Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Site içi Arama



Google Arama

Karakutu.Com - Arama


Online üyeler
Şu an sitemizde, 63 Üye Adayı ve 1 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Karakutu Forum Son Başlıklar

 Bilginin Muğlaklığı
 TARAF OLMAK !
 Divan edebiyatı üzerine konuşalım
 Her şeyi açık etmek
 Futbol Sadece Futbol Değildir
 Antonio Machado
 LAİKLİK YA DA ...?
 Sevmek ya da Sevmemek...
 SAKSI ÇİÇEKLERİ
 Siyasal Simge olarak Türk Bıyık Çeşitleri
 Vincent Van Gogh / Theo'ya Mektuplar
 Osmanlı'dan Miras- Türkiye'de Yönetici Sınıflar
 MÜSLÜMAN ESKİSİ
 İstihzanın psikosu..
 MİLATLARIMIZ
 Sanatçı küstahtır
 RODİN VE CLAUDEL=TRAJİK BULUŞMA
 Firavun, Musa ve deveyi kesen 9 kişi
 İdeoloji ve İdeolojik İnsan
 Aynalı sazan parlıyor...

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Üyelerimiz
Hoşgeldin, Misafir
Üye Adı
Şifre
Güvenlik Kodu: Güvenlik Kodu
Güvenlik Kodunu Girin

(Üye olabilirsiniz!)
Üyelik:
Son Üyemiz: canejackie
Bugün: 0
Dün: 3
Toplam: 20785

Şu An Bağlı:
Üye adayı: 63
Üyemiz: 1
Toplam: 64

Şu An Bağlı:
01 : estonhxt

Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Ahmed Arif


Ahmed Arif

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Şairler ve Şiirleri
Yazar Mesaj
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 8:05 pm    Mesaj konusu: Ahmed Arif Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
AHMED ARİF





«Bir şair: Ahmed Arif
Toplar dağların rüzgârlarını
Dağıtır çocuklara erken»



Cemal Süreya


(Papirus, Ocak 1969)






«Hasretinden Prangalar Eskittim» kitabıyla Ahmed Arif'in şiiri de gün ışığına çıktı. Böylece Ahmed Arif'in Türk şiirinele zaten öteden beri sağlamış bulunduğu yer, okurun gözünde de matematik bir kesinlik kazandı. Sanırım, bu yer, bundan sonra en az tartışılır yerlerden biri olarak kalacaktır. Şu yaşadığımız günler sarsıntılı, karmaşalı günler. Çok hareketli günler. Ama bu arada fikir ve sanat hayatımızda yerleşik değerler ile yeni değerler arasında, yerleşik değerlerin kendi içinde, yeni bir trafik doğmuş bulunuyor. Şimdiye dek şu yönden bakılmış değerlere şimdi bir de bu yönden bakılmakta, dayanıksız değerler ufalanmakta, silinmekte, çok şeyin hesabı görülmektedir. Ayrıca sağlam değerler yerlerini bulmaktadır, ya da bulmaları için pek bir şey kalmamaktadır. Bunun için, iyidir diyorum, bu sarsıntı, bu karmaşa. Daha önce şairler arası bir «pazarı» olan Ahmed Arif de bu arada bu durumdan fırlayıp okura uzanmak olanağını buldu, ya da gereğini duydu.

Ahmed Arif 1927'de doğdu. Diyarbakırlı. İlk şiirleri 1948 - 1951 yılları arasında bir iki dergide göründü.

O günlerde kendisi Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde, felsefe bölümünde, öğrenciydi. Sonra tutuklandı. İlk şiirlerini ortaya çıkardığı sıralarda Orhan Veli ve arkadaşları şiire iyice hâkim görünüyorlardı. Garip dönemi bitmiş, Sabahattin Eyuboğlu'nun deyimiyle «halk olarak sanat»ın dolaylarında dolaşılmaya başlamıştı. Bütün gençler, bütün yeni yetmeler Orhan Veli'ye, Oktay Rıfat’a, Melih Cevdet Anday'a öykünüyordu. Sanki şiir yalnız onların yazdığıydı; onların yazdığından başka şiir olamazdı sanki. Gençlerin bu bilinçsiz tutumu şiirimize zararlı olmuştur. Ama genç sanatçıların çoğu böyle olmakla birlikte, aralarında kendi çıkış noktalarını geliştirmeye çalışan, Orhan Veli ve arkadaşlarına pek kulak asmayan kimse de yok değildi. Ahmed Arif'i de bunlardan biri olarak görüyoruz. İlk şiirinde bile. Garip'le gelen şiirin içeriğine aldırmamıştır. Önerilmekte olan ve bir çeşit şiirsiz şiir diyebileceğimiz hareketi umursamadan kendi doğrultusunda çalışan birkaç şairden biri de odur.

Ahmed Arif'in şiiri bir bakıma Nazım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nazım Hikmet'in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nazım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovada akan «büyük ve bereketli bir ırmak» gibidir. Uygardır.

Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları, «âsı» dağları.

Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. «Daha deniz görmemiş» çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir..

Ama o ağıta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken ele, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir. Karşı koymaktan çok, boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zenginliği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 8:10 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

1959 - 1962 yılları arasında Ankara'daydım. Muzaffer Erdost tanıştırrnıştı bizi. Hemen dost olmuştuk. O sıra, Muzaffer Erdost Ulus gazetesinin basımevi müdürüydü. Ahmed Arif de Medeniyet gazetesinde çalışıyordu. Haftanın üç - dört günü beraberdik. Daha doğrusu üç - dört gecesi.

Ben, geceye doğru, saat 11-12 sıralarında Ulus gazetesine giderdim. O ara, kendi gazetesini erkenden bağlamış bulunan Ahmed Arif de oraya gelmiş olurdu. Muzaffer'in odasında oturur, sabaha kadar konuşurduk. Nelerden konuşurduk? Her şeyden.

Sabahleyin, yürüye yürüye Kızılay'a kadar gidilir, orada ayrılınırdı. Yaz, kış, hep böyle. Bu sıkı ilişki birbirimizi iyice tanımamıza yardım etti. Her şairin konuşma tarzıyla (hatta yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık, bir benzerlik vardır muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif'te rastlıyordum.

Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise şiirin her yöne doğru bir devamı gibi. Bir bakıma «Oral» (ağza ilişkin) bir şiirdir onunki. Bizde oral şiirin tuhaf bir kaderi vardır: bu şiirde, genellikle, ya kuru bir söylevciliğe düşülür, ya da harcıâlem duyguların tekdüze evrenine. Daha doğrusu, nedense şimdiye kadar genellikle böyle olmuştur. Bu, sözün yakışığı uğruna, şiirin elden çıkarılması, harcanmasıdır. Ahmed Arif’in şiirinde böyle bir sakınca yok. Hiç bir zaman söyleve düşmez. Bir duygu sağnağı, imgeler halinde, sıra sıra mısraları kurar. Ana düşünce, dipte, her zaman belirli, ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur.

Ahmed Arif, kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir. Anlatımıyla, şiirinin özü arasında özdeşlik vardır. Türkçe destan türünün en ilginç deneylerini yapmıştır. En ilginç çıkışını desek daha yerinde olacak. Bir yalçınlığı koyuyor şiirine Ahmed Arif, bir graniti. O yalçınlıktan, birden, sınır köylerine iniyor, «tavukları birbirine karışan» insanları anlatıyor. Bu birdenbirelik onu kekre diyebileceğimiz bir lirizme ulaştırıyor.

Ya da tersi oluyor. Eksiksiz bir silâh koleksiyonunun arasından görüşmecisinin yolladığı taze soğan demetini görüyorsunuz.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 8:18 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ahmed Arif, Doğu Anadolu'nun, sınır boylarının yersel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların arasında. Doğu Anadolu insanının, müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sultan Abdal'ı, Urfa'lı Nazif'i, Köroğlu'na, Bedrettin'e götürüyor. Büyük bir sevgiye, bir umuda çağırıyor Anadolu insanını gözlerinden öperek, çıldırasıya severek.

Evet, halk türkülerinden yararlanıyor Ahmed Arif.

Yalnız, halk kaynağının, edebiyat için, şiir için, türkülerden öte daha bir sürü olanak taşıdığını, hatta öbür halk kaynakları içinde türkülerin o kadar da büyük bir ağırlık taşımadığını iyi biliyor. Bu yanıyla halk kaynağına eğildiklerini sanan başka şairlerden ayrılıyor. Onlar gibi sadece türkülere yaslanmıyor. Özellikle destan türü için vazgeçilmez olan tavrı tâ temelden takınıyor. Çalışmalarını ona göre yapıyor.

Ahmed Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini getirmiştir, dedik. Bir de, Paul Eluard için söylenmiş bir sözün onun şiirine de uyduğunu söyleyelim: Paul Eluard'ın şiiri imgenin tutsağı değildir; gerçeküstücü döneminde de, ondan sonraki dönemde de, şiirinin temelinde yatan ana öğe, mısraların kısalığı, kuruluş tarzı ve bunları birbirleriyle bağlama biçimi sayesinde ipuçlarını hiç bir zaman saklamamıştır.

Ahmed Arif'te de öyle. İmge, çıplaklığın çarpıcılığını taşır; düşünce, vurucu özelliğini ilk anda kullanır. «Hasretinden Prangalar Eskittim»de bunun bir çok örneğini görüyoruz.

Sonra imge onda sınırlı bir öğe değil. Bir bakıma şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gösteriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif'te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmaktadır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arif’e özgü gizli bir arûz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta, ya da bütün şiir çekidüzenini onlarda bulmaktadır.

Sözgelimi, Otuz Üç Kurşun'da:

Yakışıklı
Hafif
İyi süvari


mısralarının; yine aynı şiirinde:

ve karaca sürüsü
Keklik takımı ...


mısralarının böyle bir işlevi vardır.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 8:23 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bu, Mayakovski'nin ritm elde etmek için yaptığı biçim çalışmalarını akla getiriyorsa da, aslında bu noktada iki şairin tutumlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Mayakovski için, ritm, bir yerde, her şeydir; «şiirin temel gücünü», ritmde bulur o; bir endüstriye benzettiği şiir için ritm manyetik gücü ya da elektriklenmeyi temsil eder.

Ahmed Arif için ise ritm sadece bir olanak olarak önemlidir. Ama aralarındaki asıl ayrım şurda sanırım:

Mayakovski'de ritm, bir bakıma, şiirin dışında bir yerdedir, anonim bir tekniktir. Bunun için sık sık düşey ya da yatay ses benzerliklerine, bağdaşımlarına başvurur. Daha özetlersek: Mayakovski ritmi ses'te aramaktadır. Ahmed Arif ise söz'de arar. Bunun için onun şiiri bir noktada «oral» niteliğini bırakır, çok ötelere gider. Bu yanıyla çağdaş şiirin en yeni yönsemelerine karışır. Özellikle imge konusunda yaptığı sıçrama onu bugünkü şiiri hazırlayanlardan biri yapmıştır. Zaten birçok şairin onun etkisinden geçmesi de bunu gösteriyor. Sadece bu bakımdan bile «Hasretinden Prangalar Eskittim», geç kalmış bir kitap değildir.

Bir de şu bakımdan geç kalmış bir yapıt değildir «Hasretinden Prangalar Eskittim»: Yaşsız bir şiirdir Ahmed Arif'in şiiri. Günün değil, çağın değil, çağların «aktüalite»siyle doludur.

«Künyesi çizileli» kimbilir kaç yıldız uçmuştur. Dirsek teması içinde bulunduğu köylülerin, yürüyerek gezdiği kasabaların arasından tarihi kalın çizgilerle görmeyi sever. Tarihi ve uygarlığı.

Yalnız, «Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi»nde daha güncel bir tavrı var.

«Otuz Üç Kurşun»da da biraz öyle. Bir yerde tarihten önce yaşamış bir ozan konuşuyor sanırsınız, başka bir yerde en genç kuşağın bir verimi karşısında gibisinizdir. Bu bakımdan elli yıl sonra da yayımlansaydı aynı ilgiyi görecek sevilecekti bence.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 8:26 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Hollanda'ya gittiğimde orada Van Gogh'un sarılarının kaynağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım Van Gogh'un resimlerindeki sarıları. Çünkü Hollanda'daki coğrafya'nın yeryüzü şekillerinin, bitkisel örtünün sarıları Van Gogh'u içimde somutlamış ve bir yere oturtmuştu onun çalışmasını gözümde daha da büyütmüştü. Doğal verilerle yaratıcı çalışma arasındaki böyle bir ilişki sanat yapıtnın değerini arttırıyor. Sanat yapıtı gerçeğin asalağı olmamalıdır, ama bütün bütüne de ondan kopmamalıdır, ondan kopmayışını kanıtları taşımalıdır.

Aynı şekilde, Erzurum toprağını gördükten, Doğu Anadolu'daki yeryüzü şekillerini, iyice dolaşıp, içime sindirdikten sonra, Âşık Veysel'in sesine daha çok tutuldum. Van Gogh'un sarıları Hollanda toprağının baskın renklerini taşıyor, bir yerde onlara katkıda bulunuyordu, onların arasında açılmış çılgın sarılı çiçekler gibiydi. Âşık Veysel'in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, kıvamı, taşın niteliği, köyevlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı.

Ahmed Arif'in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum. Özellikle destan türünde bunun nice önemli olduğunu anlıyorum Ahmed Arif'i okurken

Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.

Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.

«Dostuna yarasını gösterir gibi. »

Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalınayak ve ayakları yanarak.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 8:28 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İÇERDE


Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mı?
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cıgaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 8:29 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM


Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni, anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmez,
Kahpe yalana.
Ard-arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya ...
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım
Bir o yana,
Bir bu yana ...

Seni, bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.

Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni, anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini ...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 8:30 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

SEVDAN BENİ


Terketmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın, karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça...
Ve ellerim, kelepçede,
Tütünsüz, uykusuz kaldım,
Terketmedi sevdan beni...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 8:40 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

KARANFİL SOKAĞI


Tekmil ufuklar kışladı
Dört yön, onaltı rüzgâr
Ve yedi iklim beş kıta
Kar altındadır.

Kavuşmak ilmindeyiz bütün fasıllar
Ray, asfalt, şose, makadam
Benim sarp yolum, patikam
Toros, Anti-toros ve âsi Fırat
Tütün pamuk buğday ovaları, çeltikler
Vatanım boylu boyunca kar altındadır.

Döğüşenler de var bu havalarda
El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem
Ümit, öfkeli ve mahzun
Ümit, sapma kadar namuslu
Dağlara çekilmiş kar altındadır.

Şarkılar bilirim çığ tutmuş
Resimler, heykeller, destanlar
Usta ellerin yapısı
Kolsuz, yan çıplak Venüs
Trans-nonain sokağı
Garcia Lorca'nın mezarı,
Ve gözbebekleri Pierre Curie'nin
Kar altındadır.

Duvarları katı sabır taşından
Kar altındadır varoşlar,
Hasretim nazlıdır Ankara.
Dumanlı havayı kurt sevsin
Asfalttan yürüsün Aralık,
Sevmem, netameli aydır,
Bir başka ama bilemem
Bir kaçıncı bahara kalmıştır vuslat
Kalbim, bu zulümlü sevda, kar altındadır.

Gecekondularda hava bulanık, puslu
Altındağ gökleri kümüslü
Ekmeğe, aşka ve ömre
Küfeleriyle hükmeden
Ciğerleri küçük, elleri büyük,
Nefesleri yetmez avuçlarına
-İlkokul çağında hepsi-
Kenar çocukları kar altındadır.

Hatıp Çay'ın öte yüzü ılıman
Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir'de
Karanfil sokağında gün açmış
Hikmetinden sual olunmaz değil
«Mucip sebebin» bilirim
Ve «kâfi delil» ortada ...

Karanfil Sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide,
Al-al bir yangın şarkısı,
Bakmayın saksıda boy verdiğine
Kökü Altındağ'da İncesu'dadır.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 8:45 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

YALNIZ DEĞİLİZ

Bir ufka vardık ki artık
Yalnız değiliz sevgilim
Gerçi gece uzun,
Gece karanlık,
Ama bütün korkulardan uzak.
Bir sevdadır böylesine yaşamak,
Tek başına
Ölüme bir soluk kala,
Tek başına
Zindanda yatarken bile,
Asla yalnız kalmamak.
Şafakları ben balığa çıkarım
Akan akmayan sularda
Benim, bütün tezgâhlarda paydosa giden
Bir bahar akşamı dünyada.
Ben dört duvar arasında değilim
Pirinçte, pamukta ve tütündeyim,
Karacadağ, Çukurova ve Cibalide.


Zehirli kör yılanları
Ve sıtmasıyla
Gün yirmidört saat insan avında
Karacadağda çeltikler.
Bir kız çocuğunun göz yaşı gibi
Ayak bileğinde bir dizi boncuk,
Sol omuzunda nazarlık,
Dağ başında unutulmuş, üşümüş,
Minicik bir aşiret kızının,
Damla - damla berrak olur pirinci.
Kamyonlarla, katır kervanlarıyla
Beyler sofrasına gider ...


Çukurovam,
Kundağımız, kefen bezimiz.
Kanı esmer, yüzü ak.
Sıcağında sabır taşları çatlar,
Çatlamaz ırgadın yüreği.
Dilerse buluttan ak,
Köpükten yumuşak verir pamuğu.
Külhan, kavgacıdır delikanlısı,
Ünlü mahpusanelerinde Anadolumun
En çok Çukurovahlar mahpustur.
Dostuna yarasını gösterir gibi,
Bir salkım söğüde su verir gibi,
Öyle içten,
Öyle derin,
Türkü söylemek, küfretmek,
Çukurova yiğidine mahsustur...


Tütünü bilir misin?
«Kız saçı» demiş kirveler.
Su içmez her damardan,
Yerini kolay beğenmez,
Üşür
Naz eder,
Darılır,
İki yaprak arasında kıyılmış,
Bir parçası var kalbimin
İncecik, ak kâğıtlara sarılır,
Dar vakit yanar da verir kendini,
Dostun susan dudağına...


Sokaklardan,
Kıyılardan,
Gök mavisinden,
Ekmeğinden,
Canevinden ayrı düşmeye
Yani bütün hasretlerin kalırına
Ve zehrine çaresiz kalmaların,
İlk nefesi Hızır gibi yetişir
Cibalide sanlan cıgaranın ...
Tütün işçileri yoksul,
Tütün işçileri yorgun,
Ama yiğit,
Pırıl - pırıl namuslu.
Namı gitmiş deryaların ardına
Vatanımın bir umudu ...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 8:57 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
Alıntı:
AHMED ARİF'LE BİR KONUŞMA /
Veysel Öngören



(Ankara Birliği Dergisi, Mart 1970)





«VURUN ULAN VURUN,
BEN KOLAY ÖLMEM.»



- Dilimizde etkili olan ama şiirimizde kolay rastlanmayan sözcükleriniz var. Bu tazeliği nasıl yakaladınız?

- Bu sorunuzu kısaca «Halkımının dilini sevmek, o'nun türküleri, ağıtları, masallarıyla beslenmekle» deyip yanıtlamak var. Ama o sözcüklerden bazı örnekler vermek, böylece konuyu daha açık ve anlaşılır hale getirmek de gerekli belki.

«Bir ben bileceğim
oysa âfât sevdim.»


Buradaki âfât sözcüğünü halkım korkunç, kahredici, karşı konulmasının oluru olanağı yok bir belâ, ya da salgın» gibi sözcük, deyim ve kavramları yetersiz bulduğu yerde kullanır. Ben de örneğin «Çok Sevdim ... Yürekten Sevdim» diyebilirdim. Sanırım buna kimsenin bir diyeceği de olmazdı. Ancak o zaman sıradan bir mısra kurulmuş olur ve ortaya şiir yükü bakımından yoğunluk, derinlik ve çarpıcılıktan yoksun, tatsız bir deyiş çıkardı.


En son gunfrfd tarafından Prş May 15, 2008 9:14 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 9:06 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

«OLANCASI BİR TUTAM CAN
KADASINA, BELÂSINA SUNDUĞUM»


Bu «olanca» sözcüğünün tam karşılığı «Topu topu»dur. Karacaoğlan da «olancası» der. Şimdi mısra içindeki yerinden ve şiirsel yoğunluktan vazgeçtim; bu iki deyimi çıplak olarak da bir ölçüye vursak «Topu topu»nun hiç, ama hiç bir puan alma gücü yok.

İkinci mısradaki «Kada»yı halkını bazen «Kafılkada» olarak da kullanır. Apansız gelen belâ, kara yazgı anlamına gelir. Özellikle Diyarbekir ve Siverek'de analar, çocuklarını acnırken «kadan alaydım oğul, başan döneydim» derler.

Bir türküde de şöyle bir mısra var: “Şirin canıma gelsin sana gelen kadalar” Şimdi bu sözcüğü de karşılıkları ile ölçüye vuralım. Ortaya gene deminki sonuç çıkar.



«DÖRT YANIM PUŞT ZULASI »

Puşt'un ne olduğu herkesçe bilinen bir şey. Zula'yı belki bilmeyenler vardır. Argoda özellikle mahpusane argosunda çok yaygın bir deyimdir. Taşınması kanunla yasak edilmiş nesnelerin saklandığı yer demektir. Mahpushanede tabanca, bıçak, jilet, esrar ve eroin gibi serbestçe taşınamayacak şeyler, içi oyulmuş takma dişten, ceket yakası ve ustaca sıvanıp restore edilmiş duvar kovuğuna kadar çeşitli yerlerde saklanır. İşte bu gizli yerlere «zula» denir. Genel olarak herkesin bir zulası olduğu kabul edilir. Ancak mert adamın zulasından korkulmaz. Çünkü kişiliği gereği kimseye puştluk etmez. Oysa puştun zulası namussuzluğa örnek faklar, açmazlar ve soteye getirip vurma hileleri ve provakasyonla doludur.

«Dört yanını puşt zulası» sanırım şimdi daha anlaşılır hale geldi.

Şimdi konuyu toparlayalım. Sizin deyiminizle Türk şiirinde rastlanmayan etkin sözcükleri, ben evde, sokakta, işyerinde konuşurken de kullanırım. Cemal Süreya'nın Papirüs'te beni anlattığı bir yazısında belirttiği gibi benim şiirim ile konuşmam arasındaki özdeşlik hemen hemen hiç bir şairde yoktur. Kısacası, halkımın canlı, elvan ve gürül gürül dilinden hiç kopmadım ki şiirimde de kopayım, yozlaşıp yabancılığa boğulayım.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 9:15 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

DENEYCİLERİN HALİ ORTADA!

- Şiire başladığınızdan bugüne dek, ülkemizde çeşitli şiir deneyleri oldu. Siz şiirinizi bu etkilere kapamak yolunu seçtiniz ve bunu da başardınız. Bu tutumun nedenlerini ve size başarı gücünü veren düşünceyi açıklamak ister misiniz?

- Lisede karaladığım mısralarda daha çok edebiyat öğretmenimize beğendirme çabası vardı. Yani biraz Haşim, biraz Tanpınar, biraz Tarancı ve çokça da acemilik...

Bir süre sonra bu yazdıklarımın şiir olmadığına ve gerçek şiirin bu kadar kolay yazılmaması gerektiğine inandım. Öğretmenimin ısrarına rağmen bu inancım hiç sarsılmadı.

O günler asıl yaygın moda, Orhan Veli gibi yazmaktı. Üstelik çok da kolay bir yoldu bu. Biraz yaradılış gereği biraz da ,şiirin, gıdıklama, alay ve ucuz espri ile asla bağdaşmayacağına olan inancımdan, bu yola dönüp bakmadım bile. Yaradılış gereği dedim, buna yaşayış tarzı ve dünya görüşünü de katmak gerek. Orhan Veli olsun, çevresindekiler olsun, birer küçük burjuvaydılar. Hem de İstanbul burjuvası. Düşünce ve davranışları, kendilerine örnek seçtikleri Fransız şairlerinin paralelindeydi. Oysa ben Doğuluydum. «Az Gelişmiş» değil, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuydum. Sömürgeci Fransız toplumunun, bohemi, serseriliği ve gerçekten kaçma çabalarını kutsayan şairleri, elbette beni ırgalamazdı.

Halkımın duygularına ve çıkarlarına yabancı ve aykırı olan bu moda akımdan başka bir şiir akımı yok muydu? Vardı kuşkusuz. Nâzım diye bir okyanus vardı. Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Suphi Taşhan ve Abdülkadir Demirkan gibi yürekli ağabeyler de vardı. Bunlar hapiste ya da sürgündeydiler. Şiire yeni başlamış devrimci bir delikan¬lının karşısına Nazım'ı dikerseniz, çocuk ya paniğe kapılır ve ters akımların uydusu olur, yahut ezilir, kötü bir kopyacı kesilir.

- Hidrojen bombasına karşı Kürt hançeri ne yapabilir?

- Üniversitede ve mahpushanede bazı arkadaşlarım «Nazım'dan sonra şiir yazmak boşuna bir gayret, hatta saygısızlık.» diyordu. Onlarla hiç tartışmadım, hep sustum. Çünkü dedikleri bir bakıma doğruydu. Ne var ki «Nazım gibi şiir yazmak» ile «Nazım'dan sonra şiir yazmak» arasında vatanımın dipsiz uçurumları gibi bir uçurum vardı. Nitekim Nazım'ı yahut başka bir ustayı budalaca izlemekle kimse şair olamazdı. Ama Nâzım'dan da, başka ustalardan da sonra şiir yazılacaktı. Yoksa Shakespeare'den sonra trajedi, Molieré'den sonra komedi yazmak gerekmezdi. Nitekim, Dede Korkut, Yunus, Pir Sultan, Şeyh Galip ve Fuzûli gibi büyük ustalardan sonra da soylu şiirler yazılmıştır

Sadede gelelim: Kimini sevsem, kimini hiç takmasam da, bu moda olmuş etkili şairleri kendi hallerine bırakmam gerektiğini her şeyden önce bir mertlik borcu saydım. İş bir kez «Etki» ye dökülmesin. Etkilere bile bile kucak açan bir şairin soylu bir yol seçtiği söylenemez bence. Bu yol ile insan belki «Deneyci» olabilir ama şair olamaz. İşte bu inanç ve duygularla halkıma sığındım. Şiirimi günün modası olan etkilere kapadım. Göbeğimi kendim kestim ve kasaba minnet etmedim.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 9:18 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ALKIŞ AMA KİMİN ALKIŞI?


- Alkışlanmaya karşı dayanıklısınız. Sessizlikte korkmamayı ve sessizlikte umutsuzluğa düşmemeyi nasıl öğrendiniz?

- Bu sorunuz beni küçük burjuvazinin sezgiden yoksun ve diyalektik yöntemden habersiz eleştirmenleriyle karşı karşıya getiriyor. Bunların yergilerini, elbette övgü ve alkışlarına yeğ tutarım. Bunlar, sınıf yapılarından gelen çıkar kaygıları, yadsıma ve korkularla sürekli bir tutarsızlık içinde bunalıp gitmekteler. Ve bunların alkışı, benim gibi bir «Dağlı» için yakışıksız bir lüks olur ancak.


BİR DE HALKIN VE ŞAİRLERİN ALKIŞI VAR

Bu eleştirmenlenlerin dışında şiirin işçiliğinde uzman, namuslu şairler var. Asıl eleştiriyi bu şairler yapıyor. Bunları elbette saygıyla karşılıyorum. Bu konuda beni duygulandıran bir durum daha var. Bazı şiirlerim, kitabım yayınlanmadan çok önce Kürtçe ve Zazacaya çevrilerek elden ele köylere kadar yayıldı. Böylece dağlarda şu, ya da bu nedenle kaçak dolaşan yiğitlerin donatım ve pusatları arasına bir «Otuz Üç Kurşun» un, bir «Adiloş Bebenin Ninnisi» nin de katılması beni çok duygulandırdı. Kitabım çıktıktan sonra günlük ekmek parasından kesip onu alan binlerce yurttaşımın özellikle Doğu Mitinglerinde şiirlerim okunurken «He kurban he» diye nara atıp yüreğini ortaya koymasını saygıyla anacağım.

Bunun dışında kısaca şuna da değineyim. «Alkışa karşı dayanıklı olmak» önce bir yetişme ve eğitim sorunudur. Hem devrimci töreye, hem bizim aşiret töresine göre bir yiğit, alkışa tutkun olamaz. Eh, yiğitlik zagonu bu olunca bize de buna uymak düşer.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 9:21 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

SESSİZ VE DERİN BİR HALK

"Sessizlikte korkmama» ya gelince ... Ben, sessiz ve derin bir halkın çocuğuyum. Hem yalnız sessizlik değil, genel olarak korkusuzluk da halkımın en belirgin özelliği. Buna diretme ve başkaldırmayı da eklemek gerekir. Ancak sorunuzu yanıtlarken konuyu böylece kestirip atmak, salt ırkçıların hoşlanacağı bir bağnazlık olur. Evet bu korkusuzluğu, soya çekim yasalarından çok, devrimci öğreti, devrimci bilinç ve kavga koşullarına borçluyum.



UMUTSUZLUK YASAK

«Umutsuzluğa düşmek» ise bir devrimciye yasaktır. Cellât elinde işkencede ölüme bir soluk kalmışken bile. Yalnız yasak değil ayıptır da. Çünkü devrimcinin kendisi, insanlığın yarını ve umududur. Bir kural, bir ilkedir bu. Namussuzluğun, alçaklığın egemen olmadığı, soylu, güzel ve onurlu bir dünya, bu temel ilke üzerinde kurulur. Bu bayrak, yüreğime delikanlıyken çekildi. Şimdi kırkı aştım, her an daha zorlu bir rüzgâr ile atardamarımı doldurmakta:

« ... Biz ki yarınıyız halkın
Umudu, yüz akıyız,
Hıncı, namusu.
Şafakları,
Taaa şafakları
hey cannn
kalbim, dinamit kuyusu... »


Şimdi sözü sonuca getirelim. Bir yiğit, şairse, üstelik bir de devrimciyse elbette yaşadığını yazar. « Yaşadığı» ise salt kendi ömrü değil, yaşama kavgası ve sevdasıyla, acıları, ağıtları, türküleriyle bir yanı geçmiş yüzyılların karanlığına bir yanı geleceğin aydın sonsuzluğuna uzanan halkın ta kendisi olmalıdır.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 9:31 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bu başlığı hazırlarken Ahmed Arif’in tüm şiirleriyle; dergilerdeki hakkında yayınlanmış yazıları harmanlamayı düşünüyordum… Ama yerleştirme aşamasında, ana sayfada hemen hemen tüm şiirlerinin olduğunu gördüm…

Şimdiye dek yeni bir başlığa başlarken genelde var olan verileri incelemeden girişmezdim… ama gözümden kaçmış / dalgınlığıma gelmiş…

Bu durumda şiirleri tekrar vermek yersiz olacak…

Bir iki konuşmayı daha ekleyerek başlığı kapatacağım…
Başa dön
ANLAM-SIZ
Forum Yöneticisi


Kayıt: Dec 14, 2005
Mesajlar: 802

MesajTarih: Prş May 15, 2008 10:02 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ellerinize sağlık sn gunfrfd. Burada da olması gerkiyormuş demek ki.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 11:37 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
Ellerinize sağlık sn gunfrfd. Burada da olması gerkiyormuş demek ki.


Sağolun Sn. ANLAM-SIZ ... ama ben gene de ilgili yazıları yerleştireyim... Şiirler için ana sayfadan yararlanalım :)
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 11:41 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
Alıntı:
«DOLU YÜREĞİN HINCI» BİR OZAN
AHMED ARİF



Fikret Otyam / Ankara - 22 Aralık 1968



Yıllar yılı, dağ bayır dolaşıp derlediğim kutular dolusu halk türküleri ses bandlanndan birinin listesinde «15-210. Ahmed Arif: Ben de bu dünyaya geldim geleli ve Ahmed Arif 'in kendi sesinden şiirleri» yazılıdır.

Kutular dolusu türkü bandlarının arasında, Ahmed'in, kendine has deyişiyle «Ben de bu dünyaya geldim geleli» türküsünün hemen ardından, sanki halkın yüreğinden fışkırmış şiirler vardır, Almed'in, kendi sesiyle.

Ahmed Arif'in şiirleri soylu halk türküleri ağıtlar gibi, arı, keskin, acı ve namusludur, Bunları, yani Ahmed'in şiirlerini, dinleyenlere bakmışımdır köyde, odalarda, abalarda en ufak bir yadırgama görmemişimdir. Halk, iyi bir türkü dinlermiş gibi, kendi sesini, kendi acı burukluğunu, zaman zaman çaresizliğini ve zaman zaman yaşama sevincini, karşı koyma ve dayatma gücünü, o soylu umudu bulmada bu şiirlerde. Onun için işçisiyle, köylüsüyle halk, asla yadırgamaz Ahmed'i.

Evime gelen ak saçlı, başından kaç kez sürgünler, iskânlar, çeşitli belâlar geçmiş bir Doğu'lu milletvekili bandları dinlerken birden «dur» demişti.

O'na bir türkü dinletmek istiyordum… «Dur hele…» Durmuştum ...

Makinada Ahmed'in şiiri dönüyordu, şiir bitince bir ,daha, bir daha tekrar ettirdi. Gördüm ki, koca adam, usul usul ağlıyor! Unutamam bunu».

Aynı şey, Roma'da, Budapeşte'de, Sofya'da da oldu.

Türkçe bilenler, bilmeyenler, anlayanlar, anlamayanlar tam deyimiyle «çarpılıyor ve tarifsiz bir haz» duyuyorlardı bu şiirleri dinlerken. Tek kelime dilimizi bilmeyen William Saroyan ile Konstantin Simonov da bu hazzı duyanlar arasında.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 11:47 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ahmed bir başka okur şiirlerini. O'nu dinlediğim zaman kitaptan okurken aldığım «haz» dan çok daha öte duyular içine girerim. O'ndan gayrı birinden dinlediğim zaman ise hep «Amma berbat okuyor» diye kızarım içimden... Şivesinden mi, kendine has uzatmalardan, vurgulardan mı bilemem. Bildiğim bir şey varsa şiiri O'nun kadar «duyan ve duyuran» birine bugüne kadar rastlamadığımdır.

Bir gece Sivas'ın köylüğünden gelen bir halk ozanı:

Ahmed'in okuduğu «Leylim Leylim»e sazla eşlik ediyordu... Ahmed, «Kırk Düğme» yeleğini hafiften çözmüş, şiiri gürül gürül okuyordu. Halk ozanı, sazına abanmış dokunuyordu sarı tellere. Hepimiz bi-hoş olmuştuk. Halk ozanı, dayanamadı, o biçimli başını küt küt diye duvara vurmaya başladı. Şaşırmıştık. Ahmed, daha bir içten başladı, kaldığı yerden... Âşık Feyzullah Çınar, belki de ömründe en güzel tezeneyi o gece vurdu sazın döşüne. Şiirden çarpılıp da başını duvara vurduktan sonra...

Konuklar gittikten sonra bi kez daha düşündüm, Ahmed'in şiirleri ile halkın yaşantısı arasındaki ilişkileri, duygu benzerliğini, acı gerçeği.

Halkın, köylüsünün kentlisinin, okumuşunun, okumamışının bu şiirlerden neden böylesine etkilendiğini düşündüm. Ahmed halkın kendisidir, sesidir, yüreğidir, hasretidir. Evet ezilen, horlanan, yıllar yılı kurşunlanan, parçalanan, talan edilen ama yine de ayakta duran, iyi ve mutlu günler düşleyen halkın ta kendisidir Ahmed.

Ahmed Arif'i, yıllar öncesi, Diyarbakır'da bir dergiye gönderdiği yazılardan tanıdım ilkin, korkusuz, zehir zemberek yazılardı bunlar. Sonra, Ankara'da «Adiloş Bebenin Ninnisi»ni ve «33 Kurşun» destanını kendisinden dinlediğim an sarsılmaz bir dostluk kuruldu aramızda. O gün, bu gündür, Ahmed'in kendisi, yaşantımızın bir parçası oldu. Üç bebem, Ahmed'in şiirleriyle büyüdü.

Ahmed, evde çocuklar katında, ne «amca»dır, ne de «dayı». Bebelerim O'na «Ahmed Arif» derler salt. Bebelerle «bebe», ariflerle «arif» tir Ahmed. Ve bebelerle oynaşır, şakalaşırken öyle mutludur ki, dünyada bir benzeri zor bulunur bu halin...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 11:54 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ben burada Ahmed'in, şiirini, sanatını anlatmıyorum, bu cânım şiirleri yazan bir kardeşimi, bir can dostumu anlatmak istiyorum.

Ne bileyim, belki kızar, belki gönül kor, belki katılmaz ama, bencileyin Ahmed'in şiirleri bir çeşit «LSD» dir sanki. İnsanı öyle çarpar ...

Doğu'ludur Ahmed Arif ve bundan onur duyar. Doğu Anadolu insanlarında apaçık görülen mertlik, sertlik, gönlü yücelik, birleşir, kaynaşır ve sel gibi şiirine katılır.

Doğduğu topraklara ve o toprakların halkına, yiğit ve namuslu insanlara yürekten vurgundur Ahmed Arif. O'nun asıl mesleği vatanseverliktir. Bunda ustadır da. Ve der ki:


«Biz ki ustasıyız vatan sevmenin
Umut, saklımızda ölümsüz bayrak
Kırmızı, kırmızı
Dalga dalgadır.»



«Namuslu ve yoksul halk»a yüreğinin olanca sevdasıyla vurgundur dedik. Halkla soluk almak, her an bu namuslu ve yiğit halkı yaşamak, duymak ve bu halka onurlu, mutlu bir gelecek düşünmek, hazırlamak kolay olmamıştır, olmuyor da ...

Ahmed Arif, çatal yürekli bir devrimcidir. Ve de ustura gibi keskin... Yaşayan ozanlar içinde apayrı bir sestir. Gerçek bir halkçıdır, sözüyle, sohbetiyle, yazısıyla, şiiriyle ve yaşantısıyla.

Benim gibi çok yakın bir iki dostundan başka kimse bilmez ama çilelerin, acıların en korkuncunu çekmiştir. İşkence dehlizlerinde, zindanlarda geçmiştir en güzel baharları. Zincire vurulmuştur. Ve hasretinden prangalar eskitmiştir.

Öyle işkencelere katlanmıştır ki bunun hikâyesini dinleyecek çok kimsenin dudağı uçuklar... Ölümü göze almış ama arkadaşlarına, inancına, insanlığa ihanet etmemiştir ... Çıldırması için «dört yanı puşt zulaları» ile çevrilmiş, çıldırması için akla hayale gelmez, korkunç şeyler yapılmıştır. Şiirlerindeki o zehir zıkkım acılık, o korkunç öfke ve sonsuz derinlik, içe dönüklük, acep bundan m'ola derim kendi kendime ...

Devrimci bilinci, vatan tutkusu, halkından kopmazlığı, doğruluğu, usta kalemi, namuslu dünya görüşü ve bilgisidir, Ahmed'i ozan eden, Ahmed Arif eden.

Düşmanlarına karşı Ahmed'in en ağır küfürü «aşağılık burjuva» yahut «pis faşist» tir. Bundan başka hani şu «ayıp», dedikleri soydan ama kendine özge küfürleri de vardır. Bir bakıma tadına doyum olmaz küfürlerdir bunlar ama, burada yazmanın, anlatmanın oluru, olanağı yok... Yüreksizlere, iki yüzlülere apaçık «has ... tir» çektiği için zor sevilir. Ödün vermek nedir bilmediği ve dobra dobra olduğu için zor sevilir ama, bir kez sevilince de, öl dese ölünür.

Çiğ köfte yoğurmakta ustadır. Evine patates, makarna ve hamur işi besin girmez. Kendi deyimi ile «Etoburdur». Cıgarayı bırakalı yıllar oldu, rakıyı ancak kendisini gerçekten sevenler arasında ayda yılda bir içer. «İşçiyiz» der. «Her akşam içmek bize göre değil. Sabah erken işe gitmek gerek... Karaciğeri de çürütmek, kavgadan bir çeşit kaçmak değil mi? » Namuslu, cevherli şairlere hiç toz kondurmaz. Ama «Soytarı» dediği yeteneksiz ve şarlatan şairleri hiç mi hiç hoş görmez ve yüzlerine karşı basar kalayı.

Bir yıl oldu evereli. İşten eve, evden işe, «Kırar boynunu yürür ... » «Belinde Diyarbekir Kuşağı, zulasında kim bilir hangi hınç, hangi mısra. Yürür namus bildiği yolda ... »

«Budur ol hikâyet... ol yiğit Ahmed ... »
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Prş May 15, 2008 11:55 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

AHMED ARİF


Şiir el sallıyordu hafiften
Ölgün Sezar gibi bizlere
Dönmez sanırdım gittiği yerden
Bir gün Lorca'ya çalan yüzüyle.

Senin şiirindi niceden
Çiçeği gizli açan akasya
Lav gibi tomurcuğu geceden
Patladı çıktı işte, sabaha.

Sıcacık düşlerindi yıllarca
Dişlerinde sancı gibi beklettin,
Şiirinle, insandolu sevdanla
«Hasretinden prangalar eskittin.»



Nedret Gürcan
(Yeditepe Dergisi, Mart 1969)
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Pzr May 18, 2008 9:41 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
Alıntı:
AHMED ARİF
KAHRAMANLIĞI



Şevket Apalak (Soyut Dergisi, Mart 1969, Sayı: 11)




Türk şiir çizgisinde oluşmuş merkezler içine girmeyen, onların merkezkaçı dışında kalmasını bilmiş ozanlar var. Toplumculuğu yüklenmiş, bu inançları ve erekleri uğruna ödün vermeyen ozanlar. Ahmed Arif onlardan biri; en değişikleri…

Bir başkalığı, yereyselliği en çok taşıyan; yabanın kokularını, inançlarını, havasını en çok duyuran biri. Dolaylı olarak değil, doğrudan doğruya halkı veren ve halkla karşı karşıya gelen bir halkçı ozan. Şiirini bulvarlarda, içkisinin önünde değil; yurdun köylerinde, dağlarında, hamaklarında, subaşlarında kurar. Onların söyleyişiyle oraların sıkıntılarını, sorunlarını, özlemini yazar. Kentleri,. kent sokaklarını anlatırken bile bir kopukluğa varmaz. Kişiliğini oturtmuştur, bütünüyle kurmuştur devrimci sanatını.

Ve ulaşır destanına... arzulu ulaşır.

Yaklaşılması en kolay ozan olarak kendini vurguluyor Ahmed Arif. Bütün toplum katlarında anlaşılma olanağı olan bir şiirin yaratıcısı olmanın sevimliliğini, içtenliğini taşıyor şiirleri.

Çeşitli özelliklerle belirginleşen bir büyük topluluğa seslenebilmeyi sağlayan nedir? Bu ondaki Yunus'luktur, yüzyıllar sonra bütün bir insanlığı etkileyebilen, duygulandıran, sevdiren Yunusluk.

Halkın ozancalığı, imgesi, söyleyişi egemen Ahmed Arif’e. Yetiştiği yerlerden, öğrendiklerinden kopmamasını ve bu yaşamın, gözlemin oluşturduğu birikimi iyi kullanmasını biliyor. Bu kaynaklarla o büyük şiirlere, hercai menekşe kokan, tüfenk (Anadolu’da tüfek anlamına geliyor) gürültüleri taşıyan; insancıl, devrimci bir yörüngeye oturmuş şiirlere varıyor.

Şiir biçimini de iyi seçmiş, destan. Zaten böyle bir öze başka kılık da düşünülemiyor.
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Pzr May 18, 2008 9:46 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ahmed Arif halk gibi söyleyişin doruğundadır. Bunu; kimi halk deyimleri, sözcükleri; kimi de halk şiiri özellik ve biçimini kullanarak yaratır.

Halk türkülerinden, deyimlerinden yararlanmış diğer ozanlarla Ahmed Arif arasında benzerlik kurmak yanlış olur. Onlar her şeyden önce kentlidirler, kentsoylu izler taşırlar.

Hasretinden Prangalar Eskiten, Ay Karanlık gecelerde, Leylim-Leylim çağıran Ahmed Arif ise halk oluşuyla bambaşka bir özellik kazanır.

Ahmed Arif'in halk gibi söyleyişi, arada halk ozanlarının deyişine varır. Şu dizelerin altına Yunus'un, Karacaoğlan'ın, Ruhsati'nin imzalarını koysak yadırganmaz:


Hakikatli dostun muydu
Can koyduğun ustan mıydı,
Bir uyumaz hasmın mıydı
“Oooof” de bunlar olsun muydu



Yanlış anlaşılmasın, Ahmed Arif halk şiiri geleneği, alışkın kalıpları içinde değildir. Bu kaynakta doğan, olanaklarını taşıyan ama çağdaş şiir sanatının içinde yer alan bir ustadır o.

Dev soluğu kalıpların, kayıtların içine sığmaz. Yürekli, soluklu söyler; bağıra çağıra söyler. Bir kükremenin, bir destanın satırlarıdır dizeler.

Akşam- akşam, kara sevdam ağırır
Amân, amân hey ...


Onun değişik halk kaynaklarının yanı sıra, somut olanaklar olarak tanımlayacağımız halk deyimlerini, argo sözcüklerini şiirlerinde kullanması diğer bazı ozanlarda sırıtan özentilere benzemez.

«Filinta endam», «çatal yürek», «Zula» gibileri, ondaki yiğitçeliğin karşılığıdır, gözleridir, kanıdır şiirinin.

Bunların yanında katıksız bir halk insanının, kendi dışında oluşan deyim ve sözcükleri, kendi açısından yorumlayarak yarattığı söyleyişlerine de tanık oluruz. Yadırganmayan, sevimlilik taşıyan söyleyişler bunlar:

Kavuşmak ilmindeyiz bütün fasıllar
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3737

MesajTarih: Pzr May 18, 2008 10:04 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Söyleyiş biçimlerini, öğelerini halktan çıkaran, halkın yakınlık duyduğu, özendiği, katıldığı kaynaklara uzanan ozanda, şiirleme bu söz konusu söyleyişe uygun düşer. Bağırtılı, ferman dinlemez bir kılıktır bu. Yıllarca bekleyip birdenbire solumanın coşkun, duygulu ve görkemli özelli