Tarih: Cum Tem 28, 2006 8:47 am Mesaj konusu: Jurnal 1. ve 2. Ciltlerden Paragraflar
BULUTLARA BENZER DUYGULAR
Bulutlara benzer duygular: turuncu, erguvan, beyaz. Bir rüzgar sürükler hepsini. Bulutlara güven olmaz. Çiçeklere benzer duygular: gönüllerde yıldız yıldız açılır, meyve olur, ağaç olur; nesiller dinlenir gölgesinde: muzaffer alınlarda taç olur. Çiçeklere benzer duygular, kuytu bir bahçede açan çiçeklere. Gözyaşında kanatlanır yaprakları, kalbinin kanıyla şafaklaşır. Ağlayınca açar o çiçekler, gülünce solar.Kuşlara benzer duygular. Nereden gelirler bilinmez. Kah çığlık çığlıktırlar, kah sesleri işitilmez. Bağrında güneşler tutuşmuyorsa selamlayıp geçerler seni. Kuşlar soğuk iklimi sevmez.
Cemil Meriç (12.2.1963, Jurnal 1)
İNSAN
"Ne garip bir oyuncak şu insan! Yürür, konuşur ve acı çeker. 70 kilodur. Kendisine ve çevresine ait hiçbir şey bilmez. Bir nevi ıstırap makinesi. İplerini
başkaları çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir bilinmez. Sınırsız olan hayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve aciz içinde kıvranan bir ruh. Vücut araba, akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının, arabaya hükmeden, atlar... Buda haklı: Varolmak için yok olmak lazım, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütün musiki, bütün şiir, bütün aşk, bu bir çuval kemik, bu asi ten, bu aptalca endişeler ne olacak? Ne olacağını bilen var mı? Kader hep oynayamayacağı roller yükler insana ve ıslıklar. Alkışlar sahtekarların..."
Cemil Meriç (Jurnal)
QUINZE-VINGTS GECELERİ I
Kafası boşlukta dönen bir çark gibi manasız ve faydasız uğultularla dolu. Hatıralar çabucak biten ve okuna okuna hiçbir cazibesi kalmayan eski bir kitap gibi. Istıraplarını kelimeleştirmek tesellisinden de mahrum, ağlaması da yasak!
Bu uçsuz bucaksız kainatta onun hissesine düşen mesafe vücudu ile hudutlu, ağaç gibi, evet ağaç gibi... Kökünden sökülmüş ve kurumaya terkedilmiş bir ağaç.
Ona öyle geliyor ki aylardan beri dünyanın bütün saatleri durmuştur. Yalnız... Belki ebediyen yalnız.
Buffon çölün dehşetinden bahseder. Pascal sonsuzluğun yıldırım gibi çarpan azametini anlatır...
Görmek tabiata tahakküm etmektir. Dış dünya, ne kadar düşman unsurlarla dolup taşarsa taşsın, zekamızın gözbebeklerimizden boşalan seyyalesiyle ehlileşmeye, mutileşmeye mahkumdur. Hayatımız bakışlarımızdan maddeye işler: madde bizimdir. Tabiatla ebedi bir vuslat içinde yaşayabiliriz. Her bakış dış dünyaya atılan bir kementtir. Mekan canavarı, bütün buutlarıyla ehlileşiverir. Gören, hangi hakla yalnızlıktan şikayet edebilir? Mevsimler bütün işveleriyle emrinde, renkler bütün cilveleriyle hizmetindedir. Yıldızlar onun için doğar, çiçekler onun için abideleşir, güneş, kuşların kanadında, onun için, alaimisemanın bütün nüanslarına geçit resmi yaptırır. Şehrin bütün kadınları onun için giyinip süslenir. Çocukların tebessümü onun içindir.
Cemil Meriç (16.07.1955, Jurnal I)
FİLDİŞİ KULENİN PENCERESİ
Haritada insansız bölgeler var: çöller, bataklıklar v.s. Ömür haritasında da insansız yani macerasız, manasız, pis günler var. Bir aydır bir tüneldeyim. Bu ıstırap bile değil. Mızmız bir diş ağrısı, daha doğrusu Süleyman Efendi'nin nasırı. Uyuyamıyorum. Berke askerde. Ali Bey Paris'te. Server galiba dargın. İzzet hayatını kurmaya çalışıyor. Yalnızım. Hint satılmıyor. "Bati ve Hint”`in - basılacağı şüpheli. Dönem’in Dante sayısı çıkmadı. Daha doğrusu Dante için yazdığım yazı tasfiye edilerek çıktı. Karıma Caddebostan plajının yarısı kaldı. Yani bir sürü borç, hudutsuz dağdağa. Bu bir miras değil, bir şeamet. Zaten bu plaj benim çarmıhımdır. Sana çok ihtiyacım olduğu bir zamanda susuyorsun. Reva-yı hak mıdır? Fildişi kulenin penceresi pembe kristal. İnsanlar güzel görünür oradan. İnsanları sevmek için onlardan kaçmak gerek. Ben kütüphanedeki insanları seviyorum. Onları sevdiğim için dışardakilere de muhabbet besleyeceğimi vehmediyorum. Ama her temas yaralayıcı. Kılıç yarası değil bu. Tırnak yarası. Kirli ve şiiriyetsiz. Flaubert Paris'ten kaçmak istiyordu. Doğuya yani meçhule, Katolik olana, şekilsiz ve sınırsıza. Baudelaire de öyle. İnsan göçebe bir hayvan. Konduğu yere yestehleyen ve yestehleyecek yeni bir yer arayan şaşkın bir hayvan. Köpeğin, tırtılın, balinanın harikulade yardımcısı insıyak. İnsan böyle bir Koruyucu Melek'ten de mahrum. Zeka yolunu arayan bir çocuk. Karanlıkta el yordamıyla yürüyen, emekleyen, kafasını her adımda bir engele çarpan cesur, fakat idraksiz bir çocuk. Nerelerdesin? Mehdi ne yapar?
Cemil Meriç (12.08.1965, Jurnal I )
İnciler
(Jurnal 2 'den derlenen inciler)
Tabular tabular..Her adımda şuura dur emrini veren bir jandarma neferi. Her kapının arkasında, elinde bıçak, bekleyen bir harem ağası. Düşünme! Düşüneni iftiranın ve sefaletin lağımında boğduktan sonra ellerimizi yıkayıp, "efendim bizde filozof yetişmiyor" diye ah-u vahlar.
Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?
Sağcı ve solcu gibi sınıflandırmaları hiçbir zaman benimsemedim. Bunlar hakikati kapamaya yarayan uydurmaca mefhumlardır. Bilhassa sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı solcu ne demek?
Hakikatte kendilerini konuşturduğum düşünce adamları benim tercümanlarımdır. Tanıdığım binlerce insan arasından onları seçişim, bazen kendimi sahneye çıkarmak istemeyişimden, yani bir şöhretin arkasına gizlenmek ihtiyatkarlığından, bazen de onlarla boy ölçüşebileceğimi ispata kalkmak gibi bir bencillikten kaynaklanabilir.
Olmak veya olmamak, hayat ve ölüm. O kadar iç içe, o kadar kucak kucağa ki. Ve insanı deli eden, olabileceğin, olması gerekenin parmaklarımızdan kayıvermesi. Trajedi bu. Kırmızıya oynayayım derken siyaha oynamak. Bir kere kırmızıya oynadınız mi geriye dönemiyorsunuz artık.
Düşünce adamı bir zümrenin emir kulu değildir. Hiçbir merkezden talimat almaz. Bir partiye bağlı olmayabilir. Ama tarihe angajedir. Yani vatandaş olarak vazifeleri vardır: Belli savaşları kabul etmesi, belli tehlikeleri göze alması lazımdır. Bir devrin şuuru olmak zorundadır o. Başlıca vazifesi: Bütün hakikatleri yoklamak, bütün yalanların maskesini yırtmak, kalabalığa doğruyu göstermek.
Bazen yangın kulesindeki nöbetçi olacaktır, bazen engine açılan geminin kılavuzu. Sokakta insanlar boğazlanırken, düşüncenin asaletine sığınarak elini kolunu bağlamak, düşünceye ihanettir.
"Yaşamak veya yaşamamak. Yıllardır bu iki zıt arzunun pençesindeyim. Hayat, acılarımın sisli camı arkasında kâh bir kâbusa, kâh bir heyulaya benziyor. Bazen komedilerin en adisi. Bazan trajedilerin en dayanılmazı. Ve içimdeki cehennemden habersiz bir dünya..
Kitaplardı benim oyuncağım. Onları elimden aldılar. Önce insanlar aldı, sonra kendileri kaçtılar benden. Ve kadınlar ki, ölüm kadar güzeldiler..
İdeoloji çağımızın anahtar kelimelerinden biri… vuzuhu kilitleyen bir anahtar...
60 yılların sefaletinden böylesi bir ses duymak insanı yüreklendiriyor gerçekten. ama bu bir sıkıntı da: aradan 40 yıl geçmiş (sembolik değil gerçek anlamıyla) ve hala vuzuhata uzanan her el belli bir kalıbın kelepçesiyle sıkıştırılıp hareketsiz bırakılıyor... ne ala, ne ala...
Ben de Jurnal'i okuyorum. Altını çizdiklerimden bazıları...
Jurnal 1
"Bu memleketin en büyük faciası, en seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çekmesi.
Halledilmesi gereken büyük dâvâ, bu topraklar üzerinde münevverin nefes alabilecek hale gelmesi." sayfa:79
Günler nehir gibi akmıyor. Nehrin serinliği var, sularında yıkanabilirsiniz, gümüş pullu balıklar yaşar koynunda nehrin...
Hayata zincirliyiz kollarımızdan, zaaflarımızdan çiviliyiz. sayfa73
Garibi şu ki, dildeki ırkçılığı, şaşılacak bir beyinsizlikle, kendilerini solcu sanan aydınalr benimsediler. Bütün bunlar altyapıdaki anarşinin üstyapıdaki tecellisidir. Bir yandan feodal istihsal, feodal inkısam... ötede bir gecekondu burjuvazisi! Ve dilini kaybeden görülmemiş bir afaziye uğrayan, kekeleyen, garip sesler çıkaran bir nesil... orta mektep kitabı yazmaktan âciz üniversite hocaları, papağan kadar sevimli olmayan doçentler...sayfa73
Bütün mekteplerin ana vazifesi çocuğa dilini öğretmektir.
Düşüncemize istikamet veren; ayak takımı. Diplomalı ayıların emr-i yevmiyeleriyle akl-ı selimin suratına tükürmekte yarış ediyoruz. Dili mahvettik. Cümleyi mahvettik. Unutuyoruz ki cümle, bir düşüncenin, doğan büyüyen bir düşüncenin, dalbudak salan bir düşüncenin fotoğrafı.
Kahrını çekeceksin kitabın, hizmetinde bulunacaksın. Senelerce, senelerce hiçbir şey beklemeden diz çöküp emirlerini dinleyeceksin... Adam vardır, Aristo'yu Atina kerhanelerinin adresini sormak için, köşebaşında bekler. Adam vardır, kenef süpürtür Venüs'e. ve kitabı ağzına kadar ruhla dolu kutsal emanet olarak değil, maddi refahına hizmet edecek bir hüddam olarak görür. sayfa67
Cümle bazen bir çığlıktır, bir şimşek parıltısıdır, yanar söner. Ama her fikir şimşek değildir ki, bocalayışları, kendini arayışları, kendi kendini düzeltişleri, çeşitli tecrübeleri ile bütün bir arayış...sayfa66
Kelimeleri sana veriyorum okuyucu... Onlar yanıp sönen birer oyuncak. Boş içleri. Boş mu? Alev var göğüslerinin içinde, barut var, gözyaşı var. Nihayet bütün dünya kelimelerden ibaret. Ama sen de ne varsa kelimede de o var. Kelime, Narsis'in kendini seyrettiği dere. Çok bakma, içine düşersin! sayfa65
Ahlaksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman ferma olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlaktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar ancak taktire lâyıktır. sayfa62
Tarih galiplerin yazdığı bi kitap. Zafer, arkasından bıçaklanan masım düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenk. sayfa54
Spinoza'nın bir sözü beni sık sık düşündürür: Havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, mutlaka kendi arzusuyla yolculuğa çıktığını söylerdi. sayfa54
"İnsanlar hür doğarlar, eşit haklara sahiptirler; hiçbir hülya bana bu kadar çocuksu, bu kadar anlamdan yoksun gelmemiştir. Çoğunlukla karmakarışık bir hayal dünyaları olan ve gerçekle gerçek olmayanı karıştısan bu insanların dürüstlükleri ve iyi niyetleri hususunda en ufak bir şüphe duyabilmem mümkün olsaydıi bu şatafatlı ve aldatıcı iddiayı soğuk ve yersiz bir alay kabul ederdim. Yeni doğan bir çocuğun hürriyetinden nasıl bahsedilebilir? En bahtsız köle çocuktan daha şanslı. Çocuk hareketsiz et yığını, ihtiyaçlarına zincirli yararsız olmaya mahkûm, tek hakkı, bütün insanlarla ortak tek hakkı, ne yazık ki inlemek ve ağlamaktan ibaret. "
"Hürriyet yetenektir, güçtür, bağımsızlıktır.Hürriyet amaçlarını gerçekleştirmek için hem bir seçim hem de bir imkandır. eşitliğe gelince eşitlik daha da hayal. "
"Ölüler yaşayanların peşini bırakmıyor."
"Görmek sahip olmaktır. Gören hangi hakla yalnızlıktan şikayet edebilir?"
Gütenber matbaayı onun için icat etmiştir. Hugo o okusun diye yazmıştır şiirlerini. Şehrin bütün kadınları onun için giyinip süslenir. Çocukların tebessümleri onun içindir.
Nemesis, nemesis... Alnı bir mezat taşı kadar soğuk, bakışı bir cellat satırından daha korkunç ilahe, neyimi kıskandın benim? Elbette ki Promete seni çılgına döndürecektir. Dârâ'nın âzâmetine, Karun'un debdebesine, iskender'in yiğitliğine kızmakta haklıydın. Homeros, milton, Beethoven hışmına uğramakta layıktılar. Ey, yıldırımlar gibi, ulu çınarlara musallat tanrıça, ben ne erguvanlar içinde doğan Bizans prensiydim, ne gururuyla tantıları kışkırtan bir titan.Ama madem ki yalnız uluları , yalnız mutluluları damgalayan parmakların bana kadar uzandı, madem ki beni de hışmına layık gördün, seni utandırmayacağım ya ölüm şarkılarımı boğacak yahut elimden aldığın dünyadan çok daha muhteşem bir kainat yaratacağım. Sana meydan okuyorum Nemesis, senden korkmuyorum ey çılgın bakire!
Düşünce dokunduğunu yakan kezzap. Hangi düşünce? Aksiyona bağlanmayan, kendi kendini öğüten, bataklaşan, kanserleşen düşünce. Bu bir düşünce değil, bir felâket. Vehimlerinden bir kâbus halkeden hasta ve zavallı bir beyin.
Yaratamıyorsun. Sokaktaki adam alışkanlıklarıyla Zaloğlu Rüstem. Sen çırılçıplaksın. Çırılçıplak ve karanlıklarda. Andan kaçmak, nereye? Hayalinin inşa ettiği cehennemler gerçekten daha mı cazip? Düşünce, düşünce berraktır. Sen düşünemiyorsun. Dış dünyadan kopmuşsun. İç dünyan hasta bir hayvanın korkularını aksettiren ayna. Kırık bir ayna. Gömülmesi unutulmuş bir cenazesin. Sefaletini kaybetmekten bile dehşet duyuyorsun. Sevenin yok, anlayanın yok, ağlayanın yok.
Haritada insansız bölgeler var: çöller, bataklıklar v.s. Ömür haritasında da insansız yani macerasız, mânâsız, pis günler var. Bir aydır bir tüneldeyim. Bu ıstırap bile değil. Mızmız bir diş ağrısı, daha doğrusu Süleyman Efendi'nin nasırı. Uyuyamıyorum. Berke askerde. AH Bey Paris'te. Server galiba dargın. İzzet hayatını kurmaya çalışıyor. Yalnızım. Hint satılmıyor. "Batı ve Hinf'in basılacağı şüpheli. "Dönem"in Dante sayısı çıkmadı. Daha doğrusu Dante için yazdığım yazı tasfiye edilerek çıktı. Karıma Caddebostan plajının yansı kaldı. Yani bir sürü borç, hudutsuz dağdağa. Bu bir miras değil, bir şeamet. Zaten bu plaj benim çarmıhımdır. Sana çok ihtiyacım olduğu bir zamanda susuyorsun. Reva-yı hak mıdır? Fildişi kulenin penceresi pembe kristal. İnsanlar güzel görünür oradan. İnsanları sevmek için onlardan kaçmak gerek. Ben kütüphanedeki insanları seviyorum. Onları sevdiğim için dışardakilere de muhabbet besleyeceğimi vahmediyorum. Ama her temas yaralayıcı. Kılıç yarası değil bu. Tırnak yarası. Kirli ve şiiriyetsiz. Flaubert Paris'ten kaçmak istiyordu. Doğuya yani meçhule, Katolik olana, şekilsiz ve sınırsıza. Baudelaire de öyle. İnsan göçebe bir hayvan. Konduğu yere yestehleyen ve yestehleyecek yeni bir yer arayan şaşkın bir hayvan. Köpeğin, tırtılın, balinanın harikulade yardımcısı insiyak. İnsan böyle bir Koruyucu Melek'ten de mahrum. Zeka yolunu arayan bir çocuk. Karanlıkta el yordamıyla yürüyen, emekleyen, kafasını her adımda bir engele çarpan cesur, fakat idraksiz bir çocuk. Nerelerdesin? Mehdi ne yapar?
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız