Dördüncü gezegenin sahibi bir iş adamıydı. Başı öyle kalabalıktı ki bu adamın, Küçük Prens gelince aldırmadı bile.
- Günaydın, dedi bizimki, bakın sigaranız sönmüş.
- Üç, iki daha beş. Beş, yedi daha on iki. On iki, üç daha on beş.
- Günaydın. On beş, yedi daha yirmi iki. Yirmi iki, altı daha yirmi sekiz. Kibrit çakacak vaktim yok. Yirmi altı, beş daha otuz bir. Öff! Yani beşyüzbirmilyon altıyüz yirmiiki bin yediyüz otuz bir ediyor.
- Beşyüz milyon ne?
- Ha? Sen daha gitmedin mi? Beş yüzbir milyon ... kesme; işim başımdan aşkın; ciddi bir adamım ben, öyle saçmasapan şeylerle uğraşamam. İki, beş daha yedi...
Bir soru sordu mu karşılığını alıncaya kadar susmayan Küçük Prens tekrarladı:
- Beşyüzbir milyon ne? İş adamı başını kaldırdı.
- Ellidört yıldır bu gezegende otururum, yalnız üç kez işime ara vermek zorunda kaldım. Yirmi iki yıl önce ne idüğü belirsiz biri gelmişti buraya, kopardığı yaygara benim için tam dört tane toplam yanlışına patladı. On bir yıl önce romatizmalarım tutmuştu, bir de o zaman çalışmaya ara verdim. Yeterince hareket etmiyorum. Gezinecek vaktim yok. Ciddi bir adamım ben.
- Üçüncü kez de ... sen geldin işte? Ne diyordum, beşyüzbir milyon ..
- Milyon ne?
Kurtuluş yolu olmadığını anlayan iş adamı:
- Ara sıra gökte gördüğümüz küçücük şeylerden beşyüzbir milyon tane.
- Sinek mi?
- Yok canım. Şu parlayan küçük şeyler var ya.
- Arı mı?
- Yok canım. Tembellere türlü düşler kurduran şu küçücük sarı şeyler. Ama ben ciddi bir adamım. Öyle düş filan kuracak vaktim yok.
- Ha, yıldızları diyorsun.
- Evet evet. Yıldızlar.
- Peki beşyüz milyon yıldızı ne ya-
pacaksın?
- Beşyüzbir milyon, altıyüz yirmiiki bin, yediyüz otuz bir. Ciddi bir adamım ben. Hesabım şaşmaz.
- Ne yapıyorsun bu yıldızları?
- Ne mi yapıyorum?
- Evet?
- Hiç, sahibim onlara.
- Yıldızların sahibi sensin demek?
- Evet.
- Ama ben bir kral görmüştüm, o ...
- Krallar sahip olmazlar, yönetirler. Ayrı ayrı şeyler bunlar.
- Yıldızların senin olması neye yarıyor?
- Zengin olmama yarıyor.
- Zengin olman neye yarıyor?
- Yeni yıldızlar bulununca, onları satın almama yarıyor.
Sözün burasında Küçük Prens, «Bunun kafası da tıpkı benim sarhoşunki gibi çalışıyor.» diye düşündü.
Yine de yeni sorular sormaktan geri kalmadı:
- Yıldızlara nasıl sahip olunabilir? İş adamı iyiden iyiye alınmıştı.
- Yıldızlar kimin?
- Ne bileyim ben. Hiç kimsenin.
- Öyleyse benim. Çünkü bunu ilk akıl eden ben oldum.
- Senin demekle senin oluyor mu?
- Tabii. Sahipsiz bir elmas bulursan, senin olur. Sahipsiz bir ada da. Bir düşünce ilk senin aklına gelse, beratını alırsın, senin olur. Benimki de öyle: benden önce kimse yıldızlara sahip olmayı akıl edemediğine göre, yıldızlar benimdir.
- Doğru, ama ne yapıyorsun onları?
- Düzene sokuyorum. Sayıyorum, yine sayıyorum. Güç bir iş. Ama önemli işlerle ilgilenen bir adamım ben.
Küçük Prens daha öğreneceğini öğrenmiş değildi.
- İpek bir atkım olsaydı, dedi, boynuma dolar nereye gitsem yanımda götürebilirdim. Bir çiçeğim olsaydı, koparır yakama takabilirdim. Ama sen gökteki yıldızları koparamazsın ki.
- Koparamam ama bankaya yatırabilirim.
- O da ne demek?
- Şu demek: yıldızlarımın sayısını bir kağıt parçasına yazarım. Sonra kağıdı bir çekmeceye koyar, çekmeceyi kilitlerim.
- Hepsi bu mu?
- Bu.
Küçük Prens, «Eğlenceli iş» diye dü şündü, «pek şairane ama önemli denemez buna.»
Önemli şeyler konusunda Küçük Prensin görüşleri büyüklerinkinden apayrıydı.
- Sözgelimi benim her gün suladığım bir çiçeğim var. Her hafta süpürdüğüm üç tane de yanardağım var (sönmüş olanı bile süpürüyorum; ne olur ne olmaz) . Bu yaptıklarımla yanardağlarıma ve çiçeğime yararlı oluyorum. Sense yıldızlar için yararlı değilsin ...
İş adamı ağzını açtı ama söyleyecek laf bulamadı. Küçük Prens yola düzüldü. «Büyükler tepeden tırnağa olağanüstü kişiler canım,» diye düşündü yol boyunca.
XIV
Beşinci gezegen çok ilginçti. Şimdiye dek gördüklerinin en ufağıydı.
Üstünde ancak bir sokak feneriyle bekçisine yer vardı. Küçük Prens, gökyüzünün bir noktasında, üstünde ne insan, ne de ev bulunan küçücük bir gezegende şu sokak feneriyle bekçisinin ne işe yarayabileceğini kestirememişti. Yine de kendi kendine:
- Bu adam gülünç belki, ama kraldan da, kendini beğenmişden de, iş adamından da, sarhoştan da daha az gülünç; hiç değilse işinin bir anlamı var. Fenerini yakınca, bir yıldız doğdurmuş, bir çiçek açtırmış gibi oluyor. Söndürünce, o yıldız, o çiçek uykuya dalıveriyor. Ne güzel bir uğraş; güzel olduğu için gerçekten yararlı.
Gezegene ayak basar basmaz bekçiyi saygıyla selamladı.
- Günaydın. Fenerini niçin söndürdün?
- Yönetmelik böyle. Günaydın.
- Nasıl?
- Yönetmeliğe göre fenerimi söndürüyorum. İyi akşamlar.
Feneri yeniden yaktı.
- Peki neden yine yaktın?
- Yönetmelik böyle.
- Anlayamıyorum.
- Anlayacak bir şey yok ki, dedi bekçi, yönetmelik yönetmeliktir. Günaydın.
Fenerini söndürdü. Kırmızı kareli bir mendille alnını sildi, sonra:
- Lanet bir iş bu benimki, dedi. Eskiden akıl ererdi. Sabah söndürür, akşam yakardım. Günün geri kalan saatlerinde dinlenir, gecenin geri kalan saatlerinde uyurdum.
- O zamandan bu yana yönetmelik değişti mi?
- Yönetmelik değişmedi. İşin kötüsü de bu ya. Gezegen her yıl daha hızlı dönmeye başladı, yönetmelik ise yerinde saydı.
- Sonra?
- Şimdi gezegen dakikada bir dönüş yapıyor; dinlenmeye bir saniye vaktim kalmıyor. Dakikada bir kez yakıp söndürüyorum.
- Amma da iş ha! Bu gezegende günler bir dakika sürüyor demek!
- O kadarla kalsa iyi! Biz şurada konuşurken bir ay geçti.
- Bir ay mı?
- Evet. Otuz dakika otuz gün eder. İyi akşamlar.
Feneri yeniden yaktı.
Küçük Prens baktı baktı ve yönetmeliğe bunca bağlı kalan bu bekçiye karşı içinde bir sevgi duydu. Bir zamanlar iskemlesini bir kımıldatışta ve günbatımları gördüğünü anımsadı; dostuna yardım etmek istedi.
- Bak, dedi, sana istediğin zaman dinlenebilmenin yolunu göstereceğim.
- Ben hep dinlenmek isterim, dedi bekçi.
Bir insan hem işine bağlı, hem tembel olabiliyor anlaşılan.
Küçük Prens açıklamağa koyuldu:
- Senin gezegenin öyle küçük ki, üç adımda çevresini dolanırsın. Hep güneş alan yerde kalabilmek için çok yavaş yürümen yeter. Dinlenmek istediğin zaman yürürsün, gündüzler dilediğin kadar uzar.
- Bu bir çözüm yolu olamaz. Çünkü hayatta asıl sevdiğim şey uyumaktır.
- Ne yapalım şansın yok, dedi Küçük Prens.
- Ne yapalım şansım yok. Günaydın.
Feneri söndürdü.
Yol boyunca Küçük Prens: «Şu zavallıyı kıral da, kendini beğenmiş de, sarhoş da, iş adamı da görseler küçümserlerdi. Oysa içlerinde bana gülünç gelmeyen, yalnız o. Belki kendi dışında bir şeyle uğraştığından. »
İçini çekerek kendi kendine dedi ki:
- İçlerinde arkadaş olabileceğim tek insan oydu. Ama gezegeni o kadar küçüktü ki, iki kişi almazdı...
Küçük Prensin kendine açıklamaktan kaçındığı bir şey daha vardı. Bu gezegenden ayrılırken yirmi dört saatte bin dörtyüz kırk günbatımı kaçırdığına yanıyordu asıl!
Altıncı gezegen bir öncekinden on kat genişti. Kocaman kitaplar yazan yaşlı bir bay vardı orada.
Küçük Prensin geldiğini görünce haykırdı:
- Bir kaşif geliyor!
Küçük Prens masanın üstüne oturduğunda sık sık soluyordu. Kaç gündür yollardaydı.
- Yolculuk nereden? diye sordu yaşlı bay.
Küçük Prens de sordu:
- Bu koca kitap ne? Burada ne yapıyorsunuz? .
- Coğrafyacıyım ben.
- Coğrafyacı ne demek?
- Coğrafyacı, denizlerin, ırmakların, kentlerin, dağların ve çöllerin yerlerini bilen bilgine denir.
- Ne ilginç! Sonunda gerçek bir meslek adamına rastlıyabildik!
Coğrafyacının gezegenine bir göz attı. Böylesine görkemli, göz alıcı bir gezegen görmemişti.
- Gezegeniniz çok çok güzel. Okyan usları var mı?
- Bir şey diyernem.
- Ya! (Küçük Prens beklediğini bulamamıştı).
- Peki dağları?
- Bir şey diyemem.
- Kentleri, ırmakları, çölleri?
- Ona da bir şey diyemem.
- Hani siz coğrafyacıydınız?
- Tamam, dedi coğrafyacı, ama kaşifim dememiştim. Gezegenimde tek kaşif yok. Kentleri, ırmakları, dağları, denizleri, okyanusları ve çölleri bulup çıkarmak coğrafyacının görevi değildir ki. Coğrafyacının gezinecek vakti yoktur. Masasının başından ayrılmaz. Kaşifler ayağına gelirler. Onlara sorular yöneltir, yolculuk anılarını not eder. Bunlardan birinin anılarını ilginç görürse, o kaşifin dürüstlüğü konusunda soruşturma yapar.
- Neden?
- Çünkü yalancı bir kaşif, coğrafya kitaplarının başına neler neler getirir, Çok içki içen kaşifler için de aynı durum söz konusudur.
- O neden?
- Çünkü sarhoşlar teki çift görür.
Diyelim bir yerde tek dağ var, coğrafyacı iki dağ var diye not edecektir,
- Bir tanıdığım var, dedi Küçük Prens. Olsaydı, çok kötü bir kaşif olurdu.
- Mümkün. Ne diyordum? Kaşifin dürüstlüğü ortaya çıkınca bu kez keşfi için bir soruşturma yapılır.
- Oraya mı gidiliyor?
- Yok canım, daha kolayı var. Kaşiften kanıt göstermesi istenir. Sözgelimi büyük bir dağ keşfedilmişse, oradan büyük kayalar söküp getirmesi gerekir.
Coğrafyacı birden coştu:
- Sen çok uzaklardan geliyorsun! Kaşifsin! Artık gezegenini anlatırsın ..
Ve kayıt defterini açarak kalemini yonttu. Kaşiflerin anlattıkları önce kurşunkalemle geçirilir deftere. Mürekkeple işlemeden önce kaşifin kanıtlarını sunması beklenir.
- Eee? dedi coğrafyacı, umutla.
- Bizim orası o kadar ilginç değil.
Küçücük bir yer. Üç yanardağı var. Bunlardan ikisi püskürür halde, biri de sönmüş. Ama belli olmaz tabii.
- Hiç belli olmaz.
- Bir de çiçeğim var.
- Çiçekleri kaydetmiyoruz.
- Neden? Gezegenimdeki en güzel şey o çiçek!
- Kaydetmiyoruz. Çünkü çiçekler bugün var yarın yok. Yani geçici.
- «Geçici» ne demek?
- Coğrafya kitapları önemli konuları ele alan en değerli kitaplardır. İçlerindeki bilgiler hiç eskimez. Bir dağın yer değiştirmesi çok az rastlanan bir olaydır. Bir okyanusun susuz kalması da öyle. Biz bu deftere ölümsüz şeyleri geçiriyoruz.
- Ama günün birinde sönmüş yanardağlar yeniden püskürebilir. Tam anlayamadım, «geçici» ne demek?
- Yanardağlar sönmüş olsa da olmasa da bizim için değişmez. Bizim gözümüzde yanardağ değil, dağ önemlidir. O hiç değişmez.
Bir soru sordu mu karşılığını alıncaya kadar susmayan Küçük Prens üsteledi:
- «Geçici» ne demek?
- Yakın bir gelecekte yok olacağı düşünülebilen şey demektir.
- Öyleyse çiçeğimin yakın bir gelecekte yok oiacağı düşünülebilir.
- Elbette.
«Çiçeğim geçiciymiş» diye düşündü Küçük Prens, «hem kendini savunmak için dört dikeninden başka silahı yok. Bense onu gezegende bir başına bırakıp geldim.»
İlk kez acı çökmüştü içine. Ne var ki kendini çabuk toparladı.
- Şimdi nereye gitmemi öğütlersiniz? diye sordu.
- Dünya adlı gezegene. İyi ün kazanmış bir gezegendir.
Orada yüz on bir kıral, (zenci kıralları da sayarsak) yedibin coğrafyacı, dokuzyüzbin iş adamı, yedibuçuk milyon sarhoş, milyon kendini beğenmiş, yani aşağı yukarı ikimilyar büyük yaşamaktadır.
Size dünyanın genişliği üstüne bir fikir vennek için şu örneği gösterebilirim:
Elektriğin bulunmadığı çağlarda, bu gezegenin altı kıtasında dörtyüzaltmışiki bin beşyüz on bir kişilik bir bekçi ordusu, her akşam sokak fenerlerini yakmakla görevliydi.
Bu orduya uzaktan bakmağa doyum olmazdı, Hareketleri bir opera balesi kadar düzenliydi. Önce Yeni Zelandalı ve Avustralyalı bekçiler görünürdü. Bunlar fenerlerini yaktıktan sonra gider uykuya dalarlardı. Bu kez sıra Çinli ve Sibiryalı bekçilere gelirdi. Onlar da yerlerine çekilince Rus ve Hintli bekçiler ortaya çıkardı. Sonra Afrikalı ve Avrupalılar, sonra Güney Amerikalılar, en sonra da Kuzey Amerikalılar. Sahneye giriş sırası hiç bir zaman bozulmazdı. Görülecek şeydi hakçası. Yalnız Kuzey Kutbundaki tek fener bekçisiyle kafadarı Güney Kutbu bekçisi boş gezerlerdi; yılda iki kez iş düşerdi onlara.
İnsan zeka oyununa kalkınca biraz yalan söylüyor. Ben de fener bekçilerinden söz ederken tam tamına doğrucu davranmadım, gezegenimizi bilmeyenlerde yanlış izlenimler uyandırabilecek bir yola saptım. İnsanların, Dünya'nın yüzeyinde kapladıkları yer çok küçüktür. Dünya'da yaşayan iki milyar insan, mitinglerdeki gibi sıkışık bir şekilde yanyana dursalar, yirmi mil uzunluğunda ve yirmi mil genişliğindeki bir alana kolaylıkla sığarlardı. Yani Dünya'nın bütün insanları en küçük Pasifik adasına yerleştirilebilir.
Bunu büyüklere söyleseniz, size inanmayacaklardır. Kendilerinin büyük yer kapladıkları kanısındadırlar çünkü. Kendilerini baobablar kadar önemli görürler. İyisi mi, söyleyin hesabını yapsınlar. Sayılara bayılırlar; hesap işlemleri hoşlarına gider. Ama siz vaktinizi bu gereksiz işle neden öldüreceksiniz? Bilirim, bana güvenirsiniz.
Küçük Prens, Dünya'ya indiğinde hiç kimseye rastlamayınca şaşırmıştı. Tam yanlış gezegene geldiğine inanacaktı ki, sarı bir halkanın kumda kımıldadığını gördü.
- İyi geceler, dedi Küçük Prens saygıyla.
- İyi geceler, dedi yılan.
- Hangi gezegende bulunuyorum acaba?
- Dünya'da Afrika' da .
- Demek Dünya' da hiç insan yok?
- Burası çöldür. Çöllerde kimsecikler olmaz. Dünya büyüktür, dedi yılan.
Küçük Prens bir taşın üstüne oturarak gözlerini göğe dikti.
- Acaba, dedi, bir gün hepimiz kendi yıldızımızı yeniden bulalım diye mi yıldızlar böyle parlıyor? Gezegenimi görüyor musun? Tam tepemizde, ama nasıl da uzaklarda!
- Güzelmiş, dedi yılan. Ne yapmaya geldin buraya?
- Bir çiçekle başım dertte de.
- Ya! dedi yılan.
Bir sessizlik oldu.
Küçük Prens yine konuşmağa başladı:
- İnsanlar nerede? Çölde biraz yalnızlık duyuyor kişi...
- İnsanların arasında da yalnızlık duyulur, dedi yılan.
Küçük Prens uzun süre yılanı inceledi.
- Sen de garip bir hayvansın, dedi Parmak kadar kalınlığın var.
- Ama bir kral parmağından daha güçlüyümdür.
Küçük Prens gülümsedi:
- Çok güçlü olamazsın. Hem ayakların da yok. Yolculuk bile edemezsin.
- Seni gemilerin gidemiyeeeği kadar uzağa götürebilirim.
Küçük Prensin ayak bileğine altın bir bilezik gibi dolandı
- Dokunduğum her yaratığı geldiği yere, toprağa yollarım. Ama sen tertemizsin ve bir yıldızdan geliyorsun ...
Küçük Prens susuyordu:
- Şu kaskatı dünyada böylesine güçsüz oluşun acıma duygusu uyandırıyor içimde. Sana yardım edebilirim. Günün birinde gezegeninin özlemine dayanamazsan, benim ...
- Seni çok iyi anlıyorum, dedi Küçük Prens, yalnız niye öyle bilmece gibi konuşuyorsun?
- Benim için çözülmeyecek bilmece yoktur, dedi yılan.
Küçük Prens çölü geçerken bir çiçeğe rastladı yalnız. Üç taçyapraklı, sıradan bir çiçekti bu.
- Günaydın, dedi Küçük Prens.
- Günaydın, dedi çiçek.
- İnsanlar nerede? diye kibarca sordu Küçük Prens.
Çiçek, eskiden bir kervan görmüştü.
- İnsanlar mı? diye tekrarladı. Galiba altı yedi insan var. Yıllar önce görmüştüm. Ama kimbilir şimdi neredeler? Rüzgârla sürüklenmişlerdir. Kökleri yok, yaşamları güç oluyor bu yüzden.
Küçük Prens yüce bir dağa tırmandı.
Dağ olarak şimdiye kadar yalnız kendi gezegenindeki üç yanardağı görmüştü; onlar da ancak dizlerine geliyordu. Hatta sönmüş yanardağı tabure olarak kullanırdı. Kendi kendine: «Bu yükseklikteki bir dağdan bir bakışta bütün dünyayı ve bütün insanları görebilirim,» diye düşündü.
Ama sipsivri tepelerden başka hiç bir şey ilişmedi gözüne:
- Günaydın, dedi usulca.
- Günaydın.. Günaydın... Günaydın ... diye karşılık verdi yankı -
- Kimsiniz?
- Kimsiniz? Kimsiniz? Kimsiniz?
- Hepiniz dostum olun. Yapayalnızım.
- Yapayalnızım ... Yapayalnızım ..
«Ne tuhaf bir gezegen!» diye düşündü Küçük Prens. «Her yer kuru, her yer sivri, her yer sert ve acımasız. İnsanlarda da düş kurabilme gücü hiç yokmuş. Ne söylerseniz onu tekrarlıyorlar. Benim gezegenimde bir çiçeğim vardı, söze ilk o başlardı... »
Küçük Prens uzun süre kumlar, kayalar, karlar arasında düşe kalka, yürüdükten sonra bir yola ulaştı. Yollar eninde sonunda insanların oturduğu yerlere çıkar.
- Günaydın, dedi.
Baştan başa gül açmış bir bahçenin önünde duruyordu.
Güller bir ağızdan:
- Günaydın, dediler.
Küçük Prens onlara baktı. Hepsi de kendi çiçeğine benziyordu:
- Kimsiniz? diye sordu; şaşırmıştı.
- Bizler gülleriz, dediler güller.
- Ah! dedi Küçük Prens. Yüreği üzüntüyle doldu. Çiçeği evrende bir eşi daha bulunmadığını söylemişti. Oysa işte bir tek bahçede bile ona tıpatıp benzeyen beş bin çiçek vardı!
«Görse ne kızardı,» dedi kendi kendine. «Kimbilir nasıl öksürür kendine gülünmesin diye ölüyormuş gibi yapardı. Ben de ölmemesi için seve seve ona bakıyormuşum gibi yapardım. Çünkü aşağıdan almazsam, gerçekten ölmeye kalkardı.»
Sonra da şunlar geldi aklına: «Eşsiz bir çiçeğim var diye kendimi zengin sanırdım. Oysa sıradan bir güle sahipmişim. Sıradan bir gül, ancak dizlerime yükselen, biri belki hepten sönmüş üç yanardağ ... Demek hiç de büyük bir prens değilmişim.
- Günaydın,. dedi tatlı bir sesle.
- Buradayım, dedi ses, elma ağacının altında.
- Kimsin sen? dedi Küçük Prens. Güzelliğine diyecek yok.
- Ben tilkiyim.
- Gel oynayalım. Canım çok sıkılıyor.
- Seninle oynayamam, evcil değilim.
- Kusuruma bakma, dedi Küçük Prens.
Biraz düşündükten sonra ekledi: - «evcil» ne demek?
- Buralı değilsin besbelli. Ne arıyorsun burada?
- İnsanları arıyorum. "Evcil" ne demek?
- İnsanlar, dedi tilki, insanların tüfekleri vardır. Ava çıkarlar. Hepimizin rahatını kaçırırlar. Bir de kümeslerde tavuk beslerler. Başka dertleri yoktur. Yoksa piliç mi arıyorsun?
- Hayır, dost arıyorum. "Evcil ne demek?
- Artık kimselerin umursamadığı bir geleneğin gereği. Bağlar kurmak demektir.
- "Bağlar kurmak» mı?
- Evet. Sözgelimi sen benim için şimdi yüzbinlerce oğlan çocuktan birisin. Ne senin bana bir gereksinmen var, ne de benim sana. Ben de senin için yüzbinlerce tilkiden biriyim. Ama beni evcilleştirirsen, birbirimize gereksinme duyarız. Sen benim için dünyada bir tane olursun, ben de senin için.
- Biraz biraz anlıyorum, dedi Küçük Prens, bir çiçek var .. Galiba beni evcilleştirdi.
- Olabilir, dedi tilki, dünyada neler olmuyor ki!
- Ama bu dediğim Dünya' da olmadı!
Tilki şaşırmış, meraklanmıştı:
- Yoksa başka bir gezegende mi?
- Evet.
- O gezegende avcı var mıdır?
- Yok.
- Bak, bu çok ilginç. Peki ya piliç?
- Yok.
- Hiç bir şey tam istendiği gibi olmuyor, dedi tilki içini çekerek.
Ama hemen konuya döndü:
- Hayatımda hiç değişiklik yoktur. Ben piliçleri avlarım, insanlar beni avlar. Bütün piliçler birbirine benzer, bütün insanlar da. Doğrusu epey sıkıcı. Ama beni bir evcilleştirsen, hayatım günlük güneşlik oluverir. Öteki ayak seslerinden apayrı bir ayak sesi tanırım. O sesler korkuyla kovuğuma kaçırtır beni, seninkiyse tatlı bir ezgi gibi yeraltından çağıracaktır. Bak, öteki buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğdayın önemi yok benim için. Buğday tarlaları bana bir şey demiyor. Bu, çok acı, ama senin saçın altın renginde. Beni evcilleştirsen ne iyi olurdu, bir düşün! Altın rengindeki başaklar seni anımsatacak artık. Başaklardaki rüzgarı dinlemeğe can atacağım.
Tilki sustu ve uzun bir süre Küçük Prensi süzdü:
- Ne olursun evcilleştir beni, dedi.
- Çok isterdim, ama vaktim az. Dostlar edinmeli, yeni şeyler tanımalıyım.
- Yalnız evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin, dedi tilki, insanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar. Dost istiyorsan, beni evcilleştir işte ...
- Evcilleştirmek için ne yapmalıyım?
- Çok sabırlı olmalısın. Önce benden biraz ötede çimenlerin arasında oturacaksın. Şöyle. Ben seni göz ucuyla süzeceğim, sen ağzını açmayacaksın. Çünkü sözcükler, yanlış anlama kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınımda oturursun ...
Ertesi gün Küçük Prens yine geldi.
- Hep aynı saatte gelsen daha iyi olur, dedi tilki, sözgelimi öğleden sonra saat dörtte gelecek olsan, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Her geçen dakika mutluluğum artar. Saat dört dedi mi meraktan yerimde duramaz olurum. Mutluluğumun armağanını veririm sana. Ama gelişigüzel gelirsen, içimi sana hangi saatte hazırlayacağımı bilemem. Ayinsiz olmuyor.
- Ayin nedir?
- O da artık kimsenin umursamadığı bir gelenek. Bir günü öbür günlerden, bir saati öbür saatlerden ayırır. Sözgelimi peşimdeki avcıların bir ayinleri var. Her perşembe, köylü kızlarla dans ederler. Bu yüzden perşembe, benim için eşsiz bir gündür! O gün bağlara kadar uzanırım. Avcılar belirsiz günlerde dans etselerdi, bütün günler birbirine benzeyecek, ben de hiç keyif çatamayacaktım.
Küçük Prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılık saati yaklaşınca tilki:
- Ah, dedi, gözyaşlarımı tutamayacağım.
- Suç sende, dedi Küçük Prens. Sana kötülük etmeyi düşünmemiştim, kendin istedin evcilleşmeyi.
- Orası öyle.
- Şimdi de gözyaşlarını tutamıyorsun.
- Orası öyle.
- Öyleyse bundan bir kazancın olmadı!
- Oldu, oldu, dedi tilki, başak tarlaları meselesi...
Sonra ekledi:
- Git, bir daha bak güllere. Seninkinin eşsiz olduğunu anlayacaksın. Sonra gel, helâlleşelim; sana bir sır vereceğim.
Küçük Prens, güllere bir daha bakmaya gitti:
- Siz benim gülüm e hiç mi hiç benzemiyorsunuz. Şimdilik değersizsiniz. Ne sizi evcilleştiren olmuş, ne de siz kimseyi evcilleştirmişsiniz. Tilkim eskiden nasıldı, öylesiniz. O da önceleri tilkilerden bir tilkiydi. Ama ben onu dost edindim, şimdi dünyada bir tane.
Güller güç duruma düşmüşlerdi.
- Güzelsiniz ama boşsunuz, diye ekledi. Kimse sizin için canını vermez. “Buradan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile, o tek başına topunuzdan önemlidir. Çünkü üstünü fanusla örttüğüm odur, rüzgârdan koruduğum odur, kelebek olsunlar diye bıraktığımız birkaç tanenin dışında bütün tırtılları uğrunda öldürdüğüm odur. Yakınmasına böbürlenmesine, hatta susmasına kulak verdiğim odur. Çünkü benim gülümdür o”
Sonra tilkiyle buluşmaya gitti:
- Hoşça kal, dedi.
- Hoşça git, dedi tilki. Vereceğim sır çok basit: insan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.
Küçük Prens unutmamak için tekrarladı:
- Gerçeğin mayası gözle görülmez.
- Gülünü bunca önemli kılan, uğrunda harcadığın zamandır.
Küçük Prens unutmamak için tekrarladı:
- Uğrunda harcadığım zamandır.
- İnsanlar bu gerçeği unuttular, sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeyden her zaman sen sorumlusun. Gülünden sen sorumlusun ...
- Günaydın, dedi Küçük Prens.
- Günaydın, dedi demiryolu makasçısı.
- Ne yapıyorsun burada?
- Yolcuları bölük bölük ayırıyorum. Onları taşıyan trenleri bazen sağa yolluyorum, bazen sola.
Birden göz kamaştıran ışıklarıyla bir tren fırtına gibi geçerek makasçının kulübesini sarstı.
- Acele ediyorlar, dedi Küçük Prens, neden acaba?
- Makiniste sorsan o da bilmez.
O sırada ters yönden göz alıcı ışıklarla ikinci bir tren fırtına gibi geçti.
- Ne çabuk döndüler?
- Bunlar onlar değil, dedi makinist. Bu karşıdan gelen tren.
- Bulundukları yerden memnun kalmamışlar herhalde.
- Kimse yerinden memnun değildir, dedi makasçı.
Bir üçüncü trenin göz alıcı ışıklar içinde fırtına gibi geçişini duydular.
- Bunlar da birinci trendeki yolcuların peşinde mi?
- Kimsenin peşinde değiller. Ya uyuyorlar, ya da esniyorlardır şimdi... Yalnız çocuklar burunlarını cama yapıştırmışlardır.
- Zaten yalnız çocuklar ne aradıklarını bilirler, dedi Küçük Prens. Bezden bir bebeğe bütün zamanlarını verirler, varsa, yoksa o bebektir; ellerinden alınsa ağlarlar.
- Günaydın, dedi Küçük Prens.
- Günaydın, dedi satıcı.
Susuzluk giderici haplar satan bir adamdı bu. Haftada bir hap içtiniz mi, artık içecek bir şey aramıyordunuz.
- Bunları neden satıyorsun? diye sordu Küçük Prens.
- Zamanın boş yere harcanmasını önlemek için. Uzmanların hesabına göre, bu haplar alınınca haftada elli üç dakika kazanılıyor.
- Peki bu elli üç dakikada ne yapacağız?
- Canın ne isterse.
- Keyfimce harcayacak elli üç dakikam olsaydı, ağır ağır bir çeşmeye doğru yürürdüm, dedi Küçük Prens
Uçağımın çölde bozuluşundan sekiz gün sonraydı, yedek içme suyumun son damlasını içerken satıcının öyküsünü anlatmıştı bana.
- Anıların çok güzel, dedim Küçük Prens'e, ama ben daha uçağımı onarama dım. İçecek suyum da kalmadı. Ben de bir çeşmeye doğru ağır ağır yürüyebilseydim, mutlu olurdum!
- Dostum tilki diye söze başladı.
- Sevgili küçüğüm, tilkinin bu konuyla ne ilgisi var?
- Neden olmasın?
- Ama susuzluktan öleceğim nerdeyse.
Mantığımı kavrayamamıştı.
- İnsan susuzluktan ölecek olsa bile, bir dostu olması içini serinletiyor. Sözgelimi ben, bir tilki dostum var diye çok sevinçliyim ...
«İçinde bulunduğum tehlikeyi yeterince anlıyamıyor,» dedim kendi kendime, «açlık, susuzluk görmemiş. Birazcık güneş yetiyor ona."
Bana baktı bir süre, düşüncelerimi okudu:
- Ben de susadım. Bir kuyu arasak. .. Bitkince elimi salladım. Uçsuz bucaksız çölde şansa güvenerek bir kuyu aramak serüven olurdu. Yine de yürüdük.
Biz saatlerce konuşmadan yürüyeduralım, karanlık çökmüş, yıldızlar parıldamaya başlamıştı. Susuzluktan yanı yordum, düşteymiş gibi görüyordum yıldızlan. Küçük Prensin sözleri belleğimde dönüp duruyordu.
- Demek sen de susadın, dedim. Ama soruma karşılık vermedi.
- Su yüreğe de iyi gelebilir, dedi yalnızca.
Dediğini anlamamıştım ama sustum.
Onu sorguya çekmemek gerektiğini öğrenmiştim.
Yorulmuştu. Oturdu. Ben de yanına çöktüm. Kısa bir sessizlikten sonra konuştu:
- Yıldızlar, gözden ırak bir çiçek yüzünden güzeldirler.
- Doğru, dedim ve başka söz etmeden ay ışığı altında uzanan kum tepelerine baktım.
- Çöl güzel, dedi Küçük Prens. Haklıydı. Çölü hep sevmişimdir. Bir kum tepeciğine oturursunuz, bir şey görmez, bir şey duymazsınız, yine de sessizlikte bir nabız atar, bir pırıltı kımıldar ...
«Bir yerde bir koyunun saklı oluşudur çöle güzellik veren,» dedi Küçük Prens.
Kumdaki gizemli parıltıyı birdenbire kavramak beni şaşkına çevirmişti. Küçükken eski bir evde otururduk, efsaneye göre bir define saklıydı orda. Tabii kimse definenin nasıl bulunacağını bilmiyor, aramağa da kalkmıyordu. Ama evimiz bir masal havası kazanmıştı. Evim, yüreğinin derinliklerinde bir sır saklıyordu.
- Doğru, dedim Küçük Prense, ev olsun, yıldızlar olsun, çöl olsun, hepsi de güzelliğini gizliliğe borçlu!
- Tilkimin görüşüne katılmana sevindim, dedi.
Küçük Prens uykuya dalınca onu kollarıma alarak yola çıktım. Duygulanmış, coşmuştum. Kollarımda sırça bir hazine taşıyordum sanki. Sanki yeryüzünde ondan daha kolay örselenebilen bir nesne yoktu. Ayışığında o solgun alna, o yumulu gözlere, rüzgarda uçuşan o saçlara bakıyor, kendi kendime diyordum ki: «Bu gördüğüm sadece kabuğu. İçinde gizlenen, gözle görülemez ... »
Dudakları gülümseyecekmiş gibi yarı aralanınca:
«Şu kollarımda uyuyan küçük varlığın bana asıl coşku veren yanı,» diye düşündüm, «bir çiçeğe - uyurken bile benliğinde lamba alevi gibi yanan - bir gül görüntüsüne olan bağlılığıdır.»
Şimdi daha da çabuk örselenebilirmiş gibi geliyordu bana. Alevleri korumak gerekir, yoksa küçük bir esintiyle sönüverirler.
- İnsanlar hızlı trenlere biniyorlar, ama ne aradıklarını bildikleri yok. Koşuşuyor, heyecanlanıyor, dönüp duruyorlar, dedi.
Sonra ekledi:
- Bunca çabaya değse bari...
Vardığımız kuyu, çöl kuyularına benzemiyordu. Çöl kuyuları, kumda açılmış ufak deliklerdir. Buysa bir köy kuyusunu andırıyordu. Ne var ki görünürlerde köy filan yoktu, düş görüyordum herhalde.
- Çok tuhaf, dedim Küçük Prense, her şey hazır: Çıkrık, kova, ip ...
güldü. İpi tutarak çıkrığı çevirdi. Çıkrık, rüzgârın uğramayı unuttuğu bir fırıldak gibi inliyordu.
- Duyuyor musun? dedi Küçük Prens, kuyuyu uyandırdık, şarkı söylüyor ...
Yorulmasını istemiyordum:
- İpi bana bırak, dedim, sana ağır gelir.
Kovayı kuyunun ağzına kadar çektim, dayadım. Yorulmuştum, ama mutluydum. Çıkrığın ezgisi kulaklarımdaydı; kıpırdayan suda, güneşin kımıldadığını görüyordum.
- Bu suya susamıştım, dedi Küçük Prens, ver de içeyim.
Neyi aradığını anlamıştım.
Kovayı dudaklarına kaldırdım. Gözlerini kapayıp içti. Bir şölen içkisiymiş gibi tatlı, bildiğimiz içkilerden başkaydı bu su. Tatlılığı, yıldızların altındaki yürüyüşten, çıkrığın ezgisinden, kollarımdaki güçten geliyordu. Bir armağan gibi iç açıcıydı. Küçükken, Noel ağacının ışıkları, gece duasının ezgisi, gülümseyen yüzlerin sevecenliği işte böyle bir parıltı katardı aldığım armağana.
- Sizin Dünyadaki insanlar, dedi Küçük Prens, bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar; yine de aradıklarını bulamıyorlar.
- Bulamıyorlar, dedim.
- Oysa aradıkları tek bir gülde, bir damla suda bulunabilir.
- Doğru, dedim. Küçük Prens ekledi:
- Ama gözler kördür. İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçeği görebilir ...
Suyu içmiştim. Soluklarım düzene girmişti. Şafakta kum, bal rengindedir. Bal rengi de mutluluğuma ekleniyordu. Peki neydi beni hüzünlendiren?
Küçük Prens yumuşak bir sesle:
- Sözünü tutmalısın, dedi yanıma oturarak.
- Hangi sözümü?
- Şey... Koyunum için bir tasma ... Çiçekten ben sorumluyum.
Cebimden resimlerin taslaklarını çıkardım. Küçük Prens onları inceledi ve güldü:
- Senin baobablar da lahanaya benzemiş.
- Aaa!
Oysa ben öğünüyordum baobablarımla.
- Tilkiye gelince, kulaklarına bak, sanki birer boynuz; ne uzun yapmışsın.
Yine güldü.
- Böyle dememeliydin küçük dostum, dedim, ben yalnız boa yılanlarının içten ve dıştan görünüşlerini çizebilirim.
- Üzme canını, dedi. Çocuklar anlar.
Ben de koyuna bir tasma çizdim. Ona uzatırken içim titriyordu.
- Bilmediğim tasaların var galiba, dedim.
Soruma karşılık vermedi, dedi ki:
- Biliyor musun, yarın dünyaya inişimin yıldönümü.
- Demek bir hafta önce ilk karşılaştığımızda en yakın yerleşme merkezinden bin mil uzakta tek başına dolaşıp durman bir rastlantı değildi. İndiğin yere dönüyordun.
Küçük Prens yine kızardı. Biraz duralayarak sordum:
- Belki de yıldönümü içindi?
Küçük Prens yine kızardı. Kendisine sorulanlara hiç karşılık vermezdi. Ama insanın yüzünün kızarması «evet» anlamına gelir, değil mi?
- İçimde bir korku var, dedim.
Sözümü kesti:
- Şimdi sen çalışmalısın. Uçağının başına dönmelisin. Seni burada bekleyeceğim. Yarın akşam gel.
Ama içime kuşku düşmüştü bir kere.
Tilkiyi anımsadım. Birinin sizi evcilleştirmesine izin verirseniz, gözyaşlarını da hesaba katmalısınız
Kuyunun yanında eski bir taş duvarın yıkıntısı vardı. Ertesi akşam işten döndüğümde uzaktan Küçük Prens’i bu duvarın üstüne oturmuş, bacaklarını sallar gördüm. Şöyle diyordu:
- Demek aklında kalmamış. Tam burası değildi.
Başka biri bir şey demiş olmalıydı ki karşılık verdi:
- Evet, evet, bugün. Ama burada değil.
Duvara doğru yürüdüm. O kimseyi ne goruyor, ne de duyuyordum. Küçük Prens yine karşılık verdi:
- Tamam. Kumda ayak izlerimin başladığı yeri göreceksin. Orada durup beni bekleyeceksin. Bu gece geleceğim.
Duvara yirmi metre kalmıştı, hâlâ kimseyi göremiyordum.
Bir sessizlikten sonra Küçük Prens yine konuştu:
- Vereceğin zehir çok mu iyi? Uzun süre acı çekmeyeceğim, değil mi?
Yüreğim ağzımda öylece kalakaldım, hâlâ anlayamıyordum.
- Hadi şimdi git, aşağı inmek istiyorum.
Gözlerim duvarın dibine kayınca havaya sıçradım. İnsanı otuz saniyede öldüren sarı yılanlardan biri Küçük Prens’in karşısında duruyordu. Tabancamı çekmek için elimi cebime atarken bir yandan da koşmaya başladım. Ancak çıkardığım gürültüyü duyan yılan kapatılan bir fıskiye gibi kumlarda yavaşça aktı, madeni bir ses çıkararak taşların arasına kaydı.
Küçük dostumu kollarıma almak için tam vaktinde yetişmiştim. Yüzü bembeyaz olmuştu.
- Bu da ne demek? diye sordum. Yılanlarla mı konuşmaya başladın?
Hep boynuna bağladığı sarı atkıyı gevşettim, şakaklarını ıslattım, su içirdim. Ama soru soracak cesaretim yoktu.
Dolu dolu yüzüme baktı ve kollarını boynuma doladı. Yüreği, vurulmuş bir kuşun yüreği gibi çarpıyordu.
Dedi ki;
- Uçaktaki aksaklığı bulmana çok sevindim. Artık ülkene dönebilirsin.
- Sen nereden biliyorsun?
Ona onarım işinin umulmadık bir anda başarıyla sonuçlandığını haber vermeye gelmiştim.
Soruya karşılık vermeden:
- Ben de gezegenime dönüyorum bugün, dedi.
Sonra üzgün bir sesle ekledi:
- Benimki çok daha uzakta ... Çok daha güç ...
Olağanüstü bir şeylerin döndüğünü sezinliyordum. Onu kollarımda küçük bir çocuk gibi sıkıyordum ama bir uçuruma son hızla atılmasına engel olamayacakmışım gibi geliyordu bana.
Derin düşüncelere dalmıştı galiba.
- Senin koyunu aldım, sandığı da, tasmayı da.
Hüzünle gülümsedi.
Uzun süre bekledim; yavaş yavaş kendine geliyordu ....
- Küçük dostum, dedim, korkuyor musun?
Korkuyordu kuşkusuz, hafifçe gülümsedi.
- Bu akşam daha çok korkacağım. Yeniden o çaresizlik duygusuyla buz gibi oldum. Anladım ki bu gülüşü bir daha görmezsem yapamam. Benim için çölde bir kaynaktı gülüşü.
- Küçük dostum, dedim, hadi bir daha gül de göreyim.
- Bu gece tam bir yıl oluyor, dedi.
Yıldızım geçen yıl Dünyaya indiğim yerin tam üstüne gelecek.
- Dostum, bu yılanın, buluşma yerinin ve yıldızının kötü bir düş olduğunu söyle bana.
Yine karşılık vermedi.
- Gerçeğin mayası gözle görülmez, dedi.
- Biliyorum.
- Çiçek için de bu böyledir. Bir yıldızda yaşayan çiçeği seversen, geceleri gökyüzüne bakmak güzel gelir. Bütün yıldızlar çiçeğe durur.
- Biliyorum.
- Su için de öyle. Bana sunduğun su, o çıkrıkla o ip yüzünden müzik gibi gelmişti. Ne güzeldi değil mi?
- Güzeldi biliyorum.
- Gece yıldızlara bakarsın. Benim ülkem o kadar küçük ki nerede olduğunu göremezsin bakınca. Ama böylesi daha iyi. Yıldızım, herhangi bir yıldız olacak senin için. Böylece bütün yıldızları gözlemeyi seveceksin. Hepsi dostun olacak. Şimdi sana armağanı vermek sırası geldi.
Güldü yine.
- Küçük dostum, biricik küçük dostum! Bu gülüşü duymak öyle güzel ki!
- Benim armağanım da bu işte. Hani suyu içtiğimiz zaman var ya, hep öyle olacak.
- N e demek istiyorsun?
- Herkesin bir yıldızı var ama kimseninki birbirine benzemiyor. Yolcular için pusula, kimileri için ufak tefek bir ışık, bilginler için çözülmesi gereken bir sorundur yıldızlar. Sözünü ettiğim iş adamına göre ise altından başka bir şey değildirler. Gelgelelim bütün bu yıldızlar suskundur. Yalnız sen, herkesten ayrı göreceksin onları.
- Ne demek istiyorsun?
- Onlardan birinde ben oturuyorum, ben gülüyorum diye geceleri gökyüzüne baktığında sana bütün yıldızlar gülüyormuş gibi gelecek. Gülmeyi bilen yıldızların olacak senin.
Sonra yine güldü.
- Bir gün üzüntün geçince (çünkü zamanla geçmeyecek üzüntü yoktur) beni tanımış olduğuna sevineceksin. Hep dostum olarak kalacaksın. Gülmek isteyeceksin benimle birlikte. Koşup pencereyi açacaksın. Gökyüzüne gülerek baktığını gören dostların şaşacaklar. Onlara diyeceksin ki, «Evet, ne olmuş, yıldızlara bakarken gülerim ben!» Seni deli sanacaklar başına çorap öreceğim bir güzel!
Yine güldü.
- Sanki sana yıldız yerine gülmeyi bilen bir sürü çan vermişim gibi.
Yine güldü, sonra ciddileşti.
- Bu gece ... Gelme.
- Seni bırakmam, dedim.
- Acı çektiğimi sanacaksın. Ölüyormuşum gibi gelecek. Bu işler böyle. Görme, daha iyi. Zaten değmez.
- Seni bırakmam.
Kaygılanmıştı.
- Yılan gelecek ama. Seni sokmasın. Yılanlar kötü yaratıklardır. Üstelik benim yılan eğlence olsun diye sokabilir.
- Bırakmam seni.
Birden içi rahatladı.
- Neyse ki ikinci kez sokacak zehirleri kalmaz yılanların.
O gece yola çıkışını göremedim. Sessizce sıvışmıştı. Yetiştiğimde, çabuk ve kararlı adımlarla yürüyordu.
- Geldin mi? demekle yetindi. Elimi tuttu. Hala kaygılar içindeydi.
- Gelmekle iyi etmedin. Acı çekeceksin. Ölmüş görüneceğim, gerçekte ölmeyeceğim oysa.
Susuyordum.
- Anlıyorsun değil mi? Yol uzun.
Bu bedeni taşıyamam. Çok ağır.
Susuyordum.
- Bırakılmış eski bir deniz kabuğu gibi olacak kalıbım. Eski deniz kabuklarına acınmaz ki.
Susuyordum.
Cesareti azıcık kırılmıştı, ama bir çaba daha gösterdi:
- Bak, ne güzel olacak! Ben de yıldızlara bakacağım. Bütün yıldızlar, çıkrığı paslı birer kuyu olacak. Hepsi taze su sunacaklar bana.
Susuyordum.
- Göreceksin ne eğleneceğiz! Senin beşyüz milyon çanın, benim beşyüz milyon çeşmem olacak..
Gözyaşları konuşmasını engelliyordu.
- İşte geldik. Bırak gideyim. Korkudan yere oturdu. Dedi ki:
- Biliyorsun bir çiçeğim var. Ondan ben sorumluyum. Öyle güçsüz, öyle saf ki! Hiç bir işe yaramayan dört dikeninden başka kendini savunacak silahı yok.
Ben de artık ayakta duramadığımdan yere çöktüm.
- İşte böyle, dedi.
Bir an durakladı, sonra kalktı. Bir adım attı ileriye. Ben kıpırdayamıyordum.
Bileğinin yanında sarı bir parıltı gördüm. Hareketsiz kaldı. Bağırmadı. Usulca, bir ağaç gibi yıkıldı. Gürültü bile çıkarmadı, her yan kumdu.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız