Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 142 Üye Adayı ve 8 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 "Varlık her zamankinden de çok varolan'ın tehdidi altın
 Turuncu
 4 mıhlı çarmıh
 Bilim adamları gen avına çıkmışlar
 Söyle bana hangisi gerçek?
 Postmodern Çorba
 buğulu kuğunun akşam kadınında unuttuğu pirinç
 Gazoz Kapakları
 Gazete Kültürü
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Alevilik nedir...


Alevilik nedir...
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Sosyoloji
Yazar Mesaj
yavsan
Yazar


Kayıt: Jun 30, 2005
Mesajlar: 307

MesajTarih: Pzr Ağu 13, 2006 9:32 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

DİYANET’E YANIT:
DİYANET’İN GİZLİ ALEVİLİK RAPORU SAÇMALIĞI
Alevilik “Sünni Hanefi Mezhebine
Bağlı Bir Tarikat” Değildir!
İsmail Kaygusuz

1-2 Şubat 2001 tarihinde Ankara'da yapılan İl Müftüleri toplantısında bir zarf ile il müftülerine bilgi notu veriliyor. Bilgi notunun, Alevilik hakkında yazılmış ve müftülere bu bilgiler ışığında hareket etmelerini isteyen bir çeşit gizli rapor niteliği taşıdığı anlaşılıyor. “Aleviyol” web sayfasından öğrendiğimize göre, Yeni Düşünce dergisine ulaşan bilgilerde İl Müftülerine dağıtılan bu bilgi notu daha sonra apar-topar geri istenmiş. Ama birçoğu ilçe müftülüklerine gönderilmiş bulunmakta. Kimlerin uyarısıyla ve neden çekilmiştir bilinmiyor.

Bu raporda, “Aleviliğin Sünni Hanefi mezhebine bağlı bir Tarikat olduğu” vurgulanıyor. Yanlış, çelişkili, tutarsız fikirler, belge ve bilgilerle bunu sözde ispatlıyorlar. En fazla da Makalat üzerinde duruyorlar: Hacı Bektaş’ın her türlü dinsel düşünce ve inançlara zıt, akılcı ve hatta günümüz bilimsel bilgileriyle üstüste düşen sözleri üzerinde bile sıkılmadan demagoji yaparak; “Makalat’ta anlatılanlar Sünni İslamın özüdür”diye yazabiliyorlar.

Diyanet’in gizli Alevilik raporuna “Türkiye Aleviliği” adı konularak Aleviliğin varlığı fiilen teyid ediliyor. Ama, Alevi-Bektaşi kavramları, Türkiye’deki Aleviliğin aslı, Aleviliğin Diyanet’te temsili ve Cemevi meselesi gibi dört alt başlık altında ise Aleviliğin varolmadığı(!) ve Sünni Hanefi mezhebine bağlı bir tarikat olduğunu ispatlamak için çabalıyorlar. Temelden varlığına karşı olduğumuz Diyanetin İşlerinin Aleviliği yoksayma gibi oldukça çirkin davranışı yüzünden, aşağıdaki yazıyı yazma zorunluluğu duyduk:

Tarihsel olarak “Alevi” deyimi konusunda yanlışta direniyorlar

Diyanet raporunda şöyle denilmektedir:

“Osmanlı tarihi boyunca Alevi kelimesi, Hz. Ali soyuna mensup kimseler hakkında kullanılmıştır. Osmanlı Devlet Arşivlerinde yapılan incelemelerde arşiv belgelerinde Yeniçeri Ocağı’nın yok edilmesine kadar (1826) ‘Alevi’ terimine rastlanmamıştır... Köy Bektaşisi tabiri ile Kızılbaş tabiri müteradif olarak kullanılmıştır. Köy Bektaşilerine daha sonraları Alevi denilmiştir.”

Gerçekten anlamakta güçlük çekiyoruz. Alevi kelimesi Osmanlı tarihi boyunca hep kullanılmış, ama özel anlamda; Alisoylular için, yani Seyyidler, Dedeler için! Ancak onların peşinden giden, onlara bağlı topluluklara ise Alevi denilmezmiş (!) Tuhaf, değil mi? Öte yanda, Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla birlikte Hacı Bektaş Dergahı işgal edilip Nakşibendilere teslim ediliyor. Ülke çapında tanınmış Alevi Seyyid Ocakları kapatılıyor; Alisoylu Dedeler-Babalar ya sürgün ya da yok ediliyorlar. Ondan sonra “Alevi“ terimi birdenbire bir inanç topluluğuna ad oluyor... Böylesine bir akıl yürütmeye kargalar bile güler!

Resmi belgelerde eşanlamda verilmiş olan “Kızılbaş” ve “Köy Bektaşileri” deyimi, İmparatorluk halkları arasında “Aleviler” adıyla çağrılan toplum için kullanılmıştır. Anadolu halkının dilinde yüzyıllardan beri SÜNNİ sözcüğünün karşıtı, kavram ve içerik olarak ALEVİ deyimidir, hiçbir zaman Şİİ olmamıştır. Suçlayıcı, aşağılayıcı deyim olarak kullanılmış KIZILBAŞ’ın karşıtı da YEZİT'tir. Bu arada belirtmeliyiz ki, KIZILBAŞ sözü Alevi toplumu için aşağılayıcı değil, bir onur simgesidir. Şah Hatayi’nin söylemiyle Kızılbaş olmanın çok önemli koşulu vardır:

Yüregi dağ olmayınca bağrı kanlı lal'ı tek / Hiç kimin hakkı yohtur Kızılbaş olmaya

(Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan, Kızılbaş olmak hiç kimsenin haddi değildir)

Bu nedenle Diyanet’in uzmanlarının “Kızılbaş” deyimini, “Yeşilbaş”, “Akbaş”, “Karabaş” vb. sıfatlarla karşılaştırmaları tek sözcükle utanmazlıktır.

Arşiv belgelerinde “Alevi” deyimine rastlanmaması, ne Aleviliğin ne de “Alevi” deyiminin Osmanlı İmparatorluk döneminde varolmadığını kesinlikle göstermez. Ne yazık ki bu yanlış mantığı, Iréne Melikoff’un 1975 yılında yazmış olduğu “Le Problem Kızılbaş” (Turcica VI, 1975, s.49-51) başlığını taşıyan makalesi literatüre taşımıştır: “Bu zümrenin mahkum edildiği Osmanlı belgelerinde sadece `Kızılbaş, Rafızi (sapık, sapmış) ve Mülhid (dinsiz, dini terketmiş)' deyimleri kullanılmaktadır. Bir kez bile olsun, Alevi deyimine rastlanmaz”. Ne yazık ki, çoğu Alevi yazar, hiç irdelemeden, yazıya göndermelerde bulunarak bu yargıya katıldı. Cehaletin Sünnisi Alevisi olmuyor.

Peki Osmanlı arşivlerinde niye rastlanmıyor?

Alevi sözcüğüne bu anlamda Osmanlı arşivlerinde rastlanmaması doğaldır, ifade ettiği dinsel anlam dolayısıyla ‘Alevi’ sözcüğü nomina sacra’dır, yani dokunulmaz-kutsal isimlerdendir. Osmanlı Sünni şeriat yönetimi, ‘dinsiz ve sapkın’ saydığı ve ‘katlini vacip’ kıldığı heterodoks inançlı bu toplumun öz adını (Alevi) kullanmaktan özellikle kaçınmıştır. Kullansaydı, siyasetine ters düşmenin dışında, kutsal adı verdiği toplumu toplu kırımlara uğratmayı Sünni teb’asına nasıl açıklayacaktı? Osmanlı devleti bu yüzden, kendi yönetimini beğenmeyen bu isyancı toplumun Aleviliğini yok saymış ve İslamda küfür olan sözcüklerle onu adlandırmıştır. Hem sonra, tarihte bir devletin, düşman belleyip kıydığı, ezdiği ve yok etmek istediği toplumu onurlandırıcı, kutsallaştırıcı isim ve sıfatlarla kayda geçirdiği görülmüş değildir.

“Alevi” deyimi bugünkü anlamda ne zamandan beri kullanılıyor?

Alevi deyiminin bugün kullanılan anlamda; sözcük anlamının yanı sıra, bir inancın ve o inanca bağlı topluluklara ad oluşunun 10.yüzyıla kadar indiğini; ve üstelik sadece Arapların ve Farsların değil daha çok çeşitli Türk topluluklarının bunu benimsemiş olduğunu 1995’te yayınlanan bir kitabımızda (İ.Kaygusuz, Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi ve Uluları I, Alev Yayınları, İstanbul-1995, s.88-101) göstermiştik. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yukarıdaki tanımlamasından farklılaştırıp, “terim olarak Hz.Ali’ye mensubiyeti ifade eden bu kelime, onun yolundan giden, onu seven, sayan ve ona bağlı olan ya da soyundan gelenler için kullanılır. Hz. Ali’yi seven, sayan, onun yolundan giden ve ona bağlı olan herkese Alevi denilebilir” gibi, Refahçı-Faziletçilerin “bu bağlamda biz de Aleviyiz” söylemiyle basite indirgemesinde ve saptırmasında Alevileri Sünnilikle kaynaştırmanın amaçlandığı açıktır.

Bugünkü anlamda Alevi Türkler tanımlamasını ilk kullanan Abu Dulaf olmuştur. Abu Dulaf'ın yaptığı iki seyahatla ilgili yapıtı vardır. Orta Asya Türk kabileleri arasında, Çin ve Hindistan'a 941-943 yıllarında yaptığı gezileri anlatan ve bizi ilgilendiren birinci gezi bölümü, Yakut'un (ö.1229) “Mudjam al Buldan III” (s.445-458) yapıtının içindedir.

941-42 yılı içerisinde Çin'e doğru yola çıkmış olan Abu Dulaf, Tibet'e ulaşmadan önce, bir süre Bagraç Türklerinin yaşadığı bölgede kalmıştı. Keçe giyimli, sakalsız, fakat bıçak vurulmamış pos bıyıklarıyla dikkati çeken, çok iyi ata binen ve savaşçı olan bu Türklerin (Bağraçlar), Yahya bin Zeyd'in bir oğlundan gelen bir Ali soylu tarafından yönetildiğine tanık olmuştur. Abu Dulaf onların, içinde şehit İmam Zeynelabidin oğlu Zeyd için yakılmış ağıtların da yer aldığı batıni anlamda yorumlanmış, Sünni İslama aykırı bir Kuran sakladıklarını, tanrısallığın Ali'de cisimlendiğine inandıklarını yazmaktadır. Yine onun anlattıklarına göre bu “Alevi” Türkler, Ali'nin indiği ve tekrar geri döndüğü gökyüzüne doğru avuçlarını açıp, bağırarak dua etmekteydiler. (Yakut, Mudjam al Buldan III, Beyrut-1376, s.441-442.; Z.V.Togan, İbn Fadlans Reisebericht, Leipzig-1939, XXIV.)

Ayrıca Ahangaran ırmağı boyunca sıralanmış bulunan eski Oğuz kentlerinde gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda ortaya çıkartılan, çadır biçimindeki kubbeli kemiklikleri (Ossuarium) kapsayan anıtsal mezarlar önemlidir. Bu çeşit ölü gömme bölgesel modelinin, Ortaasya'nın güneybatısındaki bölgelerde yaşayan Türklere özgü olduğu bugün açıkça kanıtlanmıştır. Bu mezarlarda bulunmuş olan bir mezar heykelciği (M.E.Masson, Axsengeran, Taşkent-1953, res.20-21), özellikle bölgenin sakalsız fakat bıyık taşıyan insan tipinin örneğidir. Bu tipin Uygur çağındaki Mani dini rahibi tipleriyle hiçbir benzerliği yoktur. (karş. Bahaeddin Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 3.baskı, Ankara-1988, lev.35, 36, 37) Prof.Dr. Emel Esin'in kendi sözleriyle; “Bu tip 10.yüzyılda Halife Ali'yi aşırı sevip sayan (Alevi) Türklerin betimlerini çağrıştırmaktadır. ‘Alevi’ Türkler tanımlamasını ilk kez, 10.yüzyıl gezgini Abu Dulaf'ın kullandığı bilinir. Abu Dulaf Misar bin Muhalhil, Samaniler devletinin (Samanoğulları) en güçlü hükümdarı Nasr bin Ahmed'in (914-943), saltanatının son yıllarında Çin'e elçilik göreviyle gönderdiği kişidir.” (Emel Esin, Turcica XVII, 1985, s.12)(abç) Bu konuda Ebubekir Muhammed b. Cafer Narşaki’nin 943-948 yılları arasında yazdığı Buhara Tarihi’nde de destekleyici bilgiler bulunmaktadır:

“Şii ve heretik (rafizi, sapkın nitelemeleri Alevilikle ilişkilidir-İ.K.) inanç başkaldırı hareketlerine katılmaya eğilim gösteren aşağı sınıflara karşı, önce Şam’daki daha sonra Bağdad’daki İslam yönetimlerini bölge aristokrasisinin desteklediğini öğrenebiliyoruz. Ayrıca her fırsatta Türkler, özellikle bölgesel yönetimlere muhalif olan göçebe Türkler arasına her ikisinin de sızdıkları belirtilen bu sapkın isyancıların destekleyicileri olarak zikredilmektedir.” (Richard N.Frye, ‘On The History of Bukhara by Narshaki ’, Internet: www.ukans.edu/) (abç)

Ayrıca Yusuf Has Hacib'in, Tavraç Buğra Han'a 1069'da yazıp sunduğu, devlet yönetimine ilişkin Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgi) adlı yapıtında, “Aleviler birle katılmak ayur (Alevilerin birlikte (bize) katılmasını öğretir)” başlığı altındaki bölüm, Karahanlılar devletinde Alevilerin hatırı sayılır varlığının ve saygınlığının kanıtıdır.

Son olarak, Temmuz 1051’de İran körfezinin güneybatı kıyısında bulunan Yamama kentine uğrayan Nasır Husrev, buranın yönetici ve oturanlarının Aleviler olduğunu; Alevi emirlerin her birinin üç-dörtyüz atlı korumaları bulunduğunu yazmaktadır. Ayrıca Zeydi mezhebine bağlı bulunan Yamamalıların dua etmeğe (namaza); “Muhammed ve Ali insanoğlunun en hayırlısıdır,” ve “haydi bu en hayırlı (işe) tanık olmaya geliniz!” sözleriyle çağrıldıklarına dikkat çekmektedir. Yaşadığı yüzyılın en büyük gezgini, bilgin ve filozofu Nasır Husrev İsmaili Aleviliğini İran ve Ortaasya’ya ilk yayan Dai olarak tanınmaktadır. Nasır Husrev’in Alevi terminolojisini “Alid” olarak Batı dillerine çevirmiş olsalar da, onun Zeydileri, İsmailileri ve Oniki İmamcı aşırı Şiiliği ifade ettiğinin ayırdına varmışlardır. (Bkz.Naser-e Khosraw’s Book of Travels (Safarnama), Farsçadan İngilizceye çev. W.M.Thackstone, Jr., State Univ. of New York, 1986, s, 86, dpnt.33). 8.yüzyıldan itibaren çeşitli bölgelerde ve çeşitli adlar altında Ortodoks İslama (Sünnilik-Şiilik) karşı yükselen tüm heterodoks (aykırı, farklı inanç ve düşünce) hareketler Alevilik ve onun türevleridir.

Türkiye’deki Aleviliğin aslı Hacı Bektaş Veli’den çok öncelere dayanır
Bu geleneksel söyleme koşut olarak Zeydi Aleviliği, Zeynel Abidin oğlu Zeyd’in torunlarından Ali-yyül-Medeni, onun akraba ve yandaşları aracılığıyla 9.yüzyılın ilk yarısında Anadolu’ya girmiştir. Aynı soydan efsanevi Hüseyin Gazi-Battal Gazi’nin söylencesel eylemlerinde; Malatya emirliği, Paulikien-Bizans-Babeki ilişkileri arasında Doğu ve Güneydoğuya yayılmıştır. Bugün hâlâ varlığını sürdüren Senirkentli Veli Baba[1], Ağuçan ve Mineyik Seyyid Ocakları, Zeynelabidin oğlu Zeyd’in soyundan gelmektedir. Yine aynı soydan Abul Vefa (ö.1017), aynı bölgelerde (Fatımi) İsmaili Aleviliğinin Dai’si olarak gözükmektedir.

11.yüzyılın sonları ve 12.yüzyılın ilk yarısından itibaren Anadolu, Alamut’un Suriye kanadının al-Hicraları aracılığıyla İsmali Dailerinin geniş propaganda alanıdır. Şu halde Diyanet’in raporu ve resmi tarihin yadsımalarının tersine, Alevilik, Hacı Bektaş Veli’den yaklaşık 400 yıl önce Anadolu’ya Heterodoks İslam olarak girmiştir. Ayrıca Alp Arslan’ın 1071 Malazgirt savaşından önce, Selçuklu prenslerinden Kutlumuş ve diğer bazılarının Anadolu ve Suriye’deki fetih ve etkinliklerini biliyoruz. Bu prensler geniş çapta Alevi inançlı göçebe Türkmenlere dayanmaktaydılar, hatta Abbasi Sünniliğinin kılıcı Tuğrul ve Alparslan’a karşıydılar. Sonuçta onlar tarafından ezildiler.

Tarihsel gerçekler ortadayken Diyanet raporundaki “Türkiye’deki Aleviliğin Şia ile bir ilişkisi yoktur. Türkiye’deki Aleviliğin aslı Ahmet Yesevi’ye, özellikle de onun bağlılarından Hacı Bektaş Veli’ye dayanır” gibi acayip yargılarına sözümüz olacak

Yanlış bilgilerle akıl yürüterek doğru mantığa ulaşılamaz; bu yöntemle varılan yargılar da havada kalır. Aleviliğin, Şia sözcüğünün Ali yandaşlığı anlamıyla ve onun soyundan gelen İmamları tanıma inancıyla kuşkusuz yakından ilişkisi bulunmaktadır. Ancak, Türkiye’deki Aleviliğin bugünkü Şeriatçı İran Şiiliği ile hiçbir ilintisi yoktur. Türkiye’deki Aleviliğin aslının Ahmet Yesevi’ye dayandığı yalanını, Hacı Bektaş Veli’yi araya sokarak kabul edilebilir kıldıklarını sanıyorlar. Oysa, yukarıda da kısaca değindimiz gibi, Alevilik inancı tarihsel olarak Hacı Bektaş’tan çok önce Anadolu’ya gelmişti.

Hacı Bektaş Veli, Yesevilik ve Makalat-ı Hacı Bektaş Veli

Hacı Bektaş Veli’yi onun doğumundan 40-45 yıl önce ölmüş bulunan Ahmet Yesevi’ye bağlayarak(!) onu ve ona bağlı olan koskoca Alevi-Bektaşi toplumunu Sünni göstermeye tarihsel destek sağladıklarını sanıyorlar. Çünkü egemen sınıf ve onun Diyanet’i, İslam tarihini sadece Ortodoks İslam (Sünnilik-Şiilik) tarihinden ibaret sanıyorlar ve bu yüzden, 650’lerden beri tam 1350 yıldır dinsel Ortodoksluğa karşı yükselen, Mısır’dan Önasya’dan Orta Asya’ya ve Çin’e, Hindistan’a kadar uzanan (Ortaçağ dünyasının değişik bölgelerinde yüzden fazla adla ortaya çıkan) Heterodoks İslam (Alevi) inanç ve toplumsal-siyasal hareketlerini bilinçli olarak yok sayıyorlar.

Belli ki Diyanet İşleri Başkanlığı’nı, Bektaş Veli’ye Sünni damgasını vuran, Yusuf Hemedani - Abdel Halik el-Gucvani - Ahmet Yesevi ilişkisinden ötürü onu “amcazade” olarak niteleyen Nakşibendiler yönlendiriyor.

Hacı Bektaş Veli, Yesevi yolunun yolcusu değildir, olamaz. Tarihsel olarak Nişabur’da geçen olaylar ve Horasan bölgesindeki Moğol saldırıları gözönünde tutulacak olursa gerçeğin Diyanet çevresinin ileri sürdüğünden çok farklı olduğu görülecektir. Hacı Bektaş 1200’ün ilk on yılı içinde doğmuş olduğuna göre, Lokman Perende’den olsa olsa okuma yazma öğrenmiş ve ilk dinsel bilgilerini almıştır. Ondan çocuk yaşlarda ders alan Hacı Bektaş’ın Yeseviliği öğrenip, ona bağlanması olası görülmüyor. Gölpınarlı’nın Mevlana Celaleddin adlı yapıtında, Hacı Bektaş Veli hakkındaki aşağıdaki saptaması çok yerindedir:

“Hacı Bektaş, bütün manasıyla batıni inanışların mürevvici (yürüten, propagandasını yapan) bir batıni dai’siydi. Bunu ‘Makalat’ açıkça gösterdiği gibi en eski kaynakların Bektaşilik hakkında verdikleri malumat da teyid eder. Hacı Bektaş’ın Yesevilikle değil, Nizari İsmaililerin batıniliğiyle ilişkisi vardır; incelenmesi, araştırılması devre dışı bırakılmış bölgedeki tarihsel olaylar ve gelişmeler bunu gösteriyor.’’ (s.237)

Hal böyleyken, Diyanet raporunda Makalat’taki “Dört kapı kırk makamın, Ahmet Yesevi’nin Fakrname’sinden alındığı” yazılmakta ve dolayısıyla Hacı Bektaş’ın Sünniliği kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Gölpınarlı bunları bilmiyor muydu? Kuşkusuz Gölpınarlı bu konuları hepsinden iyi biliyordu; böyle bir şey olsaydı herkesten önce bu bilgiye o sarılırdı. Çünkü Ahmet Yesevi’nin böyle bir kitabının varlığı kesin değildir. 1826’dan itibaren Hacı Bektaş Dergahı’nı resmen işgal etmiş olan Nakşibendiler tarafından Makalat’tan aşırılarak, şer’i hükümlere uydurulup kime ait olduğu belli olmayan kitaba sokuşturulmuş olmalıdır. Oysa, Makalat’taki “Şeriat Kapısı ve On Makamı”na mal bulmuş mağribi gibi sarılanlar; bu kapıya bağlıların “abidler” (yaşamları nafile ibadetle geçenler) olduğunu bilmiyorlar mı? Ve ‘abidler bölümünün’ sonunda “ (Pes (işte böyle) kibir ve haset (hainlik-kıskançlık) ve buhul (pintilik) ve adavet (düşmanlık) bunlarda hemandır (ancak bunlardadır)” diye yazılı olduğunu görmüyorlar mı? (Makalat, Haz. Sefer Aytekin, İst.1954, s.27.

İnsanları dört bölükte görmek isteyen Hacı Bektaş Veli, Şeriat zümresi olan abidler’in bu kötü yanlarından kurtulmaları için onlara on makam öneriyor. Bunlardan sadece ikincisi Sünni İslamın beş şartıyla ilişkilidir. Sonunda onları adam edecek olan ve madde madde sunduğu diğer dokuz makam dahi “Kur’an’da bu kadar ayetlerle açık seçiktir (ayat-ı beyyinat) iman ehli için” diye vurguluyor. (Makalat, s.49-50) Hacı Bektaş Veli bu bölümlerde Şeriat ehlinin eksikliklerini veriyor ve sadece dört beş şartı yerine getirmekle (Sünni) Müslüman olunamayacağını gösteriyor. Nakşibendiler ve Diyanet, kendilerine sadece öğüt veren ve yol gösteren Ulu Piri hangi mantıkla Sünni yapıyorlar, anlamak olası değil.

Hacı Bektaş’ın bağlı olduğu ve önderliğini yaptığı, “Marifet ve Hakikat makamlarının” ehli olan “arifler ve muhibler zümresidir”, yani batıni inançlılardır, Alevilerdir. Bu kesim için 8 Ağustos 1164 yılında Alamut’ta ilan edilen “Büyük Kıyamet (Yeniden diriliş)” ile Şeriat dönemi bitmiştir. Örnek verdikleri Yunus Emre’nin “Dört Kapı Kırk Makam” anlayışı, Makalat’taki anlayıştan başkası değildir:

“Şeriat, tarikat yoldur varana

Hakikat, marifet andan içeru

Evvel kapı şeriat, geçse andan tarikat

Gönül evi marifet, ışk hakikat içinde”

Makalat’ın içeriği

Hacı Bektaş’ın Sünniliğini, Ortodoks İslamın din ve iman koşulları ile ibadetlerini sadece birkaç sayfaya sıkıştırmış olmasına dayandırıyorlar. Oysa düşünmüyorlar ki Hacı Bektaş Makalat’ını asıl Sünnilerin mollaları, din adamları için Arapça yazmış. Amacı, onlara yolun ilkelerini göstermektir. İnsan olmak, kendini tanımak için sadece şeriatın yetmediğini, inancı tamamlamak ve “Hak ile Hak olmak, onunla birleşmek için” tarikat, marifet ve hakikat kapılarını da geçmek gerektiğini anlatmıştır kitabında. Hacı Bektaş Veli’nin ne Şünni şeriatı ve ne de ibadetleriyle bir ilgisi yoktur. Nitekim dönemin Sünni alimlerinden Molla Sadeddin, Makalat’ı okuyarak, doğruyu bulmuş ve Hacı Bektaş’a bağlanmış. Sonra Hünkar’ın buyruğu üzerine, herkes okusun diye oturup bu kitabı Türkçeleştirmiş. Hacı Bektaş Makalat’ında, “İnsandan ulusu yoktur... Arifler marifet tahtı üzerinde oturur. Tanrıyla söyleşirler, konuşurlar. Ali’ye sordular, ‘Tanrı’ya, görürmüsün ki taparsın?’ Ali eder: ‘Görmesem tapmaz idim” diye yazıyor. Bu anlayış Sünniliğe sığar mı? Şeriatta bu sözleri söyleyen kafirdir.

Akıl ve bilim hakkında söylediği şu sözlere bakınız :

“Akıl, başta sultandır. Yeryüzünde akıl ölçüsünden önemli birşey yoktur. Çünkü herşeyi bilen ve buyuran akıldır. Herşeyin büyüğü bilim ve hilim (yumuşaklık). Akıldan yararlanmasını bilen için gizli birşey yoktur. Bilim evrenin tüm değerlerinin üzerindedir. Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Bilimle araştırmalı, izlemeli gözlemeli. Yolumuz bilim ve irfan sevgisi üzerine kuruludur...”

Hacı Bektaş’ın Makalat’ta geçen bu sözlerinin şeriat dogmalarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Ayrıca “Makalat”da kendisine bağlı olanların ibadetlerini de gösteriyor:

“…Amma, muhiblerin (sevgiyi din bilen Alevilerin) taatı münacaattır (dua etmektir), seyirdir (Hakka doğru yolculuk), müşahededir (Hakkı gözlem), arzularına ermektir. Ve Çalap Tanrıyı bulmaktır. Ve kendulerin yavu kılmaktır (Tanrıyla birleşip kendini yitirmek)… Ve halleri birüküb bir olmaktır (Tanrıyla bir olmak, tanrılaşmaktır). Bunların dahi hemandır (Bunlarda da ancak bu inanç-ibadet vardır)…Eger muhiblere sorsalarkim, Tanrıyı nice bildiniz. Pes, muhibler cevap verelerkim, kendü özümüzden bildik ve hem kendü özümüzü Çalap Tanrıdan bildik (kendi özümüzde Tanrıyı, Tanrıda da kendimizi bildik, onunla bütünleştik)… Ve insanoğlu için en önemli ibadet; doğruluk ve insan sevgisidir” (agy, s.32, 36, 73).

Alevi-Bektaşıliğe tarikat diyenler, görmüyorlar mı ki tarikat sadece on makamı bulunan bir kapıdır. Sünnilikte tarikat son kapıdır ve o kapıdan öteye geçemezler. Geçen dinden çıkar, Tanrıya şirk koştuğuna inanılır. Çünkü ötede ‘ben’ yoktur, ‘biz’ vardır; daha da ötede, yani Hakikat kapısında ‘ben ve biz’ de yoktur, ‘sen’ diye hitabettikleri ‘O’ vardır ve O’nunla birleşilir (Theosis=Tanrılaşma). Hacı Bektaş’ın yukarıda söylediklerine Sünni inancı dinsizlik demektedir, çünkü kendisine aykırıdır. Oysa Alevi inancı budur.

Gönlü Kabe’ye benzeten Hacı Bektaş Veli, “Kabe’de ihram giymek, hakkı batıldan seçmektir” diyor; “Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabe’de Arafatta taş atmaya, kendi nefsini (kötü) heveslerini depelemek ise Kabe’de kurban kesmeğe benzer” diyor. (agy, s.75) Bu ifadeler, Sünni İslamın Hac şartının reddidir: Hacca gidip Kabede ihram giyeceğine araştırarak doğruyu bul; Arafatta şeytan taşlayacağına, yoldaki taşları temizle; hem sen hem başkaları rahat yürürsünüz. Orada kurban keseceğine, kötü huylarından bencillikten vazgeç; kibrini gururunu kır! Bir batıni velisi olan Hacı Bektaş’ın Makalat’ta Sünniliğe bu denli aykırı şeyler söylediği ortada iken, ona nasıl Sünni yakıştırması yapılabilir?

Makalat’taki bütün bu söylemlere rağmen, “ilmin hakemliğini” yaptıklarını sandıkları raporda, şöyle denilmektedir:

“Alevilerin en önemli referansı Hacı Bektaş-ı Veli’ye nispet edilen “Makalat” bugün elimizdedir. Makalat’ta anlatılanlar İslamın özünün tekrarıdır. Doğrunun ortaya konmasındaki en güvenilir yol, ilmin hakemliğine başvurmaktır. İlmin hakemliği bir tarafa bırakılarak ideolojik ve siyasal yaklaşımlarla problemleri çözmeye kalkmak, meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getirecektir.”

Makalat’ta anlatılanlar heterodoks İslamın, yani Aleviliğin, yani Batıniliğin özüdür; Ortodoks İslamın, yani Sünniliğin ve şeriatçı Şiiliğin değil. Diyanet ve onun uzmanları, bir yandan bilimsel görünme zorunluluğunu duydukları için “ilmin hakemliği”ni ileri sürüyorlar, öteki taraftan da, Alevi “problemi”ni devletin ve egemen sınıfın ideolojik ve siyasal yaklaşımlarıyla Türk-İslam sentezi çerçevesinde “çözmeye”(!) kalkışıyorlar. Yoksa onların gerçek bilime ne saygıları, ne de inançları vardır.

“Bektaşilik, diğer tarikatlar gibi bir tarikattır...”deniliyor, öyle midir?

Bektaşilik, Aleviliğin ilkelendirilmesi; ritüel kurumlaşma ve inançsal kuralların felsefi açınımıdır: Aleviliğin bizatihi kendisidir. Ne hikmetse, önce Alevilikten ayrı gördükleri Bektaşiliği, ayn-i Cem (Görgü Cemi) törenlerinden ötürü - kendi tarikatlarındaki zikir ve raksla aynılaştırarak- bir Sünni tarikatı sayıyorlar; sonra bir bakıyorsunuz, sosyolojik gerçeği anımsayarak “Aleviliğin Bektaşilikten bağımsız olarak ele alınması mümkün değildir” diyorlar. İşlerine nasıl geliyorsa kavramlarla öyle oynuyorlar.

Hayır, Alevilik-Bektaşilik bir tarikat değildir. Ayn-i Cem (Görgü Cemi) de, ne “Mevlevi Sema Ayini” ne de “Nakşi Zikir Ayini”dir. Cem, Alevi inancının toplu tapınmasıdır; kadın erkek birlikte ve cemal cemale (yüz yüze) Tanrıya yapılan ibadettir. Alevilik toplu tapınmasının (Cemin) İkrar verme-Musahiblik, Boyverme-Sorgulama-Dar, Tevhid çekme-Semah-Müzik, Cembirleme-Lokma ve Hüseyin aşkına su dağıtımı vb. gibi kurumsal uygulamaları, Dede-talip ve Mürşid-pir-rehber ilişkileri içinde, Oniki hizmetler eşliğinde yapılır. Bu tapınma eylemlerinin gerçekleştiği mekan Cemevi’dir (uygun büyüklükte bir Dede’nin ya da Talib’in evi de olabilir), ama Cami değildir.

Alevilik-Bektaşilik bir yoldur; Tanrıya ulaştıran ve onunla enelhak mertebesinde birleştiren Muhammed-Ali yoludur. Alevilik, “Sünni tarikat” ya da “mezhep” kavramlarıyla tanımlanamaz. Sünnilik ise, dört mezhebi kapsar ve İslam dininin baskın, egemen olan ortodoks bölümüdür. Alevilikte bir tek yol vardır; eğrisi kırığı olmayan ve dosdoğru yol diye tanımladıkları doğru tarık-i mustakim; ama kapsamında binbir sürek... Bu özelliğiyle de en açık biçimde, Alevilik tarihsel olarak Heterodoks İslamın kendisidir.

Diyanet İşleri Başkanlığının “Aleviliğin Sünnilik, hatta bir Sünni tarikat olduğunu” müftülere açıklama gayreti, Hacı Bektaş Veli’yi Sünni Ahmet Yesevi’ye bağlama ve hatta Maturidi’yi de araya sokup Aleviliği Hanefiliğe (Sünni) yamama çabası nedendir? Bizce, bunların ardında son 10-15 yılda yaşanan Alevi uyanış ve ayağa kalkışının toplumsal-kültürel yaşamda yarattığı çalkalanmayı “dengeleme”; Alevi aydın, kurum ve kuruluşlarını rüşvet-tehdit vb. yollarla “devletin içine çekme” ve “eritme” ve böylece Aleviğin siyasal yaşamdaki ilerici-devrimci etkisini “ortadan kaldırma”; ülke nüfusunun en azından üçte birlik bölümünü temsil eden ve gerçek etkisi bu oranı çok aştığı bilinen Alevi “problemi”ni, egemen sınıfın çıkarlarına uygun sahte bir kimlik yaratıp, “Türk-İslam sentezi” çerçevesinde devlete ve camiye bağlayarak çözme (!) amacı bulunmaktadır.

Alevilik ve Camiler
Diyanet ve çevresi, bunun yanısıra, “ya Alevilere para aktarılırsa?” korkusunu da derinden yaşamaktadır ki, gizli raporda Alevilerin “Sünni olduklarını” ispatlamak için telaşlı bir gayret içindedir. Diyorlar ki:

“Alevi/Bektaşi büyüğü olarak bilinen türbe ve tekkelerin yanı başında bulunan camilerle, Anadolu’daki binlerce Alevi köyündeki tarihi camiler Alevilerin dini durumları hakkındaki red ve inkar edilmez en önemli belgelerdir. Dolayısıyla ülkemizdeki Alevi-Sünni herkesin ortak mabedi camidir.”

Kastettikleri, Hacı Bektaş Dergahı’ndaki cami ise, bunun Yeniçeri kıyımından ve Dergahın Nakşibendi işgali altına verilmesinden sonra yapıldığını, Mısır’daki sağır sultan bile biliyor. Öte yandan, iyi bilelim ki, hiçbir Alevi köyünde, onlar için ve onların istekleriyle cami yapılmamıştır. “Binlerce” diye abarttıkları tarihsel camiler, 17.yüzyılda Bektaşilikten dönme Şeyh Aziz Hüdai Efendi’nin Padişah’a, “Ve her köye bir Sünni imam nasboluna...” tavsiyesi üzerine, Osmanlı siyasetinin “Alevileri, köylerine cami yaptırmaya” zorlaması olarak girmiştir. Bu da tam sayısını bilemediğimiz, beş-on uygulama dışında başarılı olamamıştır. “Red ve inkar edilemez önemli belgeler” diye abarttıkları bu işte.

“Ülkemizdeki Alevi-Sünni herkesin ortak mabedi camidir” diyorlar. Bu, kuyruklu yalandır! Alevi-Bektaşi evliya türbeleri ve tekkelerinin yanında birkaç cami veya mescid varsa, bunlar da sadece ziyaretçi Sünni Müslümanlar içindir ve kendileri yaptırmıştır. Diyanet çevresinin de çok iyi bildiği üzere Aleviler, geleneksel konukseverlikleriyle birlikte başkalarının din ve inançlarına saygı gösterirler; onları engelleyici ya da aşağılayıcı davranışta bulunmazlar. Çevresindeki Sünnilerle sıkı komşuluk ilişkilerinde bulunan Alevi köylerindeki konuk odalarında, türbelerde, hatta özel evlerde, sadece Sünni konuklar ve ziyaretçiler namazlarını kılsınlar diye renkli seccadeler bulundurulduğuna bizzat tanık olmuşuzdur. Bu gelenek, ta 10-11. yüzyılın proto-Alevileri Karmati’lerden kalmadır. Nasır Husrev’in yukarıda sözünü ettiğimiz Sefername adlı yapıtında, beş vakit namaz ve bir aylık oruç gibi Ortodoks İslamın ibadet zorunluluklarına son verilen ve sadece Kelime-i Şehadete inanılan Karmati kenti Lahsa’da, kentle çeşitli ilişkilerde bulunan Sünni gezginlerin namaz kılmaları için bir caminin yapılmış olduğu da anlatılmaktadır (agy, s.8Cool.

Aleviler ve Hanefi İbadeti

Raporda bir de “Aleviler, ibadetlerini Hanefi mezhebine göre yapmakta, Alevi dedeleri cenaze namazlarını Hanefi mezhebine göre kıldırtmaktadırlar” deniliyor. Bu da yanlıştır! Alevilerin ibadetlerinin Hanefi mezhebinin ibadetleriyle hiçbir ilgisi yoktur. Aleviler bu mezhebin kurucusunu sadece “İmam Cafer’in öğrencisi” olarak tanırlar. Kaldı ki, İslamdaki salat (tapınma, dua), vakit ve cenaze namazı vb. biçimlenmeleri mezheplerin kendileri yaratmıştır. Kuran’ın hiçbir yerinde kesin vakitlere, yer ve biçimlere bağlanmış tapınma yoktur:

“Gerçek olan, bir Müslümanın günde elli ya da beş vakit namaz kılma zorunda olması değil, fakat ‘Tanrıyı sık sık düşünmesidir’ (Kuran, 33:41). Yine Kuran’da yazılı olduğu gibi, “Tanrıyı ayakta dururken, otururken ve yatarken’ (Kuran, 3:188) ve hatta ‘yaya yürürken ve at üstündeyken anımsamaları, zikretmeleridir.’ (Kuran, 2:24). Kuran’ın hiçbir yerinde günde beş kez ibadet etmek için açık bir emir yoktur. Ayrıca sonraki Ortodoks İslamın beş vakit namaz reçetesinin kesin olarak Muhammed yaşarken saptandığına dair sağlıklı bir kanıt da yok...” (Benjamin Walker, Foundations of Islam: The Making of a World Faith, Peter Owen-London and Chester Spring,1998, s.214-215; Torrey, Charles Cutler, The Jewish Foundations of Islam, 2.baskı, New York, 1967, s. 135).

Alevi inançlıların zahiri anlamda tek ibadetleri cenaze namazlarıdır. Bu da, çoğunluğu oluşturan Sünni Müslümanlarla içiçe, yanyana yaşamaları ve birbirlerinin cenazelerine katılma zorunluluğundan doğmuştur. Bununla birlikte camilerdeki Sünni cemaattan çoğunun, camiye Alevi cenazesi geldiğinde “sağlığında cami tanımayanın cenaze namazı kılınmaz” diyerek, onların cenaze namazlarına durmadıkları; bazı imamların Alevi cenazelerinin namazlarını kıldırmadıkları sık sık gözlenmektedir. Yani gerçek yaşamdaki Cami, bırakın Alevinin dirisini, ölüsünün bile girmediği bir yer olarak Diyanet’i ve uzmanlarını yalanlamaktadır! Alevilikte ölü için, yer ve zaman uygunsa Cem kurulur, Dede talkın gülbengi okur. Zakirler düvazimam çalar, söylerler. Gerçek anlamda batıni tapınma ise, gömüldükten sonra ölü talib için ilk Cuma gecesi yapılan “Dar’dan indirme” törenidir. Ölünün musahibiyle eşleri dar’a durur; dünyasal borçları ve başkalarına verdiği zararları üstlenerek Cemdeki canlardan razılık alırlar. Böylelikle ruhu arınmış olarak yükselir. Alevi inancı böyle söyler. Şimdi, Diyanetin gizli Alevilik raporunu hazırlayan alimleri(!) söylesinler bakalım, bu inanç uygulamalarının Sünnilikle ve Hanefi mezhebiyle ne ilgisi var?

Sonuç
Her türlü sorunlarına karşın, Türkiye toplumunun son 10-15 yılında bir Alevi uyanış ve ayağa kalkışı yaşanmış ve bu gelişme tüm toplumu - istenilmiş ya da istenmemiş olsun – derinden etkilemiştir, etkilemektedir. Buna karşılık, Diyanet’in bu gelişmeyi devlet ve egemen sınıf lehine “dengeleme”; Alevileri binbir yolla “devletin içine çekip eritme”; Aleviliği, ona sahte bir Sünni Yesevi kimlik uydurup “Türk-İslam sentezi” çerçevesinde camiye bağlayarak asimile etme çabası vardır.

Devlete ve Diyanet’e şu yanıtı verebiliriz: Koskoca Alevi toplumunun inancını yok saymaya, onu Sünniliğe assimile etmeye gücünüz yetmez ve yetirtmeyiz. Eğer Avrupa Birliği’ne üyelik, insan hakları ve demokraside ilerleme vb. konularda samimi iseniz (ki bunu ispatlama gibi bir sorumluluğunuz vardır), o zaman size düşen, farklı inançların, farklı görüşlerin, farklı ibadetlerin varolma özgürlüğünü (konumuz açısından bakarsak; Sünniden ayrı Aleviyi, camiden ayrı cemevini) amasız, fakatsız kabullenmek ve özümsemektir. Bu da gerçek LAİKLİK ortamında gerçekleştirilebilir. Yaşayacak ve göreceğiz
Başa dön
sar4muta
Yeni Üye


Kayıt: May 16, 2006
Mesajlar: 57

MesajTarih: Pzr Ağu 13, 2006 5:55 pm    Mesaj konusu: alevi. Alıntıyla Cevap Ver

Sayın yavsan.
İlerki yazılarda yazdığım gibi alevi liği isteyen istediği gibi yaşar herkes
inandığı gibi yaşar konu eğer İslam ve Müslüman ise bu dinin bir kitabı var
oda KUR,AN bir Peygamberi var oda h.z MUHAMMED(a.s.v.)vesselam.
Sunni ne demektir(geleneği aynen koruyan)olduğuna göre sunni İslama
aykırı KUR,AN ne demektir(abu dulaf)heteredoks islam varmı oyle yazılmış
var 400 yıl önce hacı bektaş tan anadoluya gelmiş onların islamı yorumları
nasıl yanlız batın mı hacı bektaş veli alamut ismaili erdebil hasan sabbah
kendilerin den 400 yıl önce anadoluya gelen heteredoks islama mı uymuş
yoksa yeni bir yorum mu getirmiş.burada imam Cafer h.z lerinden hiç
bahsedilmemiş şu anki iran şia sına şeriat çı diye karşı çıkılmakta acaba
hacı bektaş ve ondan 400 yıl önce anadoluya gelmiş olan heteredoks
İslam neden iran azerbaycan da kök salmışta o zaman uyuşuyorlardı da
anadoluda kök salmamış ozaman niye şeriat çı değildilerde şimdi şeriatçı
olmuşlar kim döndürmüş onları heteredoks islamdan.isminin önünde hacı
var kurban hacı bektaşa batın dai si ne demektir sunni batın dai leri ile
aralarında ne fark vardır mesela cüneyd i bağdadi ile maruf i kerhi ile
isteyen istediği gibi yaşasın yorumlasın diyanet te laik cumhuriyet imizin
bir kurumu dur kurulduğunda acaba kime kimlere hizmet için kurulmuştur.
Atatürk ün kendi parası ile elmalı Hamdi yazıra yazdırdığı hak dini KUR,AN
dili tefsiri ve sahihi buhari hadis külliyatı niye yazılmıştır.amacım polemik
değil her şeyin bilimsel olarak araştırılması.saygılar
Başa dön
eris
Yeni Üye


Kayıt: Jan 27, 2006
Mesajlar: 63

MesajTarih: Cum Ağu 18, 2006 5:12 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

araştırın efenim...Yazın bizde bilgilenelim...Kim tutuyor sizi...
Başa dön
sar4muta
Yeni Üye


Kayıt: May 16, 2006
Mesajlar: 57

MesajTarih: Cum Ağu 18, 2006 7:07 pm    Mesaj konusu: efenim. Alıntıyla Cevap Ver

Eriş,e.
efendin kalem odasında daha iyi araştırır.
Sallamayla çarpıtmayla demagoji yapmayla olmaz benim bilgim araştırmam okumam beni alakadar eder ortaya bir konu atan cevabını da
yazar.
Saygılar.
Başa dön
eris
Yeni Üye


Kayıt: Jan 27, 2006
Mesajlar: 63

MesajTarih: Cmt Ağu 19, 2006 5:02 pm    Mesaj konusu: saygı sanada Alıntıyla Cevap Ver

yavsan gitti, ruh öldü...
Hangi motivasyonla yazayım ben şimdi buraya.
Hangi arşatırma isteği kamçılar beni onun ardından.

Yunus emre terbiye eder bizi

Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar.
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin...

Saygılar bizden efenim.
Başa dön
yavsan
Yazar


Kayıt: Jun 30, 2005
Mesajlar: 307

MesajTarih: Pzr Ağu 20, 2006 12:45 pm    Mesaj konusu: s Alıntıyla Cevap Ver

"Türk Müslümanlığı" Tartışmaları Üzerine

İsmail Onarlı



Alevilik, Bektaşilik, Kızılbaşlık kimliği son on yılda bilim adamları, araştırmacılar, siyasiler ve devlet yetkililerince farklı açılardan kendi duruşlarına göre değerlendirmektedirler. Son aylarda Alevilik, “Yargıtay Kararları” olmasına karşın; Diyanet İşleri Başkanlığı yandaşı bir kısım bürokratların başlattığı yasaklama girişimleri ile Fazilet Partili Belediye Başkanları’nın Cemevleri’ni yıkma operasyonları aynı merkezden yönetiliyorlarmış “hissini” bize veriyor. Diğer yandan ise; Alevilik, Türk Müslümanlığı ile özdeşleştirilerek tartışılıyor.
Heterodoks İslami araştırma eserleri ile önemli bir tarihçimiz ve bilim adamımız olan Prof. Dr. Ahmet Yaşar OCAK; İslamiyet ve Müslümanlık konusunda ki tartışmalara açıklık getiriyor.Sayın Ocak; İslamiyet ve Müslümanlık iki ayrı kavramdır. Demektedir ki bu görüşlerine katılıyorum. Ocak, bu iki sözcüğü şöyle açıklamaktadır:

“Bu iki kelime her ne kadar günlük konuşma dilinde birbiri yerine kullanılıyorsa da aslında tarihsel ve sosyolojik olarak bu kullanış doğru değildir. Çünkü "İslam" kelimesi, soyut anlamda bir din olarak temel kaynaklarında ki yazılı biçimiyle İslam dinini, onun inanç, ibadet, ahlak vs. esaslarını işaret ederken, "Müslümanlık" kelimesi bu dinin tarihsel süreç içinde, kendilerine "Müslüman" denilen toplumlarca yorumlanarak pratiğe aktarılmış, yaşanmış, son tahlilde "kültürleşmiş" şeklinin adıdır” (1)

Biz ise;1998’de ‘Bir Kavram Kargaşası: “Türk İslamı” mı - Türkiye/Anadolu Müslümanlığı” mı ?” adlı makalemizde: (2) İslam ve Müslüman terimlerine açıklık getirerek, “Türk İslamı tezinin “Turancı Anlayışın Yeniden Tezahürü” olarak belirterek, Aleviliğin böyle tanımlayamayacağını belirtmiştik. On beş yıl önce 1985’de 12 Eylül Yönetimi’nin toplumumuza dayattığı “Türk-İslam Sentezi”ne karşı bir yazımda ise, (3) Osmanlıların Yeniçeri Ocağı’na kılavuz olarak seçtiği ve Türkleştirme amaçlı bir öğreti olan “Bektaşiliğin” gerçek anlamda “Türk-İslam Sentezi” ve “Türk Müslümanlığı” olduğunu belirtmiştim.Fakat sonradan Arnavutların bağımsızlıkları ile birlikte Bektaşilik’te bölünür. İttihat ve Terakki yöneticileri de Alevi-Bektaşiliği “Türk Müslümanlığı” olarak algılarlar.Bugün ise Arnavutluk ve Türkiye’deki Bektaşiler ayrı örğütlenmeler içindedirler. 28 Şubat süreciyle yine aynı anlayış “Devlet ve Siyasetçi” kadroların hafızalarında canlanır. 16 Ağustos 1998’de Hacı Bektaş-ı Veli Anma Törenleri’nde devlet yetkilillerince bu yorum yeniden gündeme gelir. Aynı şekilde bugünlerde yine “Türk Müslümanlığı” aktüel olarak ısıtılarak gündeme getiriliyor. Bu nedenle de Avrupa ve Türkiye’de “aynı merkezli sağ ve sol odaklar” Alevilere ve toplumsal örgütlerine saldırıyorlar. Aleviler hangi taraftan gelirse gelsin “manipülasyon”lara gelmemelidirler.

Prof. Dr. Irene Melikoff’un “aleviliğin tarihsel köklerinin esas itibariyle Türk kültürü çerçevesinde oluşmuştur” görüşüne katılan, Prof. Dr. OCAK: “sosyolojik anlamda Alevilik gerçekten bir Türk Müslümanlığıdır.” Demektedir ki bu görüşüne kısmen iştirak ediyoruz. Çünkü, Türk kültürü Alevilik’te ağır bassa da diğer halklarında kültürel eklemlenmesi olduğundan onlarında inancı olmuştur. Bu bağlamdan “Alevilik Evrensel bir Öğreti”dir.Orta-Asya'dan Balkanlara değin uzanan geniş bir coğrafyanın ekseni olan ülkemiz "Evrensel Kültür Merkezi"dir.

Araştırmacı-Yazar Cemal Şener: “Alevilerin Etnik Kimliği” konusunda “Türkçü” bir yaklaşım içinde olmasına karşın, azınlıkta olan Alevi inançlı diğer Uluslardan insanlarında varlığını kabullenerek, “Türk Müslümanlığı” fikriyatına farklı ve temkinli bakmaktadır. “Alevilik bence; İslam’ın Anadolulaşmasıdır” diyen Şener; “Türk Sünniliğini” ifade eden “Türk Müslümanlığı” kavramı, Alevileri ifade de yetersiz kalır” diyerek, Türk Müslümanlığı “ifade tarzı, asimilasyonculuğun Aleviliği yok etme biçimidir” demektedir. (4) Araştırmacı Baki Öz’de C.Şener’le aynı paralelde Aleviliğe yaklaşım içindedir. Geleneksel Alevilik ve Kızılbaş Dede Ocakları üzerine çalışmalar yapan Araştırmacı/yazar Ali Yaman; Aleviliğin tarihsel arka-planında varolan “Kızılbaşlık”ın bugün Alevilik terimiyle örtüştüğünü ve aynılaştığını belirterek; Aleviliğin de tekil olarak “Türk Müslümanlığı” olamayacağını ama “Türk kültürü”nün Alevilik’te ağırlıklı unsur olduğunu kendisi ile birebir konuşmalarımızda söylemektedir.

Prof Dr.Ocak’tan sonra, Heteredoks İslam üzerine araştırmalarından tanıdığımız yetkin yazarlardan Dr. İsmail Kaygusuz ise; “Alevi” deyimi bugünkü anlamda ne zamandan beri kullanılıyor?” sorusunu şöyle yanıtlamaktadır:

“Alevi deyiminin bugün kullanılan anlamda; sözcük anlamının yanı sıra, bir inancın ve o inanca bağlı topluluklara ad oluşunun 10.yüzyıla kadar indiğini; ve üstelik sadece Arapların ve Farsların değil daha çok çeşitli Türk topluluklarının bunu benimsemiş olduğunu 1995’te yayınlanan bir kitabımızda (İ.Kaygusuz, Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi ve Uluları I, Alev Yayınları, İstanbul-1995, s.88-101) göstermiştik. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yukarıdaki tanımlamasından farklılaştırıp, “terim olarak Hz.Ali’ye mensubiyeti ifade eden bu kelime, onun yolundan giden, onu seven, sayan ve ona bağlı olan ya da soyundan gelenler için kullanılır. Hz. Ali’yi seven, sayan, onun yolundan giden ve ona bağlı olan herkese Alevi denilebilir” gibi, Refahçı-Faziletçilerin “bu bağlamda biz de Aleviyiz” söylemiyle basite indirgemesinde ve saptırmasında Alevileri Sünnilikle kaynaştırmanın amaçlandığı açıktır.”

“Bugünkü anlamda Alevi Türkler tanımlamasını ilk kullanan Abu Dulaf olmuştur. Abu Dulaf'ın yaptığı iki seyahatla ilgili yapıtı vardır. Orta Asya Türk kabileleri arasında, Çin ve Hindistan'a 941-943 yıllarında yaptığı gezileri anlatan ve bizi ilgilendiren birinci gezi bölümü, Yakut'un (ö.1229) “Mudjam al Buldan III” (s.445-458) yapıtının içindedir.”

“941-42 yılı içerisinde Çin'e doğru yola çıkmış olan Ebu Dulef, Tibet'e ulaşmadan önce, bir süre Buğraç Türklerinin yaşadığı bölgede kalmıştı. Keçe giyimli, sakalsız, fakat bıçak vurulmamış pos bıyıklarıyla dikkati çeken, çok iyi ata binen ve savaşçı olan bu Türklerin (Bağraçlar), Yahya bin Zeyd'in bir oğlundan gelen bir Ali soylu tarafından yönetildiğine tanık olmuştur. Abu Dulaf onların, içinde şehit İmam Zeynelabidin oğlu Zeyd için yakılmış ağıtların da yer aldığı batıni anlamda yorumlanmış, Sünni İslama aykırı bir Kuran sakladıklarını, tanrısallığın Ali'de cisimlendiğine inandıklarını yazmaktadır. Yine onun anlattıklarına göre bu “Alevi” Türkler, Ali'nin indiği ve tekrar geri döndüğü gökyüzüne doğru avuçlarını açıp, bağırarak dua etmekteydiler. (Yakut, Mudjam al Buldan III, Beyrut-1376, s.441-442.; Z.V.Togan, İbn Fadlans Reisebericht, Leipzig-1939, XXIV.)

“Ayrıca Ahangaran ırmağı boyunca sıralanmış bulunan eski Oğuz kentlerinde gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda ortaya çıkartılan, çadır biçimindeki kubbeli kemiklikleri (Ossuarium) kapsayan anıtsal mezarlar önemlidir. Bu çeşit ölü gömme bölgesel modelinin, Ortaasya'nın güneybatısındaki bölgelerde yaşayan Türklere özgü olduğu bugün açıkça kanıtlanmıştır. Bu mezarlarda bulunmuş olan bir mezar heykelciği (M.E.Masson, Axsengeran, Taşkent-1953, res.20-21), özellikle bölgenin sakalsız fakat bıyık taşıyan insan tipinin örneğidir. Bu tipin Uygur çağındaki Mani dini rahibi tipleriyle hiçbir benzerliği yoktur. (karş. Bahaeddin Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 3.baskı, Ankara-1988, lev.35, 36, 37) Prof.Dr. Emel Esin'in kendi sözleriyle; “Bu tip 10.yüzyılda Halife Ali'yi aşırı sevip sayan (Alevi) Türklerin betimlerini çağrıştırmaktadır. ‘Alevi’ Türkler tanımlamasını ilk kez, 10.yüzyıl gezgini Abu Dulaf'ın kullandığı bilinir. Abu Dulaf Misar bin Muhalhil, Samaniler devletinin (Samanoğulları) en güçlü hükümdarı Nasr bin Ahmed'in (914-943), saltanatının son yıllarında Çin'e elçilik göreviyle gönderdiği kişidir.” (Emel Esin, Turcica XVII, 1985, s.12)(abç) Bu konuda Ebubekir Muhammed b. Cafer Narşaki’nin 943-948 yılları arasında yazdığı Buhara Tarihi’nde de destekleyici bilgiler bulunmaktadır:

“Şii ve heretik (rafizi, sapkın nitelemeleri Alevilikle ilişkilidir-İ.K.) inanç başkaldırı hareketlerine katılmaya eğilim gösteren aşağı sınıflara karşı, önce Şam’daki daha sonra Bağdad’daki İslam yönetimlerini bölge aristokrasisinin desteklediğini öğrenebiliyoruz. Ayrıca her fırsatta Türkler, özellikle bölgesel yönetimlere muhalif olan göçebe Türkler arasına her ikisinin de sızdıkları belirtilen bu sapkın isyancıların destekleyicileri olarak zikredilmektedir.” (Richard N.Frye, ‘On The History of Bukhara by Narshaki )

“Ayrıca Yusuf Has Hacib'in, Tavraç Buğra Han'a 1069'da yazıp sunduğu, devlet yönetimine ilişkin Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgi) adlı yapıtında, “Aleviler birle katılmak ayur (Alevilerin birlikte (bize) katılmasını öğretir)” başlığı altındaki bölüm, Karahanlılar devletinde Alevilerin hatırı sayılır varlığının ve saygınlığının kanıtıdır.”

“Son olarak, Temmuz 1051’de İran körfezinin güneybatı kıyısında bulunan Yamama kentine uğrayan Nasır Husrev, buranın yönetici ve oturanlarının Aleviler olduğunu; Alevi emirlerin her birinin üç-dörtyüz atlı korumaları bulunduğunu yazmaktadır. Ayrıca Zeydi mezhebine bağlı bulunan Yamamalıların dua etmeğe (namaza); “Muhammed ve Ali insanoğlunun en hayırlısıdır,” ve “haydi bu en hayırlı (işe) tanık olmaya geliniz!” sözleriyle çağrıldıklarına dikkat çekmektedir. Yaşadığı yüzyılın en büyük gezgini, bilgin ve filozofu Nasır Husrev İsmaili Aleviliğini İran ve Ortaasya’ya ilk yayan Dai olarak tanınmaktadır. Nasır Husrev’in Alevi terminolojisini “Alid” olarak Batı dillerine çevirmiş olsalar da, onun Zeydileri, İsmailileri ve Oniki İmamcı aşırı Şiiliği ifade ettiğinin ayırdına varmışlardır. (Bkz.Naser-e Khosraw’s Book of Travels (Safarnama), Farsçadan İngilizceye çev. W.M.Thackstone, Jr., State Univ. of New York, 1986, s, 86, dpnt.33). 8.yüzyıldan itibaren çeşitli bölgelerde ve çeşitli adlar altında Ortodoks İslama (Sünnilik-Şiilik) karşı yükselen tüm Heterodoks (aykırı, farklı inanç ve düşünce) Hareketler Alevilik ve onun türevleridir. (5)

İslamiyet; Adem’den Muhammed’e kadar tebliğ edilen “Vahy”lerin toplamıdır. Müslümamlık ise İslami öğretinin birey ve uluslar tarafından pratik uygulaması ve bu alandaki becerileridir. Diğer dinler Budizm, Şamanizm, Musevilik,Hırıstıyanlık, Hıristiyanlık gibi öğretilerde aynı şekildedir: Bölgesel ve yöresel, ulusal farklı uygulamaları ve motifsel değişkenlikleri görülür. Alevilik ve Sünnilik de böylesine bir uygulamadır. Tarihsel,kültürel ve sosyolojik olarak “Alevi-Sünni Sentezi” mümkün değildir.İslamiyetin iki farklı yorumu ve pratik uygulamasıdır.

SONUÇ OLARAK: Anadolu tarihi heterojen yüzlerce inanç ve kültürün asimetrik bir bütünlüğüdür. Bu nedenle de “Anadolu Coğrafi Havuz”unda;Türk, Kürt, Rum, Ermeni, Arap, Fars, Çerkez, Laz, Zaza, Süryani, Yezidi, Abhaz, Gürcü, Boşnak, Sırp, Arnavut gibi yaşayan halklar ile Hitit, Hatti, Hurri, Urartu, Mitani, İskit, Kimmer, Med, Pers, Paulikian, Boğomil, Urartu,Firik,Trak, lidya...gibi yaşamayan ama içimizde nesil olarak devam eden halkların ve toplulukların inanç ve kültürleri yoğrulup şekillenerek, İslami şemsiye altında ortak “Anadolu Kültürü” oluşturmuşlardır. İşte İslam’ın bu Anadolu sentezine, akılcı uygulama biçimine “Türkiye ya da Anadolu Müslümanlığı” diyoruz ve “Alevilik” kavramıyla açıklıyoruz.

Devletin; Osmanlı'dan devraldığı geleneksel “Sünni Resmi İdeolojisi”ni bırakarak “özgürlükçü laiklik” çerçevesinde “D.İ.B/Diyaneti” yeniden yapılandırarak, dini cemaatlere bırakmalı ve “Alevi Kimliği”ni yasal olarak tanımalıdır...

DİPNOTLAR:

1) Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak: “Türk Müslümanlığı” Tartışmaları, Resmi İdeoloji, Alevilik, Sosyolojik ve Tarihsel Gerçekler’; Kızıldeli Dergisi sayı:1 Şubat 2001. ve Ruşen ÇAKIR: “Alevi-Sünni Sentezi Olamaz” Prof. Dr. A.Y.Ocak ile söyleşi; Milliyet Gazetesi 27.03.2001

2) İsmail Onarlı: “Bir Kavram Kargaşası: “Türk İslamı”mı-“Türkiye/Anadolu Müslümanlığı” mı?”, Kervan Dergisi sayı:71,Aralık 1998

3) İsmail Onarlı: “Türk-İslam Sentezi ve Hacı Bektaş-i Veli”, Avcılar Haber, Sayı:16, 10 Temmuz 1985 İst.

4) Cemal Şener: “Türk Müslümanlığı”,Asimilasyon ve Aleviler, Kervan Dergisi Sayı:71, Aralık 1998 İst. ve “Alevilerin Etnik Kimliği” Yol Degisi Sayı: 7, Eylül-Ekim 2000 Ank.

5)Dr. İsmail Kaygusuz: “DİYANET’İN GİZLİ ALEVİLİK RAPORU SAÇMALIĞI Alevilik “Sünni Hanefi Mezhebine Bağlı Bir Tarikat” Değildir.” 29.03.2001 günü, Alevilerin Forumu/İnternet’ten alınmıştır.
Başa dön
sar4muta
Yeni Üye


Kayıt: May 16, 2006
Mesajlar: 57

MesajTarih: Pts Ağu 21, 2006 1:55 pm    Mesaj konusu: efenim. Alıntıyla Cevap Ver

Sayın eriş.
Yunus dan ne yazarsan kabulum.
Ceset ile yaz bazıları ceset motivasyonu ile yazıyor.

Saygılar.

[/code][/list]
Başa dön
sar4muta
Yeni Üye


Kayıt: May 16, 2006
Mesajlar: 57

MesajTarih: Pts Ağu 21, 2006 2:22 pm    Mesaj konusu: heteredoks. Alıntıyla Cevap Ver

Sayın yavsan.
İslamiyet adem a.s dan son peygamber hz MUHAMMED e(a.s.v.)gelen vahyin son halkasıdır.
Müslümanlık da hz Peygamberin a.s.v. KUR,AN Hadis Sünnet ve ehli sünnet vel cemaat,ın (Sünni) müctehid lerinin yorumlarına dayanır.
İslam(Müslümanlık) evrenseldir bütün insanlığı kapsar mezhep farklılığı da
insanların sosyal yapılarını kapsar ama sonuç Peygamberimizin a.s.v.
uygulamalarına gelir dayanır. İsteyen istediği gibi yaşar inancını uygular
kimseyi ilgilendirmez sizin de yazdığınız gibi her ırkın anadolu da yaşamış
her milletin kültürü yaşayışı ınanışından bir şey alırsa ortaya heteredoks
İslam çıkar o zaman HAŞA İslam Müslümanlık Peygamber Efendimizin
Vahiy(KUR,AN) Hadis Sünnetinin ne önemi kalır.
Kısaca zaten yazıyorsunuz geleneksel İslam ve Müslümanlığın dışında
yaşayın yaşatın öze hakiki ye de saygı duyun.
Başa dön
yavsan
Yazar


Kayıt: Jun 30, 2005
Mesajlar: 307

MesajTarih: Çrş Ağu 23, 2006 4:52 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yazılarınız çok karışık sayın sar4muta...Anlamakta güçlük çekiyorum..Yazılarınızı biraz daha özenli ve anlaşılır yazarsanız çok mutlu olacağım...Saygılar benden...
Başa dön
sar4muta
Yeni Üye


Kayıt: May 16, 2006
Mesajlar: 57

MesajTarih: Prş Ağu 24, 2006 3:58 pm    Mesaj konusu: karışık. Alıntıyla Cevap Ver

Sayın yavsan.
Yazdıklarımın karışık olduğunu söylüyorsunuz doğrudur.Aklımda olanı yazıya iyi dökemiyorum daldan dala atlar gibi gözüküyor yazı da iyi yazam
ıyorum buda doğru internette yeniyim forum olarak ta ilk defa kara kutuda
foruma katılıyorum.
Yazdıklarımı bir kitaba bakarak ta yazmıyorum sizin yazdıklarınıza karşı
bildiklerimi anında yazıya döküyorum.
Çok kitap okuduğumdan bilgi yüklemesi çok fazla olduğu için karışık yazı
yazabilirim aslında amacım kısa öz anlaşıla bilir yazı yazmak demekki onu
şu an yazamıyorum ilerde daha anlaşıla bilir yazmak için çaba göstericem.
Sizin de benim yazılarımı biraz daha dikkatli okumanızı tavsiye ediyorum.

Saygılar.
Başa dön
attar
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jan 07, 2006
Mesajlar: 595

MesajTarih: Pzr May 27, 2007 11:56 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

devlet tarihi türklerin islamiyete girişini, ebu'l fazl muhammed'in 1282 yıllarında kaşgar'da yazmış olduğu mülhakatu eş-şurah ve musullu ibn el-athir'in (ibn ül-esir olarak bilinir, ö.1234) kâmil fi tarih adlı yapıtlarında anlatılanlara dayanılarak, karahanlılar devletini kuran satuk buğra kara han'ın 10.yüzyılın ortalarında (955-960) 200 bin çadırlık halkıyla yeni dini kabul edişine bağlamaktadır. bu bilgilerin birer menkıbeden öteye gitmediklerini burjuva tarihçileri de ileri sürdükleri halde (r.rahmi arat, kutadgu bilig i, ankara-1979 2.baskı, s.ix), iddia adeta kesinlik kazanmıştır. gerçekte bu, karahanlı sülalesinin sünni islama geçişini iddia etmekten başka bir şey değildir.

oysa, hazar'ın güneyinde ve orta asya'da yaşayan çok çeşitli türk boylarının islamiyetle ilk ilişkileri ve onu benimsemeye başlamaları, çok daha öncedir. muhammed peygamberin ölümünün üzerinden daha yüzyıl geçmeden dine farklı yorumlar getiren ilk mutasavvıflar ve yandaşları ile, doğrucası heterodoks islamiyetle (sünni islama aykırı olan, ortodoks olmayan islamiyetle) olmuştur. diğer bir deyişle ali-ehlibeyt inançlı islamiyet bu halkları kendine bağlamıştır.

bu dönemler, emevi (umeyyed) halifelerinin topraklarında türklerin mevali (köle, yabancı, müşteri) diye aşağılanan topluluklardan öte fazla önemsenmediği dönemlerdir. ancak, tarihçi yakut'a bakılacak olursa, emevi halifesi hişam'dan (722-743) beri orta asya'daki türkler arasına, onları sünni islama davet etmek üzere - kimlikleri bilinmeyen - misyoner elçiler gönderilmeye başlanmıştır. fransız tarihçisi jean-paul roux şöyle değerlendiriyor:

``islamiyeti türkler arasına asıl götürüp yayanlar; uçsuz bucaksız asya steplerinde dolaşan gezginci mutasavvıflar ve yüklerinin içinde kur'an mushafları taşıyan tüccarlardır. bu tüccarlar hicret'in ilk yüzyıllarında en önemli din yayıcılarıydı. dünyanın en güçlü ekonomik acentaları ve yüksek uygarlığın temsilcileri olmanın prestiji içinde oralara sokulmuşlardı.'' (jean-paul roux, histoire des turcs et des mongols (türklerin ve mogolların dini), paris, 1984, s.138-140)

roux, gezginci sufilerin betimlemelerine geçerek, gerek tacirlerin ve gerekse sufilerin etkinlikleri ve yöntemleri konusunda geniş ayrıntılar da veriyor. bizi en fazla ilgilendiren yargısı şudur:

``(...) aydınlık kafalı bu varlıksız sefiller, canlı bir inanç e tanrı sevgisiyle hareket eden yüksek ruhlu insanlardı ve yeterince muhalif, aykırı bir gurup oluşturuyorlardı. kuşkusuz bunların (sufilerin - i.k.) anlattıkları, kent din bilginlerinin yabancıları islama davet ederken sundukları bilgileri destekleyici teorik katılıkta değildi.'' (jean-paul roux, agy, s.39,40)

bunlar doğrudur ama yeterli ve açık değildir. karahanlılar sünni islamlığı kabul edinceye kadar islamiyet, hazar denizinin batı ve güneyindeki ülkelerden ve horasan'dan tutunuz, aral'ı aşıp baykal gölüne, çin sınırlarına değin, dağınık durumda yaşayan türk toplulukları arasında `ehlibeyt inancı'',`ali yandaşlığı'' yani alevilik olarak yayılmıştır. karahanlılar sülalesinin yönettiği bu ilk türk-islam devletinde (karahanlılar) alevilerin hatırı sayılır derecede varlığını da görmekteyiz. yoksa yusuf has hacip, tavgaç bugra han'a 1069'da sunduğu kutadgu bilig (kutlu bilgi) adlı yapıtında, ``aleviler birle katılmakı ayur (alevilerin de birlikte katılmasını öğretir)'' başlığı altındaki kısa bölümde şu beyitleri geçmezdi:

onlarda biri savçı urğı turur

4337 bularnı ağır tutsa kut kıv bulur

bularnı katığ sev köngülde berü

4338 nengin edkülük kıl baka tur körü

bular ehl-i beyt ol habibka kadaş

4339 habib savcı hakkı üçün sev adaş

bu beyitler günün türkçesinde şöyle anlamlandırılabilir:

``onlardan (alevilerden) biri elçi yaptırılsa ve bunlar ağırlansa, devlet mutluluk bulur

``bunları (alevileri) kuvvetle sev; sevgin gönülden gelsin. dur bak, gör ve herşey için iyilik et

``bunlar ehlibeyt'tendir ve peygamber ile kardaş, sevgili peygamber hakkı için (alevileri) sev arkadaş''

büyük mutasavvıf hallacı mansur'un (857-922) çağdaşı tabari'ye göre orta asya'daki türkler heterodoks (aykırı) inançlarla, bir harici olan haris bin süreyc'in kaldırdığı peygamber sancağı çevresinde toplanan da'iflerin (ezilmiş, zayıf halk) başkaldırısı sırasında (735-745) temasa geldiler. horasan'da başlayan bu başkaldırı, emevi yönetiminin yerel renslerin işbirliğiyle bölge halkını sömürmesine karşıydı. ayaklanmanın bastırılmasıyla haris bin süreyç, yanındakileriyle birlikte toharistan ve transoksian'ın müslüman olmayan türkler tarafından tutulan bölgelerine sığındı. (tabari, tarih u rüsul wa'l mulük, leiden-1879/81 den aktaran e.esin, turcica xvii, 1985, s.Cool

emevi islam imparatorluğunun fetihçi ve yayılmacı siyaseti, mezopotamya'dan orta asya'ya değin işgal ettiği ülkelerin halklarını köleleştirme ve topraklarını, zenginliklerini sömürme üzerine kurulmuştu. onların islam dinine sokulmaları da bu hakimiyetin zorgücüyle olacaktı. mensup oldukları dinin peygamberinin soyundan gelenlere ve yandaşlarına küfretmek, zulüm ve askı altında tutmak, ilk fırsatta ortadan kaldırmak ise, bu devletin iç siyasetini oluşturmaktaydı.

emevilerin horasan valisi kuteybe'nin komutası altındaki arap kuvvetleri, ``mücahitlere has ilahi kelimetullah azim ve hamlesi ile, türk hakimiyeti altında olan ve bölünerek zayıf düşmüş fars ve türk sekene üzerinde zaferler kazanarak amu derya ve siri derya çevresinde ilerlediler. 713'de kül tegin'i semerkand çevresinde geri çekilmeğe icbar etti. kuteybe'nin başarılarını, batı türklerinin (türgişler) kahramanca saldırışları geçici olarak hiçe indirdi''. (prof.dr. laszlo rasonyi, tarihte türkler, ankara, 1971, s.159) emeviler, bunun üzerine değişik bir yöntemi uygulamış ve bölge feodallarından, prenslerden işbirlikçi kazanma yoluna başvurmuşlardır.

bu konuda paul du breuil'in bir saptamasını özetleyerek, emevi sünni islamın yeni siyaseti nasıl uyguladığını görelim. amaç mevali (köle, yabancı) diye adlandırılan halkların topraklarını işgal etmek ve bu sayede şam'daki (daha sonra bağdad'daki abbasi siyaseti de değişmiyor) halife saraylarının ihtişamını artırmak için para sağlamaktı.

``araplar cizye (baş vergisi) adı verdikleri aracı kullanarak müslüman olmayanları serbest bırakma yoluna gittiler. böylece yahudi ve hrıstiyanlar gibi zerdüşt dinindekiler de kendi kültürel kimliklerini koruyacaklardı. ancak verginin ödenmesi sürekliydi. bu nedenle zerdüşt inançlı orta toprak sahibi köylülerin (dehakin) pek çoğu, arazi vergilerine eklenen cizye ve faizleri yüzünden ya da bu aşağılayıcı baş vergisinden kaçınmak için din değiştirip müslüman oldular. ancak yedi iranlı büyük aile, yüksek memurlar, rahip ve askerler cizyeden muaf tutulmuşlardı. dağlı nüfus ve horasan halkının sık sık çıkardığı isyanlar birlikte bastırılmıştır.'' (paul du breuil, le zoroastrisme (zerdüştlük), paris, 1982, s.94-95)

görüldüğü gibi büyük toprak sahibi ailelere, yerli dinin rahiplerine ve askerlere ayrıcalıklı davranılmış, islama davet sözkonusu bile edilmemiştir. yerli halkı yönetmek için onlarla işbirliği yapılmış, roma imparatorluk döneminin ``yerli prens ve kralların işbirliğinde merkeze uzak eyaletleri yönetme'' siyaseti uygulanmıştır. böylece farklı inanç ve etnik kökenli toplumlar, iki yanlı baskı altında bırakılmıştır. yeteri kadar toprağı olan orta köylüler (dehakin), cizyeden kurtulmak için zorunlu din değiştirip islama geçmişler. bu iki kesim de işgalci araplarla ortaklaşa, diğer insanlar ve konar-göçer topluluklar üzerinde baskılarını sürdürmüş, onların sürülerine, yaylak ve otlaklarıyla yurtlarına, canlarına ve mallarına acımasızca el koymuşlardır.

işte azerbaycan, hazar'ın güneyindeki ülkeler, horasan ve orta asya'da verilmekte olan bu toplumsal yaşam mücadeleleri içerisine, emevi sünni islamlığın karşısındaki ehlibeyt-ali inancı, önder ve yandaşlarıyla girip, türk topluluklarıyla (genelde yerli halklarla) bütünleşmiş ve bunlar kavgalarını birlikte vermişlerdir. bu bölgelerde yaşayan halkların sosyal mücadele bileşkesinde ilk buluşan, ehlibeyt-ali soyundan 4. imam zeynelabidin'in oğullarından zeyd, oğlu yahya ve torunları olmuştur.

dr. ismail kaygusuz
alevilik; kaynağı,kokleri ve gelişimi
Başa dön
attar
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jan 07, 2006
Mesajlar: 595

MesajTarih: Pzr May 27, 2007 11:57 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

i.v ehlibeyt islamlığının zeydiler aracılığıyla türklere geçişi ve türkler arasında bugünkü anlamda ilk alevi kavramı

hazar denizinin güneyinde tabaristan'da, batı kesimlerinde daylam'da kurulan zeyd-alevi devletinin doğuda curcan'da ve dihistan'a doğru nüfuzu artmış, oğuzlarla da ilişkiye geçmişlerdi. emel esin, zaten kullanılmakta olan terime göre, `alevi' merkezine dönüşen tabaristan'daki devlet'' (au tabaristan un etat qui devint un centre `alawi', selon le term deja en usage) dediği bu alevi devletinin egemenlik alanı içinde çok sayıda türk bulunduğunu ibn ul-athir'den (esir) kaynaklanarak belirtmiştir. (turcica, xvii, s.9, dpnt.7)

yahya bin zeyd'in 743'de ve horasanlı ebu müslim'in 745-746'daki başkaldırılarında, çok sayıda türk-türkmen boyunun onların yanında yer aldığı bilinmektedir. harun reşid'in amansız takibine uğrayan yahya bin abdullah'ın (imam hasan'ın torunu) 790'da horasan'dan transoksian'a geçerek bir türk hakanına sığındığı ve onun gizlice islamlığı kabul ettiğini, daha önce söylemiştik. karluk (türkleri) yabgu'sunun 780'lerde islamlığı kabul ettiğini yakubi adlı tarihçi bildirmektedir.

tabari ve yakubi tarihlerinde, yahya bin abdullah'ın bu bölgeyi dolaşmasından onbeş yıl sonra yükselen, şii karakterde bir başkaldırıdan sözedilir. rafi bin layth adındaki kişi, 743 yılında zeyd oğlu yahya'nın isyanını bastıran horasan valisi nasr bin sayyar'ın torunuydu. 806'da semerkand'da karargah kuran rafi, yakubi'ye göre, ``sas (taşkend), fergana, hocanda, usrusana, saganiyan, buhara, harizm, huttal sakinlerine birer çağrı yaptı''. saslı türk beylerinin kuvvetlerinden, ``harluhiyya (karluk) türklerinden'', tokuzguzlardan (dokuz oğuzlardan) ve tibet'ten kuvvetler, çağrıya uyarak semerkand'a geldiler ve raif'e katıldılar. raif'in ayaklanması 809'da bastırıldı ve islam olmayan türk birlikleri semerkand'dan çekildiler. (emel esin, turcica, xvii, s.10-11, not:12)

i.v.1. karahanlılar, devletleşme sürecinde alevilikten sünni islama geçtiler
karahanlılar devleti, siri derya'dan (seyhun) tiyenşan dağlarına uzanan bozkırlarda yaşayan türk kabileleri federasyonundan çıkmıştır. karahanlıların çekirdeğini karluk boyunun ve ona bağlı yağma, tukhsi ve çıgıl gibi halkların oluşturduğu görülür. bununla birlikte son zamanlarda bazı islam kaynakları bu hanedanı ilig hanlar'a ve çeşitli konfederasyonlara bağlıyor. (w.madelung, the cambridge history of iran, vol. v, s.5, 6).

bir zeydi-alevi hareketi olan rafi başkaldırısında (807-809) yer almış karluk türkleri yöneticisinin 780'den sonra islamı kabul etmiş olduğunu yakubi'den öğreniyoruz. sonra, imam hasan'ın torunlarından yahya'nın onların arasında gizlendiğini ve ehlibeyt islamlığını yaydığını biliyoruz. yine, yahya'nın kuzenlerinden, zeyd-alevi devletinin kurucusu hasan bin zeyd'in torunu zeyd bin muhammed, 900 yılında buhara'da yaşamaya zorlanmıştı. onun orada inançlarını gizlice türkler arasında yaymış olması olasıdır.

bunların ışığında, ``karluk türklerinin sünni olduklarını'' söylemek olası değildir. durum böyle olunca ve karahanlıların çekirdeğini de karluklar oluşturduğuna göre, ``türkler 10.yüzyılın ortalarında topluca islam dinine geçtiler'' görüşünde niye ısrar ediliyor?

gerçek o ki, onlar ehlibeyt islamlığından, emevi-abbasi islamlığına (sünniliğe) geçtiler.

sünni tarihçilerden prof.dr. erdoğan merçil, karahanlıların 960'larda ``toplu halde islama geçtikleri''geleneksel öyküsünü kabul etmekle birlikte, hanedanın islamlaşmasını 944-5 tarihine götürmektedir. profesör merçil'in bu olayı satuk buğra han'ın kadir han oğulcak'la (harun buğra han da denir, amcasıdır) taht mücadelesine bağlaması doğrudur. ancak arkasından merçil, ``satuk buğra amcasına karşı taht mücadelesini kazandıktan sonra islamiyeti resmen kabul etmiştir. bu olay batı karahanlıların din durumunu değiştirdi. satuk buğra müslüman ismi olarak abdülkerim'i almıştı'' diye zorlama bir açıklama getirmektedir. (prof.dr. erdoğan merçil, müslüman türk devletleri tarihi, ankara-1991, s.19-20) oysa aynı sayfada merçil, satuk buğra han'ın bu mücadelede - karahanlıların amansız düşmanı olan ve başkent taraz'ı ele geçirip devleti dağıtan - koyu sünni samanilerin yanında yer aldığını da yazmaktadır. demek ki topluca sünni islama geçilmişti.

satuk buğra, prensliği sırasında, taraz'ı işgal etmiş olan samanilerden ebu nasr adlı bir prensle ilişki kurup onlara yaklaşmaya başladı. zeydi alevileriyle sürekli mücadele içinde, onları ortadan kaldırmak için bütün güçleriyle çalışan ve abbasi halifesinin sadık bağlaşığı sünni samanilere destek verdi. mensup olduğu türk boylarından çoğunun zeyd alevisi olmasına rağmen, satuk buğra, horasan samanilerinin başkenti nişabur'u ve daha bir çok kentleri ele geçirmiş olan dai el hasan'ın kumandanı alevi layla bin numan'a karşı samanilerin yanında savaştı (921). böylece, saltanat için, karahanlı devletinin halklarının ve inançlarının düşmanı olan samani nasr bin ahmed ile işbirliği ederek, sünni islam dünyasını arkasına almış, samanilerin ve dolayısıyla abbasilerin güvenini kazanmış oluyordu.

sünniliği benimseyen satuk buğra, iktidarı ele geçirdikten sonra abdülkerim adını alarak sünni islamı kabul ettiğini resmen ilan etti. hakkında yazılan, ya da yazdırdığı tezkire-i satuk buğra han adlı menakıbnamede, kendisine rüyasında peygamberin göründüğü ve ona, ``müslümanlığı ebu nasr saman'la görüşüp, ondan öğrenmesini söylediği'' yazılıdır. sonra uzayıp kısalan kılıcıyla cihada başlamış ve ``müslüman olmayı reddeden'' amcası harun buğra'yı öldürüp yerine geçmiş... (a.yaşar ocak, kültür tarihi olarak menakıbnameler, ankara-1992, s.43-44)

bu menakıbname, sünni satuk buğra'nın kendi halkına ve o halkın inancına ihanetinin bir çeşit kılıfı ve kendini temizi çıkarmasıdır. heterodoks islamlığı ``sapıklık, zındıklık'' sayan ve kafirlikle eşdeğer gören samani-abbasi sünniliğine saltanat çıkarı uğruna geçmiş olan satuk buğra han'ın, adı geçen menakıbnamede ``kerametler gösteren bir veli'' hüviyetinde gösterilmesi, önceden alevi inanç ve geleneklerini yaşadığını, o kökten geldiğini, yani dönekliğini gösterir.

ayrıca yusuf has hacib'in, tavraç buğra han'a 1069'da yazıp sunduğu, devlet yönetimine ilişkin kutadgu bilig (kutlu bilgi) adlı yapıtında, ``aleviler birle katılmak ayur (alevilerin birlikte katılmasını öğretir)'' başlığı altındaki bölüm, karahanlılar devletinde, bu olaydan yüz yıl sonra bile alevilerin hatırı sayılır varlığının ve saygınlığının kanıtıdır.

i.v.2. arap gezgini ibn fadlan'ın anlattıkları
bu dönemlerde, yeni dini - islamlığı - önder durumundaki hakanın, kağanın ya da yabgunun kabul etmesi, onların kişisel çıkarlarıyla birlikte, siyasi iktidarı sağlama alma ihtiyacına, yani yönetici sınıfın çıkarlarına bağlıydı. (bazen de, seyrek olmakla birlikte, müslüman olmuş bir türk boyu önderi, bu dini terkedip eski dinine dönebilirdi. ``isteyerek'' sünnilikten şiiliğe, şafiilikten hanefiliğe topluca geçmeler, iktidarın sürekliliğini kazandıracak ekonomik ve siyasal koşullar gereği; yönetici ve savaşçı üst sınıfın, karın tokluğuna çalışarak kendi yaşam gereksinimlerini ve silahlarını sağlayan alt sınıflara, üretici halk tabakasına ağır baskıları dolayısıyla sık görülen olaylardandı.

değişik göçebe/yerleşik türk boylarına konuk olup onları islama çağıran arap misyoner ibn fadlan, üç yıl boyunca aral gölünün ötelerine, volga nehrinin kaynağına yakın yerlere kadar dolaşmış ve türkler hakkında oldukça ilginç, özgün bilgi vermiştir. 921 yılında layla bin numan'ın öldürüldüğü çarpışmalardan az bir zaman sonra, halifenin adamı olduğu anlaşılmasın diye kervanın içinde kılık değiştirerek savaş alanlarını geçip nişabur'a girmiş olan ibn fadlan'ın, (921- 924) hazar denizi kıyılarının doğusunu dolaşırken karşılaştığı ilginç bir olay vardır. curcan bölgesinde (bu bölgenin ehlibeyt soyundan gelenlerin sürgün yerlerinden olduğunu unutmayalım) karşılaştığı bir türk (oğuz) kabilesinin şeflerinden genç inal'ı islam dinine girmeye razı eden ibn fadlan aynı yere tekrar döndüğünde, onun islamı terketmiş olduğuna tanık olur. kabilesi ona ``eğer islam dinine geçersen, bizim şefimiz olamazsın'' demiştir. (ibn fadlan, agy, s.9, 10, 23-24)

burada, geç inal'ın yeni kabul ettiği dini terketmesi, ibn fadlan'ın ifade ettiği gibi ``toplumun istememesi''nden değildi. inal'ı kendilerine kağan seçen, o toplumun diğer şefleriydi. inal'ın müslümanlığı, bu şeflerin, aileleri, yakınları ve savaşçılarıyla oluşturdukları üst sınıfın çıkarlarına ters gelmişti. öztörelerle yönettikleri, çalışmak ve üretmek için yaşayan ve kendilerini yaşatan toplumda, ``mutlak tek tanrı iktidarı'', kendi iktidarlarını zayıflatıp, yoketmeye adaydı. sünni islamın getirdiği bir dizi yasak, bozkır yaşamına ve sürekli hareket halindeki konar-göçer yaşam koşullarına aykırı, engelleyici olan ``beş vakit abdest-namaz, bir ay oruç, hac'' kuralları, alt sınıfları başka arayışlara yönlendirecek ve statüko bozulacaktı. böylelikle beylerin, kağanların sınıfsal çıkarları altüst olacaktı.

ehlibeyt islamlığı alevilik ise kabile toplulukları, boylar arasında daha rahat kabul görmüş, yeni inancın kendi öztöre ve inançlarına yakınlığı, yaşam düzenlerine aykırı olmayışı onları aleviliğe çekmiştir. şeflerle alt sınıfların çıkar çelişkilerini dengede tutmuş ve onları birbirine yakınlaştırmıştır. konfederasyonların barış içinde yaşamalarına yardımcı olmuştur. ibn fadlan, islam dinine geçmiş başka bir türk topluluğundan sözederken şöyle diyor:

onların allahtan başka tanrı yoktur, muhammed onun elçisidir' dediğini duydum. bu nedenle buralardan müslümanların geçtiklerini anladım. fakat bu söylediklerine (kelime-i tevhid) içtenlikle inanmıyorlardı. eğer aralarından biri, bir adaletsizliğe kurban gitse ya da birinin başına kötü birşey gelse, kafasını göğe doğru kaldırıp `bir tengri' diye sesleniyor.'' (ibn fadlan, agy, s.19)

görüldüğü gibi, ibn fadlan, türklerdeki göktanrı inancı dolayısıyla, onların ``hemen tek tanrılı din olan islamlığa (sünniliğe) geçtikleri''ni söylemiyor. tam tersine, onların sünni islamı pek benimsemediklerini ve kelime-i tevhidi, iş olsun gibilerden kullandıklarını vurguluyor. bugün bile köylerde, ibn fadlan'ın sözünü ettiği kötü durumlara düşmüş biri, kafasını göğe kaldırıp ellerini açarak ``tanrım birsin, teksin tanrım'' demektedir.

ibn fadlan, türkler arasında yılanlara, balıklara ve turna kuşlarına tapan topluluklar bulunduğunu anlatıyor. anlattıklarının belki de en ilginci volga ile ural dağları arasında yaşayan başkırtların komşularından, ``türklerin en kötüleri'' diye nitelendirdiği topluluktaki yaygın inançtır. (ibn fadlan, agy, s.31) buradan da antik grek ve roma dönemleri ege-akdeniz dünyasında yaygın olan priapos-phallos kültü benzerinin eski türkler arasında da yaşadığını öğrenmiş oluyoruz.

i.v.3. coğrafyacı abu dulaf'ın (941-942) anlattıklarına kulak verelim
hazar denizinin güneyinde ve doğusunda, iran'ın kuzeyinde, ortaasya bozkır ve kentlerinde yaşayan çok sayıda türk toplulukları ortodoks ya da heterodoks islamlıkla karşılaştıklarında, çok çeşitli dinlere mensuptular. budizm, zerdüşt-mazdek, manikheizm, nestorianizm-hristiyanlık, musevilik'ten tutunuz, şamanizm, çoktanrıcılık-doğa güçlerine inanma, fetişizme ve animizm'e kadar geniş inanç yelpazesi altındaydılar. bu yelpazenin tümüyle kalkması birkaç yüzyılı alan bir süreç içinde gerçekleşti. yani, resmi türk tarihlerinin yazdığı gibi ``türkler 10.yüzyılda toplu halde islam dinine'' girmediler.

heterodoks islamlık, emevi ve abbasi orthodoks islam yönetiminin ezeli muhalifi ali soyundan gelenler ve yandaşları tarafından - mutasavvıflar da buna dahil - taşınmış, yerleşik ve göçebe türk toplulukları arasında ehlibeyt-ali inancı, yani alevilik olarak geniş kabul görmüştür. bu yeni inançla karşılaştıklarında, hakan, kağan, yabgular başkanlığındaki türk toplulukları federasyonlar halinde, öz-törelerle yaşıyorlardı.

ortodoks islam yayılmacılığında ise, bu toplulukların özyaşamlarıyla kesin olarak çelişen bu din, baskıcı ve ezici bir unsur olarak halklara dayatıldığından, sünni islam iki yüzyıl boyunca reddedilmiştir. karahanlı (hakani türk) hanedanının 960'da sünni islama geçişi, federasyonlardan merkezi devlet oluşturma aşamasında, abbasi sünni islam imparatorluğunun desteğine erkini dayatma istemiyle, halk topluluklarını, konfederasyonun diğer üyelerini ezerek egemen güç olma istemiyle üstüste düşmekteydi. böylece sünni islam yönetici sınıfın, karahanlı hanedanının dini oldu. 12. yüzyılın başlarında "islamın kılıcı" unvanını alan, ``büyük selçuklular devleti'' de aynı süreçlerden geçmişti.

emel esin, birçok konuya değindiği geniş makalesinde, ortaasya türk topluluklarının resim sanatı üzerinde durmakta ve önemli örneklemeler vermektedir. bizi burada ilgilendiren ilk ``alevi türkler'' betimlemesidir.

makalede, arkeolojik kazılarda ele geçirilen mezar heykelciklerinin ya da insan resimlerinin ve minyatürlerdeki figürlerin ortaya koyduğu tiplemeler, 10. yüzyıl arap gezgini abu dulaf'ın bazı bölgelerde karşılaşıp, tasvir ettiği alevi toplulukların giyim-kuşam ve görünümleriyle karşılaştırılmakta, diğer çağdaş arap tarihçilerin verdikleri özgün bilgiler özetlenmektedir. veriler, yalnız sözlük değil bugünkü anlamıyla ilk ``alevi'' türkler, kavram ve tanımlamalarıyla birlikte, bazı gerçekleri ilk kez su yüzüne çıkarmaktadır.

yahya bin zeyd'den (ö.743) başlayarak ebu müslim yandaşları, abbasilerin siyah rengine karşı beyaz bayrak'' altında toplanarak ayaklanmış ve beyaz giyimliler'' ya da müslimiyye'' adıyla heterodoks islam (alevi) toplulukları olarak oldukça güçlenmişlerdir. makdısi'ye göre, onun adlandırmasıyla bütün transoksian'ı kapsayan ``hayatila ülkesinde'' çok sayıda beyaz giyimliler'' vardı. hayatila'da şu eyaletler bulunmaktaydı: buhara, usrusana, nasaf, kes, sas (taşkent), fergana (uzkend), ispicab (sayram), ilak. bütün bu bölgelerde müslüman türk halkları yaşıyor ve türk hanedanlar tarafından yönetiliyorlardı. (emel esin, turcica xvii, s.11-12, dpnt.12, 13, 14)

dr.ismail kaygusuz
alevilik;kaynagı,kökleri ve gelişimi
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Sosyoloji Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4, 5
5. sayfa (Toplam 5 sayfa)