Tarih: Cmt Mar 03, 2007 3:27 pm Mesaj konusu: Modern İnsanın Trajedisi ve Kudsiyet...
MODERN İNSANIN TRAJEDİSİ VE KUDSİYET
Günümüzde hakikatin lafzı bile insanlara hiçbir şey ifade etmemektedir. Malumdur ki irfani yönden demirçağ olarak değerlendirebileceğimiz zamanımızın bu menfi hale düşüşünün sebebi dışsal etkilerden çok insanın dejenerasyonu sebebiyle içseldir; çünkü varoluşun objesi olan tüm evren planları ezeli sistem gereği aynıyla mevcutken varoluşun bireysel manası olan hayatiyet vasfı, özüne ait mahiyetlerini bir bir yitirmektedir. Burada biz İslam ve kadim geleneklerce ‘demirçağ’ yahut ‘ahir zaman’ diye nitelenen çağın içinde bulunduğu kaosu değerlendirmeye çalışacağız. Umulur ki bu değerlendirmeyle modern sürecin karanlıkları içinde hakikati değerlendirebilmek adına bir koridor keşfedilir.
1.
Zamanımızın en kapsamlı tanımı ‘modernizm’ kavramında gizlidir.
Bizce modernizm –tanımlama yapmadan anlamaya çalışırsak- metafizik algısını yitiren Paganist temelli Hıristiyan-Batı âleminin beş duyu ve bunları yoğuran rasyonalite ile önce kendini sonra tüm dünyayı kozmik bilinçten ya da kudsiyetten perdeleyişten başkaca bir şey değildir. Bu süreçte ruhbanlığın gnostik bilgiyi yönetememesi, marifetin hakikatle olan bağlantısını şüpheye düşürdü. Böylece seküler bilim anlayışıyla açılan aydınlanma(!) kapısı ile düşüncenin madde ötesindeki yoğunlaşması salt materyalist bir hal aldı. Esas itibariyle insanlık bununla doğada tamamen pasif bir konuma düşmüştür. Bunun tersiymiş gibi algılansa da modernizmin hala daha devam edegelen en önemli tezahür biçimi pasifize edişidir, bu tespit çılgınca işleyen teknoloji devriminin sürekliliğinin de en mantıklı izahını içerir.
Pasifize olmanın anlamı açık; insanlığa her dem sabit olan hakikat değil maddenin hükmü altındaki sahte suretler ‘gerçek’ diye sunulmaktadır. Yine insan baki olana değil fani olana teveccüh ederek bir anlamda ‘semanın kapısını kendisine kapatmıştır.’ Bu pasifize halin bir alameti de baskın olan profan anlayışın şeylerin nedenleriyle alakadar olmayıp varlığın oluş biçimi ile ilgilenmesidir; zaten günümüzde eski kaynakların simgesel değerlerini görmeden olduğu gibi alma yanılgısı dahi buna dayanır.
Bir diğer yönüyle modernizmin yarattığı bu ilkesel dönüşüm, ahir zamanda zuhur eden dejenere olmuş insandan ve onun aczinden faydalanarak gelişmiştir: Nitekim Aydınlanma sonrasında Fransız devrimi ile beliren yeni ekonomik yapılanmalar ve adeta bir rüşvet olarak sunulan hümanizm ve özgürlük/eşitlik gibi toplumsal üst yapıya dönük yönelimlerse sosyal irade mekanizmalarında kendini göstermiş ve böylece insan dejenerasyonu tarihsel sürecine kıyasla inanılmaz bir hız kazanmıştır.
Bu ise ‘trajedi’ dediğimiz bugünü doğurmuştur. Burada insana kalansa yalnızca hüsrandır bu yüzden.
2.
Hüsran umduğunu bulamamanın adıdır, beklentilerin boşa çıkması, (güya) gösterilen çabanın karşılığının alınamamasıdır.
Günümüz insanın en müzmin sıkıntılarının psikolojik kökenli ve umutsuzluk kaynaklı depresyon türevi hastalıklar olduğu ortadayken bunun sosyo-psikolojik etkenlerine eğilme gereği duymamaktayız çünkü bu durumun terennümünde bizce hiçbir beyanata gerek yoktur, tüm nedenler çağcıl çatışmalara dayanmaktadır.
Kendi medeni olgunluğunu inkara sapan bizler için bu halden bir çıkış aranıyorsa bunun yolunun nicedir boyunduruğunda olduğumuz Batı zihniyetinde değil kültürel ve düşünsel etkileşiminden soyutlanmamızın imkânsız olduğu İslam geleneği ve hakikatin bozulmamış tek ifadesi olarak hikmetini koruyan Kur’an ile olması zorunludur: Çünkü Kur’an insana doğru yolu gösterirken zamanımızı da elbette yadsımamıştır.
En başta da belirttiğimiz gibi hüsrana yol açan ahval afakî değil enfüsidir (yani insanın hakikatten perdelenişine dayanır.) Bu ifade ile şunu anlatmak istiyoruz: Doğaya güç, irade ve akıl sıfatları ile hükmeden insan kendindeki nitelikleri kaybetmiş değil aksine bu niteliklerin gereği ile hareket etme sorumluluğu yerine maddeye ve beden boyutunda haz ve acıya hapsolmuş ve böylece mutlak değerlere yabancılaşarak kendi hakikatinden uzaklaşmıştır. Bu nedenle modernizm dejenerasyonun sebebi değil, neticesidir diyebiliriz.
Ancak bize ait tespit bir umutsuzluk kaynağı olmadığı gibi bilakis umudun ta kendisi olarak görülmeli. Çünkü bu dejenerasyona rağmen insan hala bu niteliği özünde kuvve halinde saklamakta, bu yüzden de bunca uzaklaşmaya rağmen günümüzde bile hala (az olduğu beyan edilse de) geleneksel formların bir kısmı her an tezahür etmek üzere korunmaktadır.
Şu halde içinde bulunduğumuz hüsran yapaydır ve modern dünyanın dayattığı suretlerin ardına bakma gücüne ve iradesine sahip herkesçe kurtulma olanağı olan bir haldir: Bunu bir reçete olarak sunmak bize kolay gözükmese de şu kesindir ki yolu, batıni teveccühün oluşturacağı tecrübedir. Ki bu tecrübeden kasıt bireysel akıl ile oluşturulacak suni değerleri hayata dayatma değil, Ümmet-i Mustafa olma bilinciyle hakiki değerleri ihya edip bilinci faninin kirlerinden arındırmaktır. Bu arınma kişiye bu değerlerin kendinde bulunduğunun fark edilişini verecektir. Yani yapılacak olan kendini tanımaktır.
Nice ariften duyduğumuz bu ‘kendini tanıma’ eylemliliği derinliği nedeniyle ayrı bir yazının konusu olduğu için burada incelenmeyecek. Onun yerine kendini bilmemek demek olan trajedimize, hüsrana döneceğiz.
Açıktır ki bu hüsranın kaynağı -tekâmül yerine- tatminin peşine düşme ve arayışları egonun bitimsiz çıkmazında sürdürme yanılgısıdır.
3.
Hikmetlerle dolu Kur’an’da Sure-i Asr önce teşhisi ortaya koyar: İnsan hüsrandadır. Bu teşhisin kuvvetlendirici ifadesi olarak da asra yemin edilir. Kur’an lisanında bir şeye yemin edilmesinin hikmetlerinden birisi, yemin edilen şeyin üzerinde bir hayır yahut şer olmaması ancak o şey ile ilişkili olan kişinin bu hayrı veya şerri kendiliğinden vehmetmesidir. Bu kısa surede de (bizce) asra yeminin manası; her devir içinde insanların karşılaştıkları zorluk ve belalar nedeniyle içinde bulunduğu zamanı ‘lanetli, zor’ kabullerinin temelsiz olduğudur ve her halükarda insanın tüm çağlarda mesuliyet sahibi olabilecek ölçüde makul, kamil ve müdrik olacağına işarettir. Öyleyse “dehr benim” kelamına da bakıp zamanın kendisi bir şer olarak görülmemelidir.
Bunu fark edince çağı şerli görmek Kur’an ile çelişmek olur. Ancak bu devre dönük bazı hadislerin ışığında duruma bakılınca İslam’ın ilkesel tezahürünün insan bilincinde bir değer kaybı yaşadığı da gerçektir. “Ahir zamanda mescitler kalabalık olacak da içlerinde imanlı az olacak” mealindeki hadis bu nitel düşüş-nicel yığınlaşma ters orantısın evvelce isabetle teşhisidir örneğin.
Öznellik açık olunca bu teşhisi genellersek meselenin özünde ilkelerden sapmanın olduğu görülür: Her ne gerekçeyle olursa olsun ilkelerin hakikatin zuhuratını temsil ettiği sabitken, insanın bu ilkelerle uyumlu olma zorunluluğu vardır. Bu uyum tedricen bozulduğu gibi bu deformasyon sürecinin insan açısından zahiri ve batıni yönleri de mühimdir: Zahiren ameli gerekliliklerde oluşturulan sapmalara batınense vicdan ve altbilinçte niceliğe dönük motivasyonların ağırlık kazanmış olması gibi.
Elbette kudsiyetin değerlendirilmesinde bu anlayışsızlık ve sapmanın temelindeki esas nokta; insanın artık metafizik gerilimlerinden uzaklaşması, Descartes ve Kant’tan beri yüceltilen rasyonalizm nedeniyle materyalizmde temellenen profan (ladini) bilim/düşünce anlayışıdır. Yani hakikatin kendi kemalatıyla bütünsel yapısının değil onda kuvve halinde bulunup belirli şartlar altında zuhur eden tikel veçhelerinin yüceltilerek hayatın anlamsızlaştırılmasıdır sorunun ortada duran manası.
Bu ise apaçık trajedidir!
Şayet bu soruna kendi yanılgılarımızın neden olduğunu idrak edemeyip hakikatin kendisinde ya da tezahür sürecinde hata, kusur, eksiklik ararsak bu bizi çözüme asla ulaşılamayacaktır. Çünkü çözüm yine yeryüzünün halifesi olan insana dönük olarak vardır.
Kur’ani lisanda Halifetullah diye adlandırılan insanın varoluşu gereği eşref-i mahlûk olması, Yaratıcı Mutlak Varlık olan Allah’ın kendinde seyrettiği ilim-irade-kudret sıfatlarının ve diğer sayısız özelliklerinin İnsan-ı Kamil’le kozmosta tecelli etmesine dayandığı için varoluşun bilinç-murad ve enerji merkezi de insandır.
Öyleyse bu düşüş sorunun bertaraf edilmesi de sorunun kendisi gibi tamamen sübjektif değerlendirmeyle mümkündür ve bunu başaranlar dün olduğu gibi bugün ve yarın da olacaktır. Onlar tek çıkış yolu olan kendilerini özgürleştirici gerçeklere –Allah’ın ipine- sarılırlar; bu ise suni değerleri reddedip yeniden aktifleşebilmektir. Bunun anlamı hakikate ve onun açığa çıkardığı semavi değerlere iman ve batında ifşa olacak marifet gereği zahirde gerekli fiilleri ortaya koyabilme aktifliğidir. Bu makrokozmos-mikrokozmos ahengi ve onun bir neticesi olan selamettir. Şu halde bu dünya ve ahiret saadeti için düzeltmeyi mikro planda, altbilinçte yapmak zorunludur çünkü “Allah’ın ilkelerinde/sünnetullahta değişiklik bulanamaz!”
İmam Şafii’nin “Kur’an namına yalnız bu sure inmiş olsaydı insanlara el verirdi, insan yalnız bu sureyi tefekkür etmiş olsaydı onlara kâfi gelirdi” diye işaret ettiği Sure-i Asr bu nedenle çok önemlidir bizce: Alem-insan ahenginin anahtarıdır ki dört ipucu ile bu selameti müjdeler.
1. İman: Mutlak olana ve onun değerlerine bilinçli bir şekilde yönelmek.
2. Salih amel: Bu değerlere uygun hareket etmek.
3. Hakkı tavsiye: Değerlerin yadsınmasının yarattığı düşüşü müşahede edip bunu zamana ve mekana uyarlama ile etkileşim elektriği yaratmak (sinerji).
4. Sabrı tavsiye: Nicel değerle bürülü bilincin bu kirlerden arınması için her şeyi yerli yerine oturtarak bilinçten vazgeçmeyip duyguları sisteme kurban etmek ve bunu aktarmak.
Daha fazlası muhakkak söylenmiştir. Biz bunu yeterli gördük. Belki hakikat bizim algıladığımız gibi karşıtlıkların dansı olsaydı her şeye daha farklı bir perspektifle bakmak mümkündü. Ama metafiziğin (bizce) temel yasası gereği MUTLAK OLAN TEK’tir. Bu nedenle şu kesindir ki tüm varoluş MUTLAK TEK’in muhtelif manalarının ortaya konuluş biçimi olduğu için varlık, hakikatin tam da kendisidir. Bunun haricinde Varlığın ulaşmadığı yokluk hali sadece karanlıktır ki yapılacak tek eylem, bu gerçeklikte sürekli yayılan karanlığın bir perde gibi örttüğü ışığa yönelebilme gayretidir. Bu da bilmekle olur; kendini bilmekle.
Zaten varoluş Varlığın kendini bilme anından/asrından başka nedir ki?
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız