Tarih: Pzr Tem 09, 2006 9:22 pm Mesaj konusu: Felsefeye Giriş
Okumalarımı düzene oturtmak için okullardakine benzer bir sistem düşündüm. Ve Felsefeye Giriş kitabından giriş yaptım düşünceye. Ahmet Arslan diye bir prof. elimdekinin yazarı. Sağlam bir kitap. Bilgi, bilim, varlık, sanat, ahlak, din ve eğitim felsefeleri bölümlerine ayrılmış kitap. İddia ettiği gibi, hepsine eşit mesafede durmaya çalışmış. Herhangi bir görüşe ağırlık verilmemiş. Ve islam felsefecileri ihmal edilmemiş. İlgilenenlere tavsiye ederim.
Kendi adıma konuşayım. Bütün ekolleri taramayı düşünüyorum sonrasında. Ayrıca kaba taslak olarak Doğu ve Batı felsefe geleneğinin ikisine birden eğilmeyi istiyorum. Bizimkilerden Gazali, İbni Rüşd ve El Kındi özellikle merakımı cezbeden düşünürler. Gazali'yi bize daha çok sadece din alimi olarak tanıttılar. O'nun filozof yönünü malesef batıdaki akisleri sayesinde öğrenebildim. Bu da merakımı alazlandırdı. El Kındi için de 'üç kere bilge' denildiğini duyduğum andan beri merakım iyice alazlandı. Ayrıca bir batılının O'nun için, "Eğer tanrı yeryüzüne inmiş olsaydı, O'nun suretinde inerdi" ifadesi merakımı kamçılayan bir diğer unsur. Gerçi Farabi ve Sina'dan daha çok haberimiz oldu. Bir de Gazali'den. Diğerleri pek bir şey yapmamış gibi görünüyor ama bunun sadece bizim yanılsamamız olduğunu çıkarsıyorum.
Ayrıca bir şeye daha dikkat göstermeye çalışacağım. Hilmi Yavuz dillendirince düşünmüştüm üzerinde. Bizde genelde hangi ülkede eğitim görülüyorsa, O ülkenin felsefe geleneği alınıyor ve diğerlerine pek hayat hakkı tanınmıyor. Hatta dogmalaşabiliyor. Mesela Alman ekolü, İngiliz ekolü, Fransız ve Amerikan ekolleri gibi. Bizim hiç bir yere gitme olanağımız yok. Bununla beraber hepsine eşit mesafede durarak okumalarımıza dikkat etmeye çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Aynı olgu, daha kabaca olarak Doğu ve Batı'ya eğilirken de geçerli. En kaba boyutta ise diğer bilim alanlarını da ihmal etmeden hakkını vererek okumalar yapmaya çalışılmalı. Sosyoloji ve edebiyat gibi. Zaten bunlar kardeş bölümler. Ama felsefe daha temel.
Bir de felsefenin alt bölümlerine (bilgi, varlık, din, ahlak, sanat vs) hakkını vererek ayrıca incelenmeye çalışılmalı. Bu konuda gerek nesnel, gerekse de teori sunan öznel kitapları okumalı.
Dini külliyatımızın da pek bir zengin olduğunu malesef yeni öğreniyorum. (Gerçi herşeyi yeni öğreniyorum.) Maturudilik, Selefilik, Eşarilik gibi ekolleri bilmiyoruz. Fena halde gömülmüşler düşünceye. Kendi köklerimizden bihaber yetiştiğimizi görünce dehşete düştüm.
Hasılı, yıllar sürecek ve bitmeyecek bir çalışma. İşi sistemli götürmek için kendi başımıza uygulayabileceğimiz bir çalışma diye düşündüm. Allah tüm talep edenlerin ilmini arttırsın. (amin)
Kayıt: May 02, 2006 Mesajlar: 128 Nereden: Ýstanbul
Tarih: Pzr Tem 09, 2006 10:09 pm Mesaj konusu:
Sayın Poe, duanıza ben de 'amin' diyerek katılmak istedim...
Özellikle İmam Gazali'nin sadece din alimi olarak tanıtılması, simyada kıymetli bir bitkinin yalnızca çok bilinen bir iki özelliğinden bahsedip de, gerçekte ne denli hayret ve dikkate şayan olduğunun göz ardı edilmesine benziyor. Fransa'da Sorbonne üniversitesinde sırf Gazali'nin eserleri üzerine ihtisas yapmış ve ders veren Fransız profesörler olduğunu okuduğumda nasıl şaşırdığımı hatırlıyorum. Hemen 'İhya' yı alıp okumuştum, hissettiğim utanç ve kendimde gördüğüm eksiklikten dolayı...
Bir de İmam Gazali'nin yıllarca Yunan felsefesinin tesirinde kalmış olan filozoflarla mücadele ettiğini ve bu konuyla ilişkin 'tuhafet-ül felasife' isimli eserini yazdığını biliyorum...
Gazali'nin devletin bekası konseptinden hareketle hakikati teke indirgeyerek alternatif fikirleri tekfir ettiği ve dolayısıyla çoğulcu düşünceyi mahkum etmekle de İslam dünyasında güçlü filozofların yetişmesini baltaladığı şeklinde, eleştirel bir makale de okumuştum.
Size ve Hak yolda gerçeğin peşinde olan herkese kolaylıklar diliyorum. Umarım okumalarınız boyunca edindiğiniz izlenimleri bizlerle de paylaşırsınız...
Benim de en büyük sorunum felsefe okumalarını bir türlü sistematik bir temele oturtamamak. Umarım başarılı olursun sevgili Poe, çünkü çok sabır gerektiren bir iş.
Liyya sanırım aceleden kaynaklanan ufak bir hata yapmışsın. Belki aramak isteyen olur diye düzeltiyorum, Gazali'nin eserinin adı "Tehafüt-ül Felasife (Filozofların Tutarsızlığı)"dır. Buna karşılık İbn Rüşd'ün yazmış olduğu eserin adı da "Tehafüt-üt Tehafüt (Tutarsızlığın Tutarsızlığı)"tür.
Hep beraber yol alırız inşallah dostlar. Bu konuda benim de fikirlere ihtiyacım var. Açık bir master programını bile düşünüyorum. Sırf sistemli olabilmek için. Yoksa iş kendine kalırsa gerçekten çok çok zor. Zira istikrarlı olamıyorsun.
Gazali ile Farabi arasında geçmişti o tartışma benim bildiğim. Karşılıklı kitap yazmalar...
Gazali Farabi'den yaklaşık 1 asır sonradır. İbn Sina ve Farabi'ye şiddetle taarruz eder, hatta açıkça küfür'le iitham eder. İbn Rüşd de Gazali'den (on-onbeş yıl kadar) sonradır. Aralarında karşılıklı yazışma maalesef hiç olmamıştır. (Keşke olsaydı, keşke Farabi çıkıp Gazali'nin küfür ithamına cevap verebilseydi, keşke Gazali çıkıp İbn Rüşd'ün Tefahüt'üne yanıt verebilseydi. İşte o zaman bu eşhas dogmalaştırılamaz, takım tutar gibi ben Gazzali taraftarıyım, ben İbn Rüşd taraftarıyım denilemezdi.)
Kemal Alemdaroğlu bile bir zamanlar safını ilan etmiş "İslam dünyası Gazali'nin Farabi'ye galebe çalması nedeniyle geri kalmıştır, Farabi galebe çalsaydı herşey çok farklı olurdu" anlamında laflar edebilmişti.
Kayıt: May 02, 2006 Mesajlar: 128 Nereden: Ýstanbul
Tarih: Pts Tem 10, 2006 11:09 am Mesaj konusu:
Aslında taraf tutma durumu bu filozofların yaşadığı dönemde başlamış galiba. Hatta İbni Rüşd döneminde Avrupalı düşünür ve bilim adamları İbni Rüşdcü olanlar ve olmayanlar şeklinde tasnif ediliyormuş. Buna göre tercihler yapılmış gibi; İslam alemi Gazalici, Avrupa dünyası İbni Rüşdcü...Muhalefetin susturulması adına İbni Rüşd'ün sürgüne gönderilerek gayrımüslimlerin yanında ikamete zorlanması da, toplumun selameti adına verilmiş bir karar mahiyetinde...
Hakikaten kültür zenginliğimizi yeniden gün ışığına çıkararak, incelemeye tabi tutmak çok anlamlı. İslam dünyası Batı medeniyetinin hegemonyasında olan bilim, sanat, teknik ve felsefeye alternatif, direniş ve uyanış ruhunu arttırarak kadim geleneğimizi kritikle beraber yeniden keşfederse tüm insanlığa hizmet etmiş olacaktır. Gerekirse bireysel okumalarda bulunularak bu işe başlanılmış olsun...
Elimde Felsefe Konuşmaları (akçağ yayınları) adlı güzel bir çalışma var. Eski bir basım. Çok eski. Ama belli başlı meseleler üzerinde makaleler var ki, çok güzel. Mehmet Aydın orda İslam dünyasındaki geleneksel felsefenin kaderini betimlemiş, ki çok güzel. İnşallah paylaşmayı düşünüyorum. Kısa ve öz. Mesela şu tesbiti bile başlı başına üzerinde düşünmeye değer:"İslam dünyasında kelam ve tasavvuf çok gelişmiştir. Düzenlemediği hiç bir ayrıntı yok gibi. Bu yüzden..."
Emile Boutrox'nun Zorunsuzluk doktirini ve ilimler eleştirisi (determinizmin eleştirisi de diyebiliriz), Kenan Gürsoy'un SARTRE ATEİZMİNİN PROBLEMLERİ gibi zindeliğini hiç bir zaman kaybetmeyen konular işlenmiş. Popüler felsefe diyebiliriz bunlara. Zaten biz de felsefeci olamayacağımıza göre..
Ha unutmadan, Mehmet Aydın, Gazali'nin suçlandığı gibi düşünceyi tıkamadığını, ama ideolojik davranarak bazı şahısları küfre düşmekle itham ettiğinden dolayı bir korkunun kök saldığını belirtiyor, ki bu da önemli bir tesbitti.
Kayıt: May 02, 2006 Mesajlar: 128 Nereden: Ýstanbul
Tarih: Cum Tem 21, 2006 6:49 pm Mesaj konusu:
Okumaya ve ilginç tesbitleri bizlerle de paylaşmaya devam ettikçe belki bir takım soruların cevabını hep beraber bulabiliriz Poe. Örneğin, İslam dünyasında batılı filozof ve bilim adamlarını dengeleyecek düşünür ve ilim adamları neden çıkmıyor? sorusunu yanıtlayabiliriz. Ya da tüm o okumalar neticesinde sen bir filozof olup çıkarsın ve biz de sonunda bir Decartes'in, Kant'ın, Newton ve Hegel'in koskoca İslam dünyasında niçin dengi yok, diyerek ağıt yakıp dövünmekten sayende kurtuluruz...
Yıllardır geçmişimizdeki düşünürlerimiz ve alimlerimizle övünüp duruyoruz; Efendim Molla Fenari'nin ontolojisinin yanında Hegel'in, Sühreverdi'nin varlık anlayışının ve düşüncesinin yanında Heidigger'in ontolojisi ve felsefesi karikatür kalır. O zaman sormak gerekir, madem bizim düşünürlerimiz Batıdan üstündür, neden şu an İslam dünyası düşünce ve bilim üretemiyor?...Hatta Cemil Meriç'in tesbitiyle, hiç birimiz kendi kültürümüzün dehası olan İbn-i Haldun'u bile doğru dürüst anlayacak güçte değiliz...
Korkarım sorunumuz kendimizle ilgili. Yine sayın Poe'nun bir başka forum başlığı altında rastladığım itirafı, aşağılık kompleksi ile ilgili...Üzerine set çekilen bir mirası yeniden kazanmanın çabası içerisinde olmalıyız. Bu da daha çok okumakla ve konuşmakla olacaktır inşallah.
Bu arada İslam dünyasındaki geleneksel felsefeyi konuşmakla işe başlamak iyi fikir. Çünkü geleneği ilahlaştırıp eleştiriel süreçten geçirmeyenlerin yukarıdaki sorulara net bir cevap veremeyeceği yönünde iddialar var. Bu konudaki görüş ve tesbitleri konuşmak ümidiyle...
Ne acıdı ki Heidegger, Aristo'dan sonra Avrupa'ya filozof gelmediğini itiraf etmiştir. Felsefe bir düşünce çalışmasıdır. Felsefe, bilim karşısındaki yetersizliğini gidermek için bilimin yönetmlerini kullanmıştır. Artık düşünce değil düşüncenin çalışması yapılmaktadır. Bir sistem haline dönüştükten sonra düşüncenin kendisinden fayda beklemek olanaksızdır.
Bu manada Hegel gibileri düşünür olmadıkları için filozof değillerdir. Dikkat ederseniz Sartre, Hegel, Kant gibileri kendilerine özel bir düşünce sistemi oluşturmuştur. Kimi varoluşçudur, kimi nihilsittir, kimi tarih felsefesi yapar.
Fakat doğuda böyle değil. Doğudaki düşünürler sadece düşünce eylemini gerçekleştirirler. Filozoflar onlardır.
Batıdakiler teknolojinin getirdiği faydalardan dolayı alternatifsiz filozof gibi dururlar.
Kayıt: May 02, 2006 Mesajlar: 128 Nereden: Ýstanbul
Tarih: Cum Tem 21, 2006 7:31 pm Mesaj konusu:
Sorun bu noktada başlıyor işte. Felsefe denildiği zaman, kendi içimizde bile akla Hegel, Kant, Decartes geliyor da neden Gazali, Farabi, İbn-i Rüşd, İbn-i Haldun, İbn-i Arabi vs. gelmiyor? Kendi kaynaklarımızdan beslenerek düşünce üreten ve çağdaşımız olan filozoflarımız neden yok? Neden hem alim hem de filozof olabilecek derinliğe ve ilme sahip şahsiyetler yetişmiyor, oysa kültür zenginliğimiz ortada...Meydanı boş bulan Batı kendi atlarını koşturuyor ve bizimkiler de bu at yarışında bahis oynamakla meşgul; Hegelciler, Kantcılar vs... Muhammed İkbal'in zamanında Hegel hayranı olarak, onun felsefesi üzerine ihtisas yapması ve nihayetinde "ansızın ışık üzerime doğdu" diyerek Doğu'yu kucaklama anlamında Gazali, İbn-i Arabi ve Mevlana'ya yoğunlaşması oldukça anlamlı değil mi? Muhammed İkbâl gibi filozofların İslam dünyasında daha fazla yetişip boy göstermesine şiddetle ihtiyacımız var.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız