Tarih: Prş Oca 18, 2007 1:04 am Mesaj konusu: Aşk Yolunun Sonu Melekliğe Çıkar
AŞK YOLUNUN SONU MELEKLİĞE ÇIKAR
Eski aşıkların sözcüleri konumunda olan ve kendileri de birer aşık olmak bakımından övünen şairler der ki;
“Keşke yaşamış bütün aşıkların karşılaştıkları zorlukları tek başıma ben göğüsleseydim… Böylece bütün aşkların lezzetini (azabını) ben tatsaydım da, önce de sonra da onu benden gayrisi yaşamasaydı.”
Bu anlayış divan şiirinde her şeyin en ideal, en mükemmel biçimde kurgulanmasından kaynaklanan bir bakış açısını yansıtır. Çünkü divan şiirine göre kara en kara, beyaz en beyazdır. Sevgili, güzellerin en güzeli; rakip, kötülerin en kötüsüdür. Boy servi, yanak gül, diş inci vb. her şey kendi cinsinden en mükemmel olanla ölçülür. Bu ölçülerin ortası asla kabul edilemez, noksanlık eksiklir sayılır. Bu durumda bir aşığın aşkı da elbette hem acı hem de lezzet bakımından en mükemmel olanı içerir. Azap kelimesi her iki anlamı da karşıladığı için aşık daimi bir aşk azabı içindedir. O aşk ki, sevgilinden iyilik gördüğünde artmayacak kadar doygun, kötülük gördüğünde de eksilmeyecek kadar sağlamdır. Aşık, belki bir gün sevilmek umuduyla hiç durmadan severek azabını çeker. Hatta çok sevilme ihtimalini düşünmeden sever. Bu tavır onu melekiyet konumuna yükselten bir seyir takip eder. Çünkü sevilmek umuduyla sevmek beşeriyet, ama sevmeyi bir görev bilerek sevmek melekiyet demektir. Eğer bu azabın bitmesi için sevgili ona karşılık verecek olsa, vuslatın zevkine dayanamayarak can verir. Fuzûli’nin;
Vermeyen cânın sana bulmaz hayât-ı câvidân
Zinde-i câvid ana derler ki kurbândır sana
(Ey sevgili! Senin uğruna canını vermeyen ebedi hayatı bulamaz. Sonsuza dek diri olarak anılan kişi, ancan sana kurban olan aşıktır.)
Dizelerinde varmak istediği nokta işte burasıdır.
Ayrılık mı, Vuslat mı?
Vuslat denilen şey, sonunda ayrılık ihtimali olduğu için, gerçek aşığın pek de istediği bir şey sayılamaz. Çünkü bir aşık vuslatı isteyeceğine ayrılığın devamlı artan acısını isteyerek aşk mesleğinde bir gömlek daha yükselmek, sevgilinin yolunda kendini olgunlaştırmak ister. Aşkta vuslat istemek acemilik, kendini bilmezlik ve hamlık göstergesidir. Çünkü vuslata giden yolun uzunluğu veya kısalığıdır ki aşkın ömrünü belirler. Sevdiğimiz insandan bizi sevmesini beklemek, yahut yalnız bizi sevenleri sevmek, nihayet kuru bir alışveriş, hatta belki kaba bir değiş tokuştur. Burada önemli olan, aşkın içinin ne ile doldurmak gerektiğinin belirlenmesi, böylece aşkı kalabalıktan kurtarıp zarafete, sırça saraylardan bir numune olarak gönle konulacak inceliğe büründürmektir. Bu da aşkı bir üst boyutta, belki beşeriyet boyutunun fevkinde yaşamakla mümkündür.
Ünlü dil, edebiyat ve şiir bilgini Asmaî (ö.831) Basra çarşısında rastladığı bir kadına sorar:
--Siz aşkı nelerden ibaret sayarsınız?
Kadın şöyle cevaplar:
--Sarılma, bağrına basma, dokunma ve konuşma. Peki ey şehirli bilgin, sizde aşk nasıl bir şey?
--Sarılma, okşama, öpme ve benzerleriyle ilerleme?!
--Peki cinsel münasebetlere kadar uzanıyor musunuz?
--Evet!
--Yaaa!.. Ey kardeşimin oğlu, bu senin söylediğini yapanlar aşık falan değil, düpedüz çocuk isteyen birileri.
Gerçekten de aşk, karşılıklı oturmak, yüz yüze veya aynı noktaya bakmak, şiir okumak, sevgiliden utanacak kadar terbiyeli davranmak, güzel şeylerden bahsedip gülmek ve asla iffet sınırının ötesine uzanmamaktır. Çünkü aşk bakmakla güzelleşir, konuşmakla zenginleşir ama dokunmakla bozulur. Sevgilinin yanında hem kendisine hem de ona ait hayâ elbisesini soymak konusunda şeytanın ayartmasına fırsat vermemek gerekir. Çünkü bu, tam anlamıyla aşkı alçaltır ve ayaklar altına düşürür. İki aşık, hayâ elbisesi içinde bir ömür boyu birbirlerini sevebilirler ama eğer karanlık bir gecede sevgilinin ayasının beyazlarını görecek kadar da olsa bedensel anlamda vuslata ererse, aşk tükenmeye başlar. Eskilerin aşkın gerdeklenmekle sona erdiğini söylemeleri bundandır. Bu noktayı anlatacak bir kıt’ayı Rabia Hatun müstearıyla İ.Hami Danişmend şöyle demiştir:
Pâyın sadâsı gelse de sen hiç gelmesen
Men dinlesem kıyamete dek, vuslat istemen
Bulsam izinle semtini, ol semte ermesem
Aşsam zamânı hasretin encâmı gelmeden
(Sen hiç gelmesen bile, ayağının geliş sesini kıyamete kadar dinlesem yeter; ayrıca vuslat istemem. Senin izini takip ederek mahalleni bulsam ama o mahalleye bir türlü ulaşamasam… Ve ayrılığının sonuna ulaşmadan bütün zamanı aşıp (veya tüketip) başka bir boyutta (aşk boyutunda) yaşamaya başlasam…)
Ölmek ya da Olmak, İşte Bütün Mesele
Eski aşıklar sevgili uğruna ölmeyi bir ideal, bir amaç bilirlermiş. Sevgilinin penceresi önünde naralanıp söğüt yaprağı bıçak ile bileğini dirseğine kadar yaran aşık da, gönül sultanının geçtiği yola yatıp ya üstüne basıp geçmesini, yoksa bir kerecik olsun yüzüne bakıp gülümsemesini isteyen aşık da ölmek ile olmak arasında kendini kaybediyorlardı. Onlar, uğruna ölünecek sevgililer buldukları için bahtiyar idiler. Gün gelir, sevgililer de aşıklarını sever umudunu içlerinde durmadan büyütüyorlardı. Oysa aşk, iki kişi arasında asla eşitlenmeyen bir şeydi. Allah, aşığın uğraştığı sevdiği maşuktan esirgemişti. Bunun içindir ki aşıklar, ya kendilerine verilen derdin aynısının sevgiliye de verilmesi ya da sevgilideki vurdumdurmazlığın aynısı ile kendilerine de ihsanda bulunulması için yakarır dururlar. İsterler ki, Allah aşkı seven ile sevilen arasında eşit bölüştürülsün… Oysa aşk bu demek değildir. Seveni sevmek kolaydır; marifet o sevmediği zaman da onu sevebilmektir. Gerçek aşık bilir ki, kendi içindeki aşk ateşinin aynısı sevgilide de vardır ve gönülsüz de olsa, o da aşkı duyumsamaktadır. Ne var ki sevgili çok sabırlı, aşık da çok sabırsız olduğu için bu aşk yarası tek taraflı kanamaktadır. O acılar, o ayrılık ve hasret ateşleri aşığı yakıyorsa öte yandan da pişiriyor demektir… Aşık, ancak bu pişirme sürecinde ham iken olgun, çiğ iken kâmil olur. Çünkü aşk yolunda varılacak merhalelerin en yücesi, aşkın olgunluğu ile kendi dünyasını kurabilmektir. O mertebeye gelindikten sonra aşk uğruna can vermek aşığa âsân gelir.
Buraya kadar söylediklerimizi bir de öbür türlü söyleyelim:
Amaç aşk uğruna ölmek değil, uğruna ölünecek aşkı bulmaktır. Bu aşk, cennet emelinden uzaklaşıp cemale erme hedefini gözetir. Böyle bir aşka giriftar olduktan sonra geriye ne kalır ki!?... Dünyayı elinin tersiyle itiver gitsin!.. Hani Fuzûli diyor ya:
Cennet için men eden âşıkları didârdan
Bilmemiş ki cenneti âşıkların didâr olur
(Cennetten uzaklaştırıldığı gerekçesiyle aşıkları sevgilinin didarına (yüzüne) bakmaktan alıkoyan kişi bilmiyor ki aşıkların cenneti sevgilinin yüzüdür!..)
İmdi başa dönünüz ve yalnızca sevmek için seven aşığın tavrı ile hedefi sevgilinin yüzünü görebilmek olan aşığın gayretini ölçünüz; arada beşeri, mecazi, platonik, tasavvufi ve ilahî aşkların harmanlandığını fark edeceksiniz.
Aşk ki vardır, gerisi vesairedir…
İskender Pala
(Kitâb-ı Aşk/ sf: 18,19,20,21,22)
En son AyEsHa tarafından Prş Oca 18, 2007 1:00 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Kayıt: Sep 13, 2006 Mesajlar: 153 Nereden: gidece?imiz yerden
Tarih: Prş Oca 18, 2007 2:07 am Mesaj konusu:
Bence Kitab-ı Aşk baştan sona okunması gereken bir eser. Ama İskender Pala'da nedense şu anlayışı çözemiyorum: Neden kavuşunca aşk bitsin, neden? Bence kavuşmak ve cinsellik aşkı bitirmez. Hatta ziyadeleştirir, gerçek aşık sevdiğine doymaz. Saygı devam ettikçe aşk devam edecektir. Divan şiirinde aşık hiç bir zaman maşukuna kavuşamaz zaten bu aşkın divan şiirindeki cilvesidir. Biliriz ki şiir biraz da abartmaktır ve divan şiiri o müstesna yapısı ile bu abartıya çok müsaittir.
Hz. Aişe evlendiklerinin ilk günü Hz. Peygambere "beni nasıl seviyorsun?" diye sorar, Hz peygamberin cevabı "kördüğüm gibi" olur. Aradan yıllar geçer ve Hz. Aişe bir gün "kördüğüme ne oldu?" der. Peygamberimiz benim hep gözlerimi yaşartan ve belki tüm aşıklara ders olacak bir cevap verir: "ilk günkü gibi"..
Okumalıyız divan şiirini, bilmeliyiz, abartı da olsa oradaki aşıklar belki bizi şu körelmiş dünyanın körelmiş duygularından az da olsa uzaklaştırıp aşka yaklaştırır.
Kayıt: Feb 23, 2007 Mesajlar: 562 Nereden: İstanbul'da bir sokak başı kaldırım kenarı
Tarih: Pts Nis 09, 2007 1:43 pm Mesaj konusu:
Tanpınar'ın ifâdesiyle '' Türkçe'nin güzellik sınırlarını tespit eden Divân Edebiyatımız neden horlandı? Neden unutturulmak istendi?''
Çünkü Dîvan Edebiyatımızın birinci kaynağı Kur'an-ı Kerin'di, ikinci kaynağı, Hadîs-i Nebevî idi. Yani peygamber sözleriydi.
Üçüncü kaynağı Kısâs-ı Enbiyâ idi. Yani peygamberler târihiydi.
Sonra Şemâil-i Şerif idi. Mîraciye, Hâriciye, Mûcizât-ı Nebî idi.
Dördüncü kaynağı Evliyâ menkıbeleriydi.
Beşinci kaynağı tasavvuftu.
Bugün Dîvan Edebiyatımızı kimse anlamıyor. Çünkü o edebiyatın hem dilini, hemde binbir güzellikteki mazmunlarını yok ettiler. Divan Edebiyatımızın dinden gelen kaynakları, İslâmiyete sırt çeviren, İslamiyetten korkan, kaçan kimselerin büyük gazabına uğradı...
alıntıdır.(Yavuz Bülent Bâkiler - sözün doğrusu 1 )
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız