Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 129 Üye Adayı ve 10 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 İlginç sorular
 Dağ Başında...
 İsimler
 Cemil Meriç
 SULUKULE
 Gelenek
 Birleşik Devletler'e ait bazı coğrafik bilgiler
 Dilemmalara, tekliğe, vahdete dair
 CEZA ve Rap
 Töremeyesiceler...
 tahammül
 köy
 eskimiş bir dosta
 J.J.ROUSSEAU ve EMİLE
 Berat Kandili
 Keşke hiç yaşamasalardı!..
 Dilemma
 SANAT'IN TARİHİ
 TNT'ye Kafa Atmak

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Ataol Behramoğlu


Ataol Behramoğlu
Sayfa 1, 2, 3  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Şairler ve Şiirleri
Yazar Mesaj
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 2:48 am    Mesaj konusu: Ataol Behramoğlu Alıntıyla Cevap Ver

AlıntıNeutral
YAŞAYAN BİR ŞİİR ... *

AlıntıNeutral
Sorular: Kemal Özer (Gösteri, Şubat 1982)



Şiirimizde 1960 öncesi yıllardaki anlayışı, bir yazında “şiiri dar ve çok kişisel bir dünyanın sınırları içinde tutsaklaştıran anlayış” olarak niteledin. İlk şiirlerini yayımladığın günlerde bu döneme nasıl bakıyordun? Ozan kişiliğinin oluşumunda 1960 öncesinin payı ve katkısı ne oldu?

1960'lı yılların başlarında, lise son ve üniversitenin ilk yıllarında, şiirlerim “Varlık”, “Yelken”, “Dost” vb. edebiyat dergilerinde yayımlandı. Bu sırada, bilindiği gibi, edebiyat ortamında İkinci Yeni şiirinin egemenliği vardı. Bu anlayışla olan ilişkimi açıklayabilmem için, şair kişiliğimin oluşumunu anlatmam gerek.

Memur çocuğuyum. Çocukluğum Kars'ta, daha sonra ilk gençlik yıllarımın sonuna kadar Çankırı'da geçti. Kars'ın büyüleyici doğası beni çok etkilemiş olmalı. Babam, görevi gereği köylere giderken, beni ve kardeşlerimi de götürürdü. Kars yöresinin sonsuz kırları, içinde kaybolduğum çayırlar hala anımsamak bir yana, kişiliğime sinmiştir diyebilirim ... O yıllarda (ilkokula başlamadan önce) aklımdan şiire benzeyen şeyler geçirirdim. Birtakım şarkıların sözlerini kendime göre değiştirerek söylerdim. Aralarında çok az yaş farkı olan birkaç kardeşten en büyüğü olmam, yalnızlık ve hüzün duygularını bana çok küçük yaşlarda tanıttı. Annem Azerbaycanlı bir ailenin kızıdır. Ev kadınıydı. Fakat özel müzik eğitimi görmüştü. Onun kemanla çaldığı klasik Batı müziği ezgileri, en erken çocukluk yıllarımda iz bırakmıştır. Babam şiir yazardı. Heceyle yazılmış güzel şiirleri vardır. Bugün o şiirlere baktığımda, en çok Kemalettin Kamu'dan etkilenmiş olduğunu görüyorum. Bendeki köklü hece şiiri duygusu buradan kaynaklanıyor olmalı. İlkokulda, ortaokulda şiirler yazdım. Necip Fazıl'ın, Ömer Bedrettin'in o sıralarda okuduğum bazı şiirlerinden derinliğine etkilendim. Lise yıllarında Orhan Veli’nin şiirlerini çokça okudum. Bu şiirler bana yalınlık, aydınlık sevgisi aşılamış olmalı. Yine o sıralarda, Külebi'nin şiirlerini, Dağlarca'nın Çocuk ve Allah ve Toprak Ana’daki şiirlerini severek okuyordum. Lise sonlarda ve üniversitenin ilk yıllarında en çok sevdiğim şair ise Attila İlhan'dı.

Birkaçı dışında Nazım Hikmet'in şiirini tanımıyordum daha. Öteki toplumcu şairleri de okumamıştım. Buna karşılık, Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusufu beni derinden etkilemişti. Bu kitabın yanı sıra, Exupery'nin, Istrati'nin kitapları, Yaşar Kemal'in, Orhan Kemal'in romanları, Aziz Nesin'in “Yeni Tanin”de yayımlanan yazıları daha lise yıllarında toplumcu bir duyarlık kazanmamı sağlamıştı.

Üniversiteye başladığım sırada, 27 Mayıs 1960 sonrası toplumsal ortamının da etkisiyle, toplumcu gençlik hareketi içinde duraksamaksızın yer aldım. “İkinci Yeni”nin önde gelen şairlerinin şiirleriyle de bu sırada karşılaştım. Bu şiirlerden de sevdiklerim, etkilendiklerim oldu. İlhan Berk'in Galile Denizi, Cemal Süreya'nın Üvercinka'sı, Turgut Uyar ve Edip Cansever'in bazı şiirleri ilk aklıma gelenler.

Fakat, daha önce edindiğim insan ve şair kişiliğim, İkinci Yeni 'yi tümüyle benimsememe engeldi. Şiirde açıklığı, yalınlığı, lirizmi seviyordum. Sanatın toplumsal adaletsizliğe karşı çıkmada işlevi olduğuna inanıyordum. Varlık Yıllığı'nda 1961 yılında yayımlanan “Gerçeksiz Yaşam” adlı bir şiirim buna örnektir. Yine o sıralarda, “Dost” dergisinin şiir sayfasını yöneten Turgut Uyar'a bir mektup yazmış, “İkinci Yeni türünde” oyun olsun diye yazdığım bir şiiri göndermiş, “şimdi bu şiiri eminim yayımlarsınız, ama ben bu şiiri oyun olsun diye yazdım, ona kanımdan, kişiliğimden hiçbir şey katmadım. Buna karşılık, asıl kişiliğimi yansıtan şiirlerim yayımlanmıyor” türünden bir şeyler söylemiştim. Turgut Uyar da dergide mektubumu ve o şiiri, ilginç ve uzun bir yanıtla birlikte yayımlamıştı. “Dost”ta bundan sonra, gerçekten değer verdiğim şiirlerim de yayımlanmaya başlamıştı...

İkinci kitabın “Bir Gün Mutlaka “yı oluşturan şiirlerde, bugün de sürdürdüğünü gördüğümüz ozansal özellikler belirmişti. Bu özelliklerin belirmesinde etken olan ortamı, o günlerde “Ant” dergisinde üç ozan arkadaşınla yaptığın çıkışta dile getirdin. Bugün o ortamı nasıl değerlendiriyorsun? O günkü görüşlerinle bugünkü bakışın arasında değişiklik var mı?

1960'lı yılların başlarında Nazım Hikmet'in, daha sonra Ahmed Arif'in şiirlerini tanıdım ve bugüne kadar eksilmeyen bir sevgi ve ilgiyle okumaktayım. Giderek toplumcu şiir geleneğimizi tanıyıp kavradım, benimsedim. Dünya şiirinin birçok ustasını tanıdım. Kendi dilinden okuyabilmeyi büyük mutluluk saydığım Puşkin'in olağanüstü yalınlığından, Lermontov'un romantik tutkulu şiirlerinden etkilendim ... 1970'te yayımlanan Bir Gün Mutlaka adlı kitabımda bütün bunların izleri olmalı ... 1962'den sonraki on yıl, hemen hemen bütün toplumcu gençlik hareketleri içindeydim. Bilimsel sosyalist düşüncenin birçok temel yapıtını da okudum bu yıllarda. “Ant” dergisindeki çıkışta yer almam, işte bütün bunların sonucudur...

Hiçbir görüş olduğu gibi kalmaz. “Ant” taki çıkıştan bu yana on yıldan çok zaman geçti. Duygularımda, bilgilerimde, zevklerimde değişmeler olması doğaldır. Fakat o günden bugüne edindiğim yeni bilgiler, duygular ve zevkler, o sıradaki çıkışın bazı eksik ve yanlışlarını bana göstermekle birlikte, temeldeki haklılığını daha çok duyurdu diyebilirim.

1970 sonrası hızlı siyasallaşma, kaçınılmaz olarak şiire de yansıdı. Birçok ozan, güncel olaylara yapıtlarında yer verir oldu. Slogancılık gibi, soruna “içerden/dışardan” bakmak gibi tartışmalar da bu arada uç verdi. Söz konusu dönemin senin şiirine getirdikleri üzerine diyeceklerin?

“Hızlı siyasallaşma” 1960 sonrasından bugüne uzanan bir süreçtir, bence. Güncel olaylara yapıtlarda yer vermek ise, bizim eski ve köklü bir geleneğimizdir. Fikret'i, Nazım Hikmet'i düşünmek yeter. Bir anlamda her şey günceldir. Hayatımız, üst-üste gelen güncelliklerin toplamıdır. Günceli küçümsemek, sanatçıyı ve sanatı toplumsal gerçekliğin dışına çıkarır. Bu da bazı çevrelerin işine gelebilir. Güncelle ilgilenmeyen bir sanatçıyı düşünemiyorum bile. Polonyalı Şair A. Mitskeviç, Puşkin'le ilgili anılarında, “onunla konuşurken, sanki dünyanın bütün parlamentolarının her gün yayımladıkları siyasal bültenleri izliyormuş duygusuna kapılırdınız” diyor... Öte yandan, şiirin gazete haberciliğinden farklı bir şey olduğunu da bilmek gerek. Pek çok şairin, gerek kişisel, gerek siyasal konularda, güncel durumlardan kaynaklanan sayısız şiiri örnek olarak verilebilir. Güncel bir aşkın da şiiri olur.

Apollinaire 'nin “Rosemonde” şiiri buna örnek sayılamaz mı? Önemli olan, güncel ya da güncel olmayan herhangi bir şeyi, bir zeka, duygu, söyleyiş, vb. seçkinliğine ulaştırabilmek.

Burada sorun, şiir yapılır mı, yaratılır mı sorusuna geliyor... Şiir sadece yapılan (imal edilen) bir şeyse, şairin zamanına, enerjisine, edindiği tekniklerin doğurganlığına bağlı olarak, durmadan çoğaltılabilen bir şey demektir. Fakat aynı zamanda yaratılan bir şeyse, o kadar kolay değil. Keşke, güncel olarak yaşayıp durduğumuz birçok şeyin şiirini yazabilsek. Tevfik Fikret'in “Sis “i, “Hanı Yağma “sı gibi şiirler yazabilsek. ..

Sloganlaşma, bütün. anlayışlar için geçerliliği olan bir şey. Bizde ise toplumcu şiiri karalamak için kullanılan bir suçlama oldu. Konuşma (ve yazı) dili dönem dönem sloganlaşan (Kalıplaşan, klişeleşen) bir şeydir. Bu anlamda toplumcu olmayan şiirin de sloganları bulunur, aranırsa ... Her şair kendi özgün dilini yaratmalıdır. Bu ise, yapay yollarla, zorlamalarla başarılamaz. Uslup, şairin kişiliğinden, dünyaya bakışından ayrı bir şey değildir. İster güncel bir olayı, ister daha genel bir şeyi anlatalım, önemli olan, bu anlatışta yansıyan kişiliğimizdir. Üslup ölü bir teknik, bir sözcükler toplamı, salt bir kurgu değildir. (Siyasal ya da kişisel) çok basit, sıradan bir olayın, durumun vb. yansıtılışına kişiliğimizi koyabilmişsek eğer, slogansal olmayan bir şey yapmışız demektir. Buna karşılık, bir kişiliğin izini taşıyamayan şey, ne kadar bilgece görünürse görünsün, ölü bir teknikten başka bir şey değildir, slogandan farksız bir şeydir.

“İçerden bakmak, dışardan bakmak” sorununa gelince ... yanılmıyorsam Hayali'nin, “o mahiler derya içredir deryayı bilmezler” dizesi aklıma geliyor .. Nazım Hikmet, İspanya İç Savaşı'na katılmadı, faşistlerin saldırdığı ülkelerde- değildi. Hapisteydi. Ama bu konularda en güzel şiirleri yazmıştır. Böylece “ideoloji” kavramıyla karşılaştığımızı sanıyorum. Şu sıralarda üstünde hiç durulmayan bu kavramla ...


Kimi şiirlerinde poetikana ilişkin ipuçlarına rastlIyoruz. Bir dizede “şiirlerle kalbimi ve hayatı araştırıyorum” demiştin. Bir başkasında “Biçim ustalıkları aramayın şiirimde, içimin acıları ya da sevinçleri onu oluştursun istiyorum” ya da “ Yazacağım her şeyin hayatta bir karşılığı olsun istiyorum” diyorsun. Bunların da dışında poetikanı açıklar mısın?

Şiirin, kişilikle çok ilgili bir şey olduğunu yukarda anlatmaya çalıştım. Şairin şiiri, onun kişiliğidir, bütün hayatıdır. Bu anlamda şiirsel yapının neredeyse organik bir şey olduğunu düşünüyorum. Yaşayan, kımıldayan, soluk alıp veren canlı bir organizma ...

Bir şiirinde “Bütün hayatları anlatabilsem” demiştin. 1970'in sonlarına doğru verdiğin ürünlerde yeni ilgi alanlarına yöneldiğin, değişik çalışmalar ortaya koyduğun gözleniyor. “Dörtlükler”, “Mustafa Suphi Destanı”, “İyi Bir Yurttaş Aranıyor” bunların arasında sayılabilir. Bu çalışmaların özellikleri ve şiiriilde kapladığı yer üzerine neler diyeceksin?

Bu soruyla da, epik şiir, lirik şiir ayrımıyla karşılaştığımızı sanıyorum. Dörtlükler'in bir bölümü, Mustafa Suphi Destanı ve İyi Bir Yurttaş Aranıyor’daki şiirler, genellikle epik çalışmalardır. Daha çok, düşüncenin, kurgunun temele alındığı, anlatıya yaklaşan şiirler. Fakat bu tür çalışmalarda da kişisel bir bakışın, coşkunun önemi olduğuna inanıyorum, Yoksa özgün bir şiirden, giderek şiirden söz etmek güçleşir. Ortada sadece düşünce ve teknik kalır.

Şiir serüveninin birikimine bugün baktığın zaman neler düşündürüyor sana? Gerçekleştirmek istediklerini ne ölçüde gerçekleştirdin? Vardığın sonuç önümüzdeki günlerdeki çalışmalarına nasıl yansıyacak?

İlk şiir kitabım 1965'te yayımlanmıştı. O günden bu güne sekiz şiir kitabım yayımlandı. Ortalama, iki yıla bir kitap düşüyor. Kitaplarım genellikle yeni basımlar yapıyor, yapmakta. Bunu, şiiri en içtenlikli, en yalın bir söz olarak düşünmeme borçlu olduğumu sanıyorum. Çünkü içten ve yalın bir sözün her zaman bir önemi olduğuna ve hep olacağına inanıyorum. Düşündüklerimi, duyduklarımı, elden geldiğince ilk biçimleriyle, mekanikleştirmeden aktarmaya özen gösterdim. Çünkü şiiri şiir yapan şeyin o insanca sıcaklık, kendiliğindenlik olduğunu düşündüm hep. Ama bu, şiirin bir çırpıda yazılıp, tamamlanan bir şey olması da demek değildir. Bir şiir üzerinde aylarca, bazen daha uzun süreler çalıştığım oluyor. Her -seferinde, başlangıçtaki o duygu birikimini yakalamaya çalışıyorum. Yoksa şiir mekanik bir söz yığınından başka bir şey olamaz diye düşünüyorum. İçinde insanca bir sıcaklığı, bir yüreğin çarpışlarını taşımayan şiirler, ne ölçüde biçimsel yetkinliğe sahip görünseler de dar çevrelerde geçici modalar oluşturmaktan öteye geçemeyeceklerdir kanısındayım. Ve bu sorun, bugünkü şiir ortamımızın önemli bir olgusu olarak görünüyor bana. Türkiye gibi büyük, köklü bir şiir geleneği olan bir ülkede, şiir kitaplarının az tirajlarda basılıp satılması, şairler için övünç nedeni olmamalıdır. Şiir okurunun, şiirde felsefi anlamda bir bilgiden, ses ve söz oyunlarından çok daha fazla, yalın, içten sözlere gereksinimi olduğunu kavramalıyız. Burada şairin insan olarak kişiliği de önem taşıyor. Bir insan ve yurttaş olarak, çağın, toplumun bütün duygularını derinliğine tanımak ve yaşamak. Her anlamda, yaşanan dönemin bir parçası olabilmek. Ancak böylece onun tanığı ve sözcüsü olunabilir diye düşünüyorum. Şiir soyut, kurgul bir düşünce alanında değil, yaşanan her anın somut elle tutulurluğundadır, bence ... Bundan böyle (epik ya da lirik) çalışmalarımda da bu düşüncelerim çıkış noktam olacak. Üslupla ilgili görüşlerimi yukarda belirtmiştim. Daha dar ve teknik anlamda biçim konusunda ise, önceden belirlenmiş bir ilkem yok diyebilirim. Uyak kullanmayı seviyorum. Sözcüklerin seçiminde (çok katı biçimde olmasa da) hece sayılarına, uzunluk ve kısalıklara, sesli ve sessiz uyumlarına önem veriyorum. Geleneksel kıta (ve beyit) düzenine yatkınlığım var. Öte yandan konuşur gibi, uzun ve birbirini aralıksız izleyen dizelerle yazmayı da seviyorum. Bu anlamda bir kalıplaşma ve katılaşma bana yanlış görünüyor. Teknik de, dünya görüşü gibi, duyarlık gibi, hayatın kendisi gibi, gelişen, yeni boyutlar ve ayrıntılar kazanan bir şey olmalıdır diye düşünüyorum.


(*) Bu konuşma, “Şairin şiiri, onun kişiliğidir, bütün hayatıdır” başlığıyla yayımlanmıştır.


En son gunfrfd tarafından Sal Hzr 26, 2007 6:10 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 2:50 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR


Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

(1977)


En son gunfrfd tarafından Pzr Hzr 24, 2007 9:02 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 2:52 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

AlıntıNeutral
ORGANİK ŞİİR

AlıntıNeutral
(Adam Sanat, Mayıs 1988)


Birkaç kez kullandığım bu deyimi biraz açmak istiyorum. “Organik”, canlı organlarla, canlı organizmalarla bağıntılı olan demek. Onu, yapay (synthetique), yapmacık (artificiel) ve mekanik (makineyle yapılan) kavramlarının tümünün birden karşıtı olarak kullanıyorum.

Her sanat yapıtının birtakım kurallara, ilkelere bağlı olarak oluşturulduğu kuşkusuz. Tüm sanatların hem kendilerine özgü, hem de genel kural ve ilkeleri var. Herhangi bir sanat alanında ürün veren kişinin gerek bu alana, gerek sanatın geneline özgü kuralları, ilkeleri şu ya da bu ölçüde bilmesi gerekir. Bu kural ve ilkeler zaman içinde değişmelere uğruyor, kimileri ortadan kalkıyor, yeni kurallar, ilkeler oluşuyor. Tüm bunlarda kuşku yok. Fakat acaba, bir sanat ürününün oluşumunu sağlayan kuralları iyi bilmek, iyi uygulayabilmek hatta yeni yöntemler, ilkeler geliştirmek, bir sanat yapıtı yaratmaya yeterli midir?

İyi bir kural bilgisi ve uygulamacılığıyla iyi bir teknisyen olunabilir. Ama salt bunlarla sanatçı olunabileceğini sanmıyorum. “Organiklik” kavramı ve karşıtı olarak düşündüğüm kavramlar da sanırım bu noktada çıkıyor karşımıza.

Her iyi, özgün sanatçı, ürün verdiği alana yeni tema, konu, üslup, biçim öğeleri getirir. Kimi kuralların değişmesine, belki ortadan kalkmasına yol açar. Bu, aynı zamanda şu demek: O, yapıtında, kendi kişiselliğinin, kendi varoluşunun izlerini duyuran kişidir. Bu olgunun ise, sanatçının kuralları iyi bilme ve uygulama becerisinden, bir usta olarak yeni teknikler, yöntemler geliştirebilmesinden ve hatta onun ideolojisinden (dünya görüşünden) daha öte, daha karmaşık bir şey olduğunu düşünüyorum. Kuşkusuz ki tüm bunlarla birlikte, fakat aynı zamanda, onun salt kendi oluşuyla, kişiselliğiyle, bu kişiselliğin en derin, en karmaşık yanlarıyla ilgili bir olgudur bu. Sanatçılıkla teknisyenliğin ve daha genelde de sanatla bilimin ayrıldığı noktalar da sanırım buralardır.

Kişisellik (bir ölçüde, bireysellik) kavramıyla, bireycilik kavramını karıştırmamak gerekir. Bireycilik bir dünya görüşü ve ona bağlı bir yöntemdir. Kişisellik ise, kanımca, sanatsal yaratının temel koşuludur. Bu da, yukarda değindiğim gibi, kuralları bilmenin, onları başarıyla uygulayabilmenin, yeni ve özgün yöntemler geliştirebilmenin ötesinde, bunları içeren, ama daha karmaşık bir kavramdır. Sanatçının bir insan, bir birey olarak varoluşuyla, kendi oluşuyla, (kimi kez kendisinin de yeterince bilincinde olamayabileceği) bir dizi karmaşık olguyla ilgilidir. Sanatsal yaratı, bir anlamda, bir ölçüde, bu olguların dürtüsüyle, onların araştırılması, irdelenmesi gereksinimiyle gerçekleşen bir oluşumdur. Bu ise, teknik bilgilere sahip oluşun, onları başarıyla, beceriyle uygulayabilmenin ötesinde bir şeydir.


Şiire gelelim. Toplumsal ya da bireysel bir tema, şiirin çeşitli kurallarına uygun olarak işlenebilir. Bunu yapan şair, yeni kurallar, yeni yöntemler önermiş, geliştirmiş bir kişi de olabilir. Fakat bu ürünlerde şairin kişisel varoluşunun, salt kendi oluşunun özgünlüğü, anlatılan şeyin sahiciliği, yaşanmışlığı duyumsanmıyorsa, mekanik, yapay, yapmacık bir ürün söz konusu demektir. Bizim özellikle Divan şiirimizde, yer yer Halk şiirimizde bu türden örnekler pek çoktur. .. Şiirin sadece kural bilgisi ve teknik uygulama becerisiyle yazılabileceğini sanmak, (toplumcu, bireyci, klasist ya da modernist olalım, farketmez), şiir sanatından çok, güzel söz söyleme (belagat), süsleme (tezyin), güzel okuma (inşat) vb ... sanatlarıyla ilgili bir anlayış olsa gerektir.

Bir “söz sanatı” olarak şiir, “söz”ün sanatsal kullanımının çeşitli yöntemleriyle, kurallarıyla, ilkeleriyle ilgilidir kuşkusuz. Bu yöntem ve kurallar, sanatın öteki alanlarındakinden daha az karmaşık ve çetrefil de değildir... Buna karşılık, “söz”ün dolaysızlığı, doğrudanlığı, şiire öteki sanatlar arasında en organik olabilme şansını da tanımaktadır. .. Günümüzde, çağımızda şiirin bu özelliğinin daha da önem taşıdığına inanıyorum. Sanatın çeşitli alanlarında (resim, müzik, sinema, roman, vb ... ) iyi, hatta orta bir teknisyenlik ürünü olmanın ötesine geçemeyen yapıtlar, belli bir kullanım (tüketim) değeri taşıyabilmekte, bu nedenle de kendilerinden sanat ürünü olarak söz edilebilmektedir. Şiir için aynı şeyin geçerliliğini söylemek olanaksız ... Kimilerince şiirin artık tükenmişliği, yaşamını tamamlamışlığı olarak görülen bu olguyu, ben tekniksel gelişmelere, buluşlara, modalara öteki sanatlar ölçüsünde bağımlı olmayan şiirsel sözün dolaysızlığının, organikliğinin bir sonucu olarak görüyorum. Kişisel, içten, dolaysız sözle her zaman duyulacak gereksinim açısından, bunu şiirsel yaratının büyük olanağı sayıyorum ...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 2:53 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BEN ÖLÜRSEM AKŞAMÜSTÜ ÖLÜRÜM

Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Şehre simsiyah bir kar yağar
Yollar kalbimle örtülür
Parmaklarımın arasından
Gecenin geldiğini görürüm

Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Çocuklar sinemaya gider
Yüzümü bir çiçeğe gömüp
Ağlamak gibi isterim
Derinden bir tren geçer

Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Alıp başımı gitmek isterim
Bir akam bir kente girerim
Kayısı ağaçları arasından
Gidip denize bakarım
Bir tiyatro seyrederim

Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Uzaktan bir bulut geçer
Karanlık bir çocukluk bulutu
Gerçeküstü bir ressam
Dünyayı değiştirmeye başlar
Kuş sesleri, haykırışlar
Denizin ve kırların
Rengi birdenbire karışır

Sana bir şiir getiririm
Sözler rüyamdan fışkırır
Dünya bölümlere ayrılır
Birinde bir pazar sabahı
Birinde sararmış yapraklar
Birinde bir adam
Her şeye yeniden başlar
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 2:55 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

AlıntıNeutral
YAŞAYAN, ORGANİK BİR ŞİİR ...

AlıntıNeutral
(*) Istanbul 1. Uluslararası Şiir Forumu'nda (Poesium) sunulan bildiri.
Mayıs 1991



İnsanın ne olduğu, ne olması gerektiği, geleceğin ne olabileceği, ne olması gerektiği konularındaki tartışmalarda söyleyecek farklı bir sözüm yok.

Ölümü ve bireysel yokoluşu en yalın, kaçınılmaz, trajik gerçekler olarak algılamama karşın, kolektif bir insanlık bilinci, yarının kuşaklarına daha iyi bir gelecek hazırlamak sorumluluğu gibi kavramların gerçekliğini, değerini, önemini yadsımıyorum.

Şiirin bu kavramlarla ilişkisini de ...

Ancak, şiir (ve genellikle sanat) dediğimiz şeyin etkisinin, öneminin, değerinin, bunların ötesinde, farklı bir yerde olduğunu düşünüyorum.

Fakat böylece savunduğum, “şiir kavramlarla değil, sözcüklerle yazılır” karşı görüşü de değil. Ve gizemsel bir sanat anlayışıyla da ilgim yok.

Kavramların da, sözcüklerin de, gizemin de ötesinde, başka ve çok daha karmaşık bir olgu ...

Yaşamak dediğimiz şeyin elle tutulurcasına somut bir karşılığı; yakıcı bir gerçeklik duygusu uyandıran sözler, anlamlar ...

Yaşamın çoğu kez tekdüzeliğine, ölümün soğuk, katı, soyut gerçekliğine karşı, yaşamakta oluşun, yakıcı, hakiki, elle tutulur, somut gerçekliği ...

Sonsuz akışta bir an ...

Böyle bir an'ı, anılan, zaptedebilme, kaydedebilme tutkusu ...

Varoluşun canlı bir modeli, karşılığı. Taklidi değil...

Bir anlamlar, imalar, sesler, görüntüler, gözlemler, izlenimler, düşünceler, duygular, duyarlıklar sağnağı. ..

Bilinciyle, bilinçaltıyla, bilinç üstüyle, bilinç dışıyla ... bütünüyle insan...

Böylece şiirin matematik, ya da felsefe olmadığını söylemiş oluyorum.

Herhangi bir gizemle de ilgisi bulunmadığını ... Bir kişilik ve duyarlık sorunu.

Ölümün kaçınılmaz zaferine sözcüklerle gölge düşürmek ... Akıp giden, akıp gitmekte olan anların yeniden yaratılması, diriltilmesi, varoluşun yeniden, yeniden sonsuzca vurgulanması. .. Onu yenilenmiş ya da yeni anlamlarla, yeni, kişisel ve. benzersiz bir ses tonuyla zorlayarak ...

Sözlüksel anlamların kişisel deneyler, yaşantılar, algılar ve değerlendirmelerden geçerek ve bir şiirdeki başka anlamlarla ilişkilenerek kazandığı, ve kişisel bir ses tonunun onlara kazandırdığı yeni ayrıntılar, yeni anlamlarla ...

Mekanik bir sözcükler, kavramlar, ezgisellikler sıralanması, toplamı değil...

Yaşayan, varoluşsal, organik bir yaratı...

Kavramları soyutlaştırarak, susleyerek, sentetik metaforlara dönüştürerek “şiirselleştirme” çabası değil... Sözcük cambazlığı, zekâ gösterisi, buluş becerisi değil...

Yaşayan, organik bir şiir. ..

Şiirin ve yanı sıra (müzik ve resim başta gelmek üzere) belli ölçülerde tüm sanatların güne tanıklıkları ya da geleceklerinin tartışılmasının ancak böyle bir anlayıştan yola çıkarak anlamlı olabileceğini düşünüyorum ...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 3:00 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BEN Mİ? EVET..

Ben mi? evet...
Bir gün çıkıp gideceğim kapıları, evleri, dergileri, hüzünler bırakarak...
Bir çiçek merhaba diyecek...
Hoşgeldin diyecek dağ...
Orman gülümseyecek...
Anımsayışların, bekleyişlerin, ümitlerin ya da ümitsizliklerin
Hırsların, yarışların, tasaların kalktığı yerde
Tam anlatının, salt anlatının kaldığı yerde başlayacak şiir...
Hiç kimseye seslenmeyen, kendi kendine yeten sadece...
Kendi mantığı; kendi güzelliği içinde tutarlı...
Ama halkın yaşantısı girecektir oraya, çünkü yaşayan büyük bir şeydir halk...
Deniz ve ufuk girecek, karınca yuvaları, gökyüzü, kozalaklar
ve kopuk ve artık hasetsiz bir aşk...
Yani sevişmek denizle, koşulsuz, önyargısız, hesapsız...
Yani uzanmak ve düşünmek binlerce yıl..
Doğan, ölen ve yaşayan şeyleri...
Doğumu, ölümü ve yaşamayı
Yani dingin ve büyük olan herşeyi anlatmak...

Ben mi?evet. çıkıp gideceğim bir gün...
Tasasız, gözyaşsız, geride birşey bırakmadan ve birşey beklemeden ilerde...

Sadece yağmur sularından pırıl pırıl bir yürek
Artık kendi kendinin anlamı ve nedeni olan bir yürekle...


En son gunfrfd tarafından Pzr Hzr 24, 2007 8:58 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 3:05 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

AlıntıNeutral
ŞİİR ÖLÜR MÜ?

AlıntıNeutral
(Sanat Emeği, Nisan 1979)


Şiirin bir sanat türü olarak yaşamını artık tamamlamış olduğu, etkisinin dar bir meraklılar çevresinin dışına taşamayacağı son zamanlarda çok sık tekrarlanan bir yargı oldu. Batı Avrupa ülkelerinde (ve genel olarak gelişmiş kapitalist ülkelerde) şiir kitaplarının gerçekten çok düşük baskı sayıları, bu yargıya kanıt olarak gösteriliyor.

Şiir çağdaş bir sanat türü olarak işlerliğini yitirmiş midir gerçekten? Yaşamını tamamlamış mıdır? Ya da dar bir meraklılar çevresinin dışına taşamayacak mıdır etkisi? Bizim ülkemiz gibi halk yazını geleneklerinin (ve böylece şiirin) etkinliğini hala sürdürdüğü toplumlarda da, kentleşme, makinalaşma süreçlerine bağlı olarak, kapitalist ülkelerde görüldüğü üzere, şiir gitgide yaşamın dışına atılırken, yığınsal iletişim araçlarıyla sunulan (dizi film-fötoroman vb.) türünden “çağdaş” “sanat” ürünlerinin etki alanları mı genişleyecektir hızla? Ye giderek, böyle bir yok oluş, sanatın tüm dallarındaki özgün ürünler için de söz konusu değil midir?

Yığınsal iletişim araçlarının duygularımız ve düşüncelerimiz üzerinde karşı konulmazca egemen olduğu, onları yönlendirdiği, koşullandırdığı, tek tipleştirdiği bir zamanda, sanat yapıtının alıcıya “bir tüketim metaı” olarak sunulduğu bir toplumda, iş dönüşü çağdaş kentlerin yoğun trafiğinden geçerek evine güçlükle dönebilen bir insandan, özgün bir sanat ürünüyle ilgilenmeye zaman ayırmasını, bu yapıt üzerinde dikkat yoğunlaştırmasını nasıl bekleyebiliriz?

Ne yapmalı öyleyse? Tüketim toplumunun isterlerine mi uydurmalı sanatı? Romancılar, ressamlar, sinemacdar, şairler, “best - seller” türünün tüm sanatalanlarına uygulanabilir kalıplarını mı uygulamalılar? Şiir bu kalıplarauydurulabilir mi? Yoksa, has şiir her zaman çok az kişinin zevk aldığı bir sanat türü olmuştur diye avunarak, yaygınlaşmak kaygısı bir yana, yüceltmeli mi bu dar çerçeve içinde kalışı, bazı çevrelerin ülkemizde de yapmakta oldukları gibi? Bu soruların yanıtını bir an için erteleyerek, “tüketim sanatı” konusuna dönmek istiyorum yeniden.

Kapitalist ve kapitalizme bağımlı ülkelerde sanat ürünlerinin de tüketim metaı durumuna getirildiği, egemen sınıfların elindeki yığınsal iletişim olanaklarıyla (televizyon, sinema, büyük gazeteler ve yayınevleri) bu tüketim sanatının geniş yığınlara sunulduğu, kapitalist sömürü çarkı ve yaşam tarzıyla serseme dönmüş, robotlaşmış insan yığınlarının bu programlanmış “sanat” ın alıcısı olmaya zaten hazır oldukları gerçeğini; bir başka deyişle, kapitalist toplumun bu alandaki işleyişini göz önünde bulundurmadan ve bu toplumların değişeceği gerçeğinin bilincini taşımadan, “şiir ölüyor mu?” ya da "çağdaş dünyada sanatın yeri nedir?” sorularına doğru bir yanıt bulma olanağı yoktur.

Tüketim toplumu ve buna bağlı olarak tüketim sanatı olguları, bir süredir bizim toplumumuzca da yaşanmaktadır. Televizyon, sinema, yığınsal basın ve yayın organları yoluyla tüketim toplumunun kalıplarına ve isterlerine uygun sığ, yüzeysel, tek tip ve çoğu kez gerçeklerden saptırıcı duygular ve düşünceler yaratılmaktadır yığınlarda. “Tüketim toplumu sanatı” ve bu “sanat”ın yığınsal iletişim araçlarıyla ilişkisi, ayrıca ve önemle incelenmesi gereken büyük, güncel bir sorundur. İlerici ya da özgün sanatçılar, “tüketim toplumu sanatı"na karşı, böyle bir olgunun var olduğu her yerde savaş vermektedirler. Ve bu savaşta, hiç kuşkusuz; yığınsal iletişim olanaklarından özgün sanat yapıtları da yararlanmaktadır. Televizyonda dizi film olarak Kaçak ya da Colombo gösterilmiyor sadece; Hamlet'i de izleyebiliyoruz aynı yığınsal iletişim aracından. Yayınevleri” best-seller” yayımlamıyorlar sadece, özgün sanat yapıtları da yayımlıyorlar. Sinemalarda sadece tüketim metaı ürünler sergilenmiyor, vb. Kuşkusuz, yığınsal iletişim araçlarının sömürücü güçlerin elinde olduğu kapitalist ülkelerde, ilerici, özgün sanat yapıtlarının tüketim sanatına karşı verdiği savaş eşit olmayan, çok güç koşullarda geçiyor. Ve bu savaşı, siyasal alandaki savaştan bağımsız ve ayrı düşünmek de yanıltıcı olur.

“Tüketim toplumu sanatı” konusundaki bu saptamadan sonra, şimdi yeniden, yukarda sorduğum bir soruyu, biraz daha kapsamlı olarak tekrarlayacağımNeutral Tüketim sanatının kalıplarına, öz ve biçim özelliklerine ne kadar karşı olursak olalım, yaşadığımız çağdaş dünyada, hem sosyalist, hem kapitalist ülkelerde, temelleri hiç kuşkusuz farklı olmakla birlikte, günlük yaşamda benzerlikler gösteren kentleşme, endüstrileşme olguları, günümüz ilerici sanatçısının ilgi alanını olduğu kadar, anlatım biçimlerini de zorlamayacak mıdır? Ne kadar doğru ve önemli düşünceler, ne kadar soylu duygular savunursak savunalım, etkili olmak, yaygın olmak, yığınlarla bağıntı kurabilmek için, toplumun somut konumunu, somut isterlerini olduğu kadar, yığınsal iletişim araçlarının bugünün toplumlarındaki yerini, yapısal özelliklerini ve olanaklarını da göz önünde bulundurmak zorunda değil miyiz?

Bu anlamda sinema, öteki sanatlar arasında en avantajlısı olarak görünüyor. Tekniksel gelişmenin doğrudan doğruya sonucu olan bir sanat sinema. Görsel bir iletişim aracı oluşu, içinde bütün sanat dallarıın özelliklerini barındırabilmesi, sinemayı geniş yığınlara kolayca ulaştırabiliyor. Romancılar, öykü ve oyun yazarları da yığınsal iletişim araçlarının olanaklarından yararlanabiliyorlar. Özellikle televizyon ve sinema yoluyla, özgün anlatı yapıtları (hiç değilse konuları, bildirileriyle) bir anda milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Senaryo diye yeni bir anlatı türü doğuyor tekniksel gelişmenin sonucu olarak. Anlatı yapıtlarında sinema tekniğinin etkilerinden söz edilmeye başlanıyor. “Best-seller”ların yanı sıra özgün, seçkin anlatı yapıtlarının da geniş yığınlara ulaşabildiğini, üst üste yeni baskılar yapabildiğini görüyoruz. Buna karşılık şiirin etki alanının genişlemesinde hiç değilse gözle görülür bir ilerleme yok. İşte bunun nedenini tartışmak, somut yanıtlar aramak gerekiyor.

Yığınsal iletişim araçları yoluyla okura (dinleyiciye, seyirciye ) şiir sunulması, kaset, vb. türünden araçlarla şiirin yaygınlaştırma olanaklarının zorlanması, meslek örgütlerimiz yoluyla yayınevlerinin şiir yayımlama yönünde etkilenmesi ve uyarılması, yayın kooperatifleri kurulması, şiirlerden oluşan ya da kaynaklanan filmler ve oyunlar yapılması, hiç kuşkusuz, onun etki alanını genişletecektir. Ancak, kanımca, sorun sadece buralarda düğümlenmiyor. Şiirin çağdaş dünyadaki yerini, işlevini tartışırken, onun bir sanat türü olarak yapısını, anlatım özelliklerini ve olanaklarını da irdelememiz gerekiyor.

Günümüz Sovyet edebiyatının önde gelen kuramcı ve eleştirmenlerinden Aleksandr Mihaylov, günümüz Sovyet şiirinden yola çıkarak yukarda tartıştığımız sorunlara değiniyor ve “yığınsal kültür” konusunda şu saptamada bulunuyor:

“Duyguları bir algılama eylemsizliğine, aklı ise tembelliğe çeken yığınsal kültürün güçlü saldırısı önünde, insanlığın işleyip biriktirdiği ahlaksal ve tinsel (manevi) değerlerin korunması için kaygı duymak gerektiğinde kuşku yoktur."

Mihaylov bu saptamadan sonra, yığınsal kültürün saldırısına karşı söz konusu değerleri savunmada çağdaş şiirin duyduğu kaygıyı, “içsel yaşamın bağımsızlığı” konusunda onun nasıl bir “kendi kendini savunma” eğilimi içinde olduğunu belirterek şöyle sürdürüyor düşüncelerini:
.
“Sorun da burada zaten. Durmaksızın genişlemekte olan 'yığınsal kültür' geleneksel, direşken değerlerin salt karşı konuluşuyla durdurulamaz. Gerçek kültürün, hiç değilse şiirin, yukardan bir tavırla karşısına aldığı alan, çağdaş yığınsal bilgilendirme araçlarının sınırsız denebilecek olanaklarından yararlanan 'yığınsal kültür'ün istilasına uğramaktadır. .. Ye bu anlamda şiir, öyle görünüyor ki, öteki sanatların en tutucu olanı. Betimleyici sanatlar, müzik, sinema, tiyatro; edebiyat alanında da anlatı ve oyun yazarlığı, dünyada bugüne dek bilinmeyen yenilikleri kendilerine bağımlı kılmak için farklı önemde girişimlerde bulunmakta, ve hatta korku ya da umutla dünyanın geleceğine bakabilmektedirler. Şiir ise, rasyonalizmin ve yararcılığın (utilitarizm) saldırısına karşı bağımsızlığını koruyor.

Mihaylov şu sonuca varıyor saptamalarından:

“Bu özel savunu konumunda şiirin işi kolay değil. Saldırı ise daha da güç. Fakat başarıyı etken bir saldırı taktiği getirebilir ancak. Makina ve hesap dünyasının ancak gözüpekçe istilası, bu dünyayı içerden duygusal olarak bezeyebilir, iyilik ve insancıllık ışığıyla aydınlatabilir onu ... Makinalaşmış bir dünyada şiirin bağımsızlığı konusunda aşırı bir kaygı, onu yaşamdan büsbütün yalıtlayabilir ve toplumun tinsel (manevi) kullanım alanı dışına çıkararak seçkinler için küçük ve yalnız bir vahaya çevirebilir. Düşüncenin duygusal yükü, tinsel aydınlanmaların gücü ve bunların felsefi derinliği; işte lirik şiirin gelişmesinin ve epeyce geniş olsa bile yine de geleneksel çevrenin kapalılığını aşmasının olanaklarından biri budur. Toplumsal yaşamdaki karşıtlıklar, insan t:utkularının ve kişiliklerinin aykırılıklan ise şiire bir kapsamlılık ve bir destan genişliği kazandıracaktır...”

(“Voprosıy Literaturıy”, Mart 1977)

Mihaylov'un düşünceleri özetle böyle. Söz konusu yazı, “yığınsal kültür” olgusunun ve bu kültürün özgün sanatsal yaratıyla çelişkisi sorununun sosyalist bir ülkede de geçerliliği olduğunu göstermesi bakımından ayrıca ilginç.

“'Şiir ölür mü?” sorusuna dönmek istiyorum yeniden. İnsanlık tarihi kadar uzak ve köklü bir geçmişi olan şiir, insanın yaşam önündeki duygularının en katıksız, en içten gelme bir anlatımı olarak, ölmek bir yana, sanırım bütün bir gelecekte de varlığını sürdürüp gidecektir. İnsanın öz değerleri dediğimiz, yüzyıllar boyunca “işlenip biriktirilmiş” duygusal ve düşünsel değerler daha da derinleşip boyutlanarak varlıklarını sürdürdükçe, yani insan var oldukça, şiir de derinlik ve boyut kazanarak varlığını sürdürecektir. “Rasyonalizmin ve yararcılığın saldırısına karşı” vermekte olduğu” bağımsızlık” savaşı, bir başka deyişle, öteki sanatlar içinde bu anlaında “en tutucu” sanat oluşu, şiirin en katıksız, en doğrudan, en içten gelme sanat oluşuyla ilgilidir. Biçimleri tekniğe çok bağımlı sanat ürünleri, hızla yaygınlaşabilmelerine karşın, bu tekniğin eskimesine koşut olarak hızla eskiyebilmekte iken, şiirin zaman önünde direnme gücü, yine bu katıksızlığı, doğrudanlığı ve içten gelmeliğinin sonucudur. Ancak, şiir elbette “seçkinler için bir vaha” olmamalı, elbette “toplumun tinsel kullanım” alanının dışında kalmamalıdır. İlkesiz bir yaygınlaşma adına “rasyonalizmin ve yararcılığın” ayartısına kapılmak şiir için nasıl ölümcül bir tehlikeyse, toplumun somut güncel yaşantılarının dışına düşmek, “yığınsal kültür” olgusunu görmezden gelmek de aynı derecede ölümcül bir durumdur. Şair böyle bir durumda, savunduğunu varsaydığı “özdeğerler”i belirsiz bir gelecek adına savunuyor, geleceği yaratacak olan bugünü etkileme, yönlendirme olanağından el çekiyor, alanı tümüyle “yığınsal kültür” ün yaygınlaşıp kökleşmesine terk ediyor demektir.

Sorunu şöyle koymak gerekiyor öyleyse: Günümüz şairi çağdaş olmak, yığınlarla bağıntısını koparmamak, “toplumun tinsel kullanım alanı” dışına düşmemek için, özde ve biçimde ne gibi arayışlar içinde olmalıdır? Her şairin kendi araştırmalarıyla yanıtlayabileceği, genellemelere bağlanabilecek bir soru olmamakla birlikte, çağımız şiirinin bazı örneklerinden yola çıkarak bir yanıt bulabiliriz yine de. .

Mayakovski, Nazım Hikmet, Brecht, Eluard, Ritsos, Neruda gibi şairler insanlığın yüzlerce yıldır “işleyip biriktirdiği” özdeğerleri savunmanın ötesinde, geniş yığınlarla ilişki kurmayı da başarabilmişlerdir. Tüm bu şairlerin ortak yanı, belli bir dönemden sonra, şiirlerini halklarının, toplumlarının ve insanlığın yazgısıyla somut olarak bağlamış olmalarıdır. Şiir çalışmalarına biçim ve anlatım açısından bakarsak, Mayakovski ve Nazım Hikmet'in sözcük, ritm, ölçü, tür ve konu alanlarında şiiri nasıl demokratlaştırmış ve zenginleştirmiş olduklarını görüyoruz. Brecht'in olabildiğince yalınlaştırılan, düşünceye indirgenen şiiri, Eluard'ın lirik yalınlığı, Neruda'nın gittikçe özlüleşen anlatımı, Ritsos'un tüm dillerde geçerliği olacak özlü bir anlama verdiği önem ve her türlü süslemeden kaçınışı, şiiri toplumun tinsel kullanım alanına sokmak isteyen günümüz şairi için, üstünde düşünülmesi, incelenmesi gereken örneklerdir.

Sonuç olarak şöyle diyeceğim: Şiir ölmüyor; ancak kendini toplumsal yaşamanın, tüm çatışkıları, somutluğu, çok yönlülüğü ve baş döndürücü gelişimiyle yaşanan zamanın dışında tutmaya, bireyselliğini mutlak bir değer olarak sunmaya çabalayan bir şair tipi ve bir şiir türü ölmektedir.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 3:09 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

HER ŞEY ŞİİRDİR


Her şey şiirdir, uğultusu rüzgârın
Bir ırmağa usulcacık yağan kar
Her gece okunan bir dua çocuklukta
Gökyüzünde bölük bölük turnalar

Her şey şiirdir, sevinç ve kader
Dünyada olmak duygusu...
Kıyıda, ıssız kayalarda
Kendi başına ışıldayan su

Her şey şiirdir, şimdi, şu anda
Ak kağıt üstünde dolanan elim
Karşıki avluda salınan söğüt
Yandaki odada uyuyan bebeğim

Her şey şiirdir, çağrısı aşkın
Bahar toprağından yükselen tütsü
Umut ve acı, başlayan ve biten,
Yağmurun ve akıp giden hayatın türküsü

Her şey şiirdir ve bir gün belki
İlk aşkım, ilk göz ağrım şiir
Koynunda ona yazdığım mektuplar
Bir yerlerden çıkıp gelecektir...


En son gunfrfd tarafından Pzr Hzr 24, 2007 8:52 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 3:12 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

TEK BAŞINALIK

Ben tek başına ne yapabilirim
Diye düşündü biri
Ve hiçbirşey yapmamaya karar verdi

Ben tek başına ne yapabilirim
Diye düşündü bir öteki
Ve yalnızlığının kuytuluğuna çekildi

Ben tek başına ne yapabilirim
Diye düşündü bir üçüncü
Ve tek başına düşünmeyi sürdürdü

Ben tek başına ne yapabilirim
Diye düşündü yüzbinler
Ve tek başınalıklarını sürdürdüler

Ben tek başına ne yapabilirim
Diye düşündü milyonlar
Milyonlarcaydılar

Ve tek başınaydılar
Bu arada birileri
Onlar adına
Karar vermekteydi

Tek başına olduklarını sananlar
Topluca ortadan kaldırıldılar....
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 3:13 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

KUŞATMADA

Kuşatma altında vermem gerekiyor
Ömrümü etkileyecek kararları.
Kuytu bahçelerde değil
Sarsak odalarda yaşıyorum aşkı.

En güzel dizeyi buluyorum derken
Bozuyor düşümü bir klakson sesi
Aklımda hayatım üstüne düşünceler
Ve pantolonumdaki yağ lekesi.

Sırıtkan, sırnaşık bir reklam spotu
Ekleniyor sonuna duygulu bir filmin
Sevgi yitiriyor anlamını
Kaypaklaşıyor kin.

Bir çocuk ölüsüyle yan yana
Yaşıyor içimde gülen çocuk.
Katıksız sevinç duymayı
Ve üzülmeyi artık unuttuk.

Gök diye bir şey vardı bir zaman
Sonsuz, engin, mavi
Şimdi sünepe bulutların
Hasta köpekler gibi gezindiği

Ve dalgakıranlarla zincirlenmiş deniz
Gitgide çürüyen bir su olmada artık
Akıtmada zehrini doğaya
İçimizdeki bataklık...

Kuşatma altında vermem gerekiyor
Ömrümü etkileyecek kararları,
Fakat hiçbir sey kurutamayacak
Çorak topraklarda yeşerttiğim aşkı…
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 3:16 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

AlıntıNeutral
ROMAN CÜMLELERİ VE ŞİİR

AlıntıNeutral
Adam Sanat / Haziran 1988



Kimi kez bir romanda bir cümle ya da bölümün şiir etkisi uyandırdığı oluyor. Çarpıcı, ilginç bir benzetme, bir eğretileme (metafor), renkli bir betim vb. söz konusuysa, doğaldır bu. Sözgelimi, Sait Faik'in (Medarı Majşet Motoru), Halikarnas Balıkçısı'nm (Aganta Burina Burinata), Flaubert'in, Bunin'in, Marquez'in yapıtlarında bu türden şiirsel cümlelere sık sık rastlanır. Fakat kimi kez, bu öğeler bulunmadan da bir roman cümlesi ya da bölümünün bizi bir şiir atmosferine taşıdığı olmaktadır.

Bir örnekle bu konu üzerinde düşünmek istiyorum. Adalet Ağaoğlu 'nun Hayır'ını okurken, beni bir şiir etkisiyle durduran, kendilerini birkaç kez okutan şu cümlelerle:

“Orada yanımda oturuyor ve çabuk çabuk konuşarak akşamın kederini savuşturuyorsun. Bir ölüm anını hayata bağlamaya savaşıyorsun. Bu güzelliğini hiç unutamam.” (s.227)

İlk bakışta çarpıcı bir şey pek yok. İlk iki cümlede bir durum betimleniyor. Üçüncü cümlede bir duygu bildiriliyor. “Akşamın kederi” oldukça yıpranmış bir deyim. “Savuşturmak”, “savaşmak” sözcüklerini bu yapılanma içinde pek sevmediğimi de belirteyim. Yine de bir şiir gizilgücü (potansiyel) var bu üç cümlede. Nereden geliyor bu?

Önce içerik (anlam) yönünden bakalımNeutral İlk iki cümleyi oluşturan sözcüklerde, tanımlarda dilsel bakımdan çarpıcı, ilginç bir şey bulunmasa da, birinin çabuk çabuk konuşarak akşamınn kederini savuşturmaya, dağıtmaya, gidermeye, bu kederden kurtulmaya çalışmasında, bu olgunun, bu durumun kendisinde şiirsel etki uyandıran bir özellik var. Yukardaki metinde olduğu gibi, bu işi yapan kişinin bir başkasının tanıklığıyla betimlenmesi ve bu betimlenmenin bir anımsayış oluşu da şiirsel etkiyi yoğunlaştıran bir etken. (Betimlenen durumun geçmişte yaşandığını, bunun bir anımsayış olduğunu anlamak için, roman bilmeye gerek yok. Çünkü son cümlede gelecek zaman kipi değil, geniş Zaman kipi kullanılıyor. Bu kip konusuna yine döneceğim.)

“Bir ölüm anını hayata bağlamaya savaşmak” kavramı da, bu kavramı (düşünceyi, olguyu) dile dönüştüren sözcüklerden, deyimlerden bağımsız olarak şiirsel bir yük taşıyor. (Sözgelimi, şöyle de denebilirdi: “Bir yokoluş an'ı yaşamın bir parçası olsun diye çırpınıyorsun.” Yada, “Boşuna akıp gitmekte olan bir zaman parçasını anlamlandırmaya, onu yaşamın bir parçası yapmaya çabalıyorsun.” Sanırım - şu ya da bu ölçüde – yine duyabilecektik benzer bir şiirsel etkilenimi.) Anlatmak istediğim, söz konusu cümledeki şiirsel yükün, sözcüklerde, benzetmelerde - ki bu cümlede, belki “bağlamak” kavramının kullanımı dışında, bir benzetme, eğretileme zaten yok - değil, düşüncenin, olgunun kendisinde bulunduğudur.

Üçüncü cümle, “Bu güzelliğini hiç unutamam”, hiçbir eğretilemeye, hiçbir renkli betime, hiçbir çarpıcı dilsel özelliğe sahip değil. Bundan başka, içerik (düşünce, kavram, anlam) olarak da tek başına herhangi bir şiirsel yük taşımıyor. Ama, ilk iki cümleyle birlikte okunduğunda, onlardaki anlamı bütünlüyor, tamamlıyor, ve şiirsel etkiyi yoğunlaştırıyor. Bir değerlendirmesi yapılıyor ilk iki cümlede betimlenen olgunun. Betimlenen kişinin umutsuz çabası içinde “güzel” bulunuşunun belirtilmesi, insani bir derinlikle anlamlandırıyor ilk iki cümleyi, ve üçüncü cümle bu işe levi yerine getirmekle anlamlanıyor, şiirsel bir güç kazanıyor.

İçerik (anlam) yönünden irdelemeyi, bir soruyla ve kendi yanıtımla tamamlamak istiyorum: Acaba bir şiirde de, dizelerin taşıdıkları şiirsel yük, bu dizeler salt tek tek irdelenerek, bütünden yalıtlanarak mı araştırılmalı; yoksa, böyle bir irdelemenin yanı sıra, gerek içerik (anlam), gerekse biçim (koşuk, sözdizimi, sessel öğeler, vb.) bakımlarından söz konusu dizelerin (şiir cümlelerinin) şiirin bütünü içindeki yerleri, işlevleri de göz önünde bulundurulmalı mıdır? Sanırım, ikincisidir yapılması gereken.

Ağaoğlu'nun üç cümlesinin bende yarattığı şiirsel etkinin nedenlerini biçim öğeleri (dilin yapısal öğeleri, dilsel öğeler) yönünden irdelediğimde ise şu sonuca varıyorum: Çarpıcı bir benzetme, bir eğretileme, renkli bir betim içermeyen bu cümlelerde şiir-) sel etkiyi yaratan biçimsel (dilsel, yapısal) etken, fiil kiplerinin seçiminde ve bu kipler arasındaki ilişkidedir.

Cümleleri şöyle düzenleyelim:

“Orada yanımda oturuyor ve çabuk çabuk konuşarak akşamın kederini savuşturuyordun. Bir ölüman'ını hayata bağlamaya savaşıyordun. Bu güzelliğini hiç unutamayacağım.”

İlk iki cümle de kavramla ilgili şiirsellik yine kalıyor. Fakat, geçmişte yaşanmış olayın di’li geçmiş kipiyle anlatılması, onun şimdiki zaman kipiyle anlatılmasına oranla canlılığını, etkisini azaltıyor. Üçüncü cümledeki “unutmamak” fiilinin gelecek zaman kipiyle çekilmesi ise, unutmayacak oluş olgusunu sıradan bir bildirim düzeyine indiriyor. “Unutamam”daki geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği kapsayan anlam yoğunluğu ortadan kalkıyor.

Bir romanda geçen bu üç cümledeki şiirselliğin kaynakları üzerinde düşünmeyi daha da sürdürebiliriz.

“Bu güzelliğini hiç unutamam” cümlesi, bir rastlantıyla, hece şiirimizin en sık kullanılan ve günlük konuşmalanmızda da farkında olmadan çok sık kullandığımız 1 ı hecelik koşuk kalıbına uyuyor. Bu dil ve kulak alışkanlığı da belki, cümleyi bize şiir gibi algılatan koşuksal bir etkendir.

Ülkemizde uzunca bir zamandır (özellikle de İkinci Yenici anlayıştan bu yana) eğretileme (metafor) eşittir imge, ve o da eşittir şiir sayılagelmektedir. Bir başka deyişle, çarpıcı bir benzetme, renkli bir betim, ilginç bir eğretileme, şiirin temel ve çoğu kez başlıca öğesi sanılmaktadır. Bu anlayış şiirimizi kısırlaştırmakta, yoksullaştırmakta, daraltmakta, bu anlayışı benimseyen şiir irdelemeleri de yüzeysellikten kurtulamamaktadır. Oysa, benzetme, betim, eğretileme gibi öğelerin yanı sıra, şiiri oluşturan pek çok etken vardır. Bu yazıda değindiğim, en yalın anlamıyla (benzetmesiz, eğretilemesiz, çıplak) bir düşüncenin, bir kavramın, bir durumun taşıyabileceği şiirsel yük; dilin çeşitli biçimsel (yapısal) öğeleri; bu yapısal öğelerin gerek kendi aralarında, gerek onlarla anlamsal öğeler arasındaki ilişkiler; tek bir dizenin şiirin bütünü içinde öteki dizelerle ilişkisi bakımından taşıyabileceği artı şiirsel işlev; koşuksal ve dizemsel (ritmik) öğeler; ve bu yazının konusu dışında kalan sessel (fonetik) öğeler, bu etkenlerden akla ilk gelebilecek olanlardır. Şairler şiirin anlatım öğelerini benzetme ve eğretilemeye indirgeyip daralttıkça şiirin toplumsal etki ve kullanım alanının da gitgide kısırlaşıp daralmasında; buna karşılık bireysel ve toplumsal yaşamın nice sorunlarını, duygularını, olgularını içeren romanın, daha çok şiir sanatına özgü sayılması gereken çeşitli anlatım, biçim öğelerinden de yararlanarak etki ve kullanım alanını gitgide genişletmesinde ise şaşılacak bir şey yoktur.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 3:18 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

UNUTTUM NASILDI ANNEMİN YÜZÜ

Unuttum, nasıldı annemin yüzü
Unuttum, sesi nasıldı annemin.
Gece bir örtü olsun anılardan
Kara yüreğime örtüneyim.

Unuttum, nasıldı annemin gülüşü
Unuttum, nasıldı ağlarken annem.
Yaşam sallasın kollarında beni
Küçücük oğluyum onun ben.

Unuttum, elleri nasıldı annemin
Unuttum, gözleri nasıldı bakarken.
Kuru ot kokusu getirsin rüzgar
Yağmur usulcacık yağarken.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 3:19 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

HEMİNGWAY'İN BİR HİKAYESİNDEN ÇAĞRIŞIMLARLA

Kadın ve adam oturuyorlardı
Uzakta beyaz dağlar vardı
Gara girmek üzereyken Barselona-Madrid treni

Kadın üzgündü, üzgündü, üzgündü
Adam düşündü, düşündü, düşündü
Aşkımız bitmesin isterim dedi

Biralar içildi ve başka içkiler
Kadın ve adam kederliydiler
Ne birleşiyor, ne ayrılıyor elleri

Neden, neden sönüp gider bir aşk
Acının silinmez tortusunu bırakarak
Onulmazca inciterek yürekleri

Kadın daha gerçek bir acıyla yaralıydı belki de
Tasalı bir sevecenlikle baktı erkeğine
Gözyaşları içinde gülümsedi

Kadın ve adam oturuyorlardı
Aralarında bir masa vardı
Ve hüznün aşılmaz engelleri
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 3:22 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İŞTE BİR ŞİİR

Bir akşamüstüne doğrunun melankolisini sonsuzlaştırmak istiyorum
yaşadığıma tanık olun
Bu bireysel çırpınışları asmak istiyorum, tanık olun
Ama bir aralıkta yaşıyoruz sanki,
yeryüzü ayaklarımızın altından kayıyor ve kimse bunun
farkında değil

Her yerde benciller ve ukalalar kendi ölçülerine zorluyorlar hayatı
Ve hiç kimse denizin nasıl büyük ve derin bir şey olduğunun
farkında değil

Ve hiç kimse bir karpuz kabuğundaki çıldırtıcı, taze ve derin
yeşilliğin farkında değil
Ve hiç kimse çocukların neden mahzun olduğunun farkında değil
Ve onları nasıl bir dünyaya hazırladığımızın

Hafifçe başım ağrıyor, bir çocuk ağlayışı, geçen bir tren,
vakitsiz bir horoz
Birazdan televizyon sesi yükselir, hayatımızı karartmak
ve zapt u rapt altına almak için

Hiçbir şairi kıskanmıyorum ve hiçbir şaire özenmiyorum, istiyorum ki
kendi çırpınışları, kendi savruk davranışları içinde
bir disiplin yaratsın şiirim

İşte durup dururken uzak semtlerinde Ankara'nın geniş ve soğuk
bir gecekondu akşamının izlenimi geliyor aklıma
Ve tereddütsüz geçiyorum şiirime bunu
Mutlu olmayı bir kez yitirdim sonsuzca belki de
Üzüntüyle ayrılıyorum bu şiirden
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3935

MesajTarih: Sal Hzr 05, 2007 3:24 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BENİ BİR YAZA GÖMDÜLERDİ BİR ZAMAN

Beni bir yaza gömdülerdi bir zaman
Her yer olabilecek bir kuytulukta
Bir kadın vardı bir balkonda
Sesinde yaralı bir gül olan

Hayat ve mevsimler aynı şeydi
Uyku kadar derin bir suda boğulurken
İlkbahar kekeleyerek geldi
Kırık çocuk gülüşlerinden

Deniz oracıktaydı ve buğusu
Eriyorken havada sesler
Her şeyin bir büyü oluşturduğu
Gizemli kokular ve gülüşler

Beni bir yaza gömdülerdi bir zaman
Annem olan bir sessizlikte
Belki de onun kalbidir açan
Derin bir gülün içinde
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Şairler ve Şiirleri Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa 1, 2, 3  Sonraki
1. sayfa (Toplam 3 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız