ıslıklarla gelen yıldızların sesidir geceleyin dinle bak
rüzgarda yelken ipleridir sarsılıp vınıldar
irkilmişliğin dinle bak
hiç kimse duymasa da
farkında olmasa da
aklından geçirmese de
kulak versen duyarsın
tırtıl çıtırtılarıyla mayalaştığını
sıçramanın anası birikmenin
yalnız ve sessizce çıkabilmek için en son yolculuğuna da
bin yelkenliye git kaybol okyanusun dağdağalı ufkunda
başkasının doğrularına ne kadar sahip çıkayım desen de sen
nasıl olsa öleceksin kendi yanlışlarının doğrusunda
önce deniz yaşlı bir güzelliktir bulur örtünür
sonra sokak lambaları daha solgun görünür
yaprak düşer sürahi üşür camlarda ilk yağmur damlaları
günler kısalıyor diye aldatma kendini
günler değil kısalan aslında senin ömründür
sonbahar sarsıntılarla gelir dipten ve derinden
dağılır sis yelkenleri kederli eylül gemilerinden
yetişememek son kuşlara yetişememek ah ne kadar
hüzünlü bakıp
yalnızlığın nabzı deniz fenerlerinden
kum saatlerinden sızan ne serin yazların derinliği
o ürkek vanilya kokusu göçmen kuşların getirdiği
zamanın geçmesinden çok belki de bizi böyle yıkan
mevsimlerin dönme dolabıyla belli etmesi geçtiğini
Yenilikçi Türk şiirinin ana sorunu aynı zamanda Batılı ve Türk olabilen esthetique bir bileşime varabilmek sorunudur.
Tanzimat dönemi ozanları olsun, onun ardından gelen Edebiyat-ı Cedide dönemi yazarları olsun, sorunun bileşimci ve özgül niteliğini kavramış görünmemektedirler.Onların çoğu bileşimden çok doğulu ve batılı özellikleri özümlemiş halde değil de, yan yana taşıyan sindirilmemiş bir telifçilik yapmışlardır.
Ciddi bileşim denemeleri bence hececiler döneminde başlamıştır. Ama bu işi başlangıçtaki ünlü hececiler yapmamışlardır.
Beaudlaire yöneliminde bir şiiri Türk şiir geleneğine bağlamak, buradan kişisel olduğu kadar ulusal bir bileşime gitmek girişimi Necip Fazıl’da belirmektedir. Necip Fazıl’ın başladığı işi, kendi kişilikleri ve özellikleri doğrultusunda geliştiren iki başka ozan üstünde durulması gereken yapıtlar vermişlerdir. Ahmet Muhip Dranas ve Cahit Sıtkı Tarancı…
Çatalın öteki ucunda, yenilik atılımı daha dikkati çeken, başka bir bileşim denemesi vardır ki, o da toplumsal gerçekçi sanat yöntemini hem halk şiiri hem de Divan şiiri geleneğine bağlamak başarısını gösterebilmiştir. Bu bileşim Nazım Hikmet’in özellikle Şeyh Bedrettin Destanı’ndan sonra geliştirdiği yolu açmış, bu yolun kişilikleri değişik irili ufaklı başka ozanları da olmuştur.Bunların arasında Hasan İzzettin Dinamo’nun adı özellikle anılabilir…
Türk yenilikçi şiiri bir bileim şiiri olarak bu yönde gelişecek iken, Tanzimat ve Edebiyat-ı Cedide yenilikleri karakterlerinde, demek ki kopyacı ve öykünmeci Garip Hareketi ortaya çıkmış, ulusal ve Batılı gelişme, yeniden yoz bir 'telifçiliğe' dönüşmüştür.
Toplumculuğun sanat dışı baskılar altında tutulması bir yandan, içlemci öteki şiiri deneyen ozanların Garip'çilere katılması öte yandan, Türk şiirini tek tip bir şiir kılığına sokmuş, üstelik derinliğini, geleneksel sağlamlığını ve sesini yitirmesine yol açmıştır.
Yeni bir bileşim denemesi toplumsal gerçekçi yöntemle Garip'çilere karşı yapılmak istenmiş, yeni ozanların katılmasıyla başlangıçta başarılı da görülmüş, ne var ki sanat dışı baskıların işe karışması, Türk şiir tarihinde hiç görülmemiş bir yozlaşma dönemi demek olan ikinci Yeni döneminin başlaması sonucunu vermiştir. Yakın tarihimizde birinci yeni (Garip Hareketi) birinci diktanın, ikinci Yeni ise ikinci diktanın sanat düzlemindeki belirtileri olarak dikkati çekmektedir. İki diktanın soyutçu ve gerici özellikleri sanat akımlarında da vardır. Hiçbir şekilde ulusal değillerdir.
27 Mayıs Devrimi Türk şiirini yeniden toplumsal yöntemlerle ulusal özünü işlemek, giderek, hem Türk, hem Batılı bir bileşim yapmak yoluna sokmuştur. Bu yolun üstünde okuyucu zaten ozanlarını beklemektedir.
Yalnız edebiyat türleri değil, sanat türleri arasındaki etki ve karşıt etkileri ben olumlu bir yönden almak taraflısıyım. Zaten, ne denirse densin, bu türlerin birbirlerinden ayrıldıkları sınırları kesinlikle tespit etmek olacak iş değildir. Eğer söz konusu türler şiirden bir şeyler alıp götürmüşlerse, onun yerine mutlaka şiire bir şeyler de getirmişlerdir. Hüner ozanın bu katkıları kavrayıp özümleyip yaptığına aktarabilmesinde. Ozan, çağının olanaklarına sağır kalırsa, yaptığı şey, verdiği ürün, çağının insanını etkilemez, bir bakıma çağının insanı da ozana sağır kalır.
Radyo, televizyon, sinema gibi araçları kullanmak şiirin de hakkıdır. Ben, artık bunlar var, şiirin fonction'u kalmadı kafasında hiç olmadım. Şiir de gelişiyor, o da önüne çıkan her fırsattan faydalanmasını bilmeli! Akıllı ve bilgili ozanlar yapmışlar bunu, doktor Siegmund Freud'un buluşlarını gerçeküstücü şiir ne de usturuplu kullanmıştır. Marxiste toplum bilimin verilerini toplumcu gerçekçi ozanlar nasıl da esthetique bir bileşim içerisine oturtuvermişlerdir. Marinetti, Mayakovsky, Apollinaire'den bu yana endüstri uygarlığının öğeleri nasıl da şiirin özüne kadar işlemiştir. Şimdi radyonun, si nema ve televizyonun getirdiklerinden yararlanmak da bizim işimiz. Becerebilirsek okuyucumuzla kontağımız kopmaz, beceremezsek 'bermutad' suçu onun üstüne yıkar, kendimizi temize çıkardığımızı sanırız. Ama kim kendini uzun boylu aldatabilmiş ki?
Şiirin görevi eskiden beri ne idiyse odur, toplumsal ve insancıl bir görevdir bu, hem tek tek, hem toplu olarak insanları daha iyi bir yaşamaya götürmek, çağlarını kapsamalarına destek olmaktır. Bana sorarsanız, yığınlara seslenebilen araçlar, bu görevi yerine getirmek konusunda şiirin ayağını çelmez, tersine işini kolaylaştırır.
Olağan galiba şöyledir: Derebeyi ekonomisinden pazar ekonomisine geçen toplum, toplumsal planda uluslaşma sürecini tamamlarken, sanat planında ulusal bileşimini yapar. Bu bileşimin yöntemi bilimsel yöntem, içeriği (muhtevası) uluslaşma sürecinin içinde taşıdığı çelişkilerdir.
Bu çelişkiler, ekonomiden toplumsal yaşantıya, oradan toplumsal psikolojiye, toplumsal psikolojiden de sanatçının psikolojisine yansır, oradan bir eser olarak çıkarlar. Sanatçının, sistemin iç çelişkilerinden şu ya da bundan yana olması, ulusallık niteliğini değiştirmez. Zira ulus toplumbilimsel bütün olarak (sentez olarak) o çelişkileri yapısında içerir.
Olağan böyledir ya, bizde böyle olmamıştır. Derebeylik ekonomisinden pazar ekonomisine geçişimiz, yabancı mal üreticilerin yararına gerçekleşmiştir. Bunları sömürgelere başarıyla uyguladıkları bir reçeteyi bize de uygularlar, uluslaşma süreci nasıl saptırılır, sömürgeleşmeye doğru götürülürse sanat planında uluslaşma da öyle yozlaştırılır, Batılılaştırmaya götürülür.
Tanzimat'tan bu yana Türk şiiri, bu dramın dışına çıkamamış, ulusal bileşimini arayacak yerde, Batılı bir şiir olmak düşünün ardına düşmüştür. Bu ilkin telifçi (tanzimat) sonra taklitçi (Edebiyat-ı Cedide) eğilimler halinde görülür. Klasik nazmın çözülüşü ulusal nazmı yaratacak yerde taklitçi ve yozlaşmış bir Batılı şiiri çıkarmaya çalışır. Gerçekte bu, öteki üstyapı kurumları gibi, şiirin de ulusun kalabalığından koparılması, yani öncü intelliigensia'nın, tarihsel kılavuzluk görevinin önlenmek istenmesidir. Önlenir. O kadar ki, Türk sanatçıları düpedüz başka kültürler için çalışırlar.
Cumhuriyet'le uluslaşırız, şiirimiz de uluslaşmaya heveslenir, fakat Mustafa Kemal'in ölümünden sonra, uluslaşmaya paralel olması gereken ulusal bileşim (terkip) çabası durur, yeniden taklit yörüngesine girilir; 1940 ve 1950 yıllarında beliren iki yenilikçi akım, Garip ve ikinci Yeni akımları, bu nitelikleriyle Edebiyat-ı Cedide'den farksız yabancı akımlardır. Yabancılıkları, şiirin geniş okur yığınlarına dağılmasını engellemiştir. Oysa, yapılması gereken, bilimsel yöntemle ulusal bileşimi aramak, bunun için de çağdaşlaşmayı şiirde, önceki şiir halkaları üzerine yeni koşullara uygun bir halka olarak bağlamaktı. Yapabildiğimizi pek sanmıyorum.
Türk şiirini izleyen bir okur için durum, hep eski ve aynı filmleri gösteren bir sinema gibidir. Ortalıkta adı dolaşan şairler 40 ya da 50 kuşağının şairleridirler. Bunlar edebiyata Batılı olmak niyetiyle girmiş, dehşetli Batı taklitçileri olmuş, devran döner gibi olunca da toplumcu bir şiir hevesine kapılmışlardır . Ne var ki, yöntemi bilmez, yenileşmenin içerikte (muhtevada) olması gerektiğini kestiremezler, bu yüzden ufak tefek şekil değişiklikleriyle saltanatlarım sürdürmeye uğraşırlar. Çoğu dil bilmez, bilenler ya okumaz ya da gereksiz şeyler okur, bu da fikir üretimlerini, bileşim güçlerini düşürür. Yaşlandıkları için heyecanları körelmiş, imge düzenleri kalıplaşmıştır. Kolaylıkla bin mısra döktürebilir. Fakat okurda tek heyecan uyandırmazlar ... Bu arada daha müthiş bir şey olmuş, Türkiye ulusallaşmasını endüstrileşmeye doğru geliştirmiştir. Bunun koşullardaki (içerikteki) değişikliklerini bu eski toprak şairleri algılamayacak kadar kemikleşmiş, algılayabilseler bile "esthetique" denklemlerini çözemeyecek kadar tembelleşmişlerdir. Şu içinde yaşadığımız çoraklıktır işte, lafta güçlü şairlerimiz vardır, ama, ülkenin bütünü tanımaz, etkileri hiç mesabesindedir, yine de onlar eş dost kollamalarıyla büyük şairliklerini sürdürürür, hatta dengini düşürürse otuz beş milyonluk bir ülkede üç tartışılabilir oyla resmen "şair-i azam" seçilirler. Şiirde ulusal bileşimimizi gençler başaracaktır.
Hani bazı siyasal iktidarlar ömürlerini belirli olağanüstü durumların sürmesine bağlı görürler, bu yüzden de içgüdüsel olarak olağanlaşma eğilimlerini önlemeye çalışırlar, şiirimizin Olimposu da statükoyu korumak eğilimiyle yenilere o kadar da fırsat vermemek yolundadır. Bir meraklısı kurcalasın bakalım, dergilere ne kadar yeni şiir gelir, ne kadarı yayın olanağı bulur! Ya da neden dolayı yayımlananlar piyasa "conformisme "ine en uygun şiirler arasından seçilir?
Genç kuşağın şairleri yukardan ağır bir baskı altındadırlar. Bunu, biri nesnel, biri öznel iki örnekle tanıtlayacağım: Has edebiyat alanına çıkmamak gençlerin çoğunu alt-şiir kanallarına itmekte, gündelik gazetelerde, magazin dergilerindeki şiir sayfaları içlerinde bir sürü değerlisi de olan imzalarla dolup taşmaktadır. Acaba bu gençlere gerekli ilgi gösterilirse, hepsi bu yavanlık yolunu tutarlar mıydı? Bu nesnel örnek, özneli de şu: Çalıştığım gazetede haftada bir "edebiyat-sanat" eki veriyoruz ... Yazar ve şairlerin tanınmamış olması şart. İki yılda 70 civarında ele gelir imza çıkardık, 10 kadarı daha şimdiden en kabadayı şairlerle aşık atabilirler, yarın öbür gün mutlaka edebiyatımızda isim olanları çıkacaktır, oysa dergilere başvurduklarında çokluk ilgi görememişlerdi.
Gençleri bekleyen tuzaklar da az değildir hani: Bir kere Batıcılık tuzağı var ya, onun tam karşıtı da var. Ulusal bileşime malzeme toplayacağım diye eski sanatımızı öğrenirken bu defa o sanatı bu koşullar içinde yineleme hatasına, bileşim dinamiğini unutup "tekrar tekdüzeliğine” düşmek. Bir de toplumcu şiir vereceğim diye akıl almaz sloganları ardı ardına sıralamayı, handiyse bir çeşit "yığma inşaat" yapmayı bırakmalıdırlar. Sonra kendilerini Halk şiiri malzemesiyle kısıtlamaları, Divan şiirini tüketim şiiri diye bir kenara atmaları yanlıştır. Halk şiiri nereden üretim şiiri oluyormuş bir bilsek. Bizde aşıklar köy köy gezen abdallardır ki, üretime fiilen katılmadıktan başka, üstelik, köylülerden geçinirler. Yok, üretim eğer yazdıkları şiirse- ki bu doğrudur - aynı üretimi Divan şairleri de yapmaktadırlar ... Onlar da belirli bir ümmet toplumu bileşiminde, üstyapının önemli bir bölümünü oluşturmuşlardır. O kadar ki Halk şiirini de bir güzel etkilemişlerdir. Demek, okuma yazması bile kıt olan aşıklara kadar ulaşabiliyorlarmış! Bu bakımdan, genç şair ulusal bileşimini ararken kendini özgür hissetmelidir. Özgür, dinamik ve cesur. Gerisi kendiliğinden gelecektir.
eskiden çamlar vardı / şimdi ne oldular
gece gündüz gökyüzünü değiştiren
uğultularıyla gönlümüzü zenginleştiren
dalgın ağaçlardı gururlu ve kibar
eskiden puhu kuşları gizemli bahçelerde
vahim yanılmaların ürpertici çığlıkları
birden yoğunlaştırırdı yalnızlıkları
ay boğulurken / bulutlardan bir perde
eskiden hanımelleri yağmurlu balkonların
uykulara bıraktığı rüyalarla beraber
uzak çağrışımlarla o çocuk şarkı söyler
pancurların ardında /sesi hafifçe kırgın
eskiden sofalarda yazın öğle sonları
sisli liman resimleri olarak görünürdü
çocuktum / ıslıklarım ne kadar hürdü
içimde özlemlerin boğuk gramofonları
TDK’NIN ŞİİR ÖDÜLÜNÜ KAZANMASI ÜZERİNE
A.İLHAN’IN SORUSUZ KARŞILIKLARI
“………………………………….”
"Bana kalırsa, ozanın diyalektiği ne yalnız kendisiyle, ne yalnız toplumsal koşullarıyla belirlenmiş; bu işin, handiyse cosmique diyebileceğim evrensel bir yanı var: Evren, evrenin içinde doğa, doğanın içinde toplum, toplumun içinde ozan diyorsak, ozanın duyargalarıyla toplumdan olduğu kadar, doğasından ya da evreninden duygu ve izlenim birikimleri de aktaracağını benimsemek zorundayız.
"Başlayan günün geceyi de içermesi, yazın içinde kışın da gelişmesi cosmique (evrensel); tohumun ormanı taşıması doğal çelişkilerdir demek; sonra da toplumsal çelişkileri bir başına varmışlar gibi bunlardan soyutlamaya kalkışmak, dogmatisme'i en kaldıramayacak bir yöntemin uygulanmasında basbayağı dogmatisme yapmaktır.
"Bilmiyorum beni şiir evrenimi uzay ufuklarına değin genişletmeye, bir yandan birey içi karşıtlıkları yansıtmaya çalışırken, öte yandan evrensel çelişkilerin kıvılcımlarını biriktirmeye iten bu düşünceler midir? Yalnız insancıl bir şiir estetiğinin ancak evren içindeki yerine oturunca büyüyebileceğini anlayalı, Türk toplumcu şiirine slogan ve günlük siyasal eylem çizgisini aşan derinlemesine bir diyalektik, bir macro-cosmos boyutu getirmeye çalıştığım doğrudur. Oluyor olmuyor, başarıyorum başaramıyorum, o ayrı sorun; önemli olan, toplumcu estetiğin imgesel yöntemi içersinde, maddenin sıfırdan sonsuza gelişme sürecini, kasaba politikacısı ya da bilgiç fıkra yazan ukalalıklarına düşmeden vermek zorunluluğunun ortaya konması ve anlaşılması!
"Hem bu, bir başka şey daha getiriyor; sınıflar, toplumlararası çelişkilerin yanı sıra, şiir içeriğinin uygarlıklar arası çelişkiler düzeyinde genişlemesi: O zaman, insan var olalı şiire girmiş, ölüm, sevi, çoğalmak, geride iz bırakmak sorunları, hem toplumsal boyutları içindeki yerlerini alıyorlar, hem de evrensel ve tarihsel gelişme süreçleri içindeki aşamalarıyla, bu aşamaların baş döndürücü çelişkileriyle görünüyorlar.
"Nasıl bireyin iç çelişkilerinin estetiğine diyalektik yaklaşım bireycilik değilse, insanı uygarlıktan uygarlığa kovalamış kalın ve aşınmaz. sorunların kördüğümüne diyalektik yaklaşım da metafizik değildir. Tam tersine, nedense belirli bir zaman ve yer için önerilmiş, belirli bir toplumsal çözümün dogmatigue'ine indirgenmiş şiirin, yöntemin gereği ve görevi olan evrensel dinamiğe yükseltilmesidir."
"Şiirimiz yoksuldur, işin acısı bu yoksulluk duygusal değil, entelektüel bir yoksulluktur. Çağdaşlaşma zorunluluğunun, Batılılaşma diye anlaşılması yanılgısı, ozanı klasik şiir varlığından uzaklaşma yoluna sürüklemiş, giderek Batı şiirinden çeviri bir şiir deyişi yeni Türk şiiri sanılmak dramına varılmıştır. Hiçbir iç uyumu, ses zenginliği olmayan, sözde doğal söyleyişin yalınlığını getiren bu tutum; lafı şiir yapan özellikleri atmayı ustalık, tümceleri devrik söylemeyi dize sanıyordu. 40 yıllan boyunca 'resmi' şiir tutumumuz, Batılılık adına bu, Anadoluculuk adınaysa halk ozanı hececiliğine öykünmek olmuştur. Bu toplumcu ozanların da sık düştükleri bir yanlış, onun için ilkin sorunun nasıl konulacağını aramak gerek.
"Türk Halk şiiri, Türk toplumunun 10.yy'dan 20.yy'a değin yaşadığı altyapısal gelişme sürecinin üstyapıdaki yansımalarından birisidir; bu nedenle de Divan edebiyatını belirleyen etkenler hangileriyse, onlardan etkilenmiştir. Kaldı ki Divan şiiriyle Halk şiiri, Divan musikisiyle Halk musikisi arasındaki farklar çoğumuzun sandığı gibi niteliksel değildir, derece farklarıdır: Halk türküsü ayrı bir musiki evreninin ezgi düzenini getirmez, Divan makamlarının evreni içindedir, onların ilkelidir; halk şiirinin de, Divan şiirinin ilkel düzeydeki belirtisi oluşu gibi: Halk ozanı, halk olduğu için öyle yazmıyor, elinden o kadar gelebildiği için öyle yazıyor. Aksini düşünmek, bugün de aynı ilkel kurallara uygun şiir söyleyen ozanların birer naif gözüyle görülmemesi, gerçek ozanlara oranla asıl Türk ozanları sayılması gerekirdi. Türk halk şiiri içerik olarak da çokluk çağının gerisinde, Divan şiiri gibi tekrarı ve kalıbı bol bir şiirdir. Şu halde bu şiirden yararlanmak da Divan şiirinden yararlanmak gibi, ulusal ve çağdaş bir bileşim arayan ozan için zorunlu fakat yetersizdir. Divan şiirine karşı Halk şiirini ilerici şiir saymak, Ahmet Kutsi "populisme'i değilse, önemli bir yöntemsel yanılgı olmalıdır.
"Ulusal Türk şiir bileşimi, ulusal Türk koşullarından çıkacak. Ne demek bu, önce ozanın ulusal Türk koşullarını a1gılaması gerektir demek. Yoksulluğun kendini bütün acılığıyla gösterdiği alan da burası işte; Türk bilim adamı ülkesinin bilimsel açıklamasını tam olarak yapmamıştır henüz, enstitülü ozanların, onlara uyarak nice toplumcuların yoksullukçu bir populisme (populisme misserabilist) yapmaları, bir üstyapı aracı olan eğitimle ülkeyi kalkındıracağını sanan bilim adamlarımızın yanılgılarından doğmamış mıdır? Biçimsel, hatta graphique bir estetik çaba olan İkinci Yenİ, toplumculuk moda olur olmaz, bazı bilgisi bol ve kullanışlı eleştiricilerimiz olmasaydı, kendisini toplumcu ilan edebilir, yine de biçimciliğini sürdürebilir miydi?
"Türk ozanı da, her Türk aydını gibi, her şeyden önce düşünce ufkunu genişletmek, yöntemini iyi öğrenmek, uygulamasını iyi bilmek zorundadır. Yoksa daha çok zaman metafizik, hatta mystique tekerlemelerini “seri halinde imal eden” ozanları ilerici, Köroğlu tipi bir eşkiya edebiyatını yanlış heyecanlarla geliştiren küçük burjuva yiğitlerini toplumcu sanıyoruz…
"Tutuklunun Günlüğü'nde yukardan beri sıraladığım düşüncelerin ışığında, kendi başıma giriştiğim estetik yöntem uygulamalarının sonuçları görülüyor. Kitap iki bölümde ele alınabilir, birinci bölüm yeryüzü boyutları içerisinde ekonomik sömürü olayının, hem siyasal, hem toplumsal, hem de bireysel çelişkilerle verilmesi deneyidir, böyle bir deneye denk düşeceğini sandığım bir teleks haberi düzeniyle yazılmış, dille, haber tekniğinin özellikleri kullanılmıştır. İlk bakışta, tek tek bir milyarder kadının, ya da bir eski amerikalı generalin kişisel (hatta belki cinsel) serüvenleri gibi görünen şeylerin, dibi kurcalandıkça çok uluslu şirketler gerçeğinden, üçüncü dünyanın sömürüsüne değin uzanan, kapitalist ülkelerin geçirdiği bunalıma ilişen bir derinlik kazandığı farkedilir. Şiirin özelliği, yöntem uygulamasının laflarda değil, sorunun konumunda belirmesidir . Düşünceme göre gerçek toplumcu şiirin böyle olması gerekmektedir.
"Öteki şiirlerde geçmiş şiirimizden ses esinlemeleri çağdaş bir içeriği deyimlemek için kullanılıyor. İncesaz bölümünde, Türk 'musikisi makamlarının ritmi ve geçidi sırasında 12 Mart sonrası bunalım günlerinin bütün acılığını sergilemeye çalıştım. Zincirleme Rubailer, yine çok boyutlu olarak insana, topluma ve uygarlıktan uygarlığa devredilmiş büyük sorunlara diyalektik bir yaklaşımın çeşitli görünüşleridir. Benzer çalışmalar, türlü çeşitlemelerle, kitabın son bölümünde de sürdürülüyor; bu arada, bizim kuşağın 40 yıllarında yaşadığı, ama başka bir kuşağın 20 yıllarında yaşamış olabileceği gibi, bir başkasının 80 yıllarında yaşayabileceği bir 'kapatılmak' dramının görüntüleri veriliyor."
"Hayır, yeni şiir kitabı yok! Belki Tutuklunun Günlüğü'nün ikinci basımını yayımlarım, böyle olursa Duvar'da yaptığım gibi, onun da arkasına bir 'Meraklısı İçin Notlar' bölümü eklemeyi düşünüyorum: Hangi şiirin hangi koşullar altında yazıldığını, yayımlandığını anlatan, biraz da özeleştiri havasını taşıyan bir bölüm olacak bu! Duvar'da yaptığımın genellikle uygun karşılanması öbür şiir kitaplarımın yeni basımlarında'da aynı şeyi yapmamın doğru olacağı fikrini verdi bana."
MİLLİYET SANAT DERGİSİ’NİN SORUŞTURMASINA VERDİĞİ CEVAP
Alıntı:
(Milliyet Sanat Dergisi, 29 Mart 1974)
Türk ozan kuşaklarının gelişme düzeni tek parti diktası yıllarında, kimi ozanların yolu kapatılmak, kimilerinin ki açık tutulmak yoluyla bozulmuştu. Biz, bunun acısını çekmişizdir. O kadar ki, bizim akranımız olan bazı ozanlar "resmi" antoloji ve edebiyat tarihi kitaplarında yerlerini fazlasıyla alırken, genç toplumcu ozanlar bile bile unutulmuş, unutturulmuştur. Giderek bu yeni yetişenlerin tek doğrultuda yetiştirilmesi, hepsine aynı şiir yönteminin verilmesi biçimini aldı. Genç bir ozanın adını duyurabilmesi, sesini işittirebilmesi, şiirlerini yayımlatabilmesi için, o tarihte "resmi" yeni sayılan Orhan Veli ağzıyla şiir yazması, bu ağıza yatması baş koşuldu. Bu sultaya ilk karşı çıkışı "Mavi" dergisi çevresinde toplananlar denemişler, böylelikle toplumcu bir ozan kuşağının yeniden belirmesine olanak hazırlamak istemişlerdir...
Sonradan, çeşitli baskılarla bu çıkış da yozlaştırılmıştır. İkinci Yeni soytarılığına bir bakıma Orhan Veli kuşağının artıkları sahip çıkmışlar, bir bakıma bizim kuşağın yozlaşmış acıları katılarak kendilerine güç katmak istemişlerdir. Bence, yeni yetişen ozan kuşağının bundan öncekilerden en büyük farkı doğrudan doğruya toplumcu olarak yetişmelerinde beliriyor. Gerek Garip şiirlerinden gerekse İkinci Yeni sululuğundan şiirimize bulaşmış, hala daha bazı yayın organlarının sinsi sinsi Türk okuruna gerçek Türk şiiriymiş gibi yaymaya uğraştığı biçimci estetik, yeni delikanlıların hiç rağbet etmediği yoz bir oyundur artık. Şiir gerçek yerine, toplumsal estetiğin hareketli imge temeline oturtulmuştur. Ozan, şiirini toplumsal sorumluluğunu içinde duyarak dokumaya başlamış, gür sesiyle gelmiş geçmiş toplumcu ozanlar korosuna katılmıştır.
Şimdi yetişenleri, başka düzeyde, iki sapma tehdit etmektedir. Bunlardan birisi, biçimcilikten kurtulup öteki aşırılığa, slogan ve bildiri şiirine düşmek kolaylığı, ikincisiyse küçük burjuva ozanlarına vergi çekememezlik ve dedikodu niteliklerini farkında olmadan benimseyerek birbirlerine düşmek yanılgısı. Bu iki önemli tehdide düşmez, yöntemlerini akıllıca kullanırlarsa, besbelli gençlerimiz zehir gibi ozanlar olacaklardır.
Atilla ilhani'i 11 Ekim 2005 tarihinde kaybetmistik. Usta olmedi, olumsuzlesti aslinda.. Rahmetle, saygi ve sevgiyle aniyoruz.
SULTAN-I YEGÂH
şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
nemli yumuşaklığı tende denizden gelen âhın
gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
yansıyan yaslı gülüşmelerdir karasevdalı suda
bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda
eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak
su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak
belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız