Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 318 Üye Adayı ve 12 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Gazete Kültürü
 ERTELEYEN ÖĞRENCİ PSİKOLOJİSİ
 İnci Dakikaları
 Nazi-Yahudi denklemi
 Savaşçı 1
 Bıraksana
 Erbuğ
 TİSVA
 Tanrı ve şeytan
 Tuvalet
 Kıyametin kopması zamana ve mekana mı bağlıdır?
 ...
 Hangi karakter olmak isterdiniz?
 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Emperyalizm, Projecilik ve Sol


Emperyalizm, Projecilik ve Sol

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Sosyoloji
Yazar Mesaj
unlem_isareti
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jul 08, 2006
Mesajlar: 1126

MesajTarih: Çrş Tem 19, 2006 8:09 pm    Mesaj konusu: Emperyalizm, Projecilik ve Sol Alıntıyla Cevap Ver

Sömürünün derinleştiği ve tüm dünyanın "artı değer sistemine" yer yer "incelikli" yer yer "eski usulde" entegrasyonunun yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Sömürgecilik yalnızca "dışardan" ve "zor kullanarak" değil, gerektiğinde "inceden inceye" ve "akıllı" artık. Egemenler artı değer sömürüsünü yaygınlaştırmak ve dünyanın her yerine sermayenin ideolojisini "yerleştirmek "için coğrafyalardan başlayarak, halklara ve tek tek kişilere "saldırmaktadır". Bu saldırının şimdi Ortadoğu'da olduğu gibi cebren ve Türkiye'de olduğu gibi hile ile yaşandığı herkes tarafından bilinmektedir.

Bir yandan kapitalizmin ilkel birikim dönemlerinde yaşandığı gibi vahşi bir yeniden proleterleştirme diğer yandan bu vahşetin sonucu olarak ortaya çıkacağı artık egemenler tarafından da "adları gibi" bilinen isyan potansiyelinin "sibobu" olacak çeşitli yapılanmalar oluşturulması, bu incelikli sömürü sisteminin görüntülerinden birisidir. Dünyadaki sosyalizm deneyimleri sonucu ortaya çıkan, bir bakıma egemenlerin "sus payı" sosyal haklar tırpanlanırken, sömürü sistemi "temiz yüzlü" bir muhalefet yaratarak vahşi kapitalizmin çeşitli söylemlerle "ehlileştirildiği" bir dünya sistemi yaratmaya çalışmaktadır.

Yaşanan bu süreçte, emperyalizm, sermayenin girdiği her yeri ve her ilişki biçimini sermayenin "arka bahçesi" haline getirirken, Türkiye'de sömürünün bu derin ve çok yönlü biçimini ve muhalefeti tartışmak gerekmektedir. Sol, sermayeye doğru direksiyonu kırmışken, tartışmayı ABcilik, anti IMFcilik veya Amerika karşıtlığı üzerinden yürütmek, sermayenin incelikli yöntemlerinin yanında "kaba" ve eksik kalmaktadır. Sistem denilen ahtapot, kendi alternatiflerini içinde yaratarak, emekten yana muhalefeti kendi istediği gibi şekillendirerek sarmaktadır. Neo-liberal dünyanın vahşileşen ulus devletlerini, "insan haklarına saygılı", "yoksulluğa karşı", "demokratik" bir hale getirerek "adam etmiş" sivil toplum kuruluşları, gerek söylemleri gerekse iç ve dış finansörleri sayesinde yürüttükleri projelerle sistemin "iç alternatifi" olarak sömürü düzeninin yumuşak yüzünü oluşturmaktadırlar.

Yeni dönem sömürü ilişkileri çerçevesinde, STKcılığı, projeciliği ve solun bu dalga karşısında konumlanışını tartışmak, yaratılacak düzen dışı ve düzen karşıtı bir muhalefetin tüm olanakları, etkileri ve biçimleriyle yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir.

emperyalist yeniden yapılanma ve STK'lar

Kapitalizmin ilkel birikim döneminde emekçi yığınlarını kanlı ve zora dayalı yöntemlerle mülksüzleştirmesine benzer biçimde bugün "yeniden birikim" süreci olarak adlandıracağımız bir süreç yaşanmaktadır. Bu kez merkezi devletten kaynaklanan baskı ve şiddet incelmiş ve uluslararasılaşmıştır.

Sermayenin dolaşımı gittiği her coğrafyayı sömürgeleştirmektedir. Bugün yeni sömürgecilik yöntemlerinin yanında, demokrasi çığlıkları ardından klasik sömürgeciliğin açık işgal yöntemleri de uygulanmakta, bu şekilde zapturapt altına alınan halklar, proleterleştirme ve mülksüzleştirme sürecinin parçası yapılmaktadır. Dünya çapında, ulusal kurtuluş mücadeleleri sonucu terk edilen ve daha zekice yöntemleri keşfedilen ve uygulanan klasik sömürgeciliğin açık işgali, basit bir zor kullanmanın ötesinde, emekçi halkları emperyalist sisteme katmak için her yolun kullanılabileceğinin bir göstergesidir. Sermaye tüm toplumsal ilişkileri "sömürmek" saikiyle, paranın iktidarına dayalı bir sistem kurmakta ve her toprak parçasını, her insanı bu sistem içine "bir şekilde" sokmaktadır. Dünyanın tüm toprakları işgaller, sosyal politikalar hatta bilimsel araştırmalar ile bu sömürü sistemine katılırken, üreten ya da tüketen her insan çeşitli yönlerden bu sistemin bir parçası olmaktadır.

Artı değer sömürüsüne tüm ilişki biçimleriyle entegrasyon için "uygun" toplumsal koşullar yaratılması amacıyla kendisi de bir "proje" olan sivil toplum kuruluşları(STK), sistemin derinleşmesine hizmet eden unsurlardan biridir. Dünyada neo-liberal politikalar doğrultusunda yeniden yapılandırılan ulus devletler karşısında pek çok işlev yüklenmiş olan STK'lar sömürü sistemine eklemlenmenin yürütücüsü olmaktadırlar.

Krizi doğasında taşıyan sermaye, girdiği coğrafyalarda belirli istikrar koşullarının oluşmasını, açık, şeffaf ve "yollu" bir idarenin güvenceye alınmasını ve bu şekilde dünya çapında piyasa demokrasisini hedeflemektedir. Bunun için STK'lar yoluyla, oligarşik devleti törpüleyerek, sermaye akışı için uygun zemin hazırlamaktadır. 90'larda pek moda olan insan hakları, demokrasi kavramlarının sermaye tarafından kullanımı yine aynı amaca hizmet etmiştir. Bu söylemlerin sonucu olarak sömürü ilişkileri biraz daha derinleşmiş ve yaygınlaşmıştır. Artık "rasyonelleşen" sermayenin önündeki engelleri aşmak ve yolunu çizmek için kendi bağrından kopartarak dünya halklarının önüne koyduğu illüzyonlardan biridir STK'lar.

Satış düzeninin nesnesi haline getirilen insan, düşünme biçiminden yaşam tarzına sömürü ilişkileri içinde biçimlenmekte ve tek başına bile burjuva ideolojisinin sürdürücüsü olmaktadır. Kişi her yönüyle sistemin içinde olmasının yanında sistemi meşrulaştıran en önemli unsurdur da. Tam da bu noktada "bireyin devlet karşısındaki özerkliğine" sahip olmasını amaçlayan STK'lar, devletin çıplak egemenlik alanı dışında kalan yetkilerini üstlenmeleriyle "insancıl kapitalizm" yanılsamasını yaratarak sistemin sürekliliğini sağlamaktadır.

STK'lar, belirli mekan ve zamanda bir ihtiyacı veya ihtiyaçlar demetini karşılamayı amaç edinen, böylelikle kamunun yönetimine "katılan" kuruluşlardır. STK'ların amacı, kendi deyimleriyle "çoğulculuk, bağımsızlık, dayanışma, toplumsal bilinçlenme, katılım, eğitim, sorumluluk ve yetki devri unsurlarının gelişmesi"dir. "Kendi çıkarlarını savunmak" ve "devletin hegemonik alanı karşısında yeni özgürlük alanlarını ele geçirmek için mücadele eden" STK'lar, sermayenin bir "projesi" olması hasebiyle, hiçbir zaman gerçek bir özgürleşme mücadelesinin öznesi olamazlar. Sömürü ilişkilerinde "devlet eleştirisi" söylemlerle "devlet karşısında" bağımsız bir güç olarak görünseler de, devletin temsil ettiği ilişkiler sistemine ve sermayeye göbekten bağlıdırlar. Diğer yandan STK'lar, sermayenin bu yeniden birikim sürecinde, devletin sermaye tarafından doğrudan denetimini sağlamaktadırlar.

Ulus devleti yeniden yapılandıran, toplumsal ilişkileri yeniden düzenleyen sermayenin bu yeni "yönetme stratejisi" sonucu, para ilişkilerinin tüm biçimlerinin etkin olduğu iktidar alanlarına STK'lar da dahil olmakta, böylece devlet karşısında özerkleşmeye çalışan "bir avuç birey" bu iktidar alanlarının varlığını sürdürmekte ve onları meşrulaştırmaktadır. İktidarın meşrulaştırılması, toplumsal bilince iyice yerleşen para sisteminin meşrulaşmasından başka bir şey değildir.

STKcılık, projecilik ve yeni dönem muhalefeti

Kırıp döken, bölgeselleşen, vahşileşen ya da modernize olan ama her koşulda sömürgeci sermayenin dünya üzerindeki sistemini meşrulaştıracak ve bu sistemin devamlılığını sağlayacak araçlardan biri olan STK'lar Türkiye'nin son 10 yılına belirgin bir şekilde damgasını vurmuşlardır.

Türkiye muhalefetinde "demokratik kitle örgütü" söyleminden "sivil toplum kuruluşu" söylemine geçiş ise henüz o kadar eksi değil. Kavramların bu değişimi basit sözcük değişiklikleriyle açıklanamaz. Kavramların değişimi düşünme biçiminin değişimidir. Egemenlerin kavramları da pazar ilişkileri gibi ideolojik bir hegemonyanın nedeni ve sonucudur. Kavramları kullanma biçimimiz ve hangi kavramları kullandığımız, sömürü sistemi ile kurduğumuz ilişkinin niteliğinin bir göstergesidir. Muhalefette STK kavramsallaştırmasının kullanımı sadece "yaygın/anlaşılabilir olanı kullanma" hali değildir, aynı zamanda muhalefetin bilinç kaymasının da sonuçlarından biridir. Demokrasi, insan hakları, eşitlik ihracının ya da gerçekte bir toplumsal devrimin taleplerinin sermaye birliklerinden, uluslar arası kuruluşlardan geleceği beklentisinin bir sonucu da STKcılıktır. Bireyi öne çıkaran, yurttaşlık/demokrasi söylemleri ve iktidara ortak olma/iktidarı paylaşma niyetleriyle STKcılar, sol muhalefet içinde esen liberal rüzgarları da arkalarına alarak, "yeni dönem muhalefeti" örgütlemektedirler.

Kamusal bir "derdi" olan ve bunun için gerekli kaynağın tamamından yoksun olan STK'lar, dertlerini projelendirip, kendilerini fonlayan, bağış yapan, hibeleyen bir finansörün kanatları altında projeler yapmaktadırlar. Proje, STK'nın "vizyonu doğrultusunda", "sosyal değişimi amaçlayan", "toplulukların gelişiminde rol oynayan" ve sivil toplumun gelişmesini sağlayan bir araç olarak tanımlanmaktadır (STK'lar ve Projeciliğe "içerden" bir tartışma için; 13-14 Aralık 2002 tarihlerinde yapılan "PROJELER, PROJECİLİK VE SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI SEMPOZYUMU"nun Heinrich Böll Vakfının desteğiyle Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı tarafından yayınlanan notları "değerli" tespitler içermektedir).

Türkiye'de STK'lar eliyle yürütülen projeler, 90'ların başında, hibeler yoluyla "cesaretlendirici" nitelikte olmuş, daha çok insan hakları ve demokratikleşme alanında eğitim, sempozyum, yayın ve araştırma ile sınırlı olan projeler, zamanla daha "işlevsel" nitelikteki projeleri de kapsayacak şekilde gelişmiştir. Türkiye topraklarının emperyalist sistemle bütünleşme sürecinde köşe taşlarından olan projeler, "ince işleri" devlet idaresine bıraktıktan sonra, toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesi ve entegrasyon için gereklidir ve yıllardır desteklenmektedir. Türkiye devleti ve STK'lar uzun zamandır, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği'nin çeşitli programları, Dünya Bankası, vakıflar ve daha pek çok uluslararası kuruluştan fonlanmaktadır. Yürütülen projeler ise bireylerin "düşlerini gerçekleştirmek"ten çok sistemin gediklerini mumlamak ve olası "tehlikeleri" engellemek için kullanılmaktadır. Çünkü sermaye düzeninin yarattığı yoksul insan tehlikelidir; rehabilite olması, "kendi kendine yetmesi", meslek edinmesi ve daha çok ve nitelikli çalışması, küreselleşmeye ayak uydurması, "sokaklardan toplanması" gerekmektedir.

Sivil toplumu, bireysel özgürlüğün ve sözleşmeyle bağlanmış ilişkilerin kalesi olarak gören liberalizmin kuruluşları da merkezi otorite ve vatandaş arasında "arabuluculuk" yapar, başka araçlarla "sesini yeterince duyuramayanların" sesi olarak hareket eder. Bu STK'ların, emperyalist birliklerden, spekülatör vakıflarından, uluslar arası kuruluşlardan beslenerek ürettikleri projeler de (her tür) yokluktan bunalan kitleler içinde "iyileşme" olarak görünür. Oysa iyileşen sadece sistemdir.

Avrupa Konseyi'nin "STK'lar ve Türkiye" raporunda belirttiği gibi, sivil toplum, yönetimde yeni açılımların, işbirliklerinin, sorumluluk paylaşımının, şeffaflığın; toplumda ise "uzlaşmanın motoru" olmaya adaydır. Projeler STK'ların etkinlik alanını genişleterek, daha çok kişinin ama hep "bir avuç" bireyin "yönetime katılmasını" sağlar. Bu da kimlerin, hangi koşullarda seslerini duyuracaklarının sistem tarafından belirlenmesi anlamına gelmektedir. Bir noktadan sonra STK'lar "kendileri için demokratik kitleciklere" dönüşürler.

projecilik ve sol

Sol muhalefetin sistemle kurduğu ilişkinin bir biçimi de projeciliktir. STK'laşma dalgasının yanında, toplumsal dertlerine kaynak bulamayan muhalefet, soluğu finansörlerin kapısında almaktadır. Avrupa Konseyi'nden, Soros Vakfı'ndan vs. fonlanan bu projeler, toplumsal dertlerin, muhalefet söylemlerinin ve biçimlerinin düzen içine çekilmesi ile sonuçlanmaktadır. Hiç kimse aş yediği tabağı pisletmemekte, bir süre sonra da bu finansman/fonlama ilişkisi bağımlı bir ilişki halini almaktadır. İster projeler ister başka araçlarla olsun, emperyalist sistemle kurulan her düzen içi ilişki veya para ilişkisi, muhalefeti de para sistemi değerleri çerçevesinde yeniden şekillendirmekte ve mutasyona uğratmaktadır. Bu yeni muhalefet biçimi, söylemleri ve sınırlarıyla sisteme göbekten bağlıdır ve onun sürdürücüsü olmaktadır.

Dünya devrimlerini en az özneleri kadar iyi bilen egemenler, yeni bir dünya sistemi yaratırken en ufak bir boşluğa bile tahammül edemediler. Sistemin doğal gediklerini tıkayacak bir araç da muhalefettir. Umut yokluğunun emekçi halkların fikrine saplanması bu kapitalist dayatmanın karşısında devrimin önünü açar. Devrimi engellemenin yolu olarak egemenlerin sola, muhalefete ve umuda ihtiyaçları vardır. Bir şeylerin güzel gittiği fikri ve gelecek umudu her zaman "sıcak" tutulmalıdır.

Emperyalistler tarafından fonlanan projeleri yürüten muhalefet, bir yandan egemenlerin bu ihtiyacını karşılarken, diğer yandan emekçi halkın isyan potansiyelinin sibobu olarak ezilenler ve ezenler arasındaki ilişkiyi ezenler lehine dengelemektedirler. "Paralanarak" bilinci kayan ve para ilişkileri sistemine kaynak makinesiyle "kaynatılan" muhalefet, sistem içinde, egemenlerin çizdiği sınırlar içinde ve "gerektiği kadar" muhalefet etmeyi sürdürmektedirler.

Sol, sistem içinde, egemenlerin "umut taşeronluğu"nu yapmaktadır. Emekçi halkın sistemle kurduğu düşünsel ve yaşamsal ilişkilerde ortaya çıkan çatlaklara sızan sermaye, solu da muhalefeti de özel sermayenin etkinlik alanı haline getirmektedir. Bu şekilde sosyalist değerlerden ve devrim ufkundan uzaklaşan muhalefet, gündelik nefes almalar ve sistem içi sözde kazanımlarla emekçi halkların sömürülmesine, kandırılmasına araç olmaktadır.

Sol, projeler yoluyla, halkların dilencileştirilmesine de araç olmaktadır. Tüm umudunu uluslar arası bir kuruluştan veya herhangi bir STK'dan gelecek üç beş kuruş paraya, "özgürlüğe", "mesleğe" bağlayan emekçi halklar, kolektif dilencileştirme politikasının öznesi olarak özgürleşme mücadelesinden giderek uzaklaşmaktadır. Kendi özgürlükleri için, onları proleterleştiren ve mülksüzleştiren sermayeye avuç açan emekçi halklar gibi muhalefet de finansörlerine el açmaktadır.

Sorun, finansörlerin ulusal veya uluslar arası olmasından öte projeciliğin mantığı ile ilgilidir. Gerçekte bir devrimin talepleri olabilecek insan haklarının, demokrasinin, yolsuzlukla mücadelenin, yoksulluğun ortadan kalkmasının egemenler tarafından finanse edilen projeler yoluyla hayata geçirilmesi, kavramların ve devrimin içini boşalttığı gibi, toplumsal devrim mücadelesi yolunda yürüyen hareketlerin de içlerini boşaltmaktadır. Kapitalist ilişkilerin girmediği tek bir boş alan kalmadı. Umudu da sermayeleştiren projeler ile emekçi halkların hayalleri satın alınmakta ve muhalefete de içinde oynayacağı "kum havuzu" hibe edilmektedir. Düzenin her yerde ve her ilişki biçiminde olduğu bir yerde düzen dışı ve düzen karşıtı olmak imkansızlaşmaktadır. Dili, potansiyeli, yaratıcılığı ve "militanlık düzeyi" düzen tarafından belirlenen sol, toplumsal devrim düşünden uzaklaştırılmaktadır. Sol muhalifler ise, emperyalist kurumlarla kurdukları proje bazlı ilişkiler sonucu, sistemin "liberal bireyleri" haline gelerek, emek mücadelesinin "sınıfsal" ve "organik" olarak dışında konumlanmaktadırlar.

Toplumsal devrim düşünden uzaklaşan sadece muhalefet değildir. Kendilerini sistemden çalan devrimci kadrolar da, bilinç kayması yaşamaktadır. Su bulanıklaştıkça, ona bakan gözler de bulanmakta, bunun sonucu olarak sistemin bir noktasından kendini kopararak özgürlük mücadelesine girişmiş olan devrimciler, başka bir yönden ve daha sıkı biçimde para ilişkilerine dahil edilerek sistemin içine alınmaktadırlar. Hayattaki değerini para olarak belirleyen devrimcilerin yaratacağı bir devrim söz konusu değildir. Böyle bir devrimin gerçekleşeceği varsayılsa bile bu devrim hiçbir zaman gerçek anlamda verili kapitalist ilişkilerden tam bir kopuşu gerçekleştiremeyeceğinden baştan ölü doğacaktır.

Projeler, egemenlerin parasını "çalarak" halka dağıtma yolu olarak da sempati toplayabilmektedir. Emperyalistlerle kurulan proje ilişkileri, rızaya dayalı bir ilişki olduğundan hiçbir zaman "hırsızlık" fiilini oluşturamaz. Eğer ormandan geçen soylular Robin Hood'a keselerini uzatmış olsalardı, böyle bir efsaneden haberdar olmazdık. Bu durumda "uyanıklık" yapıp onlardan "para koparmaya" çalışmak sadece egemenlerin işini kolaylaştırır. Egemenler, projeleri finanse ederek, kısa vadede muhalefetin iradesini ve emeğini, uzun vadede de rehabilite edilmiş bir halk, uslanmış bir "sol" ve uygun piyasa koşulları satın almaktadır. Onların parasını "kullanarak" bir şeyler yapmak niyetiyle kurulan her para ilişkisi, kapitalist ilişkilerin varlığını ve bu varlığın neo-liberal politikalarla sürdürülmesi durumunu meşrulaştırmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Kısa vadede dilencileştirilen kitleler, uzun vadede sisteme daha da bağımlılaştırılarak sistem içinde tutulmaktadır. Bu ise para iktidarının devrimci söylemlerle sürdürülmesidir.

Neo-liberalizmle bu uzlaşma hali, emekçi halkın isyan fikrinde derin yaralar açmaktadır. İşlenmemiş, gizil isyan potansiyeli, yaşamı sorgulamaktan ve değiştirmekten kaçınmaya başlar. Böylece "isyan" kavramının da içi boşalır ve tükenir. Kendi öz gücüne inanmayan kitlelerin devrimine hiçbir tarih tanıklık etmemiştir. Fatsa'da "çamura son" kampanyası Avrupa'dan, Soros'tan veya Başbakanlık'tan fonlansaydı bugün Fatsa, bir sosyalizm deneyimi olarak efsaneleşemezdi.

son söz

Her şeyin tüketildiği bir çağda yaşıyoruz. Sermayenin bütün iktidar biçimleri, yolu paradan geçen herkesi kucaklıyor. Sömürü düzeninin acısını sosyal yardımlarla, meslek eğitim programlarıyla, demokrasiyle, insan haklarıyla, bilinçlendirilen vatandaşlarla, "sivil" bir toplumla pansuman etmek için egemen ideoloji tarafında yürütülen projeler, emekçi halkların ve devrimci hareketin sistemden kopuş olanaklarını yok etmektedir.

Bugün ihtiyacımız olan bir avuç emperyalist parasıyla günü kurtarmak değil, para sisteminin bütününü sorgulayan ve onu tümden reddeden bir devrimci hareket yaratmaktır. "Sömürülen ve ezilen kitlelere" özgürlük "taşımak" onları köleleştirmekten başka bir işe yaramaz. "Özgürleşmenin yegane sahici formülü kendini özgürleştirmedir". Tüm bağımlılık ilişkilerini reddeden, sermaye iktidarına karşı devrimci ütopyalarını "kollayan" ve emekçi halkların özgürleştirici potansiyelinden başka bir güce inanmayan, kapitalizmin "göreli" özgürlüğüne değil ezilenlerin özgürlük mücadelesine sahip çıkan düzen dışı ve düzen karşıtı bir devrimci hareket, her şeyin içinin boşaltıldığı bu zaman diliminde, toplumsal devrimin önünü açacak ve içeriğini doldurabilecektir.



Duygu Hatıpoğlu
Başa dön
fadim
Forum Admin


Kayıt: May 27, 2006
Mesajlar: 2840

MesajTarih: Çrş Tem 19, 2006 9:57 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Reel sosyalizmin başarısızlıklarının yaşandığı bu dünyada,devrimciler kendilerini nasıl neo liberalizmden veya kapitalizmin ince ayar zaptu raptından koruyacaklardır.Öyle hijyenik bir ortam ve yaşam sahasını doğal olarak nasıl bulacak ve teneffüs edeceklerdir?

Yazının son paragrafına kadar her şey çok güzel açıklanmış. Ama emperyalizme direnme noktasında ciddi alternatifler getirecek devrimci anlayış yine sefalet içinde...Maalesef durum bu Exclamation
Başa dön
unlem_isareti
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jul 08, 2006
Mesajlar: 1126

MesajTarih: Çrş Tem 19, 2006 10:02 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Zaten sorun çare bulmakta. Kapitalizmin beslendiği kaynak bizzat insan kanı. Bu nedenle onu yok etmek, insanlığı yok etmek demek. Tek çare İsmet Özel'in de dediği gibi, yokmuş gibi davranmak.
Başa dön
fadim
Forum Admin


Kayıt: May 27, 2006
Mesajlar: 2840

MesajTarih: Çrş Tem 19, 2006 10:07 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Flash Flash!!!!!!

Yeniden vizyonda.

ÜÇ MAYMUN!!!!

Directed by: UN/BM,WORLD BANK,UNESCO,FAO,AB ve yerli işbirlikçileri.
Başa dön
unlem_isareti
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jul 08, 2006
Mesajlar: 1126

MesajTarih: Çrş Tem 19, 2006 10:09 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Rolling Eyes
Başa dön
fadim
Forum Admin


Kayıt: May 27, 2006
Mesajlar: 2840

MesajTarih: Çrş Tem 19, 2006 10:18 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yani yokmuş gibi davranan üç maymun:

Görmedim/Duymadım/Susuyorum.

Filmin sponsorları ve Casting yukarıda.
Başa dön
unlem_isareti
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jul 08, 2006
Mesajlar: 1126

MesajTarih: Çrş Tem 19, 2006 10:35 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yokmuş gibi davranmak, yani kaale almamak. Reklam piyasasını takip etmemek, modaya uymamak. Markalaşmamak. Günübirlik yaşamamak. Kendini pazarlama stratejilerinin parçası gibi görmemek. Kapitalizmin gerekleri bunlar. Bunlara yokmuş gibi davranıp hayatımızı ona göre belirleyelim demek istemiş herhalde.
Başa dön
fadim
Forum Admin


Kayıt: May 27, 2006
Mesajlar: 2840

MesajTarih: Çrş Tem 19, 2006 10:55 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Kapitalizme ve küresel pazara bireysel direnişde bu bir yol tabii ki.

Kollektif direniş maalesef çok zor.Çünkü kollektif bir şuur tesisi ancak depremde,felakette,milli maçta ve milli bir savaşta kısmen ve konuya endeksli olarak ortaya çıkıyor.

Maymunlar artıyor ve uluslararası koruma altında.
Başa dön
fadim
Forum Admin


Kayıt: May 27, 2006
Mesajlar: 2840

MesajTarih: Çrş Tem 19, 2006 11:13 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Konunun STK lar kadar STK'ları da besleyen ÇUŞ lar yani çok uluslu şirketler açısından da değerlendirilmesinde fayda var.

Özellikle de yerelleştirme/özelleştirme/yabancılaştırma döngüsünde ÇUŞ lar hakim ekonomik düzenin en iyi taşeronu olmaktadırlar.

Kamu yatırımlarının dış kredi ve yerli/yabancı konsorsiyumlar aracılığı ile yapılmasında daha etüd-fizibilite aşamasında kredi ve hibe adı altında dış kaynak kullanımı sözkonusudur.Bu durumda kaynağı sağlayan fizibilite çalışmalarını yönlendirmekte;ulusal sektörün rekabet şansını azaltan yüksek maliyetler kamu otoritelerinin önüne konulmaktadır.

Özetle Siz bu kaynaklarınızla bu yatırımı yapamazsınız diye yabancı sermaye ve tüm artı değer sağlayacak mekanizmalar alternatifsizmiş gibi manipulasyona gidilmektedir.

Matruşka bebekler gibi her bebeğin ayrı bedeli olmaktadir.

Sömürü, kazı bekleyen tavuk sahibinin şark kurnazı ince taktiğini işe yaramaz hale getirmekte; tavuk da sahibi olarak bizler de ciyaklata ciyaklata yolunmaktayız.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Sosyoloji Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke