Avrupa dışına itmeye çalışan, eski bir imparatorluk olmanın bir yanıyla çok görkemli, bir yanıyla çok zayıf mirasına sahip olan bir ülkeye küstahça davranan, işbirliği yerine “başöğretmenlik” yapmaya kalkan Avrupa’nın da…
Türkiye politikasında “ikili” oynayıp, kurnazlık ettiğini sanan Amerika’nın da…
Bu senaryoyu bir düşünmesini isterim doğrusu.
Türkiye’de yaklaştığı görülen kanlı bir çatışmanın bütün dünyayı yakması sandığınız kadar uzak bir ihtimal değil.
Hiç unutmayın ki ilk dünya savaşı tek bir tabancanın patlamasıyla başlamıştı.
''Bildiklerini anlat, ama aklı vermeye kalkma, anlatılanları iyi dinle, ama hepsini doğru sanma. Sessiz kalmak, bir şey bilmediğim anlamına gelmez, çok konuşmakta çok şey bildiğini göstermez.
( bir kızıldereli atasözü)
"Ahmet Altan'ın gazetem.net sitesinde Mayıs ayında yazdığı "Üçüncü Dünya Savaşı, Türkiye’den çıkabilir..." başlıklı yazısı önce Le Monde gazetesinde, ardından Alman Stern dergisinde yayınlandı. " (alıntı)
Yazının yanında değilim. Sadece ses getirmiş bir yazı olduğunu duyurmak istedim.
Ama sertlik öyle bir randeye geldi ki, ben de ciddi ciddi iç savaş senaryoları üretmeye başladım. Allah muhafaza! En pis savaş iç savaştır. Filistin'de kardeşler birbirini öldürmeye başladı. Ordaki siyasal güç çekişmesi ne randeye vardı, görülüyor işte.
El-hak, biz sağlam bir uyum kültürüne sahibiz. İç savaş yoktur bu topraklarda. Devlet, nizam demektir. Ve biz Türkler, yöneticileri benimsemesek te, devlete boyun eğeriz. Çünkü devletsizlik daha kötüdür. Bu, Türk yönetim geleneğinin değişmez ilkesidir. Bunu halkımız hep sürdürmüştür.
2. Abdülhamid, Hareket ordusuna bırakıp gidiyor iktidarını. Oysa, saray çevresinde kışlalar var ve emir bekliyor. Ama, kardeş kanı akmaması için bırakıp gidiyor. Sonra, sürgünde iken, bir adamı çıkışıyor sabık padişaha. 'Eğer isyanı bastırsaydınız..." "Hayır!" diyor Hakan. "Kardeş kanı akıtmam"
Aklıma geldi.. Şu ordu tartışmasının altına yazacaktım, nasip olmadı. Ordunun siyasette taraf olmasının sakıncası şu Birinci Balkan Savaşı'nı ordu içindeki siyasetten dolayı kaybettik. Aynen şimdiki Akp-Chp çekişmesi o zamanda da vardı. Zaten şimdi var olan fay hattı o zamana gider. Hürriyet ve itilaf Partisi, muhafazakar ve padişah yanlısı. ittihat ve Terakki Partisi ise reformcu ve meşrutiyet yanlısı. Ast üstüne itaat etmiyor. Genaraller arasındaki siyasal ayrılık, ordunun en önemli görevi olan sevk ve idarenin bozulmasına yol açıyor. Neticede, Balkan milletleri rahatça üstümüze çullanıyor. Düşman İstanbul yakınlarına kadar geliyor. Balkan Savaşı çok önemli bir savaştır. Çünkü Rumeli Türkleri'nden büyük bir göç dalgası da beraberinde geliyor. En büyük hezimetlerimizden oluyor. Sebebini hatırlatalım Ordunun siyaset işleriyle ilgilenmesi.
Yukarıdaki yazının bence en büyük yanılgısı şu Geleneksel kesimi halen sürü olarak adediliyor. Oysa, Akp listelerinde de görüldüğü üzere, artık yüksek öğrenim herkesin malı olmuştur. (Akp'nin üni. mezunu adayı, Chp'ninkinden daha çoktu. Hasan Bülent Kahraman da bu analizi yapmıştı.) Bunu, bazı radikallerin, haber altlarına yaptıkları yorumlardan okuyorum. Ebleh insan diyor ki, 'bizler herşeşi okuruz. Ama siz gazete bile okumuyorsunuz. ' Kendini aydın sanma fütursuzluğu.
Neyse, demek istediğim, tam ortadan cart diye bölünük değil ülke. (Ama yine de genel itibariyle bölünük) Daha önemlisi, beraber yaşama kültürüne sahip. Ama uçlar var. Onlar, toplumu kenarlardan çekiyorlar. İşte Ulusolcular. Bugün de toplumun önemli bir kesimini temsil eden yönetici kişisi, 'Kırmızı çizgimiz Akp' demiş. Alevi federasyonu bunu diyen. Allah'tan bir Alevi okumuşu Akp saflarında siyasete atıldı. Bu laflar çok tehlikeli. Bunu diyorsa o Alevi kişisi, o zaman ben onun biz Sünni'ler hakkındaki düşüncelerinden şüphe ederim. O zaman, meydanlara doluşmalarını sorgularım. Gerekirse demokrasinin rafa kaldırılması istençlerinin olup olmadığını sorgularım.
En zor olan şey, akli denetimi kaybetmemek. Öfkemize yenilmemek. Bizi kenarlara çekmeye çalışanlara direnmek. Gerçekte yaşam tarzları konusunda sorun fazla değil. Karşılıklı eleştiri sürüp gitse de, zor kullanma yaygın değil. Ama yukarıdan birşeyler hep sembol ilan edildiği müddetçe, tehlike olduğu ilan edilince, o zaman her türlü tehlike de gerçekten söz konusu olur.
Kayıt: Jan 25, 2007 Mesajlar: 311 Nereden: ötelerden, ötesizliklerden
Tarih: Prş Hzr 14, 2007 11:20 pm Mesaj konusu:
Bütün ülkeler ikiye bölünecek.
Bu kaçınılmaz.
Hem iç savaş denilen ne ki?
İçi dışı mı kaldı?
Bugün Irakta, Filistinde, Afganistanda, Türkistanda, Çeçenistan da ve hatta Afrika da öldürülenler dış savaş kurbanları mı?
Böyle düşününce iki şehit olunca arşa varıyor feryatlar.
Oysa o kadar öldük ki artık bizim değil başkalarının korkması gerekir ölümden.
Biz hep öldük, biz hep kurban olduk, hep kanımız içildi...
Şimdi bir borcumuz var alınacak...
Bu kan bedeli ödenmeden hiç bir pazarlık ve barış ve suküt olamaz, içte(!) ve ya dışta...
Tarih: Cum Hzr 15, 2007 2:16 pm Mesaj konusu: Ahmet Altan'ın iç yüzü
Değerli arkadaşlar Ahmet Altan'ı tanıyınız Ahmet Altan'ın Korkuyla parçalanmak adı ile yazdığı yazıya okuyucu cevabı gerçekten çok hoş olmuş.
Yazısı
Korkuyla parçalanmak…/Ahmet Altan
Türkiye bitmez tükenmez korku krizleri geçiriyor.
Biz, o kadar uzun zamandır bu krizlerle yaşıyoruz ki artık bunları “normal” sanmaya başladık,
nasıl tuhaf bir haleti ruhiye içinde yaşadığımızı anlayabilmek için başka ülkelere gitmemiz,
oradaki insanların doğal davranışlarını görmemiz ve insanlardan yayılan o özgürlük havasını
solumamız gerekiyor.
Bu ülke neden böyle bir hastalığa tutuldu?
Neden bütün dünyanın ona düşman olduğuna ve onu “bölmek” istediğine inanıyor?
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri hiç bölünmediğine göre bu hastalığın başlangıç
noktasını Osmanlı’da aramamız gerektiğini anlıyoruz.
Osmanlı’nın işgal ettiği toprakların tümü “asıl sahipleri” tarafından geri alındı.
Yunanlılar Yunanistan’ı, Bulgarlar Bulgaristan’ı, Sırplar Sırbistan’ı, Macarlar Macaristan’ı,
Araplar Arabistan’ı Osmanlı’nın elinden kopardı.
İmparatorluğun parçalanması dediğimiz şey aslında toprakların gerçek sahiplerine geri
dönmesiydi.
Silahla aldığımız yerleri silahla koruyamadık.
Zaten bu mümkün değildi.
Tarih boyunca bunu kimse yapamadı.
Romalılar da, İspanyollar da, Portekizliler de, İngilizler de, Hollandalılar da, Fransızlar da
silahla aldıkları toprakları sonunda sahiplerine iade ettiler.
İngiltere ve İspanya dışında kimsenin pek sorunu kalmadı.
İspanya’nın “Bask” bölgesi, İngiltere’nin de “İrlanda” ile yani “isimleri” yabancı olan
bölgeleriyle dertleri vardı, bunları önce silahla çözmeye çalıştılar, olmayınca barışçı bir yol
buldular.
Biz niye parçalanmaktan korkuyoruz peki?
Bu korkunun kaynağı ne?
Bizim, “Kuzey Irak” ya da “Güneydoğu” gibi coğrafi terimlerle andığımız bölgenin gerçek
adının Osmanlı’da “Kürdistan” olması belki.
Değil Güneydoğu’ya, bize ait olmayan Kuzey Irak’a bile “Kürdistan” denmesine tahammül
edemiyoruz.
Bir başka ülkenin dışişleri bakanı, bir başka ülkenin topraklarından “Kürdistan” diye söz etse
tepki gösteriyoruz.
Tepki göstermek sonucu değiştirmiyor, o bölgenin adı Kürdistan.
Çünkü orada Kürtler yaşıyor.
Sanırım, toplum ve devlet, “bilinçaltında” oranın “başkalarına” ait olduğuna inandığı için o
bölgenin de ayrılacağından endişe ediyor.
Bu endişe o boyutta ki, bütün hayatını Türkiye’nin yasaklarla yaşayan bir ülke olmasına
adamış bir darbeci bile “eyalet” düzeninden söz etse onu “bölücülükle” suçlayabiliyoruz.
Eyalet düzenine geçersek Kürtler ayrılacak bize göre.
Devletler, binlerce yıllık alışkanlıklarıyla toprak kaybetmek istemezler, bunu biliyoruz.
Ama hiçbir devletin kendisine ait olmayan toprağı silahla elinde tutamadığını da biliyoruz.
Bunu bilmemize rağmen sürekli olarak silahla, baskıyla, yasakla Kürtleri Türkiye’nin parçası
olarak tutmaya çalışıyoruz.
Neredeyse bütün varlığımızı, bütün enerjimizi, dünyayla ilişkilerimizi “Kürtler Türkiye’den
ayrılacak” endişesi üzerine inşa ediyoruz.
Bu endişe, Türkiye’ye para, zaman, enerji kaybettiriyor.
Kürtler de Türkler de özgürlüklerinden oluyor.
Sürekli bir gerginlik yaşıyoruz.
Mutsuzluk hayatın her yanına nüfuz ediyor..
Bu “ayrılma” korkusu Türkiye’yle dünyayla arasına giriyor, içerde adil bir hayatı bu korku
yüzünden yaratamıyoruz, bu korku yüzünden hukuku zedeliyoruz, bu korku yüzünden devlet
kendi yasalarını çiğniyor.
Bu korku bizi mahvediyor.
Bana sorarsanız, “ayrılmanın” yaratacağı herhangi bir kayıp varsa, ondan çok daha fazlasını
“ayrılma korkusu” nedeniyle kaybediyoruz.
Bu konuyu da bir türlü açıkça, akıl ve mantık ölçüleri içinde konuşamıyoruz.
Bir toplum, bu çağda böylesine büyük bir korkuyla yaşayamaz.
Bu korkunun bedelini de dünyanın en zengin toplumu bile ödeyemez.
Gerçeğe gözlerimizi yummak yerine artık sorunumuzu açıkça konuşmak daha iyi olacak
sanıyorum.
Türkiye, Kürtlerin bu devletin ve toplumun parçası olarak kalmasını istiyorsa, bu ülkede
Kürtlerle Türklerin aynı haklara sahip olmasını sağlaması, Kürtlerin kendini ikinci sınıf vatandaş
gibi görmesini engellemesi gerekiyor.
Baskıyı, yasağı ortadan kaldırmalıyız.
Türkiye bütün vatandaşlarına aynı hakları verirse, bu ülkedeki Türkler bilinçaltlarında “biz
ülkenin asıl sahibiyiz, bizden başka herkes bizim kölemizdir” inancını bilincine çıkarıp bu
inancın tuhaflığını anlarsa bu sorun çözülür.
Korku, korkulan şeyin gerçekleşmesinden daha büyük bedel ödetiyor Türkiye’ye.
En ucuzundan “hainlik” suçlamalarıyla, bunu görmeyi, bunu tartışmayı engellemek toplumun
lehine olmuyor.
Herkesin susmasını istiyoruz.
Susmak gerçeği değiştirmeye yetmiyor.
İnsanlar ölüyor, yasaklarla bütün ülke hapishaneye dönüyor.
Korku, karanlık bir kabus gibi üzerimize çöküyor.
Bölünme korkusuyla, bölünmenin yaratacağını sandığımız zarardan daha büyük bir zarar
yaratıyoruz.
Artık yeter bence.
Her şeyi açıkça konuşalım.
Korkularımız yüzünden işler öyle sarpa sardı ki Evren bile “acaba federasyon mu yapsak”
demek zorunda kalıp “hainlikle” damgalandı.
Korku, korkulandan daha çok zarar verdi bize.
Şimdi korkudan kurtulmanın zamanı.
Bunun, en azından benim bilebildiğim, tek yolu da konuşmak.
Ülkenin geleceğini konuşmanın “ihanet” sayılmayacağını anlamak.
Susmak bizi karanlığa itiyor.
Bölünmeyelim derken gerçeklerin atında ezilerek paramparça olacağız.
Sokağa çıkılamayan şehirler, patlayan suçlar, devlet içinde üste itaatsizlikler, hukuksuzluklarla
o korkunç parçalanma da zaten kendini göstermeye başladı.
Bunu istememe hakkına sahibiz.
Ve istememeliyiz.
Cevap:
Sayın Ahmet Altan,
“Korkuyla parçalanmak” adı altında bir makale yazmışsınız. Okudum, üzüldüm. Kendim için
değil, ülkem için de değil, sizin için üzüldüm. Bu yaşa, bu şöhrete ulaşıp da dünyanın diline
destan olmuş Kurtuluş Savaşımızın nedenlerini hala kavrayamamış olmanız, sizin için
gerçekten üzücü bir durum.
Diğer ülkelerdeki özgürlük havasını solumamız gerektiğini öneriyorsunuz. Oralara gidip
özgürlük havası soluduğumda alacağım koku, kesinlikle sizinkinden farklı olacaktır. O havayı
soluduğumda sizin aksinize ben, bu ülkelerde diğer ülkelerce sınırlanmamış ya da
yasaklanmamış sanayi ve tarım üretimi sayesinde var olan ekonomik özgürlüğün kokusunu
duyarım. Maliyesi IMF’ye teslim edilmemiş, boğazına kadar borca batmamış, üretmeden
tüketmeye zorlanmayan, borç ödemek bahanesi ile kamu kuruluşlarını üç kuruşa satmayan,
göz göre göre bankalarını yabancılara kaptırmayan ülkelerin mali özgürlüğünün mis
kokusunu içime çekerim. Tahkim yasaları ile kirlenmemiş hukuk özgürlüğü, kim bilir ne
güzel kokar. Askeri alanda özgürlük, silah ve donanım konusunda başka ülkelere, hatta tek bir
ülkeye bağlı olmamanın kokusu da çok güzeldir eminim. Oysa sizin özlem duymakta
olduğunuz ve güzel olduğunu sandığınız o koku, bu ülkelerde kimine tanınan kimine
tanınmayan, o çifte standartlı ifade özgürlüğünün pis kokusudur. Sayın Altan, bu ülkede ifade
özgürlüğü, hakaret sınırları dışında kalmak koşuluyla sonuna kadar mevcuttur. Alaylı bir
şekilde gülümsediğinizi görür gibi oluyorum. Hiç gülümsemeyin çünkü bu gerçeği siz bile
çarpıtamazsınız. Bakın; siz bu ülkede istediğiniz gibi yazıyor, konuşuyorsunuz, dokunan yok.
Düşüncelerinize katılmayan bizler tarafından eleştiriliyorsunuz ama siz yine de özgürce
konuşabiliyorsunuz. Oysa o özgür dediğiniz, pek bir özendiğiniz bazı ülkelerde “Ermeni
Soykırımı bir yalandır, Türkler soykırım yapmamıştır” diyeni içeri tıkıyorlar. Siz bu gerçeğin
bal gibi de farkındasınız ama nedense dile getirmiyorsunuz. Onun yerine ülkemizin korku
hastalığına tutulduğunu söylemeyi yeğliyorsunuz. Bu hastalığın tıptaki adı “paranoya”dır ve
bu hastalığa yakalananlara da “paranoyak” derler. Bunun bir de tersi var ama. Bu kadar
rahatlık ve ilgisizlikten kaynaklanan hastalığa da yine aynı tıpta “şizofreni” diyorlar.
Bilgilerinize sunarım.
Şu cümleniz, ne kadar umutsuz bir cümledir: “Osmanlının işgal ettiği toprakların tümü ‘asıl
sahipleri’ tarafından geri alındı.” Yunanlılar Yunanistan’ı, Bulgarlar Bulgaristan’ı, Sırplar
Sırbistan’ı, Macarlar Macaristan’ı, Araplar Arabistan’ı Osmanlı’nın elinden koparmış.
İmparatorluğun parçalanması dediğimiz şey aslında toprakların gerçek sahiplerine geri
dönmesiymiş. Bu satırları yazan, ilkokul mezunu, hayatında tarih okumamış biri olsa
anlayacağım ama bu satırlar sizin eğitim seviyenizdeki bir insana hiç yakışmıyor.
Yunanlılar Yunanistan’ı, Bulgarlar Bulgaristan’ı, Sırplar Sırbistan’ı, Macarlar Macaristan’ı,
Araplar Arabistan’ı Osmanlı’nın elinden kendi başına mı koparmışlar? Bir kere “Yunanlı”
diye bir şey yoktur. Yunan halkı, Yunanistan’da yaşar. Türkçe dilbilgisi kurallarına göre, ya
“Yunan” diyebilirsiniz ya da Yunanistanlı. Yunanlı diye bir şey yoktur. Dil bilgisi “sıfır”.
Tarih ise “eksi”. Yunanların, tarihte Türklerle yapıp da, kazanmış oldukları tek savaş yoktur;
her seferinde bozguna uğramışlardır. Ama her ne hikmetse, savaşı kazandığı halde, masada
toprağı kaybeden hep Osmanlı olmuştur. Yunan’ın arkasında İngiliz gücü olmasa mümkün
müdür bu, sorarım? Bulgarlar Bulgaristan’ı, Sırplar Sırbistan’ı, Macarlar Macaristan’ı kendi
başlarına mı koparmışlardır? Yoksa ikide bir ayaklanıp, doğal olarak da Osmanlı’dan
müdahale gördüğünde, “Yetişiiiin! Müslümanlar, din kardeşlerinizi kesiyorlar!” diye yaygara
koparıp, Rusya’nın desteğini mi sağlamışlardır? Peki Rusya, bu desteği babasının hayrına mı
vermiştir? Araplar Arabistan’ı kendi çabaları ile mi yoksa İngiliz altınları ile mi Osmanlı’dan
koparmışlardır? İngiliz, Fransız, Mezopotamya topraklarında ne arıyordu? Tabii ki, bugün
ABD aynı topraklarda ne arıyorsa, onu!
Romalılar da, İspanyollar da, Portekizliler de, İngilizler de, Hollandalılar da, Fransızlar da
silahla aldıkları toprakları sonunda sahiplerine iade ettiler ama bir farkla. Onlar o toprakları
alırlarken, kimi oraların halkını yok etti, kimi de sonuna kadar sömürdü. O topraklardan
çıktığında geride açlık, hastalık, sefalet ve ölüm bırakarak çıktı. Osmanlı ise silahla aldığı
topraklarda kimsenin diline, dinine, kültürüne dokunmadı; sadece vergi aldı, o yüzdendir ki
Osmanlı topraklarında milliyetçilik kavgaları bu kadar güçlü olabildi. Osmanlı yönetiminde
Bulgar, Bulgar olarak; Sırp, Sırp olarak; Arap, Arap olarak kalabildi. Peki ya bir Raundalı’ya ,
Cezayirli’ye ne oldu?
“Biz niye parçalanmaktan korkuyoruz peki?”
İngiltere ve İspanya neden korkuyorsa, ondan. Üstelik onları bölmeye, içlerindeki halkları
kışkırtmaya çalışan da yok.
Osmanlı’da bölgenin adının ne olduğunun hiçbir önemi yok. Önemli olan sömürgeci
toplumlara karşı ulu önder Atatürk’ün önderliğinde Türkü ile, Kürtü ile, Çerkezi, Lazı,
Arnavutu ile omuz omuza bir kurtuluş savaşı vermiş olmamızdır. Türkiye Cumhuriyetini
birlikte kurmamızdır. Aramızdaki farklılıklar değil, benzerliklerdir. Ama bugün olduğu gibi o
gün de vatanını seven kadar, düşmanla işbirliği yapıp, ülkesine ihanet eden vardı. Bugün de
benzerliklerimiz yok edilip, farklılıklarımız öne çıkarılmak isteniyor.
“Değil Güneydoğu’ya, bize ait olmayan Kuzey Irak’a bile ‘Kürdistan’ denmesine tahammül
edemiyoruz.”
Demek öyle, Sayın Altan. Peki lütfen söyler misiniz Mondros Ateşkes Antlaşması
imzalandığı gün, Musul ve Kerkük kimin elindeydi? Antlaşma kurallarına aykırı olarak,
ateşkes sonrası hangi ülke tarafından pervasızca işgal edildi? Lozan Antlaşmasında çözüme
bağlanamayan bu sorun, Birleşmiş Milletler Cemiyetine intikal ettirildiğinde, hangi ülke
tarafından, kimlerle işbirliği yapılarak aleyhimize çözümlendi.? Efendim?.. İngiltere mi?..
Şeyh Sait mi?.. Sahi mi?..
Biz, döndürülen onca dolaptan sonra bu bölgeyi Irak’a bıraktık. Artık ortada bir Irak
olmadığına göre?.... Gördüğünüz gibi, sandığınızın aksine bölgede söz sahibi olmamız için
her türlü nedenimiz var. Yıllardır sayısız can alan terör organı burada besleniyor, korunuyor
ve palazlanıyor. Hala can almaya devam ediyor. Üstelik adına “Kürdistan” değil, “Güney
Kürdistan” deniyor. Sayın Altan, bu ülkenin adı Güney Kürdistan ise, bunun kuzeyi neresi?!!!
“Tepki göstermek sonucu değiştirmiyor, o bölgenin adı Kürdistan. Çünkü orada Kürtler
yaşıyor.”
Orada Türkler de yaşıyor, Sayın Altan. Üstelik bölgedeki Kürt nüfusu arttırabilmek için oluk
oluk para dökülecek kadar çok Türk yaşıyor. Cümlenizin devamında, sözüm ona alay ederek
yaptığınız “bölücülük suçlaması” edebiyatı da içler acısı. Bizim elimizde içinde
bulunduğumuz tehlikenin belgesi olarak, koca bir tarih var; sizin elinizde ne var Sayın Altan?
Ayrılıkçılık bir korku değil, yeni uydurulmuş haritalarla belgelenmiş bir gerçektir. Bu
toplumun da sorunu iddia ettiğiniz gibi bölünme korkusu değil, planlı, programlı, yüksek
ödenekli bölme çalışmalarıdır. Bu ülkede Kürtlerin Türklerle aynı haklara sahip olmadığını
iddia etmek için insanın gözünü, kulağını kaybetmiş olması gerekir. Bir Kürt bugün bir
Türk’ün sahip olduğu her hakka sahiptir. Meclise bakın, Kürt milletvekillerinin sayısını bir
hesaplayın isterseniz. Danışmanları da saymayı unutmayın bu arada. Ancak parmak hesabı ile
sayamazsınız, size hesap makinesi gerekir. Bu ülkede bir Kürt milletvekili mi olamıyor,
başbakan mı olamıyor, başbakan danışmanı mı, yoksa cumhurbaşkanı mı olamıyor?
Giremediği şehirler mi var? Belli mahallelerde toplanıp, aşağılanıyor mu? Okullara, belli
yerlere girme, belli iş kollarında çalışma yasağı mı var? Bu toplumun, bu devletin ona
sağlamadığı ne var? Bu mu ikinci sınıf vatandaş? Ha, “yüksek makamlara gelen, zengin olan
Kürtler hep aşiret reisleri, ağalar, diğerleri yokluk içerisinde” derseniz anlarım. Ama onun da
hesabını topluma ya da devlete değil aşiret reislerine sormanız gerekir. Gerek ulu önderimiz
Atatürk, gerek İnönü, gerekse Ecevit, zamanında çok uğraştı bu sorun ile ama çözülemedi.
Çözülmesi, bazı şarlatanların işine gelmedi çünkü. Atatürk’ün ölümünden sonra, onun
çizgisinden sapılmamış olunsaydı belki çok şey farklı olabilirdi ama olmadı. Cahil bırakılan
halk ağası için doğup, ağası için yaşayıp, ağası için çalışıp, ağası için ölmeye devam etti. Asıl
bu sorunu konuşmaya ne dersiniz?
Şimdi Kürt halkının biraz geçmişine biraz da özelliklerine bakalım dilerseniz.
- Tarihte hiçbir zaman kendi başına bir devlet olmamış, hep başka ülkelerin egemenliği
altında yaşamış.
- Dil özgürlüğünden bahsediliyor. Diline bakıyorsunuz biraz Arapça, biraz Farsça, biraz
Türkçe; oluyor sana Kürtçe
- Bir alfabesi yok; yazılamıyor. Bunu da mı Türkler engelliyor Sayın Altan?
- Kendilerine ait bir kültürleri yok. En büyük bayramları bile, Türklerin artık kutlamayı
bırakmış oldukları bayram.
Bunlar bir ulus olabilmenin gerekleri ama gelin görün ki, hiç biri tam değil, hiç biri sadece
onlara ait değil. Neyse, bu bizim değil, yoktan bir ulus yaratmaya çalışanların sorunu. Ama
olmayan şeyin, özgürlüğünü tanımamakla suçlanmak kabul edilir şey değil. “Biz ülkenin asıl
sahibiyiz, bizden başka herkes bizim kölemizdir” gibi bir inanç da tamamen sizin ve o yoktan
ulus yaratmaya çalışanların uydurmasıdır.
Asıl sorun, bazı ülkelerin yöneticileri ile kendine aydın diyenlerde Sayın Altan. Biliyor
musunuz ki, bugün birbirine diş bileyen iki ülkenin halkı; İran ve İsrailliler, Antalya
otellerinde aynı çatı altında, hiç sorunsuz bir arada tatil yapıp, huzur içinde, kavgasız,
dövüşsüz yaşayabiliyorlar? Bu ne demektir? Bu, gerçekte halkların birbiri ile bir derdi yok
demektir. Bazı ülke yöneticileri ile sözde aydınlar ortalığı karıştırmasalar, bu dünya üzerinde
insanlar kardeşçe, huzur içinde yaşayıp gidecekler demektir. Asıl tuhaf olan, bu mümkünken,
buna izin verilmemesidir.
Kimsenin susmasını istemiyoruz. Herkes konuşsun ama yalan konuşmasın, gerçekleri
saptırarak konuşmasın. Halkın eğitimsizliğinden yararlanmaya çalışarak konuşmasın.
Evren “acaba federasyon mu yapsak?” demek zorunda mı kaldı yoksa zorunda mı bırakıldı?
Malum “bizim oğlan” emekli oldu ama bazı görevlerin emekliliği yoktur.
Korku insanı dinç tutar, düşmanla işbirliği yapanlara karşı uyanık kılar. Bizim kurtulmamız
gereken “korku” değil “işbirlikçilik”tir. O işbirlikçiler ki; ülkelerini içeriden çürütüp,
çökertirler.
O sokağa çıkılamayan şehirler, patlayan suçlar; sakın çökertilen tarım ve sanayimiz, her geçen
gün artan işsizliğimiz, bir türlü engel olamadığımız yolsuzluklarımız, gazete ve televizyon
programları ile yok edilen ahlak anlayışımızdan olmasın?
Bunu istememe hakkına sahibiz.
Ve istememeliyiz.
Değer Erbora
degererbora@gmail.com
Komplo teorisi olarak gördüklerimiz,bir bakmışsınızki gerçek gündem oluvermiş.Onun için ,ben acizane diyorum ki; çok hassas bir dönemin içindeyiz ve birbirimizin fikriyatına önem ve ilgi gösterelim.Bakarsınız labirent'in içinden çıkma noktasında bir adım atmışınız ve bunu paylaşma ihtiyacını esirgemiyorsunuz.Hadise bu,ard niyeti olanın Allah cezasını versin.(Kendi adıma)Aynı gemideyiz,UNUTMAYALIM.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız