Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 101 Üye Adayı ve 7 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 "Varlık her zamankinden de çok varolan'ın tehdidi altın
 Turuncu
 4 mıhlı çarmıh
 Bilim adamları gen avına çıkmışlar
 Söyle bana hangisi gerçek?
 Postmodern Çorba
 buğulu kuğunun akşam kadınında unuttuğu pirinç
 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

İstanbul'dan Tutsak Kadınlar Geçti


İstanbul'dan Tutsak Kadınlar Geçti

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Fotoğraf
Yazar Mesaj
bodosalbatros
Yazar


Kayıt: Oct 28, 2006
Mesajlar: 388
Nereden: kuyu'dan

MesajTarih: Pzr Oca 28, 2007 12:10 pm    Mesaj konusu: İstanbul'dan Tutsak Kadınlar Geçti Alıntıyla Cevap Ver

Beyoğlu/Karşı Sanat Çalışmalarından biri, Eva Haule fotoğraf sergisi



Bu biziz işte...



Hapishanede günlerce, yıllarca hep aynı şeyi görmeyi ve aynı yollarda yürümeyi nasıl betimlemek gerekir? Görüşü gittikçe zayıflatır, yok eder, duyuları köreltir. Fotoğraf çekmek ise görüşü yeniden canlandırır.

İçsel özgürlüğü ve canlılığı hapisahenede de olsa koruyabilmek için üretici olmak mutlak bir zorunluluktur. Yani yaşanılan alan ve olanaklarına yönelik bir mücadele sürdürmek, biraz kendine özgün bir şey geliştirmek. Bu da hapishanedeki ahmakça ve tümüyle yönetmeliğe uygun süren ve tutukluların beynindeki her türlü üretici düşünceyi emip yok eden ve bom boş bırakması gereken günlük yaşama karşı bir direniş biçimidir.

Dışarıdayken hiç fotoğraf çekmedim. Fotoğrafçılık kurslarında çok geçmeden tümüyle kendime ait bir şeyi geliştirme ve kendimi anlatabilme olanağını gördüm. 1989 yılında Frankfurt’a gönderilmeden önce 3 yıl boyunca tek kişilik bir hücrede bir başıma kaldım; önce Köln’de sonra Stammheim’da. Hücre cezası demek, diğer yanlarının yanısıra günde 23 saat hücrede yalnız bırakılmanın yanında, yalnız havalandırma ve diğer hapishane arkadaşlarıyla kesin bir ilişki kurma yasağı anlamına gelir. 1989 ilkbaharındaki tecrite karşı sürdürdüğümüz bir açlık grevinden sonra Preungesheim’a gönderildim ve hapishane koşullarım gittikçe “normal işleyişinde’’ bir hale uyduruldu (gerçi özel muamele hala sürmekte, özellikle denetleme önlemlerinde). Bu koşullarda dışarıdan gelen profesyonel iki fotoğrafçı bayanın hapishanede başlattığı fotoğrafçılık kursuna katıldım.

Portrelerini çektiğim tutuklu kadınları ben seçtim. Onlar, çok farklı nedenlerle onlarla etkileşim kurabildiğim, aramızda beni onlara bağlayan bir bağ bulunan insanlardı. Bazılarının sadece adını duymuş veya onları sadece görmüştüm, diğerleriyle dostluk kurmuştum. Hapishanede bir çok şey gözlemle çalışır: İnsanlar birbirleriyle görüşürler, kadınların aralarında nasıl anlaştıklarına tanık oluruz, o davranışlarda “kendini bulur’’ insan.

Burada, içerde çok az tekil ilişkiler kurulur, dostluklarsa daha bir seyrektir; hapishane sonrasında sürenine ise pek rastlanmaz. Fotoğraflarını çektiğim kadınlar, kendilerince çok güçlüler; yaşam kavgası veriyor ve kendi yollarını çizmeye ve onurlarını korumaya çalışyorlar.

Tutuklu kadınların portrelerini dışarıda sergileme düşüncesi, Yamile, Kerstin ve Chris’in ilk fotoğraflarını, onların ne denli iyi olduklarını gördükten sonra oluştu. Daha sonra diğer kadınlarla tek tek, bu projeye katılıp katılmayacakları konusunda konuştum. Hepsi için yeni bir deneyimdi bu. Heyecan verici olan yanı aynı zamanda hiç birinin daha önce hiç kamera karşısına geçmemiş olmalarıydı ve benimse ilk portre çalışmalarımdı. Normalde “görünmez’’, yani alınıp bir yere kilitlenmiş olan kadınların fotoğraflarının sergilenme düşüncesi herkesin hoşuna gitti. Daha sonra her kadın istediği resimden bir kopya aldı ve gösterime sunulması gereken resmi belirledi. Bazıları da bu işi tümüyle bana bıraktı.

Başlangıçta fotoğrafları nasıl yapacağım konusunda pek fazla tasarı yapmadım; kendilerini nasıl göstermek istedikleri konusunu kadınlara bırakmayı hedefledim ve sonra nelerin ortaya çıkabileceğini görmek istedim. Daha önce kafamda planladığım görüntülerin uygulanmasını, sahnelenmesini ve fotoğrafın manipule edilmesini istemedim; klişe ve yansıtmalara yer yoktu. Benim için önemli olan, ki bu hala da öyle, kadınların güçlü yanlarını kendi özgünlükleri ve yaşam dolu yanları içinde sunmaktı. Bu fotoğraflar hiç bir şekilde dışarıda bir tür “Freak Show’’ olarak kullanılıp, kadınların nesneleştirilmesine olanak vermemeliydi. Bazan önerilerim veya “öyle dur’’ dediğim, belirli bir jest, çok güçlü anlatım ve saptamak istediğim bir beden duruşu yakaladığımda oldu.

Burada gösterilen resimler, 1998 ve 2003 yılları arasında Frankfurt-Preungesheim Kadın Hapishanesinde oluştu, yalnızca bir istisna dışında: Lizza’yı, Haziran 2000’de Frankfurt Eschenbachhaus’da iki adli memurun gözetimi altında ziyaretim sırasında çektim, ölümünden iki ay önce. 20 yaşın üzerindeydi ve olağanüstü bir inançla “uyuşturucu müptelası”ydı. Ama her halükarda devletin baskı politikası sonucu sürekli sefil koşullarda yaşamaya zorlanmıştı. Lizza ile karşılaşmak ve onu sonsuza dek sevmek ilk koşuldu. On yılı aşkın bir süredir, bu arada onun sayısız kez uyuşturucu bulundurmak, hırsızlık, devlet otoritesine mukavemet göstermek gibi suçlardan bir kaç haftalığına veya aylığına hapse düştüğü… dönemler boyunca çok yakın bir dostluk kurmuştuk. Lizza, yaşam ve özgürlük tutkunuydu. 38 yaşında kanserden öldü.

Fotoğraflarını çektiğim 21 kadından 14’ü uyuşturucu ile bağlantısı nedeniyle buradaydı, ya bu işin ticaretini yapma ya bulundurma veya uyuşturucu bağımlısı olarak “taşıyıcılık suçu’’ nedeniyle. Kadınlardan sekizi başka ülke kökenliydi: ABD, Trinidad, Kolombiya, İsveç, Bosna, Makedonya, Türkiye. Bazıları ağır hastaydı. 2 yıl ile “müebbet’’ arasında ceza nedeniyle buradaydılar. Onlarda beni çeken şey, belki de şu şekilde genelleştirilebilir: Zor yaşamı onur ve güzellik içinde taşıyorlardı; yaşadıkları her şeye karşın

-sokakta yaşamak, şiddete maruz kalmak, hastalık, yoksulluk, çocuklarından ayrı kalmak- yıkılmamışlar, sinmemişler. Bunu yansıtıyorlar, yüzlerinde de gördüğüm bu. Kadınlar, onlara saygıyla baktığımı biliyorlar, öyle de fotoğraflarını çektiğimi; onları güzel bulduğumu. Ancak böyle gerçekleşebilirdi bu fotoğraflar.

Özgeçmişlerimiz tümüyle farklı da olsa bizi birbirimize bağlayan şu oldu: Herkesin “normal bir vatandaş yaşamı’’ diye adlandırdığı şeyle bizim hiç bir şekilde uyum sağlayamamamiz ve bunu da istemememiz. Egemen olan bu ilişki biçimlerine ve toplumsal ölçülere –ki buna içerisinde barındırdığı kadın şeması da dahildir - uymuyor olmamız, bizim sorunumuz değil.

Çok iyi deneyimlerdi bunlar. Çok basit anlamıyla da: Öyle saatler geçirdik ki, ne istersek yapıyorduk; yalnızca kendimiz için.

Kadınlardan hiçbiri, öngörülen bir izleyici kitlesi için kendini ortaya koymadı. Her şeyden önce, kendileri, aileleri ve dostları için istiyorlardı resimleri. Ve bir de benim için, bir sergi yapayım diye. Her zaman dile getirdim: Burada yaptığım şey, beni buradan dışarı çıkarmalı. Doğal olarak, bu hedef doğrultusunda destekliyorlardı beni.

Burada öyle çok fazla olanaklar yok, içinde zaman geçirdiğimiz ve fotoğraf çekebildiğimiz bu odamız vardı ; arka planda ya beyaz duvarlar, ya da astığımız siyah bir bez. Hiç bir resimde hapishanede olduğumuz belli olmuyor. Kimse bir pencere parmaklığı önüne geçip durmadı. Hayır – bu resimlerin gösterdiği şey şu: “Bu benim işte’’. Ya da başka bir deyişle: “Bu biziz işte’’ –Resimdeki kadın ve o resmi çeken ben.

Eva Haule
Başa dön
bodosalbatros
Yazar


Kayıt: Oct 28, 2006
Mesajlar: 388
Nereden: kuyu'dan

MesajTarih: Pzr Oca 28, 2007 2:44 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yas, umut, cesaret ve saygı...



Görünüşe bakılırsa rüya görüyor şapkalı ve koyu kara paltolu yaşlı adam. Nasıl da oturuyor camlarla kaplı bekleme salonunda, boş, tümüyle düşüncelere dalmış, çantasına sarılmış, bakışlarını demiryolu peronuna dikmiş şekilde. Bağırıp çağıran futbol fanatikleri bile rahatsız etmiyor gibi onu. Bu portreyi Duisburg’da kaldığım yıllarda çektim. Aynı yılın ilkbaharında, 84 yılında, kız arkadaşım beni terk etti. Birlikte oturduğumuz evi toparlayıp gitmiş, ben de bu arada anılarımdan kalanlar ile idare ediyordum. Her gün iş çıkışı, büyülü bir gücün etkisine kapılmış gibi yakınımızdaki tren istasyonunda alıyordum soluğu. 12. ve 13. peronun bekleme salonunda oturuyordum; orası sıcacıktı ve benim sığınağım olacak koşullara uygundu. Orada hergün aynı insanlara rastlıyordum. Bu iki hafta içinde çektiğim portreler hiç tanımadığım insanlarınkilerdi. Benim gibi hayal kırıklığına uğramış ve arayış içinde olan insanların portreleriydi. Payıma düşen yas halini onlarda yeniden buldum. Başlangıçta böyle sessiz yardımcılarımın karakterlerinin ve özlerinin fotoğraflarını çekebilmeyi ve onların yüzlerindeki duygu ve duyarlıklarını herkes için okunabilir ve görünebilir kılmayı koydum aklıma. Bütün bunlardan hiç biri resimler üzerinde görünmüyordu. Gelgelelim, asıl buluş da buydu zaten; asıl tutkum, öznelliğim. İnsanı fotoğraf yöntemleriyle anlatmaya başladığımızdan beri fotoğrafı çekilen kişinin düşünce ve özünü, çektiğimiz resimde görünebilir kılmayı hedefleriz. Onu beden özellikleri içinde karakterize etmeye çalışırız. Yüz, duruş, jestler, baş bize zekanın, bilgeliğin ve hırsın bir göstergesi olarak görünür; ama aynı zamanda kötü niyetliliğin ve şiddet yöneliminin de. Bu duruş, hala yanlış bir biçimde insanın fotoğraftaki görüntüyle kategorize edilmesini beraberinde getirir. (Bakınız: Manfred ve Silke Schmalriede, fotoğraf portresi, Berlin 1988).

Eva Haule hapishanedeki arkadaşlarının resimlerini çekiyordu. Onların, birlikte kararlaştırılmış bir biçimde portelerini çekiyordu. Bir insandan yana veya bir insana karşı olma konusunda karar veriyordu, bu nedenle onun portreleri kendisi tarafından seçiliyordu. “Kodeste bir çok şey gözlemle gerçekleşir: Birine bakar… kendini bulur insan onda’’. Onun dile getirdiği bu cümle, fotoğrafçılığı açısından onu çok iyi betimliyor aslında. Portresini çektiği insan ile kendi arasında bir köprü inşa ediyordu, hem insani hem fotoğrafçılık açısından. O “kendini buluyor’’ yeniden. Dışardan bakan biri olarak ama Eva Haule’nin ilişki kurma sisteminden yoksunuz. Onun fotoğraflarını çektiği kadınlar bize hiç tanıdık değiller; ilk kez karşılaşıyoruz onlarla. Bir hapishaneye tıkılmış olmak bize yabancı, orada “müebbet’’ olmak tasarlayamayacağımız bir şey. Eva Haule’nin portre çekerken seçtiği çevre de resimlerin çekildiği yer olan hapishane üzerine bir ipucu vermiyor. Fotoğraflara bakan kişi olarak bize ne kalıyor geriye? Sadece ve sadece kadınların görüntüleri. Resimlere tutsak olduk ve olmayı da sürdürüyoruz. Daha önce edinmiş olduğumuz deneyimleri ve aynı biçimde kendi tasarımlarımızı da ekleyerek gördüğümüz resimlere taşımaya başlıyoruz. Korku ve beklentilerimizi bu resimlere yansıtmaya başlıyoruz, bu demektir ki, ilişki dizgesi kendimizden oluşuyor. “Belki de bir portre fotoğrafının incelenmesi ve bir yargıya varılması konusunda en önemli nokta, fotoğrafa bakan kişinin fotoğrafla kendi kurduğu ilişkidir… Öznel olarak fotoğraf ile gözlemcinin kurduğu ilişki gözlemci için oluşan anlamı ve değeri belirliyor. Bıkıp usanmadan bir resimde bir şeyler bulmaya çabalayabilir ya da bir resmi kendi düşünce ve arzularının bir yansıması olarak kullanabilir”. (Schmalriede, S.15.) Eva Haule’nin portreleri açık, net ve doğrudan resimler. Resmi yaratan üzerine ne kadar anlatıyorlarlarsa resmi çekilenler üzerine de o kadar anlatıyorlar. Bilinç, güç ve zaaf bakımından kendi katkısını da sürekli resimlere aktarıyor.

Eva Haule’nin içkin duygusal ateşleyenidir bu, mesafe ve yakınlık arasında gidip gelen bir devinim. Ancak, onun karşısına aldığı insanlarla kurduğu bu sıcaklık ve yakınlık olmadan o resimler bu biçimde olamazdı; yas, umut, cesaret ve saygının hayranlık uyandıran bir dile getirilişi.

Jan Vanhöfen, Ağustos 2005

Jan Vanhöfen, 1961 doğumlu. Serbest fotoğrafçı, Essen Üniversitesi’nde Fotorafçılık bölümü (Daha önce Folkwang Okulu) ve aynı zamanda Leipzig’de Grafik ve Kitap Tasarımı Bölümü mezunu. Berlin’deki “Schifbauerdamm’da Fotoğrafçılık – Okul ve Galeri’’ forumunun kurucusu ve yöneticisi.
Başa dön
bodosalbatros
Yazar


Kayıt: Oct 28, 2006
Mesajlar: 388
Nereden: kuyu'dan

MesajTarih: Pzr Oca 28, 2007 3:30 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ruhuma asla!



“Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!”

Çoğu kez gülüp geçtiğimiz bu Türk filmi klişesi aslında ne kadar dikkate değer bir gerçeği dile getiriyor. Bu tümceyi hep bir kadın sesiyle hayal ederiz ama bunun yalnızca kadınlara özel bir söz olduğu sanılmasın. Eva Haule’nin projesinde de yalnızca kadınlar görüyoruz ama bu da ortaya konulan sorunsalın yalnızca kadınlara özgü olduğunu ya da Haule’nin cinsiyetçiliğini değil, cezaevlerindeki izolasyon anlayışını gösteriyor bana kalırsa.

Bu sözü güncelleştirelim: “Bedenimi hapsedebilirsin ama aklımı asla.”

Çıplaklığı yalnızca cinsellik ya da hastalık bağlamında ele almamızı dayatan yaygın ahlaki eğitim sürecini de sorgulamamızı gerektiriyor bu seri. Bir cezaevi ortamında çıplaklık ne anlama geliyor? Bu kadınlar bize “tüm çıplaklıklarıyla” bedenlerini neden gösteriyorlar? Sergilenen fotoğraflar Eva ile arkadaşları arasında gelişmiş, daha sonra bir şekilde dışarıya sızmış görüntüler, kapalı bir çevrenin sanatla rehabilitasyon çalışması falan değil. Fotoğraflar tarih yazmak için, tüm tarih ve coğrafyalardaki bizler için üretildi. Eva Haule yalnızca bir aracı, maharetli bir ulak. Proje ancak bizim bu fotoğrafları izlememizle tamamlanabiliyor. Serginin bazı kentlerde “sakıncalı” bulunması bu yüzden manidar.

Giyinmek, -moda endüstrisinin bizi hiç durmaksızın ikna etmeye çalıştığı gibi- insanları farklılaştırıyor mu yoksa bir adım geri çekilerek baktığımızda kolaylıkla görebileceğimiz gibi aynılaştırıyor mu? Özellikle de kurumlaştırılmış insanları. Bu mahkumların, soyunmadıkları zaman nasıl göründüklerini bilemiyoruz ama unutmamamız gereken şu: üniforma (tek-tip) kimliği silerken kurumu ve konumu bireyin rızası dışında tanımlar. Aynılaştırma, manipülasyonu fazlasıyla kolaylaştırır.

Bu kadınlar soyunarak farklılaşıyor, kimliklerini ortaya koyma şansını buluyor. Milyonlarca yıllık evrim sürecimizin bize bahşettiği evrensel beden dili kurabilme ve okuyabilme becerimiz sayesinde bu fotoğraflar uzun birer görüşmeye, birer samimi mektuba dönüşüyor.

Tek elden çıkmış, bir başlık altında toplanmış sergileri izlerken, tekil işleri birer sözcük, serinin tamamını bir tümce gibi algılamaya çalışırız. Burada ise galiba işler tersine dönüyor. Yani bütün, parçaların her birinden daha küçük. Eva Haule bir serbest sahne oluşturmuş ve kendisi sessizce kulise çekilmiş gibi.

Oyuncular samimiyetle boşluğu dolduruyorlar. Kimse bir diğerinden rol çalmıyor. Kimse star değil, hiçbiri diğerinden daha önemsiz değil.

Projenin taşıyıcısı olan fotoğraf, belleğimizin, algımızın kifayetsizliğine dair ürkütücü bilgimiz karşısında telaşla sarıldığımız bir mecra. Sergideki bedenlerle benzerlik tasiyor fotoğraf. Belleğimiz yokolur, zayıflar ya da dönüşürse, fotoğraflar aklımızı başımıza geri getirebilir. Fotoğraflar daima geçmişe dairdir. Bedenler ve ten de öyle değil mi? Yara izleri, kırışıklıklar, deformasyonlar, dövmeler, alışkanlıklar. Hiçbiri nedensiz değil ve hepsi de geçmişe dair. Belleğimizi kaybetsek de bedenimizi kolay kolay kaybedemeyiz. Bedenimiz bizim güncemiz. Bireyin güncesinin kapağını aralaması, içindekileri gözler önüne sermesi cesaret işi.

Bu fotoğrafları itici ya da sert ya da pornografik bulanları işte en azından bu yüzden saygıya davet ediyorum.

Orhan Cem Çetin
Fotoğrafçı
İstanbul Bilgi Üniversitesi
Fotoğraf ve Video Bölümü Öğretim Görevlisi


En son bodosalbatros tarafından Pzr Oca 28, 2007 4:11 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
bodosalbatros
Yazar


Kayıt: Oct 28, 2006
Mesajlar: 388
Nereden: kuyu'dan

MesajTarih: Pzr Oca 28, 2007 3:38 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ortak Direniş



Bunlar, en üst derecede güvenliği sağlanmış bir hapishanede bulunan tutuklu kadınları gösteren fotoğraflar. RAF üyesi bir tutuklu olan Eva Haule çekmiş bu resimleri 1998 – 2003 yılları arasında (1986 yılından beri hapishanede). Fotoğrafları çekilenler, onun kişisel güvenini kazanmış ve kendilerini bu biçimde ifade etmek istemiş olan hapishane arkadaşlarıydı.

Kimse bu fotoğrafların cezaevince yapılan teşviklerin bir sonucu olduğu düşüncesine kapılmamalı. Bu resimler, duvarlar arkasındaki gerçekliğin olduğundan daha güzel gösterilmiş halidir. Yaratıcılık, daha çok taşlaşmış olan çevrede yaratılan bir mucizedir. Bu fotoğraf projesi, dışarıda olan iki profesyonel kadın fotoğrafçının bir kurs için düzenli olarak cezaevine gelmesiyle gerçekleşti. Bu ikili, uzmanca bir yol göstericiliğin yanısıra ve dışarıdan gelen insanlar olarak özel esinlerini aktardılar onlara.

Ortaya çıkan sonuç ama, yalnızca tutuklu kadınların marifeti olabilirdi. Ardından sanatsal kaliteyi ise daha yetin kişiler taktir etti. Ancak öncelikli olarak, ortaya çıkan fotoğrafların, tutsaklığın olası her türüne karşı başarıya ulaşmış bir direnişin ortak bir sonucu olduğu özellikle belirtilmek zorundaydı.

Cezaevi kurumunun kilit vurarak hedeflediği şey, utanç ve suçun yüzlerini bir biçime sokmaktır. Bu nedenle tüm tutuklular, ceza yıllarının yüzlerinde nasıl bir tahrifata yol açtığını en azından tahmin ederler veya bilirler. Dövüşmelerin çoğu, üzerlerinde bir saniye daha fazla duran bir bakış yüzünden çıkar. Kamunun duvarlar ardında yitip giden insanlara alaylı bakışı her halükarda bir dizi kostümü belirler; bu, bir biçimde tutuklu kadınlara bakışta kendini belli eder ve görmenin tam karşıtı bir edimi vurgular: Görünmez kılma.

Bu direnişi ilk önce, zorunlu olarak yükletilen resimleri kendi ifadesini oturtma isteği ve ümidi ile yenebileceğine karar veren herkes aşmak zorundaydı. Bir şey kesin, fotoğrafını çektiren kişi özgürlüğün vaatlerine halen daha inanıyor demektir. Sonuca baktığımda, yani resimde gösterilen kadınların insan olduklarının ve ümitlerinin olduğunun kabul edilmesini talep eden fotoğrafları gördüğümde, bu oluşum öyküsü canlanıyor gözlerim önünde.

Hiç bir biçimde bu fotoğrafların “panzer üzerinde bir yarığın oluştuğu’’ anı gösterdikleri gibi bir saçmalığı dile getirmek istemem. Bunların yanı sıra gerekli olan temel donanımın nasıl olduğu bütünsel bir kurum karşısında ne ifade eder? Hayır, fotoğraflar etkin oluşu gösteriyor ve içlerindeki çağrıyı duyumsayan insanlara sesleniyor. Çünkü bu fotoğraflar, hapishanedeki bir yaşam durağında bulunan ve bir gurur anı yaratarak bununla hapishanesiz bir dünya (talep) hakkını anımsatan kadınları gösteriyor,

Christian Klar

RAF üyesi tutuklu, 1982 yılından beri hapiste.


En son bodosalbatros tarafından Pzr Oca 28, 2007 4:16 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
bodosalbatros
Yazar


Kayıt: Oct 28, 2006
Mesajlar: 388
Nereden: kuyu'dan

MesajTarih: Pzr Oca 28, 2007 3:41 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Eva'nın gözlerinin düşüncesi



1986’dan beri hapishanede tutulan RAF üyesi Eva Haule’nin çektiği kadın fotoğraflarına bakarken, Eva’nın bir kısmı çıplak olan kadın bedenleriyle ne anlatmak istediğini düşünüyordum. Eva da fotoğrafların “dışarıda” bir tür “freak show” olarak kullanılıp, kadınların nesneleştirilmesine yol açmasından endişe duyuyordu.

İkinci olarak Türkiye’de F tipi cezaevlerinde Eva’nın da uzun yıllar yaşadığı tecrit koşullarında tutulmakta olan birçok insanın varlığını göz ardı edemiyordum. Bu insanlık dışı uygulamaya karşı gösterilen tepki yok denecek kadar zayıfken, sanatsal, kültürel ve siyasal olan bu denli geçirimsiz alanlara parçalanmışken, hapishane gerçeğine, çıplak kadın fotoğraflar üzerinden yaklaşmaya çalışmanın, hapishaneyi bu fotoğrafların “sanatsal” dolayımından geçirmenin “ahlakı” da düşündürüyordu beni. Fotoğraflarla ilgili sunuş yazan 1982’den beri tutuklu başka bir RAF üyesi Christian Klar “Kimse bu fotoğraflarda konunun cezaevince bir iyi niyet gösterisi sonucu olduğu düşüncesine kapılmasın. Bu, duvarlar arkasındaki gerçekliğin, olduğundan daha güzel gösterilmesi olurdu” sözleriyle diğer tereddütlerimi de özetler gibiydi. Doğal olarak kendi tarihimden, yaşantımdan ayrıca kadın, çıplaklık, suç, ceza gibi, asıl, suret, görüntü ve hakikat gibi aklıma üşüşüveren kavram ve kelimelerin gölgesinden ve ışığından bakıyordum fotoğraflara…

Onlara epeyce uzun süre baktım; sonunda Eva’nın fotoğrafları bana yanıt verdi. Eva ve onun fotoğraflarındaki kadınların sözleriydi duyduklarım. Eva’nın gözlerinin düşüncesi…

Eva pek az “poza” müdahale etmişti, kadınları kendilerini göstermek istedikleri durumda yansıtmaya özen göstermişti. Onun için önemli olan kadınların güçlü yanlarını, kendi özgünlükleri içinde sunmaktı. O halde bu fotoğraflar, kadınların kendi haklarındaki sözleriydi öncelikle… ‘’Gözlerimle bu seslere kulak verdim. Sadece yüzlere değil, ellere, boyun, omuz ve kalça kıvrımlarına da baktım; bedende devem eden ifadenin izini sürüyordum.

Çıplak ya da değil bu bedenlerin söylediği ilk söz; dünyada olduklarıydı. Çünkü dünyada olmanın aracıdır beden… Yaşadıkları, hissettikleri, sevindikleri, üzüldükleri, acı çektikleri, mutluluk duydukları… Dünyada olduklarının bilincinde olan bu bedenler, görünmemesi, saklanması gerekeni yok sayılmak isteneni göstererek apaçık meydan okumaktalar… Üstelik kadın bedeninin bolca metalaştırılıp vitrine konulduğu bir dünyada saklanmak istenen bedenler bunlar. Görüldüklerinde, anımsandıklarında hiç hoşa gitmiyorlar’’…

Hapishane bedenin kapatılması demek, bedenin mahrum bırakılması ve nihayet bütün istekleri, arzuları, umutları ve acılarıyla görünmez kılınması demek. Hep söylendiği gibi ve hep inanmak istediğimiz gibi, hayaller bile özgür değil orada. Çünkü bilincimizin tapınağı beden… Erkeklerce, iktidarlarca, güçlülerce, zalimlerce damgalanmakta, azap çektirilmekte, köleleştirilmekte, kuşatılmakta, çalıştırılmakta olan beden…

Kate Millet 1945’te, Life Dergisi’nde gördüğü Nazi kamplarında çekilmiş resimler hakkında “Canlı ya da ölü, açlıktan ve zulümden sıskası çıkmış çok sayıda çıplak beden, aslında onların da bir insan olduğunu bildirmek için vardı sanki,” diye yazar. Millet çıplak bedenleri bir insanlık manifestosu olarak okur: O sırada 11 yaşındadır, kadın da olsa erkek kurbanların cinsel organlarının, onların insani kimliklerini belirlemekten başka bir şeye yaramadığı kanısına varır. “Açlıktan tükenmiş bu bedenlerin cinsel merak istek ya da tiksinme kargaşasının nesnesi olmamış olmaları” güven verici gelmiştir ona.

Ancak Eva’nın fotoğraflarındaki kadınlar, kuşku götürmez bir biçimde kadınlar. Ve bedenlerini, hevesli ellerini, cesur gözlerini damgalanmış, sayılmış, paketlenmiş, kapatılmış bir mal, bir eşya olmadıklarını beyan etmek için gösteriyorlar.

Bu bakışın değerini Primo Levi’nin anlattıklarıyla tartarsak daha iyi değerlendirebiliriz belki.

İnsan’lıktan soyundurulmuş bedenler, Nazi kamplarında parça ya da mal diye isimlendirilir. Primo Levi tutukluyu, bir köleye, bir hayvana, bir rakama indirgemek amacındaki Nazi canavarlığından bahsederken, iradenin yok edilip onun yerine bir marşın ya da bir şarkının geçirildiğini anlatır: “Bu müzik duyulur duyulmaz yoldaşlarımızın sisler içinde, otomatlar gibi yürüyüşe geçtiğini biliyoruz. Ölü ruhlarını, rüzgârın savurduğu yapraklar gibi bu müzik harekete geçiriyor; iradelerinin yerini alıyor. İrade diye bir şey yok artık” Yürüyüş bandosu, on bin kişilik yekpare ve gri bir makinedir” ayarı tam olarak belirlenmiş, düşünmeyen, arzu nedir bilmeyen, sadece yürüyen bir makine…”

Bölük bölük sislerin arasında süren bu ölüler dansını SS’ler hiçbir zaman kaçırmazlar. Zaferlerinin en somut kanıtıdır bu.

Canavarca ya da “insanca”, modern ya da ilkel hapishane bedenin resmi otoritenin iradesine tabi kılınışıdır öncelikle… Beden hapishane yönetiminin isteği ve iradesiyle sayılabilir, gözetlenebilir, taşınabilir cezalandırılabilir. Rakama, nesneye dönüşmüş gövde, iradenin elinden alınışıyla artık bütün özgünlüğünü kaybetmiştir. Bunun yalnız hapishane yönetimlerinin değil, bütün iktidarların ve bütün zalimlerin mutluluk düşü olması tesadüf değil; düşünmeyen, duymayan, arzu etmeyen bir hayaletler sürüsü, iradesiz bir “yürüyüş bandosu…”

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra cezaevlerinde uygulanan insanlık dışı akıl almaz vahşetin temelinde de iradeyi yok etmek yatar. Özellikle kapatılanlara uygulanan zulümle belleklere kazınan Diyarbakır Cezaevi’nde insanlık onurlarını ancak kendilerini yakarak koruyabilen mahkûmlar, gördükleri akıl almaz fiziki şiddetin yanı sıra kendilerine en ağır, en insanlık dışı ve dayanılmaz gelen uygulamaların iradeyi yok etme amacını taşıyanlar olduğunu anlatmışlardı. Acı içermeyen ama bedeni “şeyleştirmeye” yönelik planlı zalimliklerdi bunlar.

Eva’nın fotoğraflarındaki kadınlar gözlerini kaçırmıyorlar. Bakıyorlar. Oysa göz ve bakış farklı bir anlam kazanıyor cezaevinde ve cesaret gerektiriyor, bakmak. RAF üyesi, tecrübeli mahkûm Christian Klar: “Kavgaların çoğu, üzerlerinde bir saniye daha fazla duran bir bakış yüzünden çıkar. Kamunun duvarlar ardında yitip giden insanlara alaylı bakışı, her halükarda bir dizi kostümü gerekli kılar; bu, bir biçimde tutuklu kadınlara bakışta kendini belli eder ve görmenin tam karşıtı bir edimi vurgular: Görünmez kılma.”

Eva’nın fotoğraflarındaki kadınların elleri çarpıcı; tarihi olan eller bunlar, yaşantısı, heves ve merakları olan heyecanları ve kaprisleri olan… Rilke, Rodin üzerine yazarken “ellerin de bir tarihi vardır” diyordu. Gerçekten kendine özgü bir kültüre ve bir güzelliğe sahiptir. Yine kendisine özgü bir gelişime, kendi isteklerine, duygularına heyecan ve kaprislerine ve heveslerine sahip olma hakkı vardır onlarda. Rilke’ye göre Rodin “vücudun hayatın gösterebileceği bir sürü sahnelerden meydana geldiğini, bu hayatın vücudun her noktasında kişisel ve büyük olabileceğini biliyordu”

Duruşları, uzanışları, gözleri, elleriyle birer kimlik belgesi bu kadın fotoğrafları… Merhamet dilenmiyorlar. Kin, öfke, acıma uyandırmak yerine daha başka ve belki kimilerince daha tehlikeli bir duygu uyandırıyorlar. Var olduklarını gösteriyorlar, kapatılmış olanın irade beyanı bu fotoğraflar.

İşte bu nokta, durup soluklanacağım yer. Fotoğraflardaki kadınların sesini daha yakından duyabiliyorum şimdi.

Eva modelleriyle gerçekten “karşılaşmış” olmalı. Bu yüzden beton ve demirin ardından yüzlerce binlerce kilometre ötemizden ulaşabiliyorlar bize.

Her sahici resim bir işbirliğini gösterir diyor John Berger’e; “resim yapma itkisi gözlemden ya da (muhtemelen kör olan) ruhtan değil karşılaşmadan doğar.” Eğer karşılaşma gerçekleşmemişse sanatçı, bir kopyalama mesafesinde kalmıştır.

Berger gibi yaratıcılık, sanat ve nihayette “görünürlük” üzerine yazan birçok yazar, sanatçı, bu karşılaşmadan ve var olanla insan yaratıcılığı ya da sanatçı arasındaki “yoldaşlıktan” söz eder. Bu yazıların birçoğunun birbirlerinden etkilensinler ya da etkilenmesinler Cezanne’yle ilgili olması, ya da ona değinmesi tesadüf olmamalı.

Bu yoldaşlığı Cezanne de şöyle ifade ediyor. “Vurduğum her fırça darbesinde sanki kanımdan bir şeyler vardır. Kanım ise güneşte ışıkta ve renkte modelimin kanıyla karışmaktadır. Modelim rengim ve ben üçümüz de aynı tempoda yaşamak zorundayız.”

Eva’nın modelleriyle karşılaşabilme maharetinin kaynağını, başka birçok şeyle beraber bu maharetin nedeni de sonucu da sayılabilecek şu sözlerde buluyorum;

“Fotoğraflarını çektiğim 21 kadından 14’ü uyuşturucu ile bağlantısı nedeniyle buradaydı, ya bu işin ticaretini yapma ya bulundurma veya uyuşturucu bağımlısı olarak “taşıyıcılık suçu” nedeniyle. Kadınlardan sekizi başka ülke kökenliydi: ABD, Trinidad, Kolombiya, İsveç, Bosna, Makedonya, Türkiye. Bazıları ağır hastaydı. 2 yıl ile “müebbet’’ arasında ceza nedeniyle buradaydılar. Onlarda beni çeken şey, belki de böylelikle genelleştirilebilecek olan: Zor yaşamı onur ve güzellik içinde taşıyorlardı; yaşadıkları her şeye karşın ........... Sokakta yaşamak, şiddete maruz kalmak, hastalık, yoksulluk, çocuklarından ayrı kalmak- yıkılmamışlar, sinmemişler. Bunu yansıtıyorlar, yüzlerinde de gördüğüm bu. Kadınlar, onlara saygıyla baktığımı biliyorlar, öyle de fotoğraflarını çektiğimi; onları güzel bulduğumu. Ancak böyle gerçekleşebilirdi bu fotoğraflar.”

Eva Haule’un fotoğrafları müebbet hapse mahkûmunun gözünden bir RAF üyesi, bir siyasi mahkûmun gözünden, bir kadının gözünden, onun ışığından ve gölgesinden yansıyor bize. Eva’nın ışığı tutsak kadının ışığıydı ve gölgesi bir tutsağın gölgesi… Bu yüzden Eva’nın, “hiçbir kadın parmaklıkların önünde poz vermedi” dese de, onun ışığından gördüğümüz bu kadınlar kırılganlıklarıyla, tenleri, vücut kıvrımları ve yumuşaklıklarıyla beton taş ve demiri anımsatmakta… Bu ışık Eva’nın hayatı, dünyası, tarihi, kederi, hüznü ve neşesiydi aynı zamanda. Tek tek her biri ve hepsiydi.

Cezanne’nin resimden çok fotoğraf için söylenmiş görünen sözlerine kulak verin: “Sanatçı duyu izlenimleri bakımından yalnızca alıcı bir organ, kaydedici bir aygıttır. Ama, iyi ve çok karmaşık bir aygıt. Duyarlı bir cam levhadır o. Ancak önceden yapılmış pek çok banyo sayesinde bu levha duyarlılık durumuna sokulmuştur, incelemeler, meditasyonlar, acılar, sevinçler yaşamın kendisidir onu hazırlayan…

“1989 yılında Frankfurt’a gönderilmeden önce 3 yıl boyunca tek kişilik bir hücrede bir başıma kaldım; önce Köln’de sonra Stammheim’da. Hücre cezası demek, diğer yanlarının yanı sıra günde 23 saat hücrede yalnız bırakılmanın yanında, yalnız havalandırma ve diğer hapishane arkadaşlarıyla ilişki kurma yasağı anlamına gelir. 1989 ilkbaharındaki tecride karşı sürdürdüğümüz bir açlık grevinden sonra Preungesheim’a gönderildim ve hapishane koşullarım gittikçe “normal işleyişinde” bir hale uyduruldu (gerçi özel muamele hala sürmekte, özellikle denetleme önlemlerinde). Bu koşullarda dışarıdan gelen profesyonel iki fotoğrafçı kadının başlattığı fotoğrafçılık kursuna katıldım. “

Bu koşullarda fotoğraf çekmek Eva için bir direniştir öncelikle: “Hapishanede günlerce, yıllarca hep aynı şeyi görmeyi ve aynı yollarda yürümeyi nasıl betimlemek gerekir? Görüşü gittikçe zayıflatır, yok eder, duyuları köreltir. Fotoğraf çekmek ise görüşü yeniden canlandırır.”

Tecrit koşullarında tutulan Türkiyeli siyasi mahkûmlar da benzer bir durumu dile getiriyor; “Kas ve iskelet ağrıları, göz bozukluğu görüş alanının sınırlı olması gözlerde tembelliğe ve bozukluğa yol açıyor. Hücrede en fazla birkaç metre öteye bakabiliyorsunuz hep. Ziyaret mahkeme hastane gibi nedenlerle hücreden çıktığınızda 5-6 metre ötenizdeki insanın yüzünü dahi seçemeyince fark ediliyor.”

Eva Haule, fotoğrafları “ortak direniş” olarak adlandırıyor. Sanat da tam algının ve duyumun, Eva’nın direnişinin parçası olan, Eva’nın Türkiye’de dünyanın başka yerlerinde tecritte tutulan mahkûmların kaybetmemek için mücadale ettikleri, fotoğraflardaki kadınların olağanüstü bir sezgiyle bize kaynağını göstermekte oldukları algı ve duyumun yeniden kazanılması için var. Merleau-Ponty’nin deyişiyle “taşın taş olduğunu hissetmemiz için”.

Ama bu sözü söyler söylemez fotoğraflar soluklaşıyor; kadınların sesi duyulmaz oluyor ve soluk görüntüler “yürüyüş bandosu” gibi dilsizleşip sise karışıyor. Sontag’a “En hüzünlü ya da yürek burkan konuları yansıtan fotoğraflar sanat sayıldıkça (ve buna itiraz edenler ne derlerse desinler, böylesi resimler duvara asıldıklarında fiilen sanata dönüşürler) kamusal alanların duvarları ve değişik mekânlarını süsleyen diğer sanatların kaderini paylaşırlar. Başka bir ifadeyle konusu bu nitelikte olan fotoğraflar, bir arkadaşla yapılan keyif yürüyüşünün duraklarına dönüşür. Bir müzeye ya da galeriye gitmek insanın aklının başka yere çelinmesiyle bölünen sanatın izlendiği ve yorumlandığı toplumsal bir etkinliktir” dedirten şey soldurmakta fotoğrafları… Görüntüler dünyasındaki sonsuz sayıdaki görüntüden biri şimdi onlar. Yalnız sanatın değil, sanatla birlikte bütün hayatın seyirlik hale geldiği, gövdelerimizin görüntüden başka bir şey olmadığı dünyanın gerçekliği tarafından kuşatıldık. Bedenlerin görüntü haline geldiği görüntüler dünyasında, suret görünür olmayı anlamsızlaştırıp- etkisizleştirmek üzere varlığın yerini aldı.

Berger çağın büyük kaybını, (siyasal) sistemle bağlantısını göz ardı etmeden şöyle betimlemişti: “Gövdeler yok. Zorunluluk da yok. Çünkü zorunluluk var olana özgü bir durumdur. Gerçekliği gerçek yapan şeydir. Son zamanlara kadar tarih, insanların hayatları hakkında anlattıkları her şey, tüm atasözleri, öyküler ve kıssalar aynı şeyle yüz yüzeydiler. Zorunlulukla birlikte yaşamak için verilen ölümsüz, korkutucu ve zaman zaman güzel mücadeleyle, varoluşun bilmecesiyle-yaradılıştan bu yana sürdürülen ve durmadan insan ruhunu bileyen mücadeleyle”.

Fotoğraflara ve Eva’ya bir kez daha kulak verelim “Bu resimler şunu gösteriyor “Bu benim işte”. Ya da başka bir deyişle: “Bu biziz işte – Resimdeki kadın ve o resmi çeken ben.”

Devam edelim; Bu fotoğraflar biziz işte; onları duvara asan, onları seyreden, onları seyretmekle yetinecek olan, fotoğraflara göz attıktan sonra çıkıp, sinemaya gidecek olan, lokantaya gidecek olan bizler… Unutacak ya da unutmayacak olan, mücadele edecek ya da etmeyecek olan… Görüntü ya da gövde … Bu fotoğraflar biziz işte.


Ayşegül Devcioğlu
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Fotoğraf Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok odalar ve kadınlar turuncu Şiirleriniz 8 Cmt Nis 19, 2008 2:38 pm
Yeni mesaj yok RÜZGAR GİBİ GEÇTİ nurbanu Okur Adayları İçin 22 Çrş Ağu 02, 2006 12:30 am
Yeni mesaj yok Sümbül Sokağın Tutsak Kadını mehmetfatihekici Yerli Oyuncular 18 Cum Eyl 02, 2005 8:37 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke