Tarih: Pzr May 27, 2007 5:49 pm Mesaj konusu: Misafir
Eskiden misafir olmak için birinin kapısını çalmayagör, hemencecik buyur edilir ve en güzel ikram olan güleryüz ile taltif edilirdiniz.Yemek içmek, adabınca, en temiz ve en leziz olacağı umuduyla ,en güzel biçimde ikram edilirdi.Ev sahibi, bu dünyada kendisinin de misafir olduğunu her an hatırlarcasına,misafinin istirahat etmesini temin ederek, kendisi belkide daha az rahat edeceği,lakin gönlündeki" Tanrı misafiri" mevhumunun vermiş olduğu huzurla, kuştüyü yatakta yatmışcasına uykusuna yatardı.İnsanların mütevazi bütçeleriyle bu kadar cömert olmalarının ardında yatan sırrı anlamak için çağın tamahkar ifadelerinde arayacağımız bütün tarifler eksik kalır.Şimdiki zenginliğin getirmiş olduğu FAKİRLİK gönüllerdeki ukde olsa ,bari.
Kayıt: Jun 15, 2005 Mesajlar: 163 Nereden: Afyonkarahisar
Tarih: Pts May 28, 2007 11:17 am Mesaj konusu:
Biz eskiyi sürdürmekte devamdayız.
Zira bu dünyada "misafir" olduğumuzu hiç unutmadık.
Geçen yazdan bir anı:
Bizim çiftlik evinin olduğu beldede halk pazarı, pazar günleri kurulur. Haftalık sebze, meyve ihtiyacımızı buradan karşılarız. Şehir oldukça uzaktır.
Bir Cuma gecesiydi. Evdeki yemeklik malzeme tükenmişti. son kalan sebzelerle kızartma yapmış, çobanların getirdiği mantarlardan da bir mantar sote hazırlamıştım.
Akşam yemeğinde bunlardan yedik. Geriye sadece küçük bir tabak mantar sote ve kızartma kalmıştı. Pazara kadar Allah kerimdir dedim içimden...
İşin doğrusu buzlukta et vb.gibi gerekli malzeme de kalmamıştı. Malûm emekliyiz, ay sonunda maaş alacağız ki o tür malzemeyi alıp buzluğa depo edelim.
Gece 23 civarı kapımız çaldı. Uzaklardan (Fransa'dan) hanımları ile birlikte iki bey geldi.
Hepsi eşimin rahatsızlığını duymuş geçmiş olsun demeye gelmişler. İçlerinden birini tanıyorum diğerleri bana yabancı ama eşim hepsini tanıyor elbette...Buyur ettik.
Görgümüz gereği hal hatır faslından sonra "Yoldan geldiniz acıkmışsınızdır, buyurun sofraya, Allah ne verdiyse üleşelim "dedim amma gelin bendeki üzgünlüğü siz tahmin edin.
Zira hem evime ilk defa geliyor bu insanlar hem de kalan yemek dört kişiyi doyuracak türden değil.
İçim yanıyordu sanki, mutfakta gözümden iki damla yaş indi (Allahım ben bu insancıkları nasıl doyuracağım, sen yardım et Ya Rabbim dedim)
Lâfı uzatmayım, hep birlikte sofraya oturduk. Dört onlar, iki de biz...
Çay da demledim, kahvaltılık zeytin, peynir, bal da koydum mecburen. Hani karın doymazsa göz doysun misali...
Bir yandan eşimle sohbet ediyorlar, bir yandan da yiyorlar.
Benim gözüm iki tabak yemekte zira hiçbirine yetmeyecek ve aç kalacaklar diye sırtımdan ateş çıkıyor sanki. Nasıl üzülüp utanıyorum anlatamam.
Kimse kahvaltılıklara el uzatmadı bile. Hepsi masanın ortasında duran iki tabağa yani mantar ve kızartmaya uzanıyorlardı ama garip birşey vardı.
Şimdi buna kimse inanmayacak biliyorum.Ancak Allah' and olsun ki bu doğrudur.
"Misafirler iştahla kızartmanın yoğurduna ekmek banıyorlar, biberleri sapından tutup ağızlarına götürüyorlar , yani yiyorlar yiyorlar ama tabakta yemekler eksilmiyordu."
Belki yarım saat kırk dakika kadar sofrada iştahla yediler, bir yandan da bizimle sohbet ettiler.
Allah'ıma şükrolsun ki herpsi doymuş ve yemeğin lezzetinden dolayı bana teşekkür ediyorlardı ama varın siz benim halimi düşünün.
Misafirlerimiz keyif çaylarını içerlerken sofrayı toplamaya başladım ve yine inanmayacaksınız ama tabaklarda hem kızartma hem de mantar kalmıştı.
İşte o gün "Tanrı misafiri" mevhumunun sadece bir tanımdan ibaret olmadığının bilincine birkez daha vardım.
---------------------------------------------------------------
" Hamd, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisinin olan Allah'a mahsustur. hamd ahirette de O'na mahsustur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır."
("All) praise is due to Allah, Whose is what is in the heavens and what is in the earth, and to Him is due (all) praise in the hereafter; and He is the Wise, the Aware."
Halil İbrahim sofrasının hikmeti, üzerinde her türlü yiyeceğin bulunması değilmiş. Hikmeti, Halil İbrahim Peygamber'in, elinde ne varsa, onu sofraya koyup, insanlarla paylaşmasıymış.
Nakledildiğine göre,
Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş vardır.
Büyüğü Halil.
Küçüğü İbrâhim.
Halil, evli çocuklu.
İbrahim bekârdır.
Ortak bir tarlaları vardır bunların.
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederler.
Bununla geçinip giderler.
Bir yıl, yine harman yaparlar buğdayı. İkiye ayırırlar.
İş kalır taşımaya.
Halil, bir teklif yapar:
- İbrahim! Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.
? Peki abi!
- Peki abi!
Ve Halil gider.
O gidince, düşünür İbrahim:
- Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine Böyle der ve,
Kendi
payından bir miktar atar onunkine.
Az sonra Halil çıkagelir.
- Haydi İbrahim! Der, önce sen doldur da taşı ambara.
- Peki abi!
İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola..
O gidince, Halil'i düşünür bu defa:
Der ki:
- Çok şükür, ben evliyim, kurulu düzenim var. Ama kardeşim bekâr. O,
daha
çalışıp, para biriktirecek.
Ev kurup evlenecek.
Halil İbrahim bereketi
Böyle düşünerek,
Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.
Velhasıl biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.
Bu, böyle sürüp gider.
Ama birbirlerinden habersizdirler.
Nihayet akşam olur. Karanlık basar.
Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.
Hatta azalmıyor bile.
Hak teala bu hali çok beğenir.
Buğdaylarına bir bereket verir.
Öyle ki,
Günlerce taşır, bitiremezler.
Aksine çoğalır buğdayları.
Dolar taşar ambarları.
Bugün "Bereket" denilince, bu kardeşler akla gelir.
Halil İbrahim bereketi...
Tarih: Sal May 29, 2007 8:32 pm Mesaj konusu: Re: Misafir
sabandal demiş ki:
İnsanların mütevazi bütçeleriyle bu kadar cömert olmalarının ardında yatan sırrı anlamak için çağın tamahkar ifadelerinde arayacağımız bütün tarifler eksik kalır.Şimdiki zenginliğin getirmiş olduğu FAKİRLİK gönüllerdeki ukde olsa ,bari.
Artık kimse eskisi gibi Allah'ı umursamıyor. Aç mı, açıkta mı diye düşünmüyor bile.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız