[quote="Dimitri"]nihat genç samimi değilse eğer, samimiyet diye birşey yok..[/quote]
imza...
Ve kısa bir not: Holding patronlarının kucağında yazılar yazan yazarlar güruhunun yönlendirdiği kültür ortamında, Nihat Genç ismi, bir yazın onurudur...
Nihat Genç yeni yeni nemalanma yöntemini buldu ve bu işi sevdi devam ettiriyor da. Duygusal pozlara girip her hafta aynı konularda farklı cümlelerle göz yaşı dökme provası yapmak samimiyetse en samimi kişiler sabah programındaki kadınlar. Hele islam kaygısı taşıdığını sanan kişilerin de beğenmesi yok mu bu adamı... İsmalı tasavvufdan ( ki islamın tasavvufla uzaktan yakından alakası yoktur ) ibaret göstermeye çalışan ve gösteren bir kişinin neresi hangi kaygıyla beğenilir anlamam.
Bu başlıkta ki Nihat Genç hariç herkese saygılar.
islamın tasavvufla ilgisi yoktur demek çok iddialı ve mesnetten yoksun olmuş bence..ayrıca nihat genç in islamı tasavvuftan ibaret gibi göstermeye çalıştığı sözünede katılmıyorum..nihat genç yüzlerce yıllık süreç içinde oluşan islam kültürüne atıfta bulunuyor sık sık.(aynı ifadelerle olmasa da)..ve bu oluşan islam kültürünün içindeki şahikalardan birisi de islam tasavvufudur ki ona sıkça değinmesinin nedeni de budur...
hocam burda temel bir yanlışınız var bence...bir kere islama tasavvufun hindu ve türk kültüründen girmesi söz konusu değildir. islamiyet öncesi türk kültüründe tasavvufu nerede gördünüz, bizede gösterirseniz seviniriz..ayrıca hint kültüründen almaya da gerek olmadığı kanaatindeyim, zira ortadoğuda tasavvuf zaten mevcuttu..platon felsefesi ve neo platonist fikirler bilinmekteydi...
sahabeden kimsenin mutasavvıf olmadığıda doğrudur..bu konuda fikirlerimi öğrenmek isterseniz, muhyiddin arabi ve tasavvuf felsefesi, nihat genç islami zırcahil mi ve hayyam başlıklarındaki yazılarımı okuyunuz..ben sadece size şunu söylemek isterim, bugün bizim islamiyet kavramından anladığımız şey sadece hz muhammedin getirdiklerinden ibaret değildir..yüzlerce yıllık süreç içerisinde oluşan bir islam kültürü vardır ve islam tasavvufu yineliyorum bu kültürün şahikalarından biridir...
Gnostisizm
Gnostisizm “bilgi ile kurtuluş” öğretisidir. Gnosis sözcüğünün etimolojisine dayanan bu tanım, oldukça tutarlı olmasına karşın, Gnostik düşünce dizgelerinin çeşitli özellikleri arasından yalnızca tek bir tanesini dikkate almaktadır. Ne var ki ele alınan bu özellik, Gnostisizm’in en temel niteliklerindendir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve neredeyse tüm pagan inanç dizgeleri, ruhun kurtuluşunun Yüce Tanrısal Güç’e akıl ve irade ile boyun eğmekle, yani iman ve ibadet ile sağlanacağını öngörmüşlerdir. Oysa Gnostisizm’in dikkat çekici farklılığı, ruhun kurtuluşunun evren gizemlerinin bilgisine "sezgi" ile ulaşmakla ve bu bilgiyi açıklayan büyülü formülleri öğrenmekle sağlanacağını varsaymasıdır. Gnostikler “bilen kişiler”dir ve bilgileri onları tüm varlıklar arasında üstün kılmakta, bilgisizlere oranla geçmiş ve gelecekte temelden farklı bir statü sahibi olmalarını sağlamaktadır.
Gnostisizm aslında kolektif bir nitelendirmedir ve öğretileri birbirinden oldukça farklı olabilen çok sayıdaki “idealist-kamutanrıcı” mezhep ve tarikatleri topluca belirtmek için kullanılmıştır. Bu gruplar, İsa’dan önceki dönemlerden yaklaşık V. yüzyıla kadar etkin olmuşlardı. Dönemin bellibaşlı dinlerinin, özellikle Hıristiyanlığın, söylem ve ilkelerini kendilerine uyarlamışlardı. Maddeyi tinin bozulmuş biçimi ve tüm evreni Tanrı’nın niteliksizleşmesi olarak görürlerdi. Her varlığın temel amacının maddenin kabalığından sıyrılmak ve Yaratıcı Tin’e geri dönmek olduğunu öğretirlerdi. Bu geri dönüşün Tanrı tarafından gönderilen bir "Kurtarıcı" sayesinde başlayacağını ve kolaylaşacağını ileri sürerlerdi.
Bu tanımlar ne denli yetersiz olsalar da, Gnostik akımların çeşitliliği, belirsizliği ve karmaşıklığı daha anlamlı ve tatmin edici bir tanım getirmeye izin vermemektedir. Üstelik bir çok araştırmacı, Gnostik akımlara genel bir tanım getirme çabasını boşa harcanacak emek olarak görmektedirler.
Köken
Gnostisizm’in kökenleri üzerinde uzun süredir tartışılmakta ve araştırmalar hala sürmektedir. Konu derinlemesine araştırıldıkça, Gnostisizmin kökenleri geçmişte daha gerilere gitmektedir. Önceleri Hıristiyanlığın bözulmuş bir türü olarak değerlendirilmesine karşın, günümüzde Gnostik akımların ilk izlerinin İsa’dan önceki yüzyıllarda olduğu kanıtlanmıştır. Hindistan dinleri ile bağlantısı kanıtlanmaya çalışılmış, anavatanı olarak Suriye ve Finike belirtilmiş, Mazdeizm ile ilişkileri araştırılmış, Platon felsefesi ve Helen Gizem Dinlerinin etkisinde olduğu ileri sürülmüştür. Hıristiyan inançlarının Helenleştirilmesi biçiminde de tanımlanmıştır.
Son yüzyıllarda araştırmacılar Gnostisizmin, Hıristiyanlık öncesi Doğu kökenleri üzerinde yoğunlaşmışlardır. Berlin’de 1882’de yapılan Beşinci Oryantalistler Kongresi’nde Kessler, Gnostisizm ile Babil dini arasındaki bağlantıya dikkat çekmiştir. Ancak burada sözü edilen özgün Babil dini olmayıp, Cyrus’un fethinden sonra ortaya çıkan senkretik Babil inançlarıdır. Benzer yaklaşımlar Manicilik için de ileri sürülmüştür. 1889 Yılında Brandt’ın “Manden Dini” (Mandiaische Religion) adlı kitabı yayınlanmıştır. Manden dini öylesine şaşmaz bir biçimde Gnostik nitelikler göstermektedir ki, artık Gnostisizm’in Hıristiyanlık’tan önce ve bağımsız olarak varolduğuna kuşku kalmamıştır. 1897 Yılında Wilhelm Anz, Gnostik kuramlar ile Babilonya Astrolojisi arasındaki benzerlikleri vurgulamıştır. Diğer taraftan Friedlander 1898 yılında Gnostisizm’in köklerini Hıristiyanlık öncesi Yahudilik’te aramıştır. Bir çok araştırmacı Gnostik öğretilerin kaynağının Helen dünyasında, özellikle İskenderiye’de bulunduğunu ileri sürmüştür. Joel, tüm Gnostik düşüncelerin tohumunun Platon’da bulunduğunu kanıtlamaya kalkışmıştır. Bu yaklaşım bir abartı olarak görülse de, Gnostisizmin doğuşunda ve özellikle gelişmesinde Helen etkilerinin varlığı reddedilemez. Hermetik literatürde Gnostisizm’e fazlasıyla yakın düşen özellikler vardır. Bu bakımdan Gnostisizm’in kökenlerinin eski Mısır’da olduğu da sıkça savunulmuştur. Plotinus’un felsefesi ile Gnostisizm arasındaki bağlantı ise 1902 yılında Schmitd tarafından ortaya atılmıştır. Elde bulunan Gnostik metinlerin hemen tümünün Kıpti kaynaklı olması, İskenderiye’li Plotinus’un düşüncelerinin en azından Hıristiyan Gnostisizm’inin gelişmesine katkıda bulunduğunu göstermektedir. Öte yandan Helen Gizem Dinleri ile ezoterik Gnostisizm arasında da bir çok benzerlikler vardır. Ancak Helen Gizem Dinlerinin ne ölçüde doğrudan Helen düşüncesinin ürünü olduklarını da bilmemiz bugün için olası değildir.
Gnostisizm’in kökenleri hala koyu karanlıkta bulunmasına karşın, bir çok araştırmacının birleşik çabaları bu sorunu öylesine aydınlatabilmiştir ki, artık şu kesinlik taşımayan sonucu sunabilmek olasıdır: ilk bakışta Gnostisizm, ilkçağdaki tüm dinsel dizgelerin özensiz bir bileşimi gibi görünse de, gerçekte derinlerde oluşmuş ve Gnostisizm’in yaşayıp gelişmesi için gerekli olan temel bir ilkeye dayanmıştır; bu ilke, felsefi ve dinsel kötümserliktir. Aslında Gnostikler kendi terimler dizgelerini hemen tümüyle varolan dinlerden aktarmışlar, ancak bunu bir yandan varoluşun özdeki kötülüğü hakkındaki düşüncelerini açıklayabilmek için, diğer yandan insanüstü bir Kurtarıcı ve büyülü sözler sayesinde bu kötülükten sıyrılmayı öngören amaçları için kullanmışlardır. Diğer dinlerden ödünç aldıkları ne olursa olsun, söz konusu edilen kötümserlik kesinlikle kendilerine özgüdür.
Bu kötümserlik, bu evrendeki tüm güzellikleri ve soyluluğu saygı ile dile getiren neşeli Helen düşüncesinden kaynaklanmamıştır; ne de öte dünyadaki yargı ve cezalandırmalar için öngördükleri ayrıntılı spekülasyonların gündelik yaşamlarını gölgelemesine izin vermeyen ve evrenin Thoth’un öncü bilgeliği altında yaratılıp geliştiğini varsayan Mısır düşüncesi değildir bu kötümserliği aktaran. Diğer taraftan Gnostisizm’in kötümserliğinin kökeni, Ahura Mazda’nın saltık üstünlüğünü vurgulayan ve evrenin yaratılışında Ahriman’a ancak ikincil bir pay tanıyan İran düşüncesi de olamaz; basit ve en saf anlamıyla Kamutanrıcılığı yaşayan ve evreni Tanrı ile çelişkili olarak değerlendirmekten uzak olan Brahma düşüncesi hiç olamaz. Son olarak, Sami inançları da değildir kötümserliğin kökenini içeren, zira Sami dinleri ölümden sonra ruhun kaderi hakkında fazlasıyla suskundurlar ve Baal, Marduk, Assur ya da Haddad tapımlarında uzun ve mutlu yaşamanın pratik bilgeliğini sunarlar.
Tüm evreni bir bozulma ve bir yıkım olarak değerlendiren bu su katılmamış kötümserlik, bedenden kurtulmaya hummalı biçimde can atan ve varoluşun lanetli büyüsünü bozacak gizemli sözcükleri öğrenmek için delice bir umut besleyen Gnostik düşüncenin temeli olmuştur. Gnostisizm, olsa olsa Budizm ile aynı verimli toprakta yeşermiş olabilir; ancak Budizm etik temellidir ve tüm arzuların söndürülmesi ile amacına ulaşmaya çabalar. Gnostisizm, sahte bir entellektüellik içerir ve özellikle sezgisel bilgiye güven duyar.
İ.Ö. 539 yılında Cyrus Babilonya’yı fethettiği zaman iki büyük düşünce dünyası birbiriyle karşılaştı ve İran inançları ile Babil’in eski uygarlığının bileşiminden dinsel senkretizm ilk kez ortaya çıktı. İyi ile kötü arasında süregiden büyük mücadele düşüncesi İran Düalizminin ve Mazdeizmin ana fikriydi. Bu temel inanç ile ruhlar, cinler, melekler ve “Deva”lar gibi aracı varlıkları canlandıran imgelem, Sami inançlarında öteden beri yerleşik olan iyimserliği zedeledi. Diğer taraftan astrolojiye olan sarsılmaz güven duygusu, gezegenler sisteminin dünya olayları üzerinde kaderci bir etkisinin olduğuna olan inanç Kalde yöresinde varlığını inatla sürdürdü. Kutsal “Hebdomad” diye de adlandırılan yedi gezegenin – Ay, Merkür, Venüs, Mars, Güneş, Jüpiter ve Satürn – ihtişamı, Babilonya’nın basamaklı kuleleri ile binlerce yıl boyunca simgelendi ve değerini hiç yitirmedi. Gezegenlere tapınma sona erdi, ancak yine de gezegenler, “Archontes” ve “Dynameis” biçimlerine bürünerek, insanoğlunun çekindiği karşı konulmaz güçleri temsil etmeyi sürdürdüler. Uygulamada tanrısal niteliklerini yitirip, “Deva”lar ya da kötü cinler haline dönüştüler. Fethedenlerin inançları ile fethedilenlerin inançları arasında bir uzlaşma doğdu: Babilonya’nın yıldız inançları doğruydu, ancak yıldızların ötesinde “Ogdoad”ın sonsuz ışığı parlamakta ve her ruh bu tek iyi Tanrı’ya ulaşabilmek için “Hebdomad”ın rakip etkilerinden sıyrılmak zorunda kalmaktaydı. Ruhun, gezegen kürelerini aşarak yukarılardaki cennete doğru yükselmesi, rakip kötü güçlere karşı verilen bir savaşım olarak değerlendirildi ve Gnostisizm’in ilk ve önde gelen düşüncesi biçimine dönüştü.
Gnostisizm erken dönemlerde Yahudilik ile karşılaştı. Fırat vadisinde bulunan güçlü, iyi örgütlenmiş ve yüksek kültür sahibi Yahudi topluluklarının varlığı düşünülürse, Yahudilik ile Gnostisizm’in bu erken ilişkisi pek doğal kabul edilmelidir. Belki de Gnostisizm’in “Kurtarıcı” (Redeemer) düşüncesi Yahudiliğin “Mesih” düşüncesinden etkilenmiş olabilir. Ne var ki, Gnostiklerin “Kurtarıcı”sı Yahudilerin “Mesih”inden çok daha fazla insanüstü nitelikler taşıyordu. Gnostik “Soter”, iyi Tanrı’nın, bir “Işık-Kral”ın, bir “Aion”un doğrudan belirmesi ya da görünmesi idi.
Gnostisizm, yeni doğmuş Hıristiyanlık ile karşılaştığında, hızla bu yeni inancın biçimlerini kendine uyarlamaya, terimlerini aktarmaya başladı. İsa’yı evrenin “Kurtarıcı”sı olarak benimsedi; Hıristiyanlığın dinsel törenlerini uyguladı ve kendini İsa inancının ezoterik bir açıklaması olarak gösterdi. Hıristiyanlık geliştikçe, Gnostisizm de gelişmesini sürdürdü; kendini Hıristiyanlığın tek ve gerçek biçimi olarak nitelendirdi. Ne var ki Gnostisizm’in ezoterik yapısı onu bir seçkinler inancı biçimine sokmakta, geniş halk yığınlarına yayılamasını engellemekteydi. Gnostisizmi anlayamayan ve benimseyemeyen kitleler Hıristiyanlığın daha hızlı yayılmasını ve güçlenmesini sağladılar.
Helenleşmiş İskenderiye’de Gnostisizm, Babil ve Yahudiler’den aldığı Sami terimlerini terketti, “Emanaton” ve “Syzygies” gibi Yunanca terimlerle doldu, giderek Neo-Platoncu düşünceleri içeriğine aldı. Eski Mısır dini ise Gnostisizmi inanç ve ilkeler bakımından çok, tören ve ibadet biçimleri gibi dinsel uygulamalar bakımından etkiledi.
Attar, şamanizm konusunda bilgilenecek olursan eğer şamanizmin kendisinin vecd'e, tasavvufa dayandığını görürsün. İslama da tasavvuf Horasanlı türkler ve hintli müslümanlar tarafından sokulmuştur. Platon anlayışından kat kat daha yakındır şamanizm ve budizm tasavvufa. Bu konu da bilgilenmeni tekrar tavsiye ediyorum.
Bunu ben, Nihat Genç'e saygısızlık olarak ele almaktan önce, kendime saygısızlık olarak alıyorum!
Bana saygı duyma hakkını sana artık vermiyorum true!
Benim saygı duyduğum bir kişiye ve / veya bir değere saygı duymayan bana da saygı duymuyor demektir...
Bu zeminde sürdürülen yazınsal eylemler, kısa sürede mecraından çıkıp sağa sola savrulacak ve birer ideolojinin argümanları haline geleceklerdir...
N.Genç ismi burada "tanrısal bir tapınağın" ev sahipliği değildir! Bir araçtır. Yazı ile neyi amaçladıysak onun bir aracıdır...
"Ben ne için yazıyorsam sen de onun için okuyorsun.
Ben gittikçe sendeki beni yazıyorum. Sen de gittikçe bendeki seni okuyorsun. Aynı koldan başlatılan bir arayışın tam ortasındayız!"
der İ.Özel, SEN VE BEN yazısında, "sen ve ben çoğu kimse değiliz..." diye başlayarak...
sağcı solcu gibi bi damga yok onun alnında Nihat Genç bu ülkeye kim iyilik yaparsa,kim ülkesini korur sahiplenirse onun yanında.bence de en iyisi zaten bu zamanda ideolijiler anlamını yitirdi sağı da solu da zarar verdi bu ülkeye...Hiç bir felsefesi kalmadı kendilerine inanları sattılar ülkelerini sattılar AB yolunda
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız