Tarih: Pzr Ağu 20, 2006 7:47 am Mesaj konusu: Çanakkale içinde vurdular bizi!
Çanakkale Şehitler Anıtı'nın kapatılması ve onarımı için basında yer alan iki haber:
Hasan Pulur/ Milliyet:
...................
ÖRNEĞİN geçenlerde bir haber vardı...
"Çanakkale Şehitler Anıtı çöküyor."
Turizm ve Kültür Bakanı Atilla Koç'un bizim gibilerin tüylerini ürperten açıklaması:
"Anıtın onarımı için birinci sınıf 108 Türk müteahhide çağrı da bulunduk, ancak hiçbiri talip olmadı..."
***
BİRDEN kırk yıl öncesi aklımıza geldi, Çanakkale'ye şehitler için bir anıt dikilecekti, lakin devletin ayırdığı ödenek yetmiyordu. MİLLİYET okurları çığ gibi geldiler, bağış toplamaya yetişemiyorduk, kimi İstiklal Madalyası'nı bağışlıyor, kimi düğününde takılan altını veriyor, kimi o günkü simit hasılatının hepsini...
Az rastlanan bir heyecandı.
Demek halk, yedi düvele direnen, "Çanakkale geçilmez" diyen askerini unutmamıştı.
***
YA şimdi?
Sanki o halk gitmiş, yerine başkaları gelmişti, 108 birinci sınıf müteahhit, parasıyla dahi, anıtı onarmaya talip olmuyordu.
Bu değişim sizi üzmez mi, rencide etmez mi, "Değişim buysa, Allah bu değişimin belasını versin!" demez misiniz?
Biz dedik...
***
LAKİN boşuna söylemişiz, Turizm ve Kültür Bakanı Atilla Koç'un, yine bir "uyku anı"na gelmiş olacak ki, tabiri caizse, yine "sallamış", kimsenin bundan haberi yok...
Müteahhitler Birliği Başkanı Erdal Eren de şaşkın:
"Ya Sayın Bakan yanlış bilgilendirilmiş, ya da yanlış beyan var, veya benim bilmediğim bir müteahhitler birliği daha var! Ben Müteahhitler Birliği Başkanı'yım, bana ya da firmama böyle bir teklif gelmedi. Bu bütün meslektaşları çok üzdü, çok tepki aldık!"
TAV firmasının üst düzey yöneticisi Sani Şeker, "Kâr almadan, maliyetine onarıma hazırız" diyor ve ekliyor:
"Bu anıt Türkiye'nin dirilişinin belgesidir."
***
BU tepkiler, her şeye rağmen bazı değerlerin değişmediğini gösteriyor.
Eğer değişseydi, anıtı onarmak değil, anıtı yıkmaya hazır olanlar sıraya girerdi.
***
VE Sayın Atilla Koç!
Sizin toplantılarda uyuklamanızı ve söylediklerinizin bazısını uyuklama halinin devamı olarak algılıyor, hoşgörüyle, hatta tebessümle karşılıyorduk.
Ama bu son olay, sizin bu "uyuklama" halinizin tehlikeli bir durum arz ettiğini ortaya koyuyor.
Sakın "Yabancılara bir milyon mülk satacağız!" lafı da böyle bir halin devamında söylenmiş olmasın?!
Kim bilir, bir gün de kalkar, "Anıtkabir yıkılıyor, onaracak müteahhit bulamıyorum!" dersiniz...
Bazılarının da çok hoşuna gider ya!
Diğer haber;
Bu hale mi geldik? 18.08.2006
SIRRI YÜKSEL CEBECİ /Tercüman
BİRİ 14 Ağustos, öbürü 16 Ağustos tarihli Milliyet gazetesinde iki haber... İki haber de iç karartıcı, elem, hatta utanç verici...
İlk haberde, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'un, çökmek üzere olduğu için ziyarete kapatılan Çanakkale Şehitler Abidesi'nin güçlendirilmesi için 108 müteahhide çağrı yapıldığı, fakat hiçbirinden yanıt gelmediği açıklamasına ve bu vurdumduymazlığa gösterilen tepkiye yer veriliyor.
Sayın Koç'un isimlerini açıklaması gereken 108 birinci sınıf müteahhidin bu kutsal görevden kaçarak çağrıya cevap vermemesi kadar, İstanbul Havalimanı da dahil birçok havaalanının yapım ve işetmeciliğini üstlenen TAV Havalimanları Holding İcra Kurulu Başkanı Sani Şener'in, 'Hiç kar almadan, maliyetine, her türlü mühendislik hizmeti vererek abideyi onarmaya hazırız' ve Müteahhitler Birliği Başkanı Erdal Eren'in 'Bütçesi varken böyle bir şeyi yapmaktan kaçınmamız beklenemez' demeleri de kanımızı dondurdu.
Kan ve gözyaşı ile
ÇANAKKALE Şehitleri Abidesi bu milletin parasıyla yapıldı. Şimdi bu millet -arasında onca servet sahibi varken- o abideyi onaracak parayı mı bulamıyor?
'Maliyetine yaparız' ya da 'Bütçesi varken böyle bir şeyi yapmaktan kaçınamayız' da ne demek?
Sivil toplum örgütleri bir kampanya başlatamazlar mı? Müteahhitler Birliği bu onarım işini karşılık beklemeden üstlenemez mi? Holdinglerden ve bankalardan niçin ses çıkmıyor?
Eskişehirli değerli bir okurumuzun dediği gibi, 'Gerekirse harcını gözyaşlarımızla ve kanımızla karar, Çanakkale Şehitleri Abidesi'ni yeniden yaparız' ama birilerinin buna öncülük etmesi gerekiyor.
Ne oldu bize?
MEHMET Akif Ersoy'un 'Bu, taşındır diyerek Kabe'yi diksem başına; / Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına' diye seslendiği aziz 'Çanakkale Şehitleri'nin abidesini bile onaramayacak hale mi geldik?
Milli duygularımıza ve yurtseverliğimize ne oldu?
Bu sorunun cevabını da 16 Ağustos 2006 tarihli Milliyet gazetesindeki haberde buluyoruz.
Haberde, Mersin Gazi ve Şehit Aileleri Yardımlaşma Derneği Başkanı Suna Ünlüselek'in, 1990 yılından itibaren ulaştıkları ve tuttukları kayıtlara göre, Mersin il genelinde 174 şehit ve 117 gaziye ulaştıklarını belirttiği anlatılıyor ve şu sözleri aktarılıyor:
'Şehit ailelerine şehit toprağa verilinceye kadar sahip çıkılıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri ile ailelerin dışında, halk arkada kalanlara sahip çıkmıyor. Bu vatan için canını seve seve veren bu gençlerimizin ailelerine halk sahip çıkmalıdır.'
'Vatan sağolsun' deyip şehit düşenlere de sahip çıkamıyoruz, onların geride kalanlarına da...
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın? '
Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
Serbest piyasa ekonomisi adı altında yetiştirilen fırsatçı işadamlarından ne beklenebilir ki. Çağdaş değerlern icrası için yok edilen maneviyatın o çağdaşlarca korunmasını beklemek ahmaklıktır. Devletin resmi ideolojisi önce kendisine yazıklar olsun demeli. Ahlaki değerlerden yoksun, Allahtan korkmaz kuldan utanmaz para düşkünü güya medeni olacağız diye meclis dışı, okul dışı edilen, kışla dışı edilen dini taammülleri unutmuş bir nesilden ne bekleyebilirsiniz ki.
Devletin ideolojisi, yani kemalizm yaptı yapacağını zaten. Onlardan medet ummak yerine kıyıda köşede kalmış Allahtan korkan üçbeş münzeviye kaldı işimiz. Allah sonumuzu hayır etsin.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız