Ne tutkuyum ne öfke, ne güzelim ne çirkin, ne cahilim ne bilge. Hem varım hem yokum, hem safım hem cinim, hem kötüyüm hem iyi. İnsanın varlık dramı, dış dünya ile ilişkiye girdiği, o az sonra kesilecek göbek kordonu ile özdeşleşen, gözyaşı ve kan artığına bulanmış, nefes almanın yaşamak için ölesiye gerekli boğuk bir çığlığa dönüştüğü andan itibaren başlar ve sonrasında karmakarışık sarmallar halinde artarak, dolaşarak, yayılarak ilerler. Kanserden ne farkı var bunun? Daha sıkıcı ve gerçekdışı olduğu ise apaçık ortada. Her an bakıma muhtaç ve oldukça zahmetli geçeceği olası bir hayata ısınma evresi. Böylesine uzun bir dönemde dünya üzerinde insan evladından başka bir canlının varolduğu koşullarda ayakta kalabileceğini kafamıza çivi gibi çakıyor belgesel programları. Adaptasyon yeteneğimiz o denli sınırlı ki yürümeyi öğrenmek bile birkaç sene alıyor, kaldı ki görme, duyma, anlamlandırma gibi diğer yeteneklerini geliştireceksin. İnsan, evrenin hakimi olduğunu sanacak kadar kibirli bir varlık hala, ama kıçına, ağzına, burun deliklerine sahip olamadığı ve sırf ona hizmet etmek için yaratılmış anne denilen şefkatli kolların arasında isteklerinin ve ihtiyaçlarının karşılandığı o acınası günleri ne de çabuk unutmuş? Bir de arka kapıdan girelim istersen; ne büyük emek ve sabırla yetiştirildiğimizi ve geçen zamanı gözünün önüne getir hele bir. Sadece kilo almıyorsun, kaşın, gözün, kirpiğin şekillenmiyor o dönemde, zihnim de nasibini alıyor nimetten, ruhunu dolduruyorsun, milyarlarca insandan farklı ve öte bir çemberin içini dolduruyorsun. Sihir gibi bir parmak şaklatması ancak daha uzun sürecek bir mucize seni, kadın veya erkek ortaya sürüyor ve sonra birleştiriyor milyonlarca ayrıntıdan süzerek sizi, döngüyü sonsuza kadar işletmek için. Ola ki diğeri sana kalbinin kapısını ardına kadar açsın, sen jokersin dostum, bahtın açık olsun bundan böyle. Meşhurdur; sergide eleştirmenlerden biri ressam’a takılır “Mükemmel azizim, ancak resimdeki kapının kolunu yapmayı ihmal etmişsiniz herhalde, nasıl açılır o halde kapı?” ressam gülümser “O insan kalbinin kapısını simgeler dostum, açılmaz, açılmaya yeltenilmez, onun sahibinin tasarrufundadır takdir ve içerdedir ancak kapının kolu.”
Kopuğum, dağınığım, sorunluyum, düşünürüm, severim, yok ederim, sanat severim ve bunların hepsini birden, ezcümle tek bir beyine sığdırabilirim. Bir dilenciye tekme atan da benim, bayramda çocuklara harçlık veren de. Aşık olurum, aşkımdan ölürüm, sonra aşkımı öldürürüm. Bedenimden salınan her salgının kölesiyim, beynime kazınmış her fikrin mürşidi. Olanım, geçmişe gömülen, geleceğe sığınan. El attığı her şeye yenilgi denilen azabı tattıran benim, atağa geçen her düşmana geçilmez Çin setti inşa eden. Dindarım, küfürbazım. Ağlayan benim gece yarıları kimsesiz kuytuların ortağı, içki meclislerinin en haşin narası da benim. Mertlik bende yürek bende, başımın üzerinden gelen her emre köpek gibi itaat bende. Sosyalistim işçi pazarında, Ülkücüyüm karanlıkta mezar kenarında tek başıma yürürken, doğuluyum genlerimden miras amenna, batılıyım bir ayağım Avrupa yakasında. Affetmem kendimi, her sözüm yüreğime atılan bir çentik, her davranışım ete batan paslı çivi. Ağaç gibi tek olanlara ne mutlu, orman gibi ayrık kalıp birlik duranlara ne mutlu. Ben hoyrat ellerde bükülmüş dikenli telim, mülkiyete sınır çizen, ona isim takan, eğeleyen. Gevezeyim hem, başı duman karlı dağlar kadar uzak konuştuklarımdan, hem susuz yazlar kadar sessizi seslerin uçuştuğu çılgın zamanların. Kurda atılan et parçası, kargaya sunulan çığlık fırsatı, kuşa yem, deveye diken. Yolda yolsuzum, suda susuz, dövene elsizim, sövene dilsiz. Vur başına al ekmeğini, varlık sebebimiz sırtlanları geçindirmek bir yerde. Ahlaksızım sonra, fitne bende fesat bende, derin çukurların karanlık dipleri kadar çürümüş bataklık gülleri bende. Ağlarım, sızlarım, dert yanarım, acırım, acındırırım, dalga geçerim, göz süzerim, clark çekerim. Boy bende pos bende, kıroyum ama para bende.
Bu bir prologdur kısa kesilmelidir ve öylece kalmalıdır, içinde yaşadığım karmaşanın Yavuz’un bir adım önünde, Selim’den iki adım geride anlatımıdır hayatım. Açıktır seçiktir, haincedir, lanetlidir. Ne zordur insanın kendi kendini affetmesi. Suç olması gerekmez, doğmak başlı başına cezadır zaten. Bir sabah kalk aynaya bak, “Bu gün iyi olacaksın oğlum, seni affettim.” de, “Hadi oradan!” diye bir ses gelecektir karşı taraftan. “Affettim oğlum seni, daha ne.”, “Hadi oradan!”, “Ama affettim dedim ya.” “Hadi oradan!”… Sonsuza kadar sağırlar diyalogu.
2
Kitapsız sürüler, mutlu azınlık, ekmek derdinde şehir çöplüğünü didikleyen Siirtli küçük Kürt çocuklar, bir bardak su, dişi hint keneviri, hayatlarının geri kalanını iç geçirerek erteleyen evde kalmış kız kuruları, olmayacak duaya amin hayaller, Kiziroğlu Mustafa Bey, çürümüş saksı toprağı, toprağın gübresi, belediyenin şehir halkını biraz daha rahatsız etmek için kaldırımları yenilendirme yapı çalışmaları, yaklaşan yerel seçimler, devlet ihale kanunu, Çorumlu bir taşeronun, demirci işçisine, “Ulan mavi ceketli kesin lan dırdırı, çalışacaksanız çalışın, çalışmayacaksınız .iktirin gidin.” diye bağırması, onun manager araba markası, arabasının aynası, kırmızı urbalılar, İstanbul ikinci asliye hukuk mahkemesi gibi yüzlerce imgenin beynimde artıklar halinde depolanışı ve bunları türlü şekillerde birbirleriyle ilişkilendirip kimseye anlatamamanın hüznü.
Modern çağ, buzdan adamlarla demirden kadınlar yarattı sonunda. Buzdan adamlar eriyecek demirden kadınlar paslanacak. Kader. O kadar çok yerimiz yoktu aslında, ha bire ürüyoruz, üst üste binalar dikiyoruz, üst üste yaşıyoruz, “İnin ulan sırtımdan” diye bir ses duyulur aşağı katlardan ve kimsenin aşağıdakilerin seslerini duymaya mecali yok, altta kalanın canı çıksın. Ata sözlerimiz ne kadar hırçın düşünmemiştim ben bunu. Yalnız değiliz, hayat devam ediyor, çare aslında sizde masalları, otuz iki kısım tekmili birden rüya zindan, düş kelepçe. Çiçeklere su ver, hayatına anlam kat, safdil pazarlıklar, kısa yoldan huzur sokağı köşe dönmeler. Hadi ya hiç düşünmemiştim daha önceleri, aklıma gelmediydi şimdiye kadar. Ben kendime anlam katamıyorum, sen koskocaman hayattan bahsediyorsun. Kendini kandırma, zaten beceremiyorsun ve kendini bile kandıramıyorsan eğer kimseyi de kandıramaya yeltenme. Ve durduk yere Aslı’nın “Seni sevebilirdim eğer biraz olsun sen de kendini sevebilseydin!” deyiverişi. Sevmiyorum kardeşim, hem beni bu kadar yakından tanıyabilmen de hiç hoş değil. Sevebilseydim daha mı mutlu olacaktım yani? Balıklar o yüzden mi sıkı sıkıya bağlı yaşama? Kendilerini çok mu önemsiyorlar? Bir kediden daha az akıllı olduğumuzun ölçüsü bu mu? Rahat kıça batan diken de lazım değil mi bu bir tutam eğrelti otu yeşili yaşama?
Akbabaların diliyle konuşan bu adamda kim, atın bunu zindana diyemezsin, burası Araf sevgili şairimiz. Serbest kürsüsü, donuk bakışlar ve dillenmemiş söylencelerin. Kulakların alışmış olmalı seni öğen başıboş sözlerin tınısına. Kardelen mevsimi dağ yamaçlarını modern çağın tapınaklarına tercih eden bir adamın sana ve temsil ettiğin değerlere sorgusuz teslim olacağı fikri de nerden esti aklına? Hangi saçma geminin hangi sahipsiz rüzgarınca şişirilmiştir zeka yelkenin. Değersiz oyuncaklarını kaybetmiş, hayalperest vatan evlatlarının soylu gururusun sen ve her nasılsa, mutlak suretle şiir niyetine piyasaya sürdüğün ekmek arası tükürük köftesiyle değil ama, türlü soytarılıklarla saraylardan ziftlendin Osmanlı hanedanlığında geçmiş devirlerde. Şimdi cumhuriyet çocuğusun ya, kıçın tavana vurdu, artık saraylar, padişahlar, paşalar devri geçti, şimdi moda, cumhuriyetin kuruluşundan beri devletten çöplenmeyi maharet edinen ve şanlı piyasa ekonomisi ile birlikte bağımsızlığını ilan eden, kahraman şansölye kapitalistlerin sofralarında yer almak. De hadi git halk çocuğuyum ayaklarını da bir tarafa bırakarak. Barlarda sürükleyerek harcarken bedenini, sümüklü kadınların, şaraptan yayvanlaşmış dillerine ve sefahatten başka bir boka basmayan beyinlerine anlatırken kendini, atarken havanı, yüreğinin bir yerlerinde kirlenmemiş bir köşe kalsın hiç değilse. Evlatların, mirasın için birbirlerini boğazlarken sen daha çekilip gitmeden layık olduğun yere ve hala tüyü bitmemiş yetimlerin bir hakkı varsa bir yerlerde, o hak bağırsaklarının en kör noktasında tıkanıp kalmış olmalı. Yaşantını salonlara ve barlara sığdırdığını, her nerden geliyorsa kaynağı, üstün insan vasıflarını taşıdığını hissediyorsun, görüyorum. Liseli alık kızların elinde birkaç tane ismi süslü kitabın ve gazetelerin orta sayfalarında sevimsiz köşe yazıların var. Sosyalist misin? Ha .iktir ulan, beş dakika delikanlı ol. Şair, aktör, tiyatrocu, köşe yazarı olamazsın demiyorum ki ben sana. Her birinden yüzlerce örnek var sağ da sol da. Ama acı biraz bize de, dolama artık diline, bırak sosyalizmi, halk çocukluğunu, köy enstitülerini, halkı, dinini, dilini, yaşam standardını. Biraz edep, biraz…
Coştun yine deli gönül, neredeyse Yavuz’a rahmet okutacaksın. Biraz uyumanın herkese fayda verdiği Utah Devlet Üniversitesi uyku inceleme ve değerlendirme yüksek enstitüsünce yapılan bir araştırmanın bilimsel bulgularına göre sabittir. “İnşaat çalışmalarımız nedeniyle verdiğimiz geçici rahatsızlıktan dolayı özür dileriz.” diye yazar tabelalar sokak başlarında şantiyelerin kenarında.
Ben iyi değilim ile başlayan konuşmalardan ve az sonra yapacağı kötülüğe zemin hazırlayanlardan korun, hadi dostum zamanla geçer diyenlere inanma, lanetini tılsım gibi gözlerinde taşıdığını sananlara sırt çevir. Yoğurt ye, sigara içme, kırmızı etten kaçın, kolesterole dikkat et, egzersiz yap, olumlu ol, erken yat. Gazeteler ve televizyon hayatın canına okudu sevgili kitlem, size magazin denen ışıltılı dünyanın kapısını ardına kadar açmakla ve eğlence diye kafanıza çivi gibi o dünyanın naylon bebeklerini çakmakta yetinmediler. Yaşam hiçbir zaman bu denli şeffaf ve çirkin olmadı. Doğal hayat sevicisi sevgili altmış sekiz kuşağımızın bir kısmı hapishanelerde geri kalanı da reklam şirketlerinde telef olurken aklımıza gelen başımıza gelmedi ve muhteşem kapitalizm mükemmel sosyalizme dönüşmeyiverdi geçirdiği evrim sonucu. Kötü bir şaka gibi başlamıştı önceleri ve sabırsızdı bir kere. Yurt dışında eğitim görmüş, kafası karışık, ütopistlere yar oldu ilk. En iyi döneminde arkadan vuruldu adına savaştığı kitleler tarafından. Kitle de bir tuhaf, kenetlemiş ellerini geçmişine, güvenmiyor önüne gelene öyle kolay kolay, nazlanıyor yeni gelinler gibi, işkilli büzük çıngıldar diyor bir şişman parmaklarını kilitleyip göbeğinde. İşçi köylü el ele hep beraber İzmir’e marşlarıyla yola koyuluyor taze hurma çekirdekleri ve bir stadyum dolusu kadar insan bile takip etmiyor onları bu şerefli kurtuluş savaşında. Arkasından onu takip eden, Jakobenizmle harmanlanmış ve yeşillere ve dine ters mizaçta ama kah yeşillere sırtını dayayan kah halk çocuğu havalarında müdahaleci, tepeden inme sosyalizm de başarısızlığa uğruyor. Yeşiller ayar çekiyor her on yılda bir şanlı demokrasimize. Ve sonuç; el elde baş başta kaldık eylül de esen sert bir fırtına sonrası savruk. Başka rüyamız yoktu ki bizim. Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür Türk nesli, cebi delik, aklında kız arkadaşının meme ucu, kapitalist piramitlerinin kapısında ihsan dilenirken buldu kendini birden. Bu ne abazalıktır ki her yerde, her şekilde boy verir ve bir türlü uslanmak bilmez ve bu ne köşe dönme salgınıdır ki her köşenin onu dönmeyi bekleyen milyonlarca kapıkulu taliplisi vardır ayak dibinde. Ey güzel Allah’ım, aklımı koruduğun ve beni farklı yarattığın için yanıp yakılmama bakma sakın. Dokuz köyden kovulan olayım ki küfrettiğim herhangi bir tanesine göz ucuyla bakıp iç geçirecek günleri görecekse bu yeterince yorgun gözler, o vakit gelmeden evvel helalinden ve doğal bir ölümü nasip eyle, canı yürekten talep ediyorum bunu Senden. Artık ilke yok, elindeki ile yetinmek zorunda kalan ama sahip olduklarından kat kat fazlasını hak ettiğini düşünen bir sürü ve bu sürüyü bir şekilde hizaya sokmaya yeltenmiş ama daha kendine nizam verme becerisinden yoksun bir hükümetle dirsek temasında yuvarlanıp gidiyoruz. Seks, içki ve esrar patlaması doğal çözülümün ilk üç sac ayağı. Yozlaşmanın farkına varmak ve çıkış noktaları üzerine teoriler kurgulamak ağzını yaya yaya usturuplu cümleler kurmaktan da geçmiyor. Daha kendi varlığının anlamını idrak edememiş, ilim adamı sıfatıyla okuduğu üç beş fikrin bayraktarlığını yapmaktan başka bir meziyeti olmayan sözde aydınlar sınıfı ile onların gölgesinde kalmakla birlikte, her nasılsa bilinç düzeyini yakalamış, en azından dürüst veya henüz bozulmamış az sayıda gerçek aydın bu düğümü çözmekte, elbette yetersiz kalmaya mahkumdur. Hep mi kötü, her şey mi böyle dersen verecek cevabım yok değil, ancak henüz tarlada başak olabilme bahtına ulaşmadı kendileri…
3
Varlığımın yegane sebebi, Sen cep telefonundan ve onun faturalarından sevgili yeni yetme kızlarımızı koru ve bu nedenle intihar etmelerini de engelle. İcra dairesi gibi kendi halinde bir kurumu, toplumumun gündemine başat aktör olarak sokulmasına izin verme. Marlboro ve Birinci cigarası arasında mutlak üstünlükler teorisi kurulmasına da cevaz verme Ya Rabbi . Sırt çevirenlerden eyle bizi, toplum mühendislerinden ve onların söylemlerinden esirge. Masum isteklerle başladıkları konuşmalarına, civciv parçalayan demir ökçelerle sürdürenlerin soluğunu düğümle. Kim istemez herkesin ayağında onu soğuktan koruyacak bir ayakkabısı olmasını, dilenmeden yaşayabileceği ve şerefini koruyabileceği bir yaşam sürdürmesini ve mümkünse mutfağında patatesini pişirebileceği bir tenceresinin olmasını. Hikmetinden sual olmaz Yüce Yaratıcı sayesinde ve şükür O’nadır ki, panik ve korku çağında vahşi yağmalar evresinde değiliz henüz ama önlem almakta şimdiden yarar var. Sadece çocuğumun karnını doyurabileceğim bir iş istiyorum diyerek Başbakanlığın önünde soyunmasın insanlar artık ya da karılarını kızlarını peşkeş çekmesinler kameraların önüne olur olmaz.
Yerine göre ağırbaşlı sayılabilecek bir gazetemizin hafta sonu mısır patlağı eklerinden birinde yazan tabloid bir ablamızın bize aktardıklarına göre: Arjantin’de seçim olur ve pek çok kimse baştakilere oy vermez, eli kolu kesik bir çizgi kahramana bile oy çıkar sandıktan (anlamı bellidir eli yoksa çalamaz hesabı). Yine de seçim seçimdir ve verilen oyların geçerli yüzde otuz beşinin yüzde on üçü de olsa birileri diğerlerini yönetmeye kararlıdır. Gerçek ya da değil hoş bir esinti. Peki, ya bizde işler nasıl döner? Anlatayım. Sağın yıllar boyu sandıktan çıkan ezici üstünlüğünü fark eden solcular dahi sağ söylemlerle meydana çıkarlar. Aylar süren bir seçim karnavalı, bayraklarla donanmış meydanlar, mitingler, etkinlikler, şarkılar, türküler, halaylar, televizyon programları, gazete ilanları ile halk abluka altına alınır. Öyle bir hava estirir ki en aklı başında insanlar dahi bir an bile olsa bu furyadan nasibini alıp umut beslemekten kendini alamaz geleceğe. Artık bir şeylerin değişeceğine olan inanç güç kazanmıştır kendiliğinden. Seçim ekonomisi denilen ve hemen her şeyi seçim sonrasına erteleyen süreç işlemeye başlar. İlçelere il olma sözü, illere eyalet olma sözü, tarıma destek sözü, çiftçiye traktör sözü, esnafa vergi indirimi, işçiye ücret, memura maaş artırımı, işsize iş sözü, mankene zengin koca, mahkuma af, şehide üç kulhu bir elham, fındığa bol kepçeden fiyat biçmeler gırla gider ve açın Türkiye’nin önünü mesajlarıyla üç aylık bir maraton güle oynaya sürüp gider. (Kim kapıyor ulan bu memleketin önünü diye düşünmeden edemezsen alırım seni de terkime.) Yeni, boy ve endamları envai tür lider ve partilerden geçilmez ortalık. Neredeyse her fikir ve oluşumun bir partisi vardır memleketimde ve beyinlerinin gelişmişlik düzeyi meçhul ancak ceplerinin kıymetini bilen insanlara gün doğmuştur artık. (Zaten bu tür, sinekten yağ süzmeyi her bir ortamda kendiliğinden becerecek niteliklerle bezelidir ve bu üniversite sıralarında dirsek çürütülerek edinilecek bir meziyetten sayılmaz.) Gece gündüz devam eden bu karnaval ancak Brezilyalılarınkinden daha salak bir gayeyle yola çıkar. (Onlar hiç değilse eğleniyorlar ve bir anlamda turizme hizmet ediyorlar). Koyunlar kesilir, konvoylar oluşturulur, şehrin ana caddesinde turlayan araçlarla yüksek perdeden parti şarkılarıyla insan kümeleri manüpile edilir ve gidilmedik memleket köşesi bırakılmaz, beş yıllık bir tatilde bir daha uğranılmayacaktır ne olsa. Genç olanlar bir günde üç miting düzenler üç ayrı yerde, ağır toplar geriden gelirlerve yavaş takılırlar. Kahve köşelerinden miting meydanlarına kadar konuşacak bir ton bok püsür konu ve onları her nasılsa dinleyecek binlerce ren geyiği vardır bir kere. Gazetelerin ilk sayfasından verilen anketlerden beynimiz buruşur, elde kalem kağıt listeler, karalamalar, suçlamalar, ağız kavgaları, gırla gider. Bu bir yerde iyi olur, çünkü yarın nasıl olsa meclise yerleşecek bu zevat şimdiden usluplarını cilalayarak yol yordam öğreniyordur. Ve… Sonra o muhteşem an gelir, seçim günü. Gidersin vatandaşlık görevini yerine getirme gereği ve parti isimlerinin sıralandığı uzunca bir kağıt ve mühür tutuştururlar eline, üç beş memur dizilmiştir seçim sandığının çevresine. Haftalarca süren yoğun kampanya sersemliğini üzerinden atamamışsındır daha. Bu mu ulan şimdi, bu ağabey. Altmış sekiz partiden birini gözüne kestirip basarsın mührü. Gözü açık olanlar bilir iktidar mutlak suretle yıpranmıştır, yerine başka bir tanesi geçmektedir ama onun ne yapacağı ve giden iktidardan farkı nedir, gizemli gelmez tecrübeli olanlara. Sadece bir yerlere atanmayı bekleyen bir yığın asalak ordusu ile önceki iktidardan devraldıklarını söyledikleri enkaz mevzuu. Yani? Arada ki tek fark sıcak bok ile soğuk bok arasında ki ısı derecesi kadardır.
Biraz gerçeklere dönelim o halde. Katı, hüzünlü, yumruk gibi boğaza takılan ve onu tıkayan cinsten gerçeklere. Sivas’ın yerleşik çingenelerine (yoksa Roman mı dememiz gerek, eğer öyleyse bunun avantajı ne onlara? Çok mu mutlu olurlar öyle adlandırılınca, yada gecekondularına su, elektrik ve kanalizasyon mu gelir Roman olduklarında? Bir tas çorba mıdır veyahut açlığa şifa? Ve aslında sadece zihinleri bulandırmak diyebileceğimiz anlam karmaşasının bir başka ifadesi mi? Kelimeler kişiliğinizin sonuçlarıdır elbette, nasıl kullanıyorsanız osunuz eyvallah ama zorlamadan, tepeden inmeden, usul usul, efendice öneri sunun, yasaklarsanız, kural koyarsanız başarısızlık muhakkaktır.) yerel dilde ‘Poşa’ denir. At abracılığı, davul zurna çalgıcılığı, elekçilik gibi türü işlerle meşgul olurlar ve ne zaman oturdukları mahal şehrin ortasında kalır, şehir dışına doğru tek katlı gecekondulara taşınırlar. Garip on bir yaşında bir poşa oğludur ve günde beş öğün babasından dayak yemektedir. Vücudu çelimsiz, konuşması kesik kesiktir (yediği dayakların eseri olduğuna inanılmaktadır). Kirli sarı saçları vardır ve kendisi ayakkabı boyacısı olduğundan her daim siyah tırnakları. Biraz yaklaştığında midenizi şöyle bir buracak kadar koktuğunu hissetmekte gecikmezsiniz. Günde elli civarında ayakkabı boyadığını ve iki yüz elli bin liradan, on-on beş milyon lira para kazandığını iddia etmektedir. Bir de öğleden sonra okula gittiğini. Ama aklınıza gelse de eline bir gazete tutuştursanız gazetenin koca puntolarla yazılmış adını bile tahmini ve tereddütle söylediğini fark edersiniz. Okula gitmiyordur, belki de hiç gitmemiştir ama öyle öğretildiği için ailesi tarafından, yalan söylemeye devam etmektedir. Altı kardeşi vardır Garib’in ve muhtemelen hepsi ötesinden kıyısından tutunmuştur hayata. Çocuk değildir asla, eğer öyle olduğunu sanırsanız en ufak kavgada yüzünüzün orta yerine bir şekilde yumruk patlatacağını yada kısa boyuna rağmen zıplayarak size okkalı bir kafa atacağına emin olabilirsiniz. “Hayırlı işler abey” derken kendine has kırık dökük kelimelerle konuşur. “Eyvallah abey” ve “Bereket versin” diğer cümleleridir. Parayı sakala sürtme hareketini kaşla göz arasında yapıp cebe atması ellerinin maharetine işarettir. ‘Aynalı çarşı’ denilen Sivas’ın bir yerde Akmerkezi sayılabilecek iş merkezinin kadrosuz ayakkabı boyacısıdır Garip. Sadece boya sandığı değildir omzuna asılan yük ve umurunda değildir geri kalan hiçbir şey. Sıcak bokla, soğuk bok da Garibi umursamazlar. Hiçbir kanun maddesi direkt olarak O’na hitap edemez. Ancak okula gitmediğinden O’nu veya ailesini cezalandırmak üzere vardır kanun maddeleri yada büyüyüp bir şekilde suça bulaşırsa cezalandırmak için. Mustafa Altıoklar ve Arzu Yanardağ bir Aborjin kadar uzaktır O’na ve onlar daha uzaktır Aborjinlerden, Garip’e. Kimse O’nu dinlemez, kimse önemsemez. Orhan Pamuk’un kitabında mevzudur bazen, Müslim Gürses’in konserinde figürandır efsunlanmışçasına tutkundur babanın boğumlu sesine seyirci koltuğunda. Garip Allah’a inanır, bu onun tek şansıdır belki. Belki çıldırmamanın tek yolu, belki devam etmenin… Recep Tayyip Erdoğan On Dokuz Mayıs Şenliklerine Ray-Ban güneş gözlükleriyle katılabilir, Halikarnas Disko’ya sezon başı giriş ücreti indirimi uygulanabilir, tinerci çocuklar bir SAT komando yüzbaşısını sokak ortasında bıçaklayıp öldürebilir, TRT on bir bin sekiz yüz yetmiş ikinci kadrolu memurunu göreve başlatabilir ve it ürüdükçe kervan yürüyebilir. Garip ağlar, Garip güler ama mutlu olmak yada olmamak gibi bir sorunu yoktur O’nun da benim gibi. Bizim daha esprili meselelerimiz vardır, yaşamak için sebep aramak türü. Sadece gözünüze şöyle bir takılırsak arada bir, basıp geçiyorsanız hayat sizindir tepe tepe kullanın. Kimsecikler hesabını sormaz, ben hiç sormam. Takılıp kalıyorsanız, banyoda ıslık çalarken bile yüreğiniz mezarlık kuşlarının sesleri ile huzur buluyordur uyarayım hafiften. Ve anlamsızdır artık uzun saçlı, yüzleri pudralı profesörlerin deprem ve fay hattı üzerine tartışmaları, kadın yazarların büyülü Bodrum aşkları, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin süslü kaldırım taşları. Ve! Kahrolsun sessizce içe akıtılan gözyaşları.
Allah u Ekber!
4
Meşhur hikayedir; İki mahkum parmaklıkların arkasından dışarıya doğru bakarlar. “Biri yerlere bak çamur içinde” der, diğeri “Yıldızlara bak ne güzel.” Yavuz ilk sözü söyleyen mahkumdur, Selim ikincisi ben ise baktıkları pencereyim. Araf çok mu kişiliksiz ve de can sıkıcı? Belki doğrudur ancak elden gelen pek bir şey yok. Sadece kabul ederiz biz mahşerin üç atsızı, sorgulanmayız yerli yersiz. Üçüz kardeşiz, kardeşten de öte. Kemik, et ve sinir hiç der mi sen benden ayrısın diye? Bir keresinde Selimle aynı kıza bile aşık olmuştuk. Kız geçip gitti, biz devam ettik. Yavuz en ele avuca sığmayanımız ve kendi dünyasında yaşayanı. Selim en aklı başında olanı, ben bildiğiniz gibi. İsimler kaderimizin anayasası bizim. Her nasılsa babamızın attığı imzanın hükmünde geçer ömrümüz, görebilen görür, göremeyen savrulur gider. Gönül kapısı kapalı duranlara bizim kapılarımız da kilitli durmalı. Sadece anlayabileceğin kadar varım ben. Ötesi senin etiketleme çabandan ibarettir.
Ben reklam panolarını sevmem, gösterişli dükkanları sevmem, pahalı ürünleri sevmem, fiyat etiketlerini de. Paranın dokunduğu her şey çirkin gelir gözüme. Elime her değdiğinde sabunla yıkamam gerekir bir kere. Ruhum korunur belki. Yaşamın hızı başımı döndürüyor hep. Beynime çakılır her imgelem, kulağıma dokunan her kelime baş belası. ‘Köpekler istedi diye atlar ölmez’ demişti sevgili Romen teknik direktörü Galatasaray’ın. Köpeğin ben olduğunu hissediyorum bu gün. Mevlana’da ‘Köpeklerin dudakları değdi diye deniz kirlenmez’ der bir keresinde, yarın da kendimi deniz gibi hissetmeye karar veriyorum. Marilyn Manson ‘Bu bir evrim’ çığlıklarıyla doldursun odamı az sonra ve ben Hasan Cemal’in ‘Kürtler’ kitabını okuyayım sabaha kadar.
Tanımlama sorunum da var benim. Kelimeleri yerli yerine oturtamıyorum bir türlü. Her kelimenin birkaç anlamı olduğu ve en ufak konuyu beş on kelime ile açıklamak zorunda kalıvermek post modern dünyamızın bize armağanı. Ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin Demoklesin kılıcı gibi tepemde yirmi dört saat. Gidecek ölümden başka köy olmadığına, biz de ölmeyi göze alamadığımıza göre deveyi gütmekten ve deve dikenini sineye çekmekten başka çaremiz yok. Ama nasıl? Rölatif teori sen ne büyüksün, çıkarım seninle, sorun sensin, çözüm sen. Sevimli ve kaçık Yahudi yerinde rahat uyu, seni anlamayan çağdaşlarının torunları senin izini sürüyor mezarında ters dönme diye. Zamanı aştık, her şeye damgasını vurdu belirsizlik. Korkunç olan, kötü olan değildir bilesin. Kötüye çözüm var elbette, zor zamanlarda insanların daha dayanıklı olma yürekliliğini göstermeleri tuhaf ancak anlaşılabilir bir tutum. Asıl olan sis, önünü görememek. Dostu düşmanı ayırt edememek, kimliğini açıkça ortaya serememek. Bir anlamda yavşaklık evreni. En sert görünümün, kendi içinde iç çeke çeke ağlayıp sızlaması ve bunu bilmek. Lider yok, sadece ‘özgür kız’ ve ‘pirinç tarlaları’. Ortaya bir hedef koyamıyorum, örnek aldığım veya biat ettiğim kimse yok yer yüzünde. Çok züppe, çok yapmacık, çok şekil. Daha az akıl, daha çok huzur. Elimizde haritalar, kaybolduk. Para, zavallı aldatmaca, Onu kendinden uzaklaştırdığın için, hedef saptırdığın için, cin olmadan şeytan çarptırdığın için insanoğlu ne kadar minnettardır sana bir bilsen. Kim bilir belki bu yüzden tapınıyordur zaman zaman sana. Seni bunca önemsediği için ve sana ulaşmak için her yolu denediğindendir keyifli geçirdiği saatler. Ayrıca Non stop, free stile, g string gibi kelimeleri Türkçe’mizden def etmenin yolu Kral yolundan geçmez, uğraş vermek, önemsemeyi ve sahiplenmeyi öğrenmek gerek.
Bugün dışarı çıkma günüm. Memlekete bahar gelmiş, kurt kuş uyanmış dağda kırda. Genç kızların yollara döküldüğü, onlara bakınan genç erkeklerin kısa kollu açık renkli gömleklerle gezinir olduğu gülünesi zamanlar. Baharın insan ruhuna mutlak suretle iyi geldiği yalanına omuz silkerek, sadece açan çiçeklerin ve parıldayan güneşin bir nebze göz zevkini okşadığını ve her nasılsa soğuktan kemikleri sızlamışların dış mekanlara kendilerini bırakıvermelerini anlayışla karşılarım.
“De get Bayburt de get sen de nem kaldı” Hayat zaman kaybıdır. Boşluk doldurma ve köşe kapmaca. Melek sipariş verdi, bir poşet süt, bir karton sigara, gazete, ekmek. Dışarı çıkmama sevindi zahir. Böyle de bir sarıp sarmala huyları vardır işte. Eve geç gelirsin sorun olur, evden çıkmazsın sorun olur, eşikte beklersin sorun olur. Yağmurda ıslanırsın, tren raylarında yürürsün, serserilerle arkadaşlık edersin, dilencilere sigara tutarsın, yüksek yerlerden aşağıya bakmayı seversin, mum yakıp saatlerce dalarsın, bir hafta konuşmazsın, saatlerce yürürsün ve yürürken kaldırımların şekillerini düşünürsün, şekillerin çizgilerine basmamaya özen gösterirsin, muz yemezsin, kibrit yakmamayı yeğlersin, sigarayı ucu ucuna ekler yakarsın, hard rock müzik dinlersin, argo konuşursun, önüne gelen herkese küfredersin, bunların hepsi sorundur Melek için. Normal davranış biçimi diye adı konmamış davranım kuralları vardır gizli sözleşmeler çağından miras toplum yaşamında. Bu kuralları hafifçe sallayanlar uçuk, hoppa ve densizdir, sırt çevirenlerse bizden. Bu kuralların nasıl konulduğu ve ne zaman yürürlüğe geçtiği ve kimler tarafından icat edildiği de muammadır. Allah’tan toplumu oluşturan insan sayısı fazlada şehirde, çok göze batmıyorsunuz ayrık otuysanız. Ayaklarımın pası açılsın öncelikle. Şimdi Aslı’ya telefon etsem ve “Gel” desem? Bunca aradan sonra bir anlamı var mı? Yoksa, bende devam eden ne? Zor işler bunlar ağabeycim. Benim için bile…
Aşk her şeyi mümkün gösterendir, gönlü çiçeklendiren, ruhu kanatlandıran. Oysa her şey mümkün değildir, gönül çiçek açmaz, ruh da kanat takmaz. Bu yüzden aşığın gözü kördür diyorlar ya. Sadece yapabileceğini öngörendir o. Oysa en ufak devinim milyonlarca sebep ile sonucun bir araya gelmesinden oluşmuştur ve onu harekete geçirmeyi başarabilecek enerjiye gereksinim duyar. Yaşam kendini başarılı addeden binlerce zavallı alık beyni kendine oyuncak seçmiştir halbuki. Başarı, sihirli kelime, insanoğlunun kendine güvenmesi için, ayaklarının yerden kesilmesi ve mutlu hissetmesi için gerekli öncül. Gidinin sinek boku değersizliğinde süprüntüler sizi. Deha sizi böyle tasarlamadı bilesiniz. Üstün insan başarıyı istemeyecekti, ona ulaşmak için çaba harcamayacaktı hiç. Bilecekti o geçici şeylerle uğraşmanın gereksizliğini, süslü kelimeler onun gülümsetemeyeceği gibi küfürler onun kalbini karartamayacaktı. Deha ne dediyse tersini yaptı ardılları, geldiğimiz nokta ortada. Genlerimizden getirdiğimiz her türlü kepazeliği özgürlük şarkıları söyleye söyleye sokağa döktük. Karışıklık. Irkların, dinlerin, fikirlerin, ideolojilerin, kavramların birbiri içerisine geçmesi. Bunun adı post modernizm şekerim, sen bana şuradaki pötibör bisküvilerden birkaç tane daha uzat bakim. Mutsuzuz kardeşim, top yekun mutsuz. Sevgili, merhum komünist teyzemiz farklı ırkların birbirleriyle ilişkiye girip melez çocuklar peydahlamalarını faşizme vurulan en büyük darbe olduğunu sanabilir ama bu onun haklı olduğuna işaret etmez. (burada olası bir yanlış anlamanın önüne geçmek gerekir, ırkçı değilim, faşist hiç değilim, sadece böyle bir sunum anlamsızlığı ile birlikte beni sarstı) Beynindeki buruşukluğun hayli ilerlemiş yaşından daha büyük boyutta olduğunu iddia etmem de beni bağlar. Bir de mirasçılarına bana manevi tazminat davası açması hakkı tanır ama köyün delisi her türlü davanın gayrı ehil tarafıdır, aldığı tam teşekküllü devlet akıl hastanesinin psikiyatri bölümünün doktor heyetince imzalanmış raporu sayesinde. Ama bunun da bir istisnası var sevgili dostlarım, maddi durumu toplum şartlarına göre iyi sayılabilecek durumda olan deli vatandaşlarımız, sebep oldukları maddi zararlardan ötürü mahkemece zararın tazminini üstlenmeleri cezasına çarptırılabilirler. Ki oldukça yerinde bir karardır. Hukuk her şeyi düşünme ve karara bağlama niyetindedir ancak ben hukuk sayesinde mutlu olan kimseyi görmedim henüz. Hayatım boyunca edindiğim deneyim, gelecekte de maddi durumumun toplum şartlarına göre iyi olmayacağına garanti ediyor size sevgili Hakim efendi. (kapıcılara neden efendi takısıyla hitap edildiğini merak et ve peşine düş, kapıcılığında hakimlik gibi bir meslek olduğunun da izini sür çok istiyorsan ve yaz dönemi dönem ödevinde bu olsun) Hazır yeri ve sırası gelmişken bir de komedyenlere giydirsem ve ağzımı doldura doldura şöyle okkalı bir küfür savursam fenamı olur hızımı almışken?
5
Aslı geldi. Nasıl hala beni görmeye tahammül edebiliyor? Ben neden hala onunla buluşmaya cesaret edebiliyorum? Şiir gibi yürüyor. Öyle kıytırık deli saçması değil, Yahya Kemal gibi, Nazım gibi, Haşim gibi ustaların elinden çıkma. Her saniyesi bir ömür ağır çekim bir film gösterisi. Düz, uzun, cehennem kızılı saçlar omuzlara dökülmüş, rüzgarda salınan vahşi at yeleleri. Buğulu bakışlar, uzun ve diklemesine, bakışları yön değiştirirken ağır ağır kapanan kirpikler. Ne zaman öğreniyorlar böylesi etkili mimikleri? Valla Billa öğrenmiyorlar, kanlarında var, genlerinde, yüreklerinde, beyinlerinde. Makyajsız pırıl pırıl bir yüz, kırışık görmemiş alın, muhteşem düzgün burun çizgisi. Beyazı tam beyaz, siyahı tam siyah gözler. Medusa demeye dilim varmaz tutulur, inme iner bir yerlerime. Yüzyıl yanımda dursa bakmaya doyamayacağım muhteşem bir manzara. Aşk, aşk, aşk! Sadece Aslı’yı içine alan, geri kalan tüm dünyaya bir tekme savurup dışlayan aşk. Burnu fındık, ağzı kahve fincanı. Dese at kendini yükseklerden, taçlandır kanınla aşkını, dünyanın en mutlu, dünyanın en kahraman, dünyanın en bilge insanı varsayacağım kendimi. Bir dakika tereddüt edersem şerefsizim. Dudak kıvrımları bir içim su. Hala gülümseyebiliyor, hala geleceğe inanıyor, hala beni küçümsüyor. Nihayet dışarı çıkmaya karar vermişsin gibi ince dokunuşlarla laf açıyor. Aslında ben eve öyle uzun süre kapanmadım, sadece bir iki hafta. Ama görüşmeyeli de epey olmuş, bu arada Melek’le telefonla görüşmüş. İstanbul’a gidemedim, balık ekmek yiyemedim gibi abuk düşünceler geçiyor içimden. Doğrucu Davut ile Sahici Mahmut el ele tutuşmuşlar Merter’de işe çıkmışlar gecenin bir vakti ve kümeslerden taze yumurta kokusu tütmüş hassas burunlara. Uzak diyarlara mensup olduğumuzu biliyorum, asla yan yana gelemeyeceğimizi biliyorum, akıntıya kürek çekilmeyeceğini hissediyorum ancak elimden bir şey gelmiyor. Aşk bu, mantığı yok. Mektuplarıma takılmış Aslı, nasıl olup da bu kadar güzel yazdığıma şaşıp kalıyormuş hep. Benim de entelektüel zevklerim var elbette ve aklıma geleni, dönüp dolaştırmadan en kısa yoldan yazacak kadar da yetenek. Bukowski’ye (ara sıra arkasından attıp tuttuğuma takılmayın, severim pis moruğu, hatta gün gelir fırsat bulursam mezarı başında Seven-up’lı votkayla puro tüttüreceğim. Ona olan serzenişlerime rağmen diğer yandan hayranlık duyduğumu sadece açıkgöz olanlar sezmişlerdir, bu da bir test olsun, sezenler gülümsesin diğerleri hıyar olduklarını düşünsünler kısa bir müddet, test bitmiştir, geçmiş olsun) sorarlar bir keresinde, yazmaya otuz beş yaşında başlamışsınız, daha önce ne yapıyordunuz? Cevap verir; yazmıyordum. Yazmanın nedeni nasılı olmaz, kafadan vardır. Onu geliştirip geliştirememek size kalmış. Memleketim yazar çizer açısından epeyce cevher barındırır bünyesinde. İpini koparan şairdir bir kere, biraz sabırlı olup yine ipini koparanlarda yazar. Domates soslu, kahve çekirdeği serisinden boy boy kadın yazar ve şairlerimizi ise hiç sorma. Fransız kız liselerinde yetiştirilip piyasaya sürülmeleri bir yana her biri Paris, Londra ve New York üçgeninde genç kızlıklarının geçkin döneminde sanat seviciliği ile vakit harcamışlardır. Ve aksanlı İngilizce konuşmanın üstün bir meziyet olduğuna dair bir inançla doğarlar. Kafka’yı bilirler, okurlar ama anladıkları şüphelidir. (ben Kafka’ yı da hiç sevmezdim, Aforizmalardan evvel, bir eşik varmış meğer amcanın farkına varabilmek için). Toz alır gibi sıradanlaşmış, sergi gezip kadeh tokuşturmak ile bar gezip laf sokuşturmak arasına sığdırılmış engin sanat yoğunlaşmasından sonra her nasılsa bir de kitap yazalım hevesine kapılırlar ve onları basacak baba dostu bir yayınevi sahibi tanıdıkları muhakkak vardır. Onları okuyan genç kızlarımızın bu yoğun kültür bombardımanından sonra beyinlerinin ciddi biçimde hasara uğradığı ve bir daha kendilerini toparlayamadıkları resmi olmayan tarih kayıtlarına henüz girmeye fırsat bulamamıştır.
İstisnaları mevcuttur ama kendileri zaten övülmeye gerek duymazlar, ki ben de öyle bir terbiyesizliğe kalkışacak ve Onları üstte bahsi geçen hanımların arasında zikredecek kadar gaddar değilim. Sevmiyorum kardeşim, nefret ediyorum sanat, sevgi, barış, özgürlük, çağdaşlık sevicilerinden. Tuvalet kağıdının bile şanlı bir görevi var, bırakın kelimeleri yerli yerinde. Kağıtlar kirlenmesin, fikirler çirkinleşmesin, hayatlar zehirlenmesin, şeker de yiyebilsinler.
Aslı sinemaya gitmiş, “Matrix’e”. Açıkça dillendirmiyor ama Neo’a aşık olmuş, pürüzsüz, soğuk suratı ve simsiyah uzun paltosu ile sevgili sanal dünyanın seçilmişine. O hiç değilse filmde karmaşaya düşüyor ve sırf bu sıradan iş için milyonlarca dolar para alıyor. Biz karın tokluğuna kaosu yaşıyoruz ve hayatın ta göbeğindeyiz, farkımız bu. Hem, kim dizlerini büktüğünde uçabilen ve bir batında yüz elli adamı pataklayıveren bir adama aşık olabilir ki? Cevap karşımda oturuyor. Cüneyt Arkın’ın Jijutsu öğrenmiş genç Amerikalı versiyonu sonuçta. Neo’nun Matrix’i kadar geniş hayal gücü olan sanal bir kızdan daha iyisini beklerdim doğrusu. Sağdan soldan mantar gibi biten favorili, kısa gömlekli, illa farklı bir tarza sahip popçulara asılan binlerce sazan tadında, ağzı açık ayran budalası hatun hali hazırda mevcutken, onların biraz eğitim görmüşleri de teselliyi dünyaya açılarak buluyor iyi mi. Nedir ağabeycim bu ünlü merakı? Olmayana ergi yöntemi ile ulaşılmaza duyulan hayranlık kırıntıları, kendi hayatına duyduğun nefretle örtüşür ancak dikkat etmelisin. Eksiklik hissini hayranlıkla kapama telaşı da diyebilirsin. Adamın mimiği yok, ifadesi yok, alın kırışığı yok, manikürsüz tırnağı yok. Tek marifeti gözlüğünü taşıma becerisi, kendi çapında bir aktör. Genç ve yakışıklı eyvallah ama orada bitiyor be usta. Prodüktörler biliyor işi, ortalama bir tip oluşturup piyasaya sürüyorlar, sakız gibi ambalajında pırıl pırıl, yersen! Geçicidir bilirim, domuzlar kadar kıskancım bilirim, elimden bir şey gelmez bilirim. Sızlanmak erkeklere yakışmaz, o yapabilendir, isteyen ve alan. Muktedir bir yerde. Hızla değişiyor tanımlamalar, artık Neolar var, Tarkanlar ve Kurtlar. Metroseksüel, biseksüel, heteroseksüel, homoseksüel boy boy. Kurgusuz düşler cehennemi, bana ait olmayan sorguların hükmünü sürmesi ve mutlak suretle ceza, niye ki? Ben hep devam ederim ağabeyim, bu açıdan ayrı dururum gözünü ölüme dikenlere. “Mezarına işeyecek kadar yaşayacağım” der ‘Çin Mahallesi’ filminin berduş dedektifi mafya babası Çinliye. Aynen öyledir, mezarlara işeyecek kadar yaşamak gerekir. Bu açıdan bakıldığında intihar edenlerin kendi mezarlarına işediklerini iddia etmekte de zarar yoktur. Birden bire hayat sevdalısı kesildiğim anlamına da gelmez bu. Vakti gelince herkes bu yola başını koyacak, kaçınılmazdır. Ancak sabrı yaşamın mihenk taşı yapmak da zor değil.
Aslı konuşuyor ya ben sorunumu anlıyorum. Ben gündemi kaçıranım, kendimle çok ilgiliyim, içe çok kapanık ve çok sıradan. Hatalar silsilesinin başlangıç noktası bu, kendini verememek, tutkuya ve hazza burun kıvırmak, küçümsemek. Kibir değil sadece aidiyet, uzun lafın kestirmesi ait hissedememek. Bana yetmiyorsun koca dünya, sana ve çağına ayak uyduramıyorum. Ya epey geriden ya da senden ilerde ama aynı hızla dönmüyoruz bilesin. Yanımda muhteşem bir güzellik var ve ben sadece susuyorum, bahar geliyor gümbür gümbür ben perdelerimi kapıyorum. Herkes, herşey bir yolunu bulup eylemini ortaya koyuyor, bense yazıyorum. Boş ver…
Aslı’dan sıkılıyorum ama belli etmeden. Açık hava, ağaç gölgeliklerinde kurulmuş masalar ve bütün sandalyeler dolu. Her yarım saatte bir at yarışına yönlendirilen ardından hemen Türkçe müzik kanalına geçiveren televizyonun bulanık sesi ve elektrik telleri ve güneş ve kuşlar. Neden bana yazmıyorsun diyen bir kız, genç ve kırılgan. Erkekler kırılgan kızları sever, kim bilir belki kendi alınganlıklarını unutturdukları içindir? Hamiyet adlı yüce bir erdemi hayatlarının bir tarafına adapte etmek için belki de. Birbirini arayan ve ısrarla bulamayan ülkenin çocuklarıyız biz ve Avrupa Birliği vize uyguluyor bize inadına. Komik hayaller kuruyorum hep bu konuda. Ne var bu cennet olduğu varsayılan yaşlı dünyada. Modernizm, geniş ve temiz caddeler, makine dişlisi gibi tıkır tıkır işleyen kanunlar ve kurallar dizisine uyum sağlamış karnı tok sırtı pek sanatseverler cemiyeti, güleç yüzler, biradan kırmızılaşmış yanaklar, şişmanlar, vücut ve sağlık meraklıları, lüks dükkanlar, banliyöler, defileler, gece klüpleri, genelevler, bankalar, gökdelenler. Bakire fahişe olmaz aç gözlerini. Medeniyet dediğin, kalan tek dişi de dökülen canavar. Komik hayalim ise şu; Avrupa Birliğinin kapılarının ardına kadar açıldığı gün, kimsenin gitmek için kılını kıpırdatmadığı bir Türkiye. Türk gibi öfkeli ve kıskanç tabirini kullanmayı bin dokuz yüz yirmi dokuzun sonbaharında düşünebilen Avrupalı entelektüel çevrenin torunları, şimdi o müthiş kıskanç ve öfkeli adamların sırnaşık artıklarını gördükçe kıçıyla kahkahalar atıyor olmalılar kanepelerine yayılıp. Şeref, açlıktan çok daha önemlidir beyler, köpekleşmenin sonu yok, atılan kemiklerin sayısı azaldıkça birbirlerinizin boğazına sarılacağınıza, gururla sırt dönmeyi bilin masa altı artıklarına. Size şovenizm önermiyorum ya da faşizan söylevlerle şöyle büyüksünüz, böyle iyisiniz ne. .iktir edin bunları. Küçük hesaplılar ve ceviz kabuğu beyinler uğraşsın bunlarla. Sadece insan olmanın onuruyla, geçmişi unutmayarak ancak onunla yaşanmayacağını da bilerek, yaşamın, erdem ve onurdan ibaret olduğunun farkına varın. İhsan dilenen hükümetlere benzemeyin artık, onlara oy vererek onaylamayın. Biliyorum en ufak eleştiride hemen ayağa fırlayanlar, burnundan kıl aldırmayanlar, başarı, para ve unvanın adam ettiği binlercesiyle karşılaşmak zorunda kalıyorsunuz gün be gün. Kafanıza çakılan ve önünüze hedef diye sunulan yel değirmenleri var yolunuzda boy boy. Bir çırpıda unutun tüm bunları. Sürüden ayrılanı kurt kapmıyor, kendinizi bulun, gerisi gelir. Ve gün gelir karşılaşırız, her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsanız.
Gitmem gerek diyor, annesine söz vermiş, tutması lazımmış. Yine o mükemmel gülüş, canlı, içten, sıcacık bakışlar. Ayrıldıkları ortamdan sonraları iyi hatırlanmak isteyen herkesin bu yöntemi mutlak suretle denemesi gerek. İş görüşmeleri müdavimlerine şiddetle önerilir. Göz temasını kaybetme, samimi ol, bir bardak soğuk su içer gibi gülümse ve tüm bunları yapmak içinden gelmiyorsa ya da beceremiyorsan boşuna kendini yorma, beğendireceğim kendimi diye. O işi de unut, biz seni ararız masalları sıcak çay tadında zebani arağıdır profesyonel iş dünyasında.
Adam uzun uzun bakar giden kadının arkasından, bir türlü seslenemez, sesler boğulmuştur diliyle dişi arasında birkaç anlamsız harf kümesinde. Giden gemiler gibidir kadınlar arkalarından bakıldığı vakit. Ağır ağır ilerleyen ve ufukta kaybolan, yaşam da biraz öyle sanki. Ernesto’nun meşhur portresi gibi siyah beyaz bulanık bir bakış. Baktın mı öyle bakacaksın ki delip geçecek bakışların duvarları, çeliği, bin beş yüz devirli tam otomatik çamaşır makinesini. Ellerim titriyor, komünist damarım tuttu. Molotof kokteylini ispirto ile hazırlamaya çalışan namlu masal sevdalıları, iki ayaklı tuşuna basılmaya hazır yeni pil takılmış kumanda aletleri, hücre evi sevişgenleri, karanlık sokakların asker yeşili parkaları, kirli sakallar, hırsla kemirilen bıyık tutamları. Kırık bir düş, yorgun bir beden. Eski tüfek, siroz namzedi, dam gediklisi, sigara bağımlısı, huysuz ihtiyar. Ernesto biliyordu, her şeyi biliyordu. Ölmeseydi yitip giderdi, bakıp bakıp iç geçirirdi geçliğine, ölümüyle zaferini perçinledi oysa. “Yaşasın zalimler için cehennem” kendini ortaya koymak için bulanabilecek en kestirme yol diğerinden nefret etmekten geçer öğrendik. Baksana bana, tırnaklarıma kadar gömülmüşüm nefrete, ağzımı her açtığımda, sağa sola sataşıp puan alıyorum. Çok kolay, çok gösterişli, çok asil. Aslında öyle miki? En ufak tutuşa hasret çekmiyor mu bu nasırlı el? Sevgiliye yelken açamadığından karaya vurmuyor mu yüreğim? Zaval köyüne mensup birinden zavallılığını sergilememesini isteyemezsiniz. Ancak kimden yardım istemeli ve neden? En son giden ışıkları kapatsın sevgili İsrail Havaalanı yolcuları. İsraf haramdır bir yerde…
6
Yavuz, benden daha ileri görüşlü, hiç değilse gerçeklerle yüzleşmeyi biliyor O ve aslında kötünün kendi olduğunu. Ben boşluktayım, ben met cezirim. Gece saat yirmi üç telefonum çalıyor, yerel televizyon kanalı ile numara farkım üç ile altıdan ibaret ve her nasılsa televizyona canlı bağlanmak isteyen heyecanlı kadın ve erkekler beşinci numaraya üç yerine altı olarak basmakta ısrarlılar. Nasıl bir bunaltı, Satre’ye mevlit indirtir, hızını alamaz rahmet okutur. İstek isteyecektim diye çekinik cümleler kuran kadınlar ve erkeklerden oluşmuş epey miktarda bir insan topluluğu gecenin bu vaktinde, “Tek derdiniz buysa eğer şu numarayı tuşlayın o halde.” diyebilen kararlı ve sert sesle karşılaşınca neler hisseder bilemem. Ben ahizenin bu tarafındayım, kıyının öte yanı. Aynı havayı soluyoruz, aynı ekmeği yiyoruz, aynı suyu içiyoruz ve onlar bir elinde saz, türkü çığıran mahalli sanatçılardan istedikleri türküyü söylemesini arzuluyorlar, sevdiklerine armağan ediyorlar isimlerini tek tek sayıp, mutlu oluyorlar, rahat uyuyorlar. Ben de bu sahnenin şamar oğlanı oluyorum ve onları düşünüyorum sonra. Sonra da şehirleri.
Şehirlerinde ruhu olur. İstanbul biraz kalleştir mesela ve kesinlikle sınırsız, tehlikeli ve uçarı. Hakkari’yi bilmiyorum ama New York, mutsuzlar şehri muhakkak. (bu da başka bir çelişki. Hakkari’nin Woody Allan’ı yok, ondan mı acep? Yılmaz Erdoğan’la idare etsek fikri elde ama yirmi film daha çekmesi gerekiyor en az Hakkari üzerine) Oysa aydınlanmanın mabedi olacaktı o, öyle tasarlanmıştı en başta. Şimdi kültürler ve insanların karıştığı, kaynaştığı devasa bir kazana dönüştü ve kepçelerini de öteki dünyanın çocukları kırıverdi. Amerikan rüyasının kalbi, ne oldu da sana, bu çirkin oyuna nasıl geldin? Her şey insanoğlunun eseridir, var olan ve var olacak. Planlıyoruz, yapıyoruz, bozuyoruz ve sonuç ortada. Pek de başarılı değiliz dostlarım. Tuhaf bir tür insan, inatçı, yapışkan ve zalim. İhtilal kendi evlatlarını yemekte gecikmez hiç, hedef gösteren parmağın başı sıranın kendine geleceğinin ve bir gün hedef olacağının farkında olmalıdır. Taraftarlarınca, çılgınca alkışlanan iktidar, siyasi sahneden çekileceği vakit yanında kimsenin kalmayacağını bilmelidir. Bala üşüşen sineklerin sayısı sanıldığından çok daha fazla ve yağmalanan her şey biter eninde sonunda. Cengiz’in barbar ordusu hiç değilse maddi hazlar peşindeydi ve yıkımla, kanla, tecavüzle, ateşle imtihana tabi tutuyordu karşılaştığı toplulukları. Şimdi beyinlerin ve fikirlerin peşine düşüldü ve yöntemler kaypaklaştı. “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” diyen sevgili dostumuz “Yahu az bile söylemişim, ben daha hiçbir şey görmemişim meğer” derdi çağımızda yaşasaydı. Siyah ve beyazın ortadan kaldırıldığı, asit yağmurları, ozon tabakası ve pankreas kanseri gibi sorunlarımızın olduğu bir devirde toptan, tüfekten, mertlikten bahsetmenin yersizliğinin farkındayım ayrıca. Kızılmeydan’da Coka Cola reklam panosu, Kuzey Irak’ta Kalaşnikof namlusu, İspanya da yağmur, Ankara’da Kennedy caddesi, Küba’da Castro, İsviçre’de inek, Afrika’da sinek, Çin’de komünizm, Japonya’da sarin gazı, Almanya’da Hıristiyan Demokrat parti, İngiltere’de Galler Prensinin boynuzları, Amerika’da köpek yarışları, Hindistan’da Ganj nehri, benimde gözümün üstünde kaşım var iken bu sorun çözülmez, aksine dolaşır.
Bir akşam her nasılsa Tunalı Hilmi Caddesinin üst tarafında oturan öğretim görevlisi bir ağabeyin evine davetliyim. Yaşlı annesi ve annesinin bakıcısı var evde. Sohbet koyu, orta yaşlı, bekar ve hafif kaçık hocamızın her konuya dair söyleyecek bir sözü var ve tek telefonla gideceği dostları, benimle işi uzun, beklememi rica ediyor dışarı çıkarken. Yaşlı teyze ölü ölü bakıyor avurtları çökmüş yüzünün, ışığı sönmüş gözleriyle. Pek sessiz pek kapalı. Televizyonun karşısına kendimi kuytuya atmışım, can sıkıcı devlet haberlerini izliyorum birinci kanaldan. Birilerin cebine devletin kasasından birkaç milyar dolar girmiş, geri almaya çalışıyorlarmış, davalar, mahkemeler, ihtiyati hacizler, ihtiyati tedbir kararları, yurt dışına çıkma yasakları, falan filan. Yaşlı teyzenin bakıcısı olan bahar kadar taze kızın bu sıcakta uzun kollu kazak giymesi tuhaf ama gerekçesi kadar değilmiş meğer, sonradan öğrendim. Kahve hazırladı bana ve oturup konuştuk. Teklifsizce içini açtı bir çırpıda. Bir akşam tekstil fabrikasında çalışırken ayağa kalkıp, tuvalete gitmiş, bileklerini kesmiş oracıkta. Ferdi Tayfur çalıyormuş atölyede ve hiçbir nedeni yokmuş görünürde. Hastaneye yetiştirmişler, bir süre operasyon geçirmiş ancak izleri yok edememişler, bir zamanda psikolojik tedavi görmüş. İşten çıkartmışlar hemen derken bu işe girmiş vesaire. Şaşırtıcı olan ve korkutan, olayını hiç etkilenmeden ekmek yer, su içer gibi doğal karşılaması ve anlatması. Homoseksüellerin biz doğuştan genlerimizle getirdik cinsel kimliğimizi demeleri gibi bir yaklaşım. Kurtluyum ama ben sormadan edemem. “İçimde vardı ve büyüyordu sadece, o gün karşı koymadım ona” dedi. Neden sorusuna verebileceği tek cevabı varmış “Neden olmasın!” Sonra öğretim görevlisi ağabeyimiz çıka geldi, kazağın kolları parmaklara kadar çekildi ve dünyaya geri döndüm. İçimizdeki şeytanın, mücadele edemediğimiz, yıkım ve kan dökecek kadar cüretkar olabilen itici bir güce dönüştüğünü duymuşluğum vardı ara ara.
O gün kadınların ikiye ayrıldıklarını anladım. Birinci grup Aslı gibiydi; Candan Erçetin dinleyip, Neo’yu düşleyerek, Hasan’la evlenirlerdi ve hayatlarının her döneminde peşinde koştukları bir değer mutlaka olurdu. Kendilerini anın önemli kişileri olarak görmek yeterdi hep. Fedakardılar, çalışkandılar ve akşam çayı ile kurabiye dostları ordusunun gönüllü neferiydiler. Balkonlarında salkım saçak çiçekler yetiştirirlerdi, git gide yaşlanıp ölü gözlerle etrafı seyredip hiç konuşmazlardı sonra. İkinci grup ise ‘Uyuyanlar’ denilen düşsel bir oluşumun üyeleriydiler. Saman alevi gibi parıldayan ve hemen kayboluveren serapların her birinden arta kalan, sadece biraz daha dibe düşmeleriydi sonrasında. Ara sıra da intihar ederek düştükleri kuyunun duvarına çentik atmayı da ihmal etmezlerdi. Birinci gruba aşık oluruz biz erkekler, onlarla gezer tozar, para ve vakit harcarız ve biraz şanslı olanlarımız evlenirler. İkinci grup ise gözümüze şöyle bir çarpar ve ilk sözlerinde bizi korkutarak kaçırtırlar hep. Her nasılsa bir başkası yüreklerini yakmıştır ve katmerli kabuk bağlamıştır dikenli tellerle çerçeveli yaraları. Erkek milleti sabırsız ve gerçekçidir, ne hayallerle savaşır ne de hayaletlere tahammülü vardır. Bu yüzden Elif hayatı boyunca bileklerindeki jilet izleri ile yaşamaya mahkum olacak, ona yaklaşabilecek her erkekle arasına kalın kalın duvarlar örecektir küçük jilet kesikleri. Ne çok hayat ne çok hüzün. Birbirinden bağımsız ve sonsuzca. Evren bunca yükü nasıl taşıyabiliyor? Elif nasıl taşıyorsa aynen öyle! Kurgu bu.
Bir hafta sonra Aslı hanımefendiden üç beş kelimelik bir ültimatom geldi. Artık görüşmek istemediği belirtmiş. Korkak! Yüzüme söyleyemiyor, kelimelerin arkasına gizleniyor. Tek söz “Eyvallah” olacaktır cevap olarak. Baş role soyunmadım ki ben bu yolda, rüzgarın eğip büktüğü küçük bir toz parçası belki. Yerini ve haddini bilmek esaslı bir erdemdir. Çok şükür. Bu arada Neo bir sıfır önde ve lanet hayatımıza kaldığı yerden devam öyleyse.
Saatleri kurmak gerek, çiçeklere su vermek, Gun’s N Roses dinlemek, siyasetçilere küfretmek. Kadınların hayatımızı cehenneme çevirmelerine izin vermek sonra. Dere kıyılarında çakıl taşlarının ayağını çizmesinden hoşlanmak gibi hafifsemek olanı biteni, ancak kanamaya seyirci kalmak ardından. Takıntı; bizi asıp, sarıp sarmaladıkları fikirler bütünüdür ve hayatımızın korkunç sarmalı bu takıntıların diğerlerinden bize akmasıyla, bizimde öyle olduğunu hissetmemizden kaynaklanan davranışlar ve tekrarlardan mürekkeptir. Yanılmadıklarını sanmaları için onlara yeterince malzeme sunmalıyız dostlarım ve metal dişlinin dişleri bütün bedenimizi parçalamalı. Güneşe karşı işeyemezsin. Küçük aptal, sen nesin ki? Kendini çok özel ve farklı mı sanıyorsun? Değilsin! Kimsin? Savrul öyleyse, hedefte sen varsın bu defa.
Cumhuriyetin her yaştan yarattığı ucubelerden birisin sadece, konuş ancak kısık sesle, düşün ama kendi başına, yaşa ama yaygın olan tarzda, efendine saygı göster, sistemden kemiğini al ve çekil köşene, mümkünse öl. Büyük birader her yerde, büyük birader senin için var, büyük birader efendindir, büyük birader akıntısına karşı koyup yüzemediğin ırmaktır. Sen bir hiçsin, bekçi senin beynin, beynin senin en büyük koruyucun ve düşmanın. Savrul dedim ya!
7
İki bin bir baharına doğru gün aldığımız zamanlar, rivayet odur ki Cumhurbaşkanımız, yaşlı ve titrek Başbakanımızın kafasına elinde tuttuğu küçük anayasa kitapçığını fırlatmış. Dolar ve faiz tavan yapmış, borsa tepe taklak aşağıda. Ekonomik kriz diye bir kasırga ülkenin her yanını kasıp kavuruyor, insanlar geveze ve korkulu. Kriz, parasızlık, işsizlik, borç, icra, kap kaç, Yahya Demirel, Kemal Derviş, İMF, Amerikan dolarında ki freni patlamış kamyon hızında yükseliş, memlekette liste başı mevzular. Reisicumhurumuz ağırbaşlı bir adam, öncekilerden epey farklı olduğu söyleniyor sağda solda ancak yaptığı eylemin farkında olmasa gerek. Tam anlamıyla tetiğe dokunmak. Sonrasında o kıvılcımın sebep olduğu yangının topluma yansımaların izini hala silemeyen bir Türkiye. Gelelim yazıldığından beri kimseye yaranamamış ve bence kağıdı kadar ancak değeri olan şu zavallı kitapçığın hükümetin başına fırlatıldığında ola gelenlere. Dolar, altın, faiz (ekonominin bu üç kız kardeşi birlikte hareket etmekle meşhurdur.) hemen değerlerini yaklaşık olarak ikiye katladılar ve her nasılsa geçmişte bu üçü ile borçlanan herkesin ocağına incir ağacı diktiler. Firmalar birden bire çok büyük maliyetlerle üretime gittiklerini farkına vardılar. Maliyeti kısmanın en etkin ve en hızlı yöntemi işçi çıkartmaktır, ekonomi aleminin tüm büyük baş dallamalar sınıfı bunu ezbere bilir, kitaplarda ders diye okutulur, öğrencilere belletilir. İşçi dediğin de nedir ki, memleketin taşı toprağı onlarla doludur ve her istenildiğinde biraz emek ve zaman harcayarak yerine daha iyisini koyulabilirsin. Sabancısından, kıytırık dükkanında iki adam çalıştıran Hımbıl Osman’a kadar herkes bu yöntemi uygulamaktan kendini alamayacaktır artık. Aradaki fark, Sabancı kıdem ve ihbar tazminatıyla kapı dışarı ederken işçisini, Hımbıl Osman daha şerefsizce yolları deneyecektir. İşçi kısmı zannedilenin aksine gözü kapalı değildir bu yolda ve yıllar yılı yediği kazıkları tecrübeye dönüştürerek, bir anlamda bu tür işlerin kompetanı olmayı becermiştir. Sadece sırasını bekler ve dudaklarını ısırır. Peki okulunu ve askerliğini bitirdikten sonra henüz hayata yeni başlamış saydığımız Konyalı Recep’in durumu nedir bu alemde? Hele de Recep üç vakte kadar evlenmeyi kuracak kadar hayalperest bir gençse. Yer Kadıköy rıhtımında ki salaş çayhaneler, Kürt çalar çingen oynar türünden bir cümbüş İstanbul. Recep katıla katıla ağlıyor yanı başımda ve ben utanıyorum içtiğim çaydan, garsonların yüzüne bakamıyorum bile. İki bin bir yılının otuz martı sabahı işten atılmış Recep. Üç ay önce boyayıp ufak ufak döşediği evin kirasını, eşyaların taksitini, yavuklusunu, geleceğini düşünüyor kara kara. Harıl harıl iş arıyor, kim kaybetmiş ki sen bulasın a oğlum bu yorgun kriz çağında! Yüzünde tomur tomur iltihaplı sivilceler çıkmış, düşünceden zahir diyor, bir de sıkıntıdan. Türklerin eski özelliklerinden biri de vakur olmaları, acılara karşı bir nevi şerbetli olarak doğmalarıydı. Artık değil! Koca koca adamlar ağlayabiliyor sokak ortasında ve arkadaşları gözlerini kaçırıp denize bakıyorlar utançtan. Hayat zor herkes için. Amerikalı bir yönetmen yada Kamboçyalı bir ırgat, elbette farklı boyut ve anlamda. Ve el elin eşeğini türkü çağırarak arar, he? Burada kişisel tarih yazılıyor kardeşim ve ben yüzündeki sarı iltihaplı sivilcelerle Recep’e bakıp bakıp kederleniyorum bir yandan. Yaratıcım bana iş denen zavallılığı tattırmasın diye dua ederek ve gelmiş geçmiş tüm dolar mark paritesine küfrederek. Vicdanı kirli ruhlar beş yıldızlı otel odalarında kuştüyü yastıklarına sarılarak çok yıldızlı uykularına geleceklerinden emin dönebilirler ve tüm ülke vur çatlasın çal oynasın bir eğlencenin oyuncağı olabilir ama değer mi be hoca Recep’in gözyaşlarına şu kavanoz dipli dünya? Değer mi? Eli taşın altına koymak zamanı gelmedi mi hala? .iktir edin beş yıllık kalkınma planlarını, Büyük Türkiye düşlerini, Avrupa Birliği masallarını, gidinin zenginlerine ülkeyi parsellemeyi. Recep’in ve Elif’in mutluluğu sizin mihenk taşınız. Dünyanın hiçbir siyasi hırsı ve başarısı onların saçının tek teli etmez. Hiç sordunuz mu, muhteşem ideoloji çağı, diz boyu kamplaşma ve birbirleriyle kanlı bıçaklı çatışma varken bile bu denli hüzün yoktu memlekette, niye diye? On iki eylül demir pençesinin dümdüz ettiği neslin evlatları neden kendilerine bir yol ve lider bulamıyorlar ve önlerine eğlence diye sunulmuş bar, televizyon, futbol üçgeninde kendilerini arıyorlar, bir anlamda da kendilerinden kaçıyorlar? Niye, niye?
Ben Araf, beş para etmez düşlerin sahibi. Esaslı bir rüzgar esse soğuk algınlığından ilk ölecek kişi, erken doğan düşünce, yeşermeden kuruyan ağaç. Kederli günlerin mezarlık kuşu, kötü, çirkin ve aşağılık. Duvarın soğuk yüzü, dikenli telin pası. Önemsiz yani, gereksiz bir ayrıntı. Soğuk gecelerin esmer çığlığı yine de. Boşlukta kayboluverecek milyonlarca saçma sapan lakırdının sahibi, araya sıkışan, köşeye kaçan, yağmada yağmalanan, kavgada hırpalanan, işsiz güçsüz, aşksız yaşamların soytarısı. Üç beş hikayeye sıkıştırdığı birikimlerini anlatınca sıkıntıdan sus pus olan, istatistiklerin en önemsiz çizelgesi. Varoluşun, ölümün, Allah’ın kitaplara geçmeyen düşünürü.
Varsın sürünsün değersiz hayatlar kervanında bir fidan daha. Kaybedecek neyimiz var zincirlerimizden başka. Öteye daha öteye, beter daha beter düş o halde. Yunanistan’ı ata benzetip atsineği olmayı kafasına koyan filozoftan farkımız, memleketi sazlık olarak düşünüp onun sivrisineği olmamızdan geçer. İdam edilmek gibi bir nişanı boynunda şeref madalyası gibi taşıması, çok değerli öğrencileri tarafından yere göğe sığdırılamaması ve homoseksüel olduğu iddiası ayrı tutulacak olursa yerinde bir karşılaştırma olacaktır söylem. Talebemiz yok çok şükür, idam edilip edilmeyeceğimi ise gelecek belirleyecek ki bu şartlarda zor, zaten berbat olan cinsel hayatımı değişik mecralara çekmeyi de bu yaştan sonra düşünmenin alemi yok ve bunca gevezelik beni bile bayar hoca. Öyleyse…
8
Sessizce çekilmeyecek köşelerine savaş meydanından vahşi atların üzerindeki koç yiğitler. Şarap ve kanla kutsanacak gece ve vakti gelene dek uyuyacak, toprağında içerisinde büyümeye inat etmiş tohum. Bu öyle bir mücadeledir ki dostlarım, dünya yaratıldığından beri biçim değiştirerek, kaş süzerek, boyun eğerek, ayağa kalkarak devam etmiştir ve bundan sonrada öyle olacağı kesindir. Ya ışığın savaşçısı olacaksın ya da karanlığın. Daral gelmesin yüreğine, korku ve şüpheden uzak olasın. Sadece safını belirle, bu kadar kolay. Asıl cehennem ardından gelendir.
Yıllar evvel bir düşle hayatımı karartım ben. Öyle bir yola girdim ki ardından, sonuç ortada. “Ben kimim?” ve “Neden?” soruları beni bitirdi ve bir daha da kendime gelemedim. Sigaraya henüz başlamışım ve kevaşelerin akşam yemeklerinde salata niyetine yedikleri bıyıkları yeni terlemiş genç sıfatını yeni yeni kazanmışım. Bir sürü boktan fikir ve kitapla zehirliyordum beynimi. “ Sefiller” deki iç burucu vicdanla “Bozkurtlar” da ki destansı havayı aynı potada eritiyorum, düşünsene. Yüce Rabbim aklımı korusun, yüzüme höyküren öğretmenlerim bana nasıl aşağılık bir varlık olduğumu haftanın beş iş günü hem de para karşılığı dikte etmekle meşguller o ara. Top peşinde koşuyorum, kızak kayıyorum, inşaatlarda pencere mandalı takıyorum, seks filmlerine takılıyorum, kızlara bakıyorum, çok konuşuyorum, önemli olduğumu sanıyorum. Param yok ama etrafımdaki kimsede de yok zaten. Kimseye koymuyor kara lastik ayakkabı giymek. Gazete parçalarından kese kağıdı yapıp satan arkadaşlarım var, seyyar satıcılık yapan, ayakkabı boyayan. On iki eylül askeri darbesinin sarstığı büyüklerimiz şaşkınlıklarını üzerlerinden henüz atmış, yavaş yavaş sokağa alışma havasındalar, İMF ile uyum halinde kapitalizme yatay geçiş yapan hükümetle, memleket hayatının en büyük evrimini yaşıyor. Özal, başının üzerinde birleştirdiği elleriyle herkese her şeye kucak açıyor ve ülke yol, baraj, ithal sigara, dansöz ve pezevenk patlaması yaşıyor. Farklı olduğumu hissediyorum da ne olduğumun ayrımına tam varamıyorum, sanırım yanımdakiler de aynı tuhaf yapışkanlık hissi ile uykularında dönüyorlar geceleri. İdealistim birader, hani Müslüman olmasam tüm ülkeye kök söktüreceğim devrim devrim diyerek. Sınıfım, ayakkabılarım, sigara markam dahil her şeyimle sosyalistim ama Allah’a inanıyorum iyi mi? Bu çelişki adamı ne yapar, pasifize eder, eritir, çürütür, atar, yoğurur, durdurur, baktırır, sakındırır.
Lise biter öğretmenlerimin yumuşakçaya çevirdikleri beynim kendine gelir ve “Neden” ve “Ben kimim” soruları gündemime oturur bir gece yarısı. Felsefenin İlkeleri diye bir kitap var elimde, aslında benim çevremde bu türle alay edilir sadece ama nereden elime geçmişse geçmiş. Deliler gibi okuduğum bir dönem, önüme geleni yalayıp yutuyorum. Ve ne fark ediyorum biliyor musun? İçlerinin bomboş olduğunu. Hiçbir şeye cevap olamadığını, aksine bulanıklaştırıp zavallı hale soktuğunu hayatı. Ama inat da bir muratta deyip arayış sürecektir ve bu zavallıya süprüntülerle vakit harcatacaktır daha. Her arayan bulamaz bu yolda ancak mutlak olan bulanın arayan olduğudur. Dindar beyimizi dinsiz bir üstat kurtaracaktır (hayat hoş sürprizlerle doludur ne olsa) boşa giden bunca emekten sonra inci taneleri gibi düzecektir kelimeleri Üstat ve parmaklarını kanata kanata yazdığı satırlar, yüzyıllar sonra muhatabını bulacaktır sonunda. Bu arada Bukowski’yle de tanışacaktır garip. John Lennon ve Kazancı Bedih beynin farklı noktalarına hitap edebilir ancak benim beynim de boru değil noktalı virgüllerden oluşmuş bir mürekkep balığı formundadır. O devrede memlekette kendi noktaları ile meşgul olmaktadır ve orada ne oluyorsa ben de bir derece kötüsü vuku bulmaktadır. Memleketin derdiyle dertlendiğim şiirsi söyleminin bayraktarı olduğum da akla nerden gelsin, sadece kendi derdimden gözlerim kamaşmış benim ve o ara memlekette aynı durumdaymış meğerse. Hoş sürprizler, tatlı tesadüflerle at başı ve kim kazandı? Burun farkıyla saçmalık… Dost, kardeş, komşu ve alakasız bir ton ülkeyle kronik sorunlarımız vardır hep ve Serv diye bir yer korkulu düşler kurdurmaktadır devletimizin koltuk sevdalısı koca kıçlarına. Bizi seven yoktur etrafımızda ve her nasılsa ben de kendimi sevmiyorum o devirler. Adam oluyoruz ya ufaktan sevdalanma kırıntılarına kapılıyor yüreğimiz. .iktimin hormonları beyni her neresinden tutup etkiliyorsa, saçı rüzgarda havalanan ve kelimeleri yan yana biraz manidar dizebilmeyi beceren birkaç havalı kıza gönül bağlıyor deli kürek. O sıralar tedavi gördüğümü de inkar etmeyelim, ki dürüstlüğümüze peynir mayası çalınmasın. Öyle ahım şahım bir şey değil canım, sonuçta “Aşk dediğin baş ağrısıdır, aspirin içersin geçer, şizofreni dediğin elma kurdudur, öpersin gider”. Ama baş ağrısıyla elma kurdu bir arada çekilmez orada dur, seç birini. Doğal olarak aspirini içtim. Kızlarımız çok özeldi ve acayip güzeldiler, her şeyi hak ediyorlardı, koltuk takımı, büfe, uzun saçlı adaleli esmer oğlanlar, semtin en güzel caddesinde kiralanmış bir apartman dairesi, oturup kalkmayı ve hükmetmeyi (kesinlikle kadınlara değil, garsonlara, ite kopuğa, arkadaşlarına ve benzeri) bilen bir erkek, altın bilezik, Alanya da tatil, ıvır zıvır, zart zurt. Üstat da dertliydi kadınlardan yana, oda ayrı bir mevzu, çünkü o düşünmeye gelmişti dünyaya ve hayatını cehenneme çevirmeye, kadınlar ise hareketi seviyorlardı ve giyinmeyi ve açık havada dolaşmayı ve hayal kurmayı. Genellediğim için özür dilemiyorum, kırgın bir erkek, eksikliğini küçümseme ile giderme telaşında deyin siz. Ya da her zaman ki gibi türkü modunda “Uzatmalı itin biri Yusuf’u gaflette vurmuş” da olur.
Birkaç ufak tefek gönül oyunundan sonra Aslı hanımefendinin limanını sığınak olarak seçtik kendimize. Yavuz bir çırpıda anlatıp geçti ama gerçekte çok uzun zaman aldı ilk rastladığımdan itibaren geçen süreç. Kendileri, beni diğer fanilerle çok fazla kıyaslıyor olmalı ki ondan herhangi bir talebim olduğu sanısını üzerinde taşımakta hala. Kadınların beyni matematiksel denklemlerin karmaşasıyla açıklanabilir ancak. Her fenomen bir teorem tadında ele alınır ve sonra ona uygun ve onunla ilgili en az yirmi altı çıkarımla kendini ifade eder. Artı, sonuç olarak ortaya sürülen şey bu en az yirmi altı çıkarımdan farklı olabilme ihtimalini her zaman bünyesinde taşır, üstelik olasılık gereği, göreli olarak istatistiksel üstünlüğe de ayrıcana sahiptir. Lan olum ne oluyo ya, az daha sıksan hayatı filme de çekilen, üstelik gazetecilik sektörümüzün hatta dünya ve fezanın en meşhur ve Türkiye’nin o her yerde seçkin koltuklara kıç yetiştirmekle meşhur Galatasaray Lisesi mezunu, en etkin yüz sıralamasının liste başı, canımız ciğerimiz, eleştirmenimiz, cemiyet adamımız, salonların gülü, şen şakrak gülüşlü, şark bülbülü, Hollanda lalesi, köşe yazarı, yazar, ama ille de spor yazarının da çok takdir ettiği, O Nobel ödüllü matematikçi deliye benzeyecen. He!
Bir de teoride iyi olma mevzu var. “Biliyor musun aslında biz teoride mükemmel bir çiftiz.” demişlerdi hanımefendi hazretleri bir keresinde. İyi de ne ki şimdi bu? Sevelim lakin uzaktan, bak ancak dokunma, dokun ama yaklaşma, otur fakat masanın diğer ucunda, demenin talim ve terbiyeden geçmiş biçimi zahir. Her neyse konuyu uzatmanın alemi yok, ne bende aşk dilenecek yüz, ne onda aşkı taşıyacak sabır var. Bu benim tek kişilik oyunum ve müsaadenizle yönetmeni de ben olmalıyım. Böyle sürer gider bu hikaye, senaryo yazarımız bu şekilde uygun görmüş bir kere. Hem ben sıkıldım bu çok sebzeli karışık çorbadan…
Sözü Neşet Ertaş hocamızın bir dörtlüğüyle bağlayalım dostlarım, akşamları fesleğenlerin süslediği bir masada dostlarla içilen buzlu rakı muhabbetlerinin şerefine.
Hikayemizin sonuna yaklaştık. Teslis sadece İsevilere has bir özellik değil. Yavuz Araf Selim üçü birde, biri üçte birleştirdi ve anlamınızı, inanmanızı ve onaylamanızı beklemediği kendini ortaya koyma eylemini gerçekleştirdi. Biraz karışık belki ve muhtemelen tutarsız ama çıplak ve olduğu gibi. Sözümü kısa tutacağım, kardeşlerimin saçıp döktüğü ve dağıttıklarını şöyle bir toparlayıp, etrafın tozunu alıp gitmek dileğim. Öyle bir evrim geçirdi ki bu hayat artık zaferlere ve yenilgilere inancı yok. Doğumdan, aklın kendini anlamlandırmaya başladığı o ilk ana kadar geçen süreçte ruha atılan bıçak yarası gibi çentikleri unutulmazlar uzun listesinin her sayfasına yazmayı ve onları bir mareşalin şeref madalyaları gibi göğüs cebimizde taşımayı erdem zannetmiştik biz öncelikle. Sıradan bir hayatın, sıra dışı sürgünleri olma umudundaydık, umut Pandora’nın kutusu kapatıldığında içinde kalmıştı halbuki. Bu yüzden erteliyor, tahammül etmemize dayanak oluyor kendisi. “Aptalca çok aptalca.” Rast geldiği herşeye damgasını vuran bir yılışık marka aptallık. Esnafa “İşler nasıl” dersin, önce “Allah’a şükür” derler sonra ağızlarında sakızdır, ”Kötü baba, her geçen yıl bir öncekini aratıyor” diye cevap verirler. Bulaşık suyu hayat yorgunlarına sorarsın “Nasılsın?” diye, önce “İyiyim” der, sonra “Biliyor musun aslında değilim, dolarla borçlandım, borcum ikiye katlandı, bankadan kredi aldım, kredi faizleri tavana vurdu, her aybaşı daha maaşı cebime koymadan kredi kartı borcuna kesip alıyorlar elimden, İMF sırtıma bindi, karım beni terk etti, çocuklar hayırsız çıktı, kendimi alkole vurdum o da karaciğerime bitirdi, bu sefer Genç Partiye oy vereceğim, birde ne olacak ağabeyciğim bu ‘Fener’in hali?” gibi uzattıkça uzatırlar. Varoluşundan nefret ettiği halde farkında değilmiş gibi davrananlar güruhu. Kızlarımız başına buyruktur, güzel giyinirler, saçları yapılıdır ve tırnakları törpülü. Muhabbetleri çekilmez, baş döndürür, iç geçirtir, bayar. Sadece aşıkken çekilebilecek bir hafif esinti, bir tutam güzellik, geçici bir heves. Daha aşk yarasından ölenine rastlamadım ben son tahlilde. Erkekler, bıyıklı koca bebekler abartmayı sever, her işlerine ‘Cihan Harbi’ ciddiyetinde yaklaşırlar, bir kısmı alıktır, geri kalanı balık. Herkesin kendine biçtiği bir değer vardır ve diğerleri bu değerin her nasılsa farkında değildir çoğu zaman. Atalarımızdan miras, emek harcamadan her şeyi hak ettiğimizi düşünerek ve kaynağı her neyse buna canı yürekten inanarak geliriz dünyaya. Mutluluk ister sevgili saf dil barış çiçekleri. Kanepesinde oturup, sigarasını tellendirerek, uzaklara diktiği gözleriyle mutluluk dilenir Tanrı’dan. Sonra huzur, sevgi, başarı. Varoluşun çözümsüz kaprisidir oysa, isteyene verilmez, hak edene gidendir o. Günahkarız topyekün ve vicdanlarımız kirli.
Küçük işlerle o denli meşgulüz ki hayatı bunlardan ibaret varsayıyoruz. Arınmıyoruz sonra, bencilliğin haddi hesabı yok. Süs köpekleri titizliğinde şımartılan çocukluk çağı geçkinleri, bir müddet sonra aşağılık bir sokak köpeği olduğunu iliklerine kadar duyumsarsa ortaya ne çıkar? Hırt zengin, maganda ahali, kayıp gençlik, yitik devlet, bozuk düzen, histeri çığlıklar, Orhan Gencebay, gösteriş budalası, ‘dermişim’, ‘dibim düştü’ söylemli ucube kevaşeler, kül, toprak. Orhan Ağabeyden özür dilerim. Buraya alınma sebepleri, başımdan geçen bir olayla ilgili. Samsun da öğrenciyim o zamanlar ve her nasılsa evimin karşısındaki kahvehanenin sahibi Apo ağabeyle muhabbetimiz koyu. Tekel tütün fabrikasında güvenlik şefi, başörtülü karısı ve sahil gazinosunda konsomatrislik yapan bir dostu var. (Robert de Niro vakit geçirmek için öylesine yaptığı filmlerinden birinde, psikologa giden bir mafya babasını canlandırır. Psikolog metresini sorar buna, ne yani karıma oral seks yaptıramam ya der, öylesine aklıma geldi, yorumsuz) Sivas’tan birkaç tanıdığı var, selam getirip götürmüşüm ara ara. Devamlı takım elbise giyer ve kahvehanesinde ramazan akşamları tombala oynatır. Ufaktan el atsalar orta halli mafya babası olabilecek tipte bir adam. Bir akşam “Sivaslı gel içelim seninle” dedi. Gittik iki sokak ötede ufak bir meyhaneye, kasada şişman, amerikan sigarası etli dudaklarında, parmakları kalın altın yüzüklü bir kadın. Dudak üstleri ve çenesi kıl yolmaktan delik deşik olmuş, röfleli saçları fırçayla kabartılmış ortalama bir tip. Semra Özal’ı tebrik etmek gerek, kendi çapında bir kitleyi peşinde sürüklüyor tarzıyla. Apo abi müdavim, garsonlar pervane oluyorlar, masa donanıyor hemen, ben ufak rakı açtırıyorum, o Ankara viskisi içiyor. Cacık, ballı muz, Arnavut ciğeri, zeytinyağlı barbunya, buzlu rakı. Şekil adamı ağabeyimiz her hareketi ölçülü ve ağırdan alarak yapıyor, biraz komik, biraz yapmacık ama güzel işte. Bu arada kasada oturan ablamızla da masadan masaya karşılıklı kısa ve şaka yollu muhabbet etmeyi ihmal etmiyor. Derken teypte ki kasette, Orhan Gencebay ‘Batsın bu dünya’ çalmaz mı o muhteşem sazıyla. O sırada yan masada bıyıklı bir hırpani tek başına demlenmektedir ve hafif hafif tozutmaktadır Orhan babanın şarkısının eşliğinde. Apo Abi kadınla muhabbet gereği bir ara ”Arpamızı görelim” der ve birden ortalık karışır. Çünkü yan masadaki canlı cenaze “Arpayı tavuklar yer lan” diye laf atar orta yere. Apo ağbinin suratı kıpkırmızı olur ani bir refleksle kemerine takılı makinesine el atar, ben de omzundan tutarak engel olurum kendisine. Bu kadar kolaydır memleketimde hadise çıkması. Şişman ablamız duruma el koyar “Adam gibi içmeyeceksen .iktir git ulan” çeker, ceset olmaktan sayemde kurtulan ama farkına bile varmaktan aciz zavallıya. Dilinin dişinin arasında bir şeyler geveler bu yine, derken mutfaktan iki irikıyım adam çıkar ve ceketinin yakasından kavradıkları adamı derdest edip dışarı atarlar. Hayat akıp gidiyordur ve ‘bitsin bu rüya’ diyen Orhan Gencabay yanlış anlaşılıyordur yine müritleri tarafından.
Çözümüm yok, önermemde. Henüz yeniyim bu yolda. Eğitimim henüz tamamlanmadı, acemisiyim aşkın. Kayıp ruh ikizimizi aradığımız yalanına inanmadım ben hiç. Hayatımı bir şekilde düzene sokmaya çaba harcıyorum, biraz ukalayım ve kesinlikle kırılgan. Su bile uyur düşman uyumaz. Gözlerim kamaşıyor benim geceden, siz koca koca projektörler icat edip üzerimize tutuyorsunuz çiğ şuaları. Kavga, gürültü, ben buradayım tek kişilik gösteri havarileri. İstanbul sevgilim öperim hasretle saçlarının ıslak yerinden. Aklımın bir köşesi sende kalacak hep.
İki zahit yolda karşılaşırlar, selam muhabbet derken, biri sorar “Nasıl sizin orada durum erenler?” diye, “Bulursak şükrederiz, bulamazsak bekleriz” der beriki, diğerinin gözleri ateş saçar “Onu Hindistan’da ki itler de yapar erenler, bulursak dağıtır, bulamazsak şükrederiz biz” diyerek sözü bağlar.
2
Bu ömrü nasıl geçireceğimizin kurgusu aklımızı çok meşgul eder. Geleceğe dair yapacak çok şeyimiz vardır elimizin altında ve daima bir B planı hazır tutulur pantolonun arka cebinde. Şunu yapacağım bunu yapacağım diye avunan kuşaklar. Niye ki? Olan bizi tatmin etmiyor, basit çıkarım. Hayatın darbe vurmadığı tek kişi tanımıyorum ben, para vardır gençlik yoktur, sağlık vardır akıl yoktur, aşk vardır ekmek yoktur, şöhret vardır huzur yoktur, böyle boktan bir sarmal, iç içe piç bir denge. Aslı hanım mutluluk manyağıdır mesela. Dünyanın en mutlu insanı olmayı hak ettiğini düşler hep. İnsan, kendinde varolmayanın peşinde koşandır, içimde açıklayamamanın hüznü. Onu kötü eden her şeyden kaçma eğilimindedir ve doğal olarak benim verdiğim rahatsızlıktan da bunalır. Mutlu olmak için beynin az kapasite ile çalışması ve süper ego denilen deliliğin kıyısında ki bir tür hastalığın neferi olması gerektiğini kavrayamaz bir türlü. Mutluluk, mutlu olma sanatı öğrenilebilir bir şey midir yoksa içten gelen bir yansıma mı irdelemeye gerek duymaz. Bir yerlerden duymuştur, birilerini mutluyum havalarında seyretmiştir ve ilk gençliğinde rüzgar nereden eserse oraya yelken açıp kendinin o dönemlerde mutlu olduğunu öngörmüştür ya, bu ona yeter. Değilmi ki ülke zırtapoz şarkıcı ile zibidi köşe yazarı gazeteci cennetidir, onlar mutluluğun gurusu olarak Aslı’ya yol gösterirler sağda solda. Fetiş çağının orospuları, sarı saçlarıyla çektirdikleri fotoğraflarının altında cinsel özgürlüğün nimetlerinden ve Bodrum gecelerinin çılgın eğlencelerinden bahsededursun, az gelişmiş ülkemin fazlasıyla gelişmiş ilerici yazarları sosyal diyalektiğin, tiranla sultanın kavgasından çıkacak sonucuna bel bağlasın ve din denilen afyonun gereksizliğinden bahsetsinler ki bu ülkenin gençleri, kendilerini en ufak uçarı eylemlerinde mutlu hissetsinler. Küfrü ve yozlaşmayı adamdan saymayan kültür çöplüğü asalakları ahkam keserken televizyonun renkli camından, süslü cümleler kervanına serin duruşla yeni ve gösterişli kelimeler eklenirken gün be gün, ilan ediyorum Aslı, değer verdiğin mutluluk adına ne varsa, hepsi ayaklarımın altındadır. Seni yücelttim ben, hiçbir faninin sevemeyeceği kadar çok sevdim, artık senin de yüce olduğunun farkına varma zamanın geldi. Ben normal yerlerde yetişmedim sevgili ve doğru yoldan yürümedim, insanlığın arka sayfasından iz sürdüm, ayrık otları tarlasından, karşı kıyıdan geldim. Ne çok öldüm, ne çok dirildim bir bilsen. Buz kesen fırtınalardan, çölde susuz kertenkelenin dilinden tanıdım hayatı ve beni mutsuz diye tanımlama cesaretini kendinde buluyorsan eğer daha hiçbir şey bilmiyorsun bana dair. Hatırlıyor musun bir keresinde “Ben görülmeyecek adam mıyım?” soruma, “Bana duygu sömürüsü yapma” diye cevap vermiştin. Duygu sömürüsü, aman aman ne komik ve yerinde bir cümle, ancak cevap değil. Bu, seni görmememin sebebi sensin, ben aslında hatasızım ve vicdanım rahat, senin yüzünden sana bu cezayı uygun görüyorum ve umurumda değil ötesi demenin, halt etme otur oturduğun yerde tamlaması. Benim rahatsız olacağım endişesi ile insanca ve zarif davrandığını mı sanıyorsun? Benim rahatsızlığım aşka ve sana dair değil öncelikle. Sen olmasan da aşk süregelir o benim kahrolası hayatımın tek tutamağı ve tesellisi. Onu elimden alamazsın, onu sınayamazsın, kuşa çevirip maymunlaştıramazsın, sınıflandırıp tanımlayamazsın, izin vermem. Ben onun resmini yapıyorum, onun mimarıyım ve tarafı. O benim eserim ve değer verdiğim tek şey. Var git oynaş hayatın diğer kalanıyla, çalış, çabala, kariyer yap, hatta evlen, hepsine eyvallahım var, ama bende yok olmanı bekleyemezsin. Buna hakkın yok, gücünde. Aşk seni aşandır, yakan, yanan, yangına çeviren ve ateş odur. Ben daha talebeyim, bu sınıfa öyle ÖSS giriş sınavında on binleri eleyerek de adım atılmaz. Değerimi biliyorum, senin bilmen de gerekmez. Su yolunu bulur ve olması gerektiği gibidir her şey. Bu arada senin işin de zor kız hakkını teslim edeyim…
3
Hayat devam ediyor. Şimdi, yağmur ormanlarında bir tırtıl kelebeğe dönüştü, domuz balıkları ava çıktı, bir Ladin tohumunu saldı geleceğe, yaşlı bir orospu jübilesini yaptı, bir şair kendini astı, Katmandu’da köylüler hasat sonu ayini düzenledi, Britanya Kraliçe’sinin hazımsızlık sorununa kraliyet doktorları çare buldu, İrlanda da Katolikler ile Protestanlar birbirlerini suçlayıcı demeçler vermek için sudan bir sebep aradılar ancak akla gelen her yöntemi en azından bir kere denediklerini görüp vazgeçtiler, ardından komisyonlar oluşturup Orange günü yürüyüşünde hesaplaşmaya karar kıldılar, George W. Bush ağzını her açtığında yaptığı gaflarla kendini yine komik duruma düşürdü, danışmaları basın açıklaması yaparak kıvırdılar ve görevlerini başarmanın verdiği huzurla yataklarına uzandılar ve düşünmediler hiç bu boktan işe nasıl devam ettiklerini, bir balıkçı şişenin dibine vurdu, bir ergen sivilcelerini patlattı, bir parazit kurdu Rupert Murdoch’ın bağırsaklarını kendine mesken tuttu.
Bir düş görmüştüm yıllar önce, yazın üstatlarımdan bir tanesiyle epey müddet sohbet etmiştik o gece. İntihar üzerine bir kitap yazıyordum ve her şeyi birbirine karıştırıyordum o sıralar. Üstat bana “ ‘Ulysses’i okudunuz mu?” demişti ayrılırken, hayır cevabım üzerine “Okumalısın” diye eklemişti. Sonradan o kitabı okumadan ölmemeye karar vermiştim ve şu sıralar kitabın Türkçe baskısı elimde duruyor, sekiz yüz küsur sayfa ve ben daha iki yüzüncü sayfasında sıkıldım. Bu kitabı ölmeye yakın okusam ve sıkıntıdan ölsem hiç fena olmayacak fikri kışkırtıyor beni. Yazara saygım sonsuz, hayranlarına da diyeceğim yok, suçu Türkçe çevirisine atacağım, çünkü Joyce İngilizce ile sevişmiş derler kitapta, çevirince heyecanı kaçıyor bir yerde, hiç başkasının eliyle sevişilir mi, evirilip çevriliyor ve soğuk kelle eti tadında bir burukluk kalıyor o muhteşem hazdan geriye. Ben kırmızı etin soğuğunu hiç sevmem, ucuz kelle etini ve tadını da ne sen sor ne ben söyleyeyim.
Olumsuz yanlarım çok gelişmiştir görüldüğü üzere. Nefret ederim, sevmem, hazzetmem, kıl olurum, beğenmem, gıcık olurum, kötülerim, aşağılarım. Aslı’nın, tanıdığı en karınlık adam olduğum iddiası gerekçesiz değil elbette. Gerçek ise bu o kadar da keskin değil. Üç kişiliği içinde barındırabilen birinin meşe kömürü haytalığında bu denli renksiz ve tek yanlı olması düşünülemez. Tüm bunların yanında hayatı küçümseyen bir espri ve kendi başına kaldığında yaşama dair eğlencelik tutunuşlar ve hırsla, inadına, dikine dikine yaşamak için yeterli inanç ve güç var ben de. Günlük hayatın olağan sıkılganlığın da cazibeyi keşfetmeyi ve çağrışımlar Tanrı’sının iç gıcıklayıcı sesine kulak vermeyi öğrendim yine. Ne der Büyük Üstat? “Gerçeğin İsa’nın dışında olduğunu matematiksel olarak tanımlasalar bile, gerçeğin yanında olmaktansa İsa’nın yanında olmayı tercih ederim.” Romanlarından birinin kahramanına yöneltilen suçlama karşısında bir itirafnamedir bu söz ve bir hayalperestin iç buran ikilemi. Gerçek dediğinin matematiksel tanımı da ne? Aslı bir yetmiş iki boyundadır ve saçlarını kızıla boyatmıştır, kutsal roma atları gibi ahenkle dans eder gibi yürür, otuz yedi numara ayakkabı giyer, sportif giyinmeyi tercih eder, şiir sever, koşar, kahve içer, fal bakar, hüzünlenir, güler, ağlar, umutlanır, kaşlarını inceltir, her renkten ojeli tırnakları vardır, gülerken gözlerinin içi güler, kızdı mı alnı kırışır… Ne kadar kuru değil mi?
Çölde yol alan bir kervanın taciri, perişan halde ortalıkta dolanan Mecnun’a rastlar bir akşamüstü, üst baş perişan, saç baş dağınık, kendinden geçmiş, çöl hayvanlarının yarenlik ettiği yalnız, kaçık bir adam. İlgisini çeker konuşur, hikayesini dinler, acınır, hüzünlenir ve yola koyulur. Derken yolu Leyla’nın memleketine düşer ve çölde yaşadıkları aklına gelerek, sorup soruşturur, Leyla’yı bulur. Hiçbir ilgi çekici özellik bulamaz O’nda ve aklına çılgınca bir fikir gelir, gidip Mecnun’u uyaracaktır, “Seni kandırmışlar oğlum, alelade bir kız sonuçta bu.” diye. Gerçekten de geri döner ve Mecnun’u bulur yine o ıssız bucaksız çölde. Heyecanla konuşur, “Hayat kısa değmez bir kıza, kızlar geçici dostluklar kalıcı, saçları şöyle kaşları böyle…” diye atıp tutar ve ekler “O kız için çöllere düştüğüne inanamıyorum!”, diye. Mecnun sıkılır ve cevap verir “Hiç benim gözümle bakmayı denedin mi?” Denememiştir ve asla da deneyemeyecektir. O bir lütuftur ki her kula nasip olmaz, o bir çeşmedir ve her dudak içemez. Kendinden geçmek gerekir sırra ermek için, bu öyle çalışmayla çabalamayla elde edilmez, belki dua, o da kabul görürse. Keçi kadar inatçı olacaksın, boğa kadar güçlü, aslan gibi kendi yaralarını yalamayı bileceksin yeri geldiğinde, yeri geldiğinde çekip gitmeyi ve yalnız kalmayı, göze batmayı, çayda çıra olmayı, kum olup dağılmayı, güneş olup yanmayı da bileceksin. Kuşun kanadı, gülün yaprağı gibi özen göstereceksin aşka, sırf onun için yaratıldığını idrak edeceksin derinde. Ne geriye dönüp bakacaksın ne de ilk fırtınada yelkenleri suya koyuvereceksin, ayağa kalkıp tekrar tekrar darbe alacaksın, yere düşüp yeniden kalkacaksın. Bu işte saldırı yok, suçlama hiç yok, sızlanmayacaksın, sessiz ve içerde katlanacaksın, ne bir beklentin olacak ne de hedefin. Varlığının o an için yaratıldığı bilecek aklın, şüphe yok, tereddüt yok, titreme yok, ezelden beri bu yola baş koymuş hayalperest gezginlerin sonuncusu olduğunu varsayarak yola koyulacaksın. Peki tüm peygamberlerin en büyük ortak paydaları ne, bilir misin? Sabır…
Tüm bunların ışığında benim ‘Aşkın duayeni’ olduğum varsayımına bir nebze dahi olsun yaklaşmışsan sana bir bardak soğuk su ikram ederim ki aklın havalarda gezinmekten vazgeçip münasip yerinde olağan faaliyetine devam edebilsin. Sonsuz uzunlukta ki bu uzay yolunda bir santimetre yol kat edebilmişsem eğer kendimi bahtlı sayarım ama değil. Henüz sadece deliyim, ama ilerde Allah Kerim.
4
Küçük hikayelerimizden bir tanesiyle devam edelim o halde. İki rahip (neden Cizvit Rahibi yazmak istedim bilmiyorum ki, ne çok duymuşluğum vardır orada burada ve şimdilerde uzantıları mevcut mudur, varsa nerede yaşamaktadırlar, ne yerler, ne içerler, mevzuları nedir? öğrenmek isterdim doğrusu) manastırlarına dönerken bir dere kenarına yolları düşer. Bir kadın vardır dere kenarında ve suya girmekten imtina etmektedir. Rahipler yardımcı olmak ister ve bir tanesi sırtına alarak kadını dereyi geçerler hep birlikte. Sonra herkes yoluna devam eder ve iki kafadar manastırlarına gelirler. Aradan iki gün geçer ve rahiplerden bir tanesi nihayet iki gündür aklını kurcalayan soruyu diğerine sorar. “Sana bir şey soracağım dostum, iki gün evvel o kadını sırtında taşırken derede ne hissetmiştin?” diğeri ellerini birleştirir, gülümser ve cevaplar “Ben o gün taşıdım ve bitti, ancak görüyorum ki sen hala taşıyorsun!” Aynen böyledir, yıllar geçtikce taşıdığımız çer çöpün sayısı ve ağırlığı artar ve biz artık onu asli varlığımız olarak kabul ederiz bir müddet sonra. Türk’ün hayatı eksik taşlarla örülmüş yapılara benzer, kaçınılmaz bu. Eksik çocukluk evresi. Hayatını yaşamın tırnaklarına geçirmiş ebeveynlerin ihmal ettiği ve hayatın sağ sol çatışmasından arda kalan kısmında ufak tefek başarılarla devlete yaslanmış iyi kötü geçim derdinde eğitimsiz ailelerin yüksek öğrenim görmeye şartlandırılmış çoluk çocukları. Orhan amca bundan ‘Hüsamettin bey ve yedi höbek ötesi’ adlı bir roman çıkartırsa elbirliğiyle aydınlanıvereceğiz bir hamlede ancak şu ara kendileri çok meşgul renklerle. (Bu arada okunmaya değer tek adam olduğunu öngörürüm o ayrı, biraz daha netleşirse hem kendine hem de bizlere geçirttiği iç sıkıntısı az da olsa hafifleyecek o da ayrı.) Çok çocuklu bir evre, aile, ev, iş ve aş derdinde ancak çocuklar mutlak suretle okulda. Gözümüzü açtık, memleketimiz darbe yemiş yeşillerden. Devlet Güvenlik Mahkemesi diye bir kurumla tanışan Türkiye’nin geleceği olarak doğmuşsun düşün bir. Eksik taşlarla kişiliğini kurma çabaların her şeye rağmen devam ediyor, yine de şanslıyız hiç değilse aile içi cinsel taciz bu dönemde dünyanın süper gücünden çok daha az ve önemsiz toplum hayatında. Ancak madem süper gücün küçüklüğü olarak uluslararası devletler arenasında yer alıyoruz, yıllardan beri bitmeyen çilemiz, aslında bilim ve tekniği almamız gerek ancak süreç bizde tam ters yönden işliyor, şekil ve kültür yozlaşmasıyla kendini ifade ediyor batılılaşma süreci mantığınca, bu iğrençliğinde kapı önünde bizi beklediğini varsaymak mümkündür. Aman dikkat, uyarılmadık demeyin delinin teki tarafından. Eksik beslenip, eksik öğrenerek başlayan bir hayat ve öne konan tutku, başarı, tatmin yollarında bir tuhaflık var ama eldeki ile yetinmek zorunluluğu da diğer yandan kıskacına almış çocuğu. İlk gençlik yıllarında dünyanın her yerinde olduğu gibi hormonal gelişimle birlikte erişkin olabilme denemelerinin eküri olduğu ve yan yana yarışa koşulduğunu hissediyorsunuz iliklerinizde. Babamın yaptığı her şeyin içine tüküreceğim ve ne yapmayacağımı bilerek yaratacağım kendimi küllerimden diyebilecek bir başkaldırı, kendi çapında güçlü ancak realitede boşluğa sıkılmış hedefsiz bir kurşun. Ana babalarımız çok yorgun ve aile saadetimiz gürültüsüz geçen bir günden ibaret. Okuldan sokağa, sokaktan eve, evden uykuya, uykudan sigaraya, sigaradan alkole, alkolden arkadaşlığa ve hepsinden kendine, kendinden ayrı ayrı her birine kaçış ve saklanış. Küfürlü konuşan erkekler ve yemek yapmaktan yatak yapmaya koşuşturan kadınlar, varoluşun ve dünyanın yanlış kurgulandığını haykıran idealar çağı. At yarışı titizliğinde hayatın dönüm noktası üniversiteye giriş sınavı kaosu ve bahar ve kavak yelleri ve Sezen Aksu. Sümerbank takım elbiseli zevksiz erkeklerle, saç bağı rengi seçimine saatlerini harcayan sıradan kızlar. Rengarenk hayallerin siyah bir kazanda sağaltılması ve şarabın kırmızısından dahi korkan ve ne istediğinin ayrımında olmayanların harcadığı sıkıntılı saatler.
Üzerine alınmayasın ben kendi resmimi çekiyorum, senin gerçeğin tüm bunlardan farklı ve düzeyli olma ihtimalini bünyesinde barındırmanın haklı gururunu taşısın varsın. Ayrı dünyaların insanlarıyız. Benim zamanlarımı bir düşünsene. Reha Muhtar’ın TRT Atina muhabiri ve devletin kadrolu bir memuru olduğu efsanevi bir zaman dilimi. Yaşam, birbirinden bağımsız ve çılgınlık kervanına henüz katılmamış ve dünyanın orta yerinde Berlin Duvarı dimdik ve uzunlamasına yer almaya devam ediyor ısrarla. Siyah beyaz egemenliğinde yasal tek kanalın devletin tekelinde olduğunu ve Nesrin Topkapı’nın bu memleketin yeri dolmaz tek dansözü olduğu sanısının beyinlere işlediği şiirsel bir yanılgı çağı. Senin Tom ve Jerry’in bile varken biz spikerin saç topuzunu açıp saçlarını omuzlarına sarkıttığında kendimizi mutlu ve ferahlamış hissederdik o devirde. Ve her doğanın kral olduğu ancak taç giymeye tenezzül etmediği bir memleketin çocuğuydum ben. Sizin kıçınızla güldüğünüz yerli filmler bizim gerçek dramımızın sihirli aynalarıydı ve ne zaman arka odalardan birinin kapısı açılsa, Nubar Terziyan’ın oradan çıkacağını zannediyorduk, kafadan amcamız olduğu varsayımıyla. Kırpılıyordu hain makaslarla saçlarımız, okul müdür yardımcısı marifetiyle okula girerken ve jöle diye bir aksesuar, laboratuarda üzerinde çalışılan dahiyane bir buluş olarak bile yer almıyordu lügatimizde. Dövüş horozu kızlarımız ve koyun bakışlı erkeklerimiz ve fildişi taraklarımız vardı ve kil diye tuhaf ve kaygan bir toprakla yıkanırdı saçlar Anadolu’nun pek çok yerinde. Geçmiş günleri tekrar yaşamak istediğim yalanına sığındığım aptalcadır ve o günleri özlediğimi ara sıra düşünsem de, ben artık geri gelmeyecek günlerin düşleriyle yastığa koymam başımı.
Can sıkıcının ve yalnızlığın izini süren bir yaşamı elbirliğiyle yarattık her yaştan sevgili Onuncu Yıl Marşı sevdalıları. Savaşçı atalarımızın bizim için tasarladıkları bu değildi elbette. Din, ülkü, millet, aleme nizam verme sevdası, hanedanı doğurdu kendiliğinden ve fetihlere çıkmayan padişahlar cariyeleriyle oynaşır oldular, yerlerinde kurulacak otuz küsur devletin hakimi iken bir zamanlar. Asker bozuldu, maliye oldum olası açık vermeye meyilliydi, ticareti küçümseyen bir imparatorluk, evlatlarını savaş meydanlarında kırdı geri kalanları da kara sabanın arkasında vergi manyağı yaparak ezdi, bitirdi. Koskoca Osmanlı Tarihini bir çırpıda ve en çıplak haliyle özetlemekte de bize yakışır. İyisiyle kötüsüyle, kahramanıyla, hainiyle, başarı ve yenilgisiyle o tarihte yerini aldı, kaşıyıp kanatacak yetkinlikte değilim, benim işim de değil zaten. Sonra çiçeklerle kutsanması gereken halkın kendi hakimiyetini kendinin kuracağı, cumhuriyet ve demokrasiye dikey geçiş yılları. Ağrısız kulak delinmez sevgili küpe meraklısı dostlarım. İstiklal Mahkemelerinden Tek Parti Dönemine, bin dokuz yüz altmış İhtilalinden Yirmi Dört Ocak Kararlarına geçen sürece de değinmeyeceğim. Anlı şanlı tarih profesörlerimiz var, bir kısmı baya zeki ve açık zihinli, varsın onlar işlerini layığıyla yerine getirsin ancak biri ne olur sesimi duysun da bana neden özgürlük ve demokrasi gibi kendiliğinden yüce ve erdemli kavramlar, hemen beç yüz kilometre batımız da insanlara insan olmanın onurunu yaşatabiliyorken bana neden kambur gibi geliyor ve beni ezen, hırpalayan, bir değirmen taşına dönüşebiliyor bunu bir izah etsin. ANAP’tan bu yana seçtiğimiz ve bizi yönetmesine cevaz verdiğimiz koalisyon veya değil, hükümet partilerinde şerefli ve namuslu veya en azından halkı temsil ettiğinin farkına varır bir tane adam yok mudur? Varsa sesi neden çıkmamaktadır ve her Bakan neden arkasında onu peşinden takip edecek bir yolsuzluk araştırma komisyonu bırakmaktadır? Bu memleket içinden şöyle taşaklı bir başbakan çıkaramayacak mı? Çok bir şey yapmasına da gerek yok, yemesin, yenilmesine izin vermesin yeter. Bu ülke ben bildim bileli ekonomik sıkıntı çeker, bundan böyle de uzun bir süre aynı şekilde devam edeceği öngörülebilir bu yüzden, ancak bu bizim Avrupa Birliği, İMF, Dünya Bankası ve Amerika Birleşik Aletleri (iftiharla sunarım buluşumu, kapitalizmin yılmaz savunucusu, Spartaküs’ü bile filmini çekerek pazarlamayı becerebilmiş, Forbes dergisinin ilk beş yüzüne girmeyi başarmış şirketlerin oyuncağı bir ülkeye yakışır bir ad) önünde el pençe divan durmamızı ve onların her istediklerine onay vermemizi gerektirmez diye düşünüyorum. Ecevit bir yönüyle öne çıkar hakkını yemeyelim, saftır, temizdir ve çocukları yoktur. Çocuksuz olmak bir meziyet mi? Maalesef Türkiye’de öyle. Böylece çocuklarının yabancı ülkede okutulması için işadamları birbirlerine çelme atamayacaklardır, gece klüplerine girerken o çocukların Absolut Fin votkası şişesi kıvamındaki korumaları gazetecilere saldıramayacaktır, saraylarda havai fişeklerle kutlanan evlilik törenleri olmayacaktır ve takılan takıları sandıklara doldurarak zifaf odalarının en güzide yerlerine taşıyamayacaklardır, Amerikan Üniversitelerinde parasıyla işletme eğitimi yaptıktan sonra, memlekete gelir gelmez özelleştirme idaresinin henüz elden çıkartmadığı yarı özerk kamu kuruluşlarında yönetim kurulu üyesi veya özel bir şirkette üst düzey yönetici olamayacaklardır ve toplum “Helal olsun iş biliyor bu oğlan” diyemeyecektir arkalarından. Bu millet Ecevit’e bu yönüyle minnettardır ama göz ardı ettiği, yatıp kalkıp Allah’a dua etmesi, hatta başını secdeden bir an olsun bile kaldırmaması gereken bir olay daha vardır ki üzerinde durulmaya değer; Süleyman Demirel’in de çocuk ya da çocukları yoktur. Sen aklımı koru Yarabbim, düşüncesi bile korkunç! Allah’ın biz kullarına büyük bir lütfudur, böyle biline. Çok mu gaddarım? Müsaade edin de olayım o halde…
5
Metallica “Affedilmeyen” sert çığlığıyla beynimi abluka altına alırken, altın vuruş efsanesine sığınıp sırf ucuz ve yasal diye eroin yerine sigaraya kendimi vurarak ve “Balıkçı gönülden vurgun yemiş, ayakkabısı vursa ne yazar” felsefesine gönderme yaparak, hafif ve acınası rahatlama nöbetlerinin birinde telefon sesiyle irkilmek nasıl bir duygu? Müziğin sesini kısmalı mı, sigarayı izmaritinden parmak ucun yanana kadar ezmeli mi küllüğe, zırlayan şu kara kutuya el atıp düşsel çılgınlıktan sesli aykırılığa düşmeye değer mi? “Kimle görüşüyorum” “Benle” “Siz kimsiniz?” “Siz aradığınıza göre, cevap da sizde olmalı?” boşlukta çınlayan gereksiz uzatmalar. Altın gol, kapat gitsin, gerekliyse bir daha arar, aramazsa gerekli değildir, konuşmalar yararsızdır hep, eksikliği hafifletme çabası olmaktan öteye gitmez ve sırf bu yüzden sarhoşlar çok konuşur. Alkol daha bir hissettirir yoksunlukları ve bir tür yanılgıdır kendinden uzaklaştığını sandığın. Alkolü zevk için kullananları kıskanırım, ancak bu herkese nasip olmayan bir kısmettir ki mutsuz çoğunluğun kıyısına uğramaz. Pahalı bir Küba purosu eşliğinde bir bardak buzlu Smirnoff votkası gibisi yoktur mesela. Sahte cennetlerin özel locası. Dalgasız deniz güzelliğinde bir kadınla sevişmek gibisi de yoktur. Yeter ki sadece o an için yaratıldığını düşünsün ateşli bedenler ve konuşulmasın, araya sidik yarıştırma türünden rekabet sokulmasın, muhteşem unutma duraksaması kendiliğinden gerçekleşsin ve sorgulamasın taraflar nedenini. Ne yazık ki sonsuza dek sürmez ve ertesi sabah gidilmesi gereken bir iş bekliyordur kapının ardında, dışarıya çıkmalı, otobüslere binmeli, çalışmalı, gevezelik etmeli, ekmek yemeli, su içmeli, akşam eve dönmeli ve devinim böyle sürüp gitmelidir.
On dokuzuncu yüzyıl Rus yaşantısı ne kadar can sıkıcı ve zevzekliklerle kaplıysa, çağımın evlere şenlik hali de aynen onunla örtüşmektedir. “Kral öldü, yaşasın kral” çiğliğinde statükoyu devam ettirme ve eskinin koruyucu olduğu varsayılan alışkanlıklarını sürdürme yabancılığı. Ne olduğumun farkında değilim, ne iş yapıyorsam oyum, kirasını ödediğim üç odalı bir evim var ve son taksitini altı ay önce ödediğim mobilyalarım, bu bahar çocuk bekliyoruz ve şimdiden mavi bebek takımları alarak vakit geçiriyoruz. Kerata öyle zeki ki ültrasonda bile ışıl ışıl parıldıyor beyni zekasının kudretinden. Mutluluk dediğin borcumun olmamasıdır ve haziranda hükümetin açıklayacağı memur maaş zammı. Bu yıl tatile çıkma fırsatı bulamadım ancak seneye oğlanla birlikte muhakkak Akdeniz’e gideceğiz. “Elin gavuru dünyanın bir ucundan geliyor biz burnumuzun dibine gidemiyoruz” diye hanım şikayetleniyor ama kadınlar hele benim eksik etek, her daim böyle. Biraz birikimim var, birkaç arkadaş ile iş çevirmeyi planlıyoruz. İran’a iç çamaşırı pazarlayıp köşeyi dönen Muhittin’e kırmızı don pezevengi dediğimiz günler geride kaldı artık. Muhittin, artık Ortadoğu ihracat bölge sorumlusu çalıştıracak kadar önemli bir şahsiyet şimdi ve geçmiş günlerinden kalan kimseyle aynı kaldırımda bile yürümüyor. Atölyelerinde çalıştırdığı işçi kızların düğün törenlerine koca koca çiçekler yaptırıp göndermesi ne kadar içli bir patron olduğunun göstergesi değil de ne? Yine de Allah’a şükür elimiz ayağımız tutuyor, babanın sözünü dinlemekte iyi ettik, askerden gelir gelmez devlet memuru olarak işe koşulduk, hiç değilse.
Böylesi benim işim değil arkadaş. Ona ilişip ne kendimi ne de onu rahatsız etmek niyetindeyim. Bir şekilde sistem kendini korumaktadır ve zaten o kendi kendini korumanın üstadıdır. Hayatlara bulaşıp onları zehirlemek gibi bir hedefim olmadığı açıktır ve her ilacın her bir derde aynı oranda ve mutlak üstünlükle çare olamayacağı gibi benim hedef kitlem de yoktur bilesin. Kötü olmanızı istemem ve üstteki amcalar gibi bir şekilde hayatın ritmini yakalayanlarla, ara sıra kendilerini konu mankeni olarak kullanma hakkımı kendimde saklı tutmayı da ihmal etmeden, uğraşmamayı uygun bulurum. Etik ve yaradılış gereği süslü ve büyük kelimelerle büyülendiğim o masumiyet çağının izlerini hala üzerimde hissederim. Ancak ağılamak için değil, hele hedefe seni koyup üzerinde atış talimi yapmak için hiç değil. Gereğinden çok ciddiye alınmaması ve durum öyle çağrıştırıyorsa eğer dışlanması uygun olacaktır tüm bunların. Hafif tozutmuş ancak bir miktarda mürekkep yalamış bir delinin, gördüğü rüyalardan aşık olduğu kıza kadar ne kadar mevzusu varsa sıkıştırıp anlattığının göz ardı edilmemesinde fayda var. Edebi değerlerden ve sanattan ve onunla ilgili bir ton bok ve püsürden hoşlanmadığımı ifade etmiştim daha önce ve tüm bunların meraklılarına yaşattığım hayal kırıklığı beni sadece gülümsetir. Memleketimde bunların sevicilerinin sayısı zannedilenin çok çok üstünde ve ben onlarla yan yana gelecek kadar hassas ve derin bir mideye sahip değilim hiç. Sözümü dinle şimdi.
Yeterince iyiysen hafifse, mükemmelsen aşağıla, vurdumduymazsan unut gitsin, takıntılıysan takılacak daha iyi bir yol bul, kederliysen haline şükret, aşıksan sevgilinin yanında ol, korkuyorsan karanlıkta gezin, cesursan üzerine yürü, dahiysen keşfet, insansan el uzat, sadistsen vazgeç, sapıksan teslim ol, katilsen affetmeyi öğren, sinirliysen arın, sakinsen muhafaza et, kırgınsan onar kendini, mutsuzsan tatile çık, zenginsen dağıt, endişeliysen dua et, dinsizsen kendine yatırım yap, fakirsen çalış, teorisyensen uygula, sporcuysan koş, soytarıysan neşe ver, bilgeysen yol göster, kralsan krallığını bil. (Aslı’ysan öptüm