Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 273 Üye Adayı ve 9 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Gazete Kültürü
 ERTELEYEN ÖĞRENCİ PSİKOLOJİSİ
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?
 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Amerika'nın son tabusu-Edward Said


Amerika'nın son tabusu-Edward Said

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Okur Adayları İçin
Yazar Mesaj
necessary
Yeni Üye


Kayıt: Aug 13, 2006
Mesajlar: 30
Nereden: İstanbul

MesajTarih: Pts Ağu 14, 2006 1:20 am    Mesaj konusu: Amerika'nın son tabusu-Edward Said Alıntıyla Cevap Ver

The New Left Review'de 2000 yılında yayınlanan bu yazı Amerika'nın İsrail'e verdiği şartsız desteği ortaya koymaktaydı. Son Lübnan işgali Edward Said'i haklı çıkardı.


Geçtiğimiz hafta Filistin’de yaşanan olaylar, neredeyse Birleşik Devletler’deki Siyonizmin mutlak bir zaferi haline geldi. Son çatışmalarda 200’den fazla Filistinlinin yaşamını yitirdiği ve 6000 civarında yaralanmanın olduğu bildirildi; fakat, politik ve kamusal söylemde İsrail çarpışmaların tartışmasız kurbanına dönüştürüldü. “Filistin şiddetinin” barış sürecinin “pürüzsüz ve düzenli işleyişini” aksattığı yolunda ağız birliği oluşmuş durumda. Bugün, her editoryal yorumcunun kelimesi kelimesine yinelediği ya da dile getirilmeyen bir varsayım olarak bel bağladığı birkaç ayet var. Bunlar kulaklara, zihinlere ve hafızalara kazınmakta, ve şaşkınlar için bir rehber vazifesi görmektedir. Bunların çoğunu ezberden söyleyebilirim: Barak Camp David’de kendisinden önceki tüm İsrail başbakanlarından daha fazla taviz (toprakların %90’ını ve Doğu Kudüs’ün kısmi egemenliğini) vermiştir; Arafat korkak davranmış ve çatışmayı sona erdirecek İsrail tekliflerini kabul etmek için gerekli cesareti gösterememiştir; Filistin şiddeti İsrail’in varlığını sona erdirecek bir tehdit oluşturmakta ve her çeşit eyleme başvurmaktadır – anti-Semitizm, televizyonda görünme uğruna zaptedilemez bir hınçla gerçekleştirilen intihar saldırıları, çocukların şehit olarak kurban edilmesi, Batı Şeria ve Gazze’yi tutuşturan Yahudi karşıtı kadim “nefret”, ve buralarda FKÖ’nün teröristleri serbest bırakarak, İsrail’in varlığını reddeden okul kitapları basarak Yahudilere karşı saldırıları kışkırtması bu çeşitlemenin örnekleridir.

Genel manzara şöyle resmedilmektedir: İsrail taş fırlatan barbarlarla öylesine çevrilmiştir ki, İsraillileri “savunmak” için kullanılan füzeler, tanklar ve helikopterler aslında istilacı olan bu kuvveti durdurmak için gereklidir. Clinton’ın buyruğu ve görevinin tam bilincinde Albright’ın papağan gibi tekrarladığı şudur: Filistinliler “geri çekilmek” zorunda. Böylece, İsrailliler’in Filistin topraklarına değil, tam tersine, Filistinlilerin İsrail topraklarına tecavüz ettiğini anlamış oluyoruz.. ABD medyasında Siyonistleşme öyle bir düzeye erişmiştir ki, Gazze ve Batı Şeria’yı çeşitli yönlerden defalarca kesen, İsrail garnizonları, yerleşim birimleri, yollar ve barikatların oluşturduğu şebekenin Amerikalıların farkına varmaları tehlikeli görüldüğü için, basılan veya televizyonda gösterilen tek bir harita bile yoktur. Gözlerden bütünüyle uzak tutulan, Oslo “anlaşmaları”na uygun olarak Gazze’nin %40’ı ile Batı Şeria’nın %60’ının askeri işgalini kalıcı hale getiren A, B ve C Alanları Sistemidir ve bu, yaşanan ihtilaflar arasında coğrafi önemi en yüksek olanıdır. Coğrafyanın sansürlenmesi bu ihtilafa dair tüm imgelerin bağlamından koparıldığı, başlangıçta kasten kışkırtılan ama artık şu ya da bu düzeyde otomatikleşen bir imgelem boşluğu yaratmaktadır. Bunun sonucunda, İsrail’e dönük bir Filistin saldırısının kesintisiz sürdüğü gibi saçma bir inanç oluşmakla kalmamış, Filistinliler duyarlılıktan ya da herhangi bir saikten neredeyse tamamen yoksun hayvanlar düzeyine indirgenerek insanlıktan çıkmış yaratıklar gibi gösterilmiştir. O zaman ölü ve yaralı sayısının milliyetlere dağılımının düzenli olarak ihmal edilmesine pek şaşmamak gerekir; bu şekilde, sanki çekilen acılar “savaşan taraflar” arasında eşit paylaşılıyormuş gibi bir kanı oluşturulmaktadır. Ev yıkımları, toprak istimlakları, yasadışı tutuklamalar, dayak ve işkenceden hiç bahsedilmez. 1948’deki etnik temizlik, Kibya, Kafr-ı Kasım, Sabra ve Şatila katliamları, BM kararlarına meydan okunması, Cenevre Anlaşmasına itaatsizlik, İsrail içindeki Arap nüfusun yıllarca askeri takibe ve ayrımcılığa maruz kalması tamamen unutulmuştur. Ariel Şaron en fazla “provakatif” nitelemesine maruz kalır, bir savaş suçlusu olduğu nedense hatırlanmaz; Ehud Barak her zaman bir devlet adamı olmuştur, Beyrut ve Tunus katili asla değildir. Terörizm her zaman Filistinliler’in, savunma ise ahlak abidesi İsrail’in payına düşmektedir.

28 Eylül’den beri, New York Times, Washington Post, Wall Street Journal, Los Angeles Times ve Boston Globe gazetelerinde her gün sayısı bir ile üç arasında yorum makalesi yayınlanmaktadır. Los Angeles Times‘da Filistinliler’e sempati ile yaklaşan üç makale ve New York Times‘taİsrailli bir avukat olan Allegra Pacheco’nun ve Oslo yanlısı Ürdünlü bir liberalin iki makalesi dışarda bırakılacak olursa, tüm makalelerde -Thomas Friedman, William Safire, Charles Krauthammer ve diğerlerinin düzenli köşeleri de dahil- İsrail çığırtkanca desteklenmekte ve Filistin şiddeti, İslam köktendinciliği ve Arafat’ın “barış süreci” karşısında eski bildik yaklaşımına dönmesi kınanmaktadır. Bu bitmek tükenmek bilmez propaganda dalgasının yazarları eski ABD subayları ve diplomatları, İsrail memurları ve vaizleri, bölgesel eksperler ve think-thank’ler[1], Tel Aviv yararına öne çıkan ve lobi faaliyeti yürüten kişilerdir. Ana-akım basının uyguladığı bu topyekün karartmanın söze dökülmeyen varsayımı İsrail polis terörü, yerleşimci sömürgeciliği ve askeri işgal hakkında Filistinli ya da Arap görüşünün dinlenmeye değer olmadığıdır. Kısacası, Amerikan Siyonizmi şimdiye kadar en fazla ABD dış yardımı alan ülke olan İsrail’in geçmişi ya da geleceği hakkındaki her türlü kamuya açık tartışmayı bir tabu haline getirmiştir. Bunu Amerikan kamusal hayatının son tabusu olarak adlandırmak abartma olmayacaktır. Kürtaj, eşcinsellik, idam cezası, hatta dokunulmaz askeri bütçe bile belli bir özgürlük içinde tartışılabilmektedir. Amerikan yerlilerinin katledildiği kabul edilmekte, Hiroşima’nın ahlakiliği tartışılmakta ve ulusal bayrak kamuya açık bir şekilde ateşe verilebilmektedir. Fakat İsrail’in sistematik sürekliliğe sahip 52 yıllık baskısı ve Filistinliler’e çektirdiği eziyetten neredeyse hiç söz edilemez; bu, hiçbir şekilde açığa çıkmasına izin verilmeyen bir hikayedir.

Amerikan Fanatikleri

Bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Bu sorunun yanıtı Siyonist örgütlerin Amerikan politikasındaki gücünde yatmaktadır. Bu örgütlerin“barış süreci”ndeki rolü hiç bir zaman yeterince incelenmemiştir. Bu ihmal bütünüyle hayret vericidir, öyle ki Ortadoğu hakkındaki görüşleri bazı bakımlardan Likud’unkilerden bile aşırı olan küçük bir azınlık tarafından Amerikan politikasının nasıl belirlendiği hakkında en ufak bir stratejik görüşe sahip olmadan, FKÖ bir halk olarak kaderimizi ABD’nin insafına terketmiştir.

Kişisel bir örnekle bu kontrast resmedebilir. Bir süre önce, Ha’aretz gazetesi önde gelen köşe yazarlarından birini, Ari Shavit’i benle birkaç gün konuşmak üzere görevlendirdi. Bu uzun söyleşinin iyi bir özeti temel noktalar atlanmadan ve sansürlenmeden soru-cevap şeklinde 18 Ağustos’ta gazetenin ekinde yayınlandı. Burada kendimi içtenlikle ifade ettim -1948’deki yerinden edilmeler ve katliamlar, mültecilerin geri dönüş hakkı, ve 1967’den beri bir işgal kuvveti olarak İsrail’in sicili üzerinde durdum. Görüşlerim tam dile getirmiş olduğum gibi sunuldu. Beni sorularıyla hiç karşısına almayan ve her zaman nazik olan Shavit, en ufak editöryal müdahalede bulunmamıştı. Bir hafta sonra Ha’aretz, Kudüs’ün eski belediye başkanlarından Teddy Kollek’in yardımcılığını yapmış olan Meron Benvenisti tarafından kaleme alınan bir yanıt yayınladı. Kişisel düzeyde, bana ve aileme karşı saldırı ve karalamalarla doluydu. Fakat Benvenisti bir Filistin halkı olduğunu ve 1948’de topraklarımızdan sürüldüğümüzü asla reddetmedi. Tabii ki sizi fethettik, neden suçluluk duyalım, diyordu. Benvenisti’ye bir hafta sonra cevap verdim. Yahudi okurlara Benvenisti’nin 1967’de Harit el-Mağriba’nın yerle bir edilmesinden, yüzlerce Filistinli’nin evlerinin İsrail buldozerleri tarafından yıkılmasından sorumlu olduğunu ve bu olaylar sırasında pekçok Filistinlininöldüğünü muhtemelen bildiğini hatırlattım. Fakat en azından Benvenisti’ye ya da Ha’aretz okurlarına bizim bir halk olarak var olduğumuzu ve en azından geri dönme hakkımızı almak için bastırabileceğimizi hatırlatmak zorunda değildim. Bu zaten kabul edilen bir gerçekti.

Fakat ne bu röportajın ne de daha sonraki yazıların hiç birisi ne herhangi bir Amerikan gazetesinde ne de bir Yahudi-Amerikan dergisinde yayınlandı; ve eğer per impossibile[2] bu gerçekleşseydi bile, şu tip soruların sorulduğu bir kabadayılanma olacaktı: Neden terörizmle içiçesiniz? Neden İsrail’i tanımıyorsunuz? Neden Kudüs müftüsü bir Nazi idi? vs. Benvenisti gibi bir Siyonist benden ne kadar nefret ederse etsin, 1948’de topraklarından zorla sürülen bir Filistin halkının varlığını hiç bir zaman reddetmezken, tipik bir Amerikan Siyonisti böylesi bir işgalin hiç gerçekleşmediği ya da 1984’de yayınlanan ve ödül kazanan, artık kimsenin hatırlamadığı From the Immemorial Time adlı kitabın yazarı Joan Peters’in iddia ettiği gibi 1948’den önce Filistin’de canlı hiçbir Filistinli olmadığı düşüncesinde ısrar edebilir. Her İsrailli İsrail’in bir zamanlar Filistin olduğunu ve –Moşe Dayan’ın 1976’da açıkça dile getirdiği gibi- her İsrail kasabasının ya da köyünün bir zamanlar Arapça bir isme sahip olduğunu gayet iyi bilir. Amerikan Siyonist söylemi asla aynı dürüstlüğe sahip olamamıştır. 1948’de meydana gelen ve her İsrailli’nin hafızasında yer eden gerçekleri tamamen es geçerek, hiç bıkmadan çölü yeşerten İsrail demokrasisini sayıklamak zorundadır. İsrail’in Amerikan-Yahudi destekçileri gerçeklerden öylesine kopukturlar ki, ideolojik suçluluk (Siyonist olup da İsrail’e göçetmemek olur mu?) ve sosyolojik kabadayılık (ABD tarihinin en güçlü cemaati onlardan başka kim olabilir? Clinton yönetiminde Dışişleri, Savunma, Hazine bakanlıklarının ve Milli Güvenlik Konseyinin başındakiler bu cemaattendir) arasına öylesine hapsolmuşlardır ki, Araplara karşı vesayete dayalı şiddetin ürkütücü bir karışımı sık sık ortaya çıkar ve bu, İsrailli Yahudilerden farklı olarak Araplarla sürekli ve doğrudan temasın olmamasının sonucudur.

Amerikan Siyonistleri’nin çoğu için Filistinliler gerçek varlıklar değil, ifritleşmiş imgeler, terörizmin ve anti-semitizmin bedenlendiği korkunç yaratıklardır. Eski öğrencilerimden biri, ki kendisi ABD’de verilen en kalburüstü eğitimin ürünüdür, kısa bir süre önce bana neden bir Filistinli olarak Kudüs müftüsü gibi bir Nazinin politik gündemimi belirlemesine izin verdiğimi soran bir mektup yazdı. Öğrencim, “Müftü Hacı Emin’den önce Kudüs Araplar için o kadar önemli değildi” diyor ve devam ediyor: “Müftü öylesine kötü bir insan ki, Kudüs’e önem veren Siyonist emellere ket vurmak için bunu Araplar için önemli bir mesele haline getirdi.” Bu, Araplarla yaşayan ya da onlara ilişkin kişisel deneyimi olan birisinin mantığı değildir. Amerika’da gelişen Siyonizm’in en fanatik sapkınlıklarını İsrail’de yaratması ve El-Halil Camii’nde sessizce dua eden 29 Filistinliyi katleden Dr. Baruch Goldstein’ın ve Haham Meir Kahane’nin Amerikalı olmaları rastlantı olamaz. “İsrail topraklarının” kendilerine ait olduğunu haykıran, çevrelerindeki Filistinlilerden nefret eden ve onları yok sayan Batı Şeria ve Gazze’deki en ateşli aşırı sağcı yerleşimciler de Amerika’dan gelmiştir. Bunları El-Halil sokaklarında sanki bu Arap şehri önceden beri kendilerininmiş gibi etraftakilere hor bakarak ve kasılarak yürürken görmek ürkütücüdür.

Politikanın Kurtkapanı

Fakat bu göçmenlerin rolü ABD’deki sempatizanların rolü yanında önemsizdir. Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC[3]) yıllardır Washington’daki en kuvvetli lobi olmuştur. İyi örgütlenmiş, sıkı sıkıya birbirine bağlı, oldukça göze çarpan ve zengin bir Yahudi nüfusa dayanan AIPAC politik yelpazenin her kesiminde korku ve saygı uyandırmaktadır. Kim Filistinliler’in yanında yer alarak bu Moloch’a[4] karşı durmayı göze alabilir? AIPAC çek defterini kapatarak bir politikacının kongre kariyerini yok edebilecek güce sahipken, Filistinliler’in vaadedebileceği hiç bir şey yoktur. Geçmişte, bir ya da iki kongre üyesi AIPAC’a karşı açıkça direndi, fakat AIPEC tarafından kontrol edilen birçok politik eylem komitesi bunların tekrar seçilmelerini engelledi. Bir zamanlar AIPAC’a uzaktan karşı çıkmaya çalışan tek senatör ise Güney Dakota’dan James Abourezk olmuştur, fakat bu şahıs bir dönem senatörlük yaptıktan sonra kişisel gerekçelerle istifa etmiştir. Bugün neredeyse tüm senato bir iki saat içinde başkana İsrail lehine bir mektup yazmak üzere seferber edilebilir. AIPAC’ın nüfuzuna ilişkin olarak Hillary Clinton’dan daha iyi bir örnek bulunamaz; New York eyaletinde politik güç elde etmek için hevesle çabalarken İsrail’e karşı tutkusunda en aşırı sağ kanat Siyonistleri bile aşmaktadır; bunda o kadar ileri gitmiştir ki, ABD büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasını ve ABD’de hüküm giymiş olan İsrail casusu Jonathan Pollard’ın ömür boyu hapis cezasının hafifletilmesini bile önermiştir.

Yasama gücünü elinde tutanlar böyleyse yürütmeden ne beklenebilir ki? Gündeme pek yansımayan ama ibret verici başka bir episod ise şöyle cereyan etmiştir: ABD’nin İsrail büyükelçisi Martin Indyk’in, sözümona laptop bilgisayarını dikkatsizce kullanıp gizli bilgilerin “yetkisiz kişilerin” eline geçmesine neden olmuş olabileceği gerekçesiyle yanında bir eskort olmadan Dışişleri Bakanlığı’na girip çıkması ve hakkındaki soruşturma tamamlanana kadar İsrail’e dönmesi Dışişleri Bakanlığı’nın bir güvenlik soruşturmasıyla yasaklanmıştır. Fakat, Indyk şu anda görevine iade edilmiştir.

Neler olduğunu tahmin etmek zor değildir. Skandal – tabii ki medyada bundan hiç sözedilmemiştir- aslında Indyk’in atanmasıyla başlamıştır. Clinton’ın 1993’de başkanlık görevine resmen başlamasından hemen önce Avustralya uyruklu, Londra’da doğmuş bir Yahudi olan Indyk, yeni seçilmiş Başkanın yıldırım hızıyla verdiği emirle tüm normal prosedürler atlanarak Amerikan vatandaşlığına kabul edilmiş, böylece hiç vakit kaybedilmeksizin Ortadoğu sorumlusu olarak Milli Güvenlik Konseyine paraşütle indirilmiştir. Indyk böylesine olağanüstü bir iltiması hak edecek ne yapmıştır? Indyk, AIPAC ile koordinasyon içinde İsrail yararına lobi faaliyeti sürdüren Washington merkezli bir think-tank olan Ortadoğu Politikası Enstitüsü başkanlığını yürütmüştür. “Barış sürecine” ilişkin Amerikan özel görevlisi Dennis Ross’un da aynı enstitünün önceki başkanlarından biri olduğunu tahmin etmek zor değildir.

Peki, sivil topluma ilişkin ne söyleyebiliriz? Bu noktada İsrail’in bir demokrasi modeli, Ortadoğu’nun politik çölünde Batı modernitesinin bir vahası olduğu yolundaki konsensüsü sorgulamak nerdeyse imkansızdır. Bu konsensüsün bozulması yönünde herhengi bir belirti oluştuğunda, görevleri kamusal alandaki çizgi dışı yaklaşımları kontrol etmek olan bir dizi Siyonist örgüt devreye girer. Saygın bir liberal din adamı olan Haham Arthur Herzberg bir defasında Siyonizmin Amerikan Yahudi cemaatinin seküler dini olduğunu söylemiştir. Birçok Yahudi organizasyonu tüm ülke yararına hastaneler, müzeler, araştırma kurumları işletmektedir. Ne yazık ki, en soylu kamu girişimleri varlıklarını en aşağılık, en insanlık dışı olanlarla birlikte sürdürmektedir. Yakın tarihte meydana gelen bir örneği ele alalım. Küçük ama çok ses çıkaran bir fanatik grup olan Amerikan Siyonist Örgütü (ZOA[5]), 10 Eylül’de New York Times’a verdiği ücretli bir ilanda Ehud Barak’a sanki kendi uşağıymış gibi hitap etmekte, eğer Kudüs üzerinde müzakerelere başlamaya karar verecek olursa, 6 milyon Amerikan Yahudisinin 5 milyon İsrailli’den sayıca fazla olduğu ona hatırlatılmaktadır. İlanın dili tam anlamıyla tehditkardır, ve İsrail Başbakanı Amerikan Yahudilerinin tiksinti duyduğu eylemleri seyrettiği için azarlanmaktadır. ZOA herkesin işine karışma hakkı olduğunu düşünüyor. Yandaşları çalıştığım üniversitenin rektörüne, sanki üniversiteler ana okullarıymış ve ben de kabahat işlemiş bir çocukmuşum gibi söylediklerimden ötürü beni görevden uzaklaştırması veya sansürlemesi için düzenli olarak mektup yazmakta ya da telefon etmektedirler. Geçen sene seçilmiş bulunduğum Modern Dil Birliği Başkanlığı’ndan uzaklaştırılmam için bir kampanya başlatmış, ve bunu yaparken de bu kuruluşun 30,000 üyesine geri zekalı muamelesi yapılmıştır.

Benzer bir tarzda, Norman Podhoretz, Charles Krauthammer ve William Kristol gibi sağ kanat Yahudi akıl hocaları –ki bunlar gürültücü propagandacılardan yalnızca birkaçıdır- ne kadar zayıf veya uyduruk olursa olsun İsrail tarafından Filistinliler’e verilmesi olası tavizler karşısındaki hoşnutsuzluklarını dile getirmekten çekinmemişlerdir. Siyonizm’in bekçiliğini kendilerine görev edinmiş bu zevatın ses tonu, yüzsüz bir kibir, ahlaksız bir sofuluk ve kendini beğenmiş bir ikiyüzlülüğün bileşimidir. Çoğu Aklı başında İsrailli onlardan hoşlanmaz. Onların küfürlerini Eski Ahit’ten lanetler olarak tanımlamak peygamberlere hakaret olacaktır. Onların bitmek tükenmek bilmeyen yaygaraları ve Filistinliler’in İsrail’e karşı direnişinesunulan desteği kriminalize etme çabaları, ABD içinde sahip oldukları bir ideolojik koza bağlanabilir. Totaliter bir Siyonist için İsrail’e yöneltilen her eleştiri su katılmamış anti-Semitizmin delilidir. Eğer kendinizi tutamaz da eleştirirseniz, en şiddetli aşağılanmaya layık bir anti-semitist olarak takibe uğrarsınız. Amerikan Siyonizmi’nin Orwellci mantığı içinde, İsrail tarafından yapılan herşey Yahudi halkı adına, bir Yahudi devleti tarafından ve bir Yahudi devleti için yapılır, ama söz İsrail’e geldiğinde Yahudi şiddeti ya da Yahudi teröründen sözedilmesine izin verilmesi imkansızdır. Elbette, kesin konuşmak gerekirse “Yahudi devleti” demek yanlış olur, çünkü İsrail’in nüfusunun yaklaşık beşte biri Yahudi değildir. Medyada bunlar sanki “Filistinliler”den farklı bir türmüş gibi “İsrailli Araplar” olarak adlandırılmaktadır. Amerikan okuru ya da seyircisi bunların aynı insanlar olduğunu, yıllardır uygulanan acımasız Siyonist politikalar sonucu bölündüklerini, “İsrailli Araplar”a Apartheid rejiminin, “Filistinliler”e ise işgal ve sürgünün layık görüldüğünü nerden bilsin?

Talihsiz Ricalar

Bununla birlikte, Amerika’daki bu amansız konsensüs makinasının en kötü yanı Araplar’ın ona karşı körlüğüdür. FKÖ Körfez Savaşı’ndan sonra Mısır ve Ürdün örneklerini izleyemeyi ve Amerikan hükümeti ile mümkün olduğunca yakın çalışmayı seçtiğinde, kendinden önce iki Arap devletinin yapmış olduğu gibi büyük bir cehalet ve son derece hatalı varsayımlar temelinde kararını verdi. FKÖ’nün de yaptığı bu tip hesapların esasının ne olduğu, 1967’den kısa bir süre sonra, önde gelen bir Mısırlı diplomat tarafından bana analatılmıştı: teslim olmalıyız ve daha fazla mücadele etmemeye söz vermeliyiz –İsrail’in varlığını ve geleceğimizde ABD’nin oynayacağı belirleyici rolü kabul etmeliyiz. Arapların tarih boyunca yaptıkları gibi savaşmaya devam etmenin daha fazla yenilgi ve felaket getireceğine kuşku yok. Fakat ne o zaman ne de bugün, kendimizi Amerika’nın insafına terketmek –aslında size artık direnmeyeceğiz, size katılmamıza izin verin, lütfen bize iyi davranın demek- tek alternatif değildir. Acınası umut şuydu: Araplar eğer yeterince uzun süre “biz sizin düşmanınız değiliz” diye ağlaşırlarsa, dost olarak kabul edileceklerdi. Süregiden güç eşitsizliğini unuttular. Güçlü olanın bakış açısıyla, güçten düşmüş bir düşman eğer teslim olursa ve “daha fazla kavga edecek birşeyim kalmadı, ne olur beni bir müttefik olarak kabul et, beni biraz olsun anlamaya çalış, böylece belki daha adil olursun” demek neyi değiştirir ki?

Bu tür ricalar Amerikan devletinde sağır kulaklara ulaşamaz. ABD ile “müttefik” olma illüzyonu içinde girişilen tüm barış düzenlemeleri sadece Siyonist gücü pekiştirmeye yarayabilir. Araplar’ın neredeyse bir kuşaktır yaptıkları gibi, Ortadoğu’ya ilişkin Amerikan tasarımlarına tembelce boyun eğmek, ne ülke içinde barış ve adaleti ne de uluslararası alanda eşitliği getirir. 1980’lerin ortalarından beri, FKÖ önderliğine ve tanıştığım her Filistinli ya da Arap’a Beyaz Saray’da bir koruyucu aramanın tamamen saçma bir fantazi olduğunu, çünkü yakın zaman öncesinin tüm başkanlarının kendilerini Siyonist amaçlara adadıklarını, ABD politikasını değiştirmenin tek yolunun Siyonist kurumlaşmanın yanından dolanıp doğrudan Amerikan halkına gitmekten, Filistinlilerin insan hakları için kitle kampanyası yürütmekten geçtiğini anlatmaya çalıştım. Amerikalılar bu konuda bilgilendirilmemişlerdir ama adalet çağrılarına kulak verebilirler. Nihayette Güney Afrika’da güçler dengesini değiştiren Apartheid rejimi karşıtı ANC kampanyasında olduğu gibi, tepki gösterme yeteneğine sahiptirler. Enerji dolu bir insan hakları aktivisti olan James Zoghby bu fikri ilk ortaya atanlardan biridir. Daha sonra kaderini Arafat, ABD hükümeti ve Demokrat Parti ile birlikte çizip bu fikri tamamen terketmiştir.

Fakat FKÖ’nün bu rotayı hiçbir zaman benimsemeyeceği kısa bir süre içinde belli olmuştu. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Bu türden bir stratejiısrarı ve adanmışlığı temel alan bir politik çalışmayı gerektirir. Demokratik kitle tabanına dayanan örgütlenmelere yaslanmak zorundadır. Şu ya da bu liderin politik inisiyatifinden değil, yanlızca bir politik hareketten hayat bulabilir. Son olarak da ABD toplumu hakkında yüzeysel inançlar ve klişeler yerine gerçek bir bilgi gerektirir. Gerçek şu ki, Amerika’da kamuoyunun önemli bir kısmı Siyonizmin dehşetli retoriği ile sersemleştirilmiştir. Fakat bu kamuoyu Filistinliler’in insani, sivil ve siyasi hakları için bizzat ABD’de seferber edilen bir kitle kampanyası ile Siyonizm’e karşı çevrilebilir. Trajedi buradaki Araplar’ın böylesi bir hareketi oluşturmak için çok güçsüz, çok bölünmüş, çok örgütsüz ve çok cahil olmalarında yatmaktadır. Amerikan Siyonizm’i kendi evinde yenilmediği sürece, ABD ve İsrail ile yapılacak tüm görüşme girişimleri aynı kasvete ve itibar sarsıcı sonuca yol açacaktır.

Oslo anlaşmalarının bunu tüm çıplaklığı ile gösterdiği söylenemez. Wye ve Camp David görüşmeleri ise aynı gerçeğin bir kez daha görülmesini sağlamıştır.. Barak’ın “şimdiye dek eşi görülmemiş cömertliği” gerçekte ne içermektedir? Wye’da verilen çok sınırlı –işgal altındaki toprakların yalnızca %12’sinden- bir askeri geri çekilme sözü hiç tutulmadı ve unutulmaya terkedildi. Bunun yerine Batı medyası, Barak’ın FKÖ’ye yaptığı cömert öneriden, yani FKÖ’nün Filistinli mültecileri kendi kaderlerine terk etmesi karşılığında Batı Şeria’nın %90’ını verme önerisinden övgüyle sözetmektedir. Gerçek şudur ki, İsrail’in Batı Şeria’nın en kaliteli topraklarının %5’ini oluşturan Kudüs metropolitan alanını, diğer bir %15’i oluşturan yerleşim birimlerini, ya da yolları ve üzerinde ileride karar verilecek toprakları geri vermeye hiç de niyeti yoktur. Yüzde doksanlık cömertlik tüm bunlarçıkartıldıktan sonra geriye kalan alanla ilgilidir. Harem el-Şerif’in ortak yönetimine ilişkin büyük jeste gelince, buradaki korkunç samimiyetsizlik, 1948’de neredeyse tamamen Arap bölgesi olan Batı Kudüs’ü ve muazzam genişleyen Doğu Kudüs’ün en büyük bölümünün Arafat tarafından zaten taviz olarak verilmiş olmasıdır.

Bu utanç verici “barış süreci” parodisi, minnettar olmaları beklenen Filistinliler arasında yaygın öfkenin patlaması sonucu en azından geçici olarak kesintiye uğramış durumda. Şu anda, adaletsizlik ve baskıdan tamamen usanmış genç insanların taşları ve sapanları, kendilerine layık görülen küçük düşürücü kadere karşı cesurca direnmelerini sağlıyor. Küçük düşürücü kaderi dayatanlar sadece Birleşik Devletlerin silahlarla donattığı İsrail askerleri değil. Siyonizmle yapılan anlaşma Filistinleri ancak hayvanlara yaraşır rezervasyonlara kapatmayı hedefliyor. Bu rezervasyonların güvenliği ABD’nin askeri ve mali yardımını alan, ve CIA ve Shin Bet[6]’le açıkça işbirliği içerisinde bulunan Arafat’ın aygıtı tarafından sağlanmaktadır. Oslo anlaşmalarının işlevi Filistinlilerin kendi topraklarından artık geriye ne kalmışsa orada, tıpkı bir tımarhane ya da cezaevinde olduğu gibi tutuklu hayatı sürmeleridir. Şaşırtıcı olan bu buyruğa karşı halk ayaklanması olması değil, fakat başından beri olageldiği gibi bunun harap etme değil de barış olarak yutturulabileceğinin düşünülmesidir. Ne görevden çekilme ne de ileri gitme becerisi gösterebilen kararsız Filistin liderliği olduğu yerde debelenmektedir. Fakat emareler yeni neslin Siyonist tasarım içinde kendilerine verilen sefil ve küçültücü yerden hiç de memnun olmayacağını ve bu tasarım değişene kadar isyana devam edeceklerini gösteriyor.

[1] Resmi veya özel kuruluşlar tarafından belli konular üzerine düşünceler geliştirmeleri için oluşturulan ekipler; beyin takımı. –y.h.n.

[2] imkansız -y.h.n.

[3] American Israel Public Affairs Committee

[4] Semitik bir tanrı; ancak insanların itaat etmesi ya da kurban edilmesiyle yatışan tiranik bir güç. -y.h.n.

[5] Zionist Organisation of America

[6] 1948’de kurulan İsrail karşı haber alma ve iç güvenlik servisi. Sık sık Filistinli tutuklulara işkence yapmakla ve yargısız infazlar gerçekleştirmekle suçlanmaktadır. –y.h.n.
The New Left Review, Aralık 2000
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Okur Adayları İçin Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok EDWARD SAİD gunfrfd insanlar 13 Çrş Arl 27, 2006 9:23 am
Yeni mesaj yok Edward makaseller dolayli_tumlec İzlenesi Filmler 1 Pts Ksm 06, 2006 1:02 pm

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke