Tarih: Cmt Şub 02, 2008 12:31 am Mesaj konusu: AŞK MEKTUPLARI
Sevgililerin SMS ile mesajlaştığı, aşklarınıi tutkularını, acılarını küçük ekrandaki harflere döktüğü bir çağda aşk mektupları nostaljiktir belki. Elyazısıyla ama öncelikle tutkuyla, özlemle, sevinçle, kederle yazılmış bir aşk mektubu, hele bir de bir düşünür, yazar, müzisyen, ressam tarafından kaleme alınmışsa, bir aşk mektubundan fazla bir şeydir. Ben başlayayım, siz de zenginleştirirsiniz umarım bu başlığı
Heidegger ve Arendt ilişkisi çok tartışılmış ve bu konuda romanlar bile yazılmıştır. İlişkileri başladığında Arendt Heidegger’in öğrencisiydi ve aralarında 17 yaş fark vardı. Heidegger evliydi (Elfriede ile) ve iki çocuğu vardı. Gizli ilişkileri sürüyordu ve Elfriede bunun farkındaydı. Arendt ile Heidegger’in ilişkisi 1927’de bitti, 1929’da Arendt, Günther Stern’le evlendi. Yahudi olan Arendt Nazi döneminde tutuklandı ve salınınca Fransa’ya kaçtı. Heidegger ise Nazi Partisi’ne üye olmuştu..1937’ de Günther’den boşanan Arendt 1940’ da tarihçi ve sürgün arkadaşı . Heinrich Blücher ile evlendi. Fransa da Nazi işgaline uğrayınca ABD’ne göç ettiler. Arrendt ile Heidegger görüşmeye devam ettiler. İkili, 1975 ve 76 da arka arkaya öldüler.
Heidegger’den Arendt’e 10 Şubat 1925
Sevgili Fraulein Arendt!
Daha bu akşam, vakit geçirmeden size gelmeli ve kalbinize konuşmalıyım.
Her şey yalın, duru ve saf olmalı aramızda Bizi karşılaştıran kadere ancak böyle layık olabiliriz. Öğrenci ve hoca olarak karşılaşabilmiş olmamız, sadece vesile bize olanlara.
Size sahip olabilmem asla mümkün değil, lakin hayatıma ait olacaksınız bundan böyle ve hayatım sizinle olgunlaşacak.
Biz kendimiz, Varlığımızla başkaları için ne olacağımızı hiç bir zaman bilemeyiz. Ama ne kadar yıkıcı veya köstek olabildiğimizi, kendimize dönüp düşündüğümüz zaman fark edip anlayabiliriz.
Genç hayatınızın hangi yolu gideceği henüz gizli. Buna boyun eğmeniz gerek. Ve benim size sadakatım, sadece ve sadece kendinize sadık kalmanıza yaramalı.
(Bahsettiğiniz) ‘tedirginliği’ aşmış olmanız, tertemiz kız çocuğu ruhunuzun en özüne ulaştığınızı gösteriyor. Ve bir gün, anlayacak ve –bana olmasa da- minnettar kalacaksınız Görüşme saatindeki bu ziyaretin, sizi girdiğiniz orta yolundan, bilimsel araştırmanın korkunç yalnızlığına –ki bu yalnızlığa ancak bir erkek dayanabilir, o da omzunda bu yükle doğmuş ve üretici olmak için gereken deliliğe sahipse eğer- geri döndüren o belirleyici adım olduğunuzu anladığınız zaman.
“Kıvanç duyun, coşkulanın!” –bu dilek size selamım olacak artık.
Ve ancak kıvanç, coşku duyarsanız, üniversitenin size verebileceğini, vermesi gerekeni kendinize mal edebilecek kadar anık kalır, ruh açlığınızı korursunuz. Hemcinslerinizin çoğunun kendini tabi tuttuğu, baskı ve zorlama güdümlü bir bilimsel çalışmada, günün birinde bir şekilde sere serpen ve onları iç çelişkileriyle baş başa bırakan bir işgüzarlıkta değil, bunda bulacaksınız sahiciliği ve ciddiyeti.
Ve böylelikle de, sıra sizin özgün düşünsel edim ve çabanıza geldiğinde, asıl önemli olan, kadın varlığınızın en özü, kaybedilmemiş olacak.
Bir armağan niyetine içimizde taşımalıyız karşılaşmamızı, kendi kendimizi kandıracağımız hayallerle o katıksız sahiciliğini bozmamalıyız; diğer bir deyişle, insanlar arasında gerçekte hiç var olmayan o meşum ‘ruh ikizliği’ yanılgısına kaptırmamalıyız kendimizi.
O vefalı bakışınızı, o sevgili endamınızı, o saf itimadınızdan, o genç kız masumiyetinizin iyiliğinden ve temizliğinden ayrı tutmayı ne istiyor ne de tasarlıyorum.
Gerçi, böylelikle dostluğumuzun armağanı, okulundan geçeceğimiz bir vazifeye dönüşüyor ve işte bu vazifeni ilk gereği olarak, gezintimiz sırasında kendimi bir an için bıraktığım için affınıza sığınmak durumundayım.
Ancak, hiç değilse bir defa için size minnetimi sunmama, varlığınızın saflığını, temiz alnınıza konduracağım bir öpücükle çalışmalarıma alıp götürmeme izin verin.
Coşkuyla, mutlulukla kalın, iyi meleğim.
M.H.
Heidegger’den Arendt’e 21 Şubat 1925
Sevgili Hannah!
Neden sevgi, insana böyle sayısız farklı kapılar açtırır, farklı insani olanaklarla böylesi zengin, ama yaşayana, taşımaktan haz duyduğu bir yük?
Çünkü bizler, sevdiğimize dönüşür ancak yine de kendimiz kalırız. Sevdiğimize, bunun için ne kadar minnettar olduğumuzu ifade etmek ister, ancak buna yetecek hiçbir şey bulamayız.
Ancak kendimiz ile teşekkür edebiliriz. Sevgi, minnettarlığı kendimize sadakate, diğerine kayıtsız şartsız inanca dönüştürür. Böylece, kendi gizemini besleyip büyütür sürekli.
Yakınlık, ötekine en uzak bir Varlık burada –hiçbir şey bulandırmayan, aksine, “Sen”i, içimize doğmuş bir gerçeğin (hem sarih, hem de kavranamaz) ‘Ancak-Orada’sına konumlandıran o uzaklığa. Ötekinin varlığı hayatımıza bir gün tepeden indiğinde, hiçbir tabiat üstesinden gelemez bunun. İnsan yazgısı, başka insan yazgısına teslim eder kendini ve mutlak sevginin ödevi, bu teslimiyeti ilk günün diriliğinde tutmaktır.
Onüç yaşındayken benimle karşılaşmış olsaydın ya da ancak bir on yıl sonra –bunları kurgulamak boşuna. Hayır, olanlar şimdi oldu, hayatın kendini usulca bir kadının hayatına hazırlamaya başlıyorken, sezgiyi, özlemi, goncayken açılmayı, kahkahayı –genç kızlık çağını rikkatin, inancın, güzelliğin, o kadına mahsus, karşılık beklemeyen cömertliğin kaynağı olarak, hiç yitirmemecesine hayatına katacağın sırada.
Ya ben, bu an adına ne yapabilirim?
İçinde hiçbir şey kırılmasın, geçmişinde sıkıntılı, acılı ne varsa çözülüp durulsun, sana yabancı olan, sana dışardan dayatılan sana yaklaşmasın kaygısını taşıyabilirim.
Bulunduğun çevre içersinde bir kadın tabiatı, bir “kız öğrencinin” zannettiğinden çok daha başka, tasavvur edebileceğinden çok daha üstün olanaklara sahip. Temelsiz eleştiriler şahsın karşısında çürüsün, üstünlük taslayan yadsımalar uzanamasın sana.
Eril sorgulama, yalın teslimiyete saygıyı öğrensin; tek bir alanın sınırları içindeki çalışma, kadınsal Varlığın tabii bütünselliğinden, dünyanın, evrenin enginliğini öğrensin.
Merakın, dedikodunun ve okullu birbirini çekemezliklerin önünü almak mümkün olmayacak elbet; özgür düşünsel hayata asaletini ancak kadının kendisi verebilir, kendisi olma biçimiyle.
Yeni sömestr başladığında, mayıs ayı gelip çatmış olacak, leylaklar yaşlı duvarları örtecek, ağaçların açan çiçekleri saklı bahçelerde rüzgârla oynaşacak –ve sen incecik bir yazlık elbise içinde, eski kale kapısının altındaki yolu adımlayacaksın. Yaz akşamları girecek odana ve gencecik ruhuna, paylaştığımız hayatın usul neşesinden çınlayacak. Yakında sevgili ellerinin toplayacağı çiçekler uyanacak ve mutlu düşlerine yuva ormanların yosunları.
Ve yakında, yalnız bir dağ yolcuğunda, asına selamlayayım mı dağları, o sarsılmaz, kayalık sükûnetiyle bir gün karşılaşacağın, siluetlerinde kendi tabiatındaki vakarı bulacağın dağları. Ve dağ gölüne de gideceğim, uçurumun en dik kenarlarından, durgun derinliklerine bakmak için.
Daima senin
M.H.
Sevgili Hannah!
Pazar günü için, sevgi dolu bir selam ulaşmalı sana. Konserden sonra somut varlığından, sana yakın olmaktan öyle sarsılmıştım ki, daha fazla dayanamadım ve en çok istediğim, bütün bu güzel mayıs gecesi boyunca seninle yürümek olduğu halde gittim… Hiçbir şey konuşmadan, yalnızca yan yana yürümek, sevgili elini elimde, kocaman bakışını üzerimde hissetmek, neden, niçin diye sormadan, sadece “var” olmak varken.
Ruhun nasıl da öğretiyor bunları insana –nasıl da hissediyorum bu gücünü, içine hayatı kavrayıp da çektiğin o gücü. Balo, sinema ve davetlerde meydanı kimseye bırakmadığın, kabına sığmayan o delifişek olduğun zamanlarda bile.
İlk yürüyüşümüzde, gelecekte ne olacağı korkusuna kapıldığını söylemiştin. Daha bir şey olabilir miydi? Zaten her şey olmadı mı, hep de böyle olmayacak mı? Bu duruma, bizim bir katkımız oldu mu hiç?
Ve biz, sadece kendimizi açmaktan, olanı, olduğu gibi bırakmaktan başka, ne yapabiliriz? Bize salt mutluluk, doğan her yeni güne hayat kaynağı olması için, var oldurmaktan…
Ve olduğumuz bizi, şevkle olmaktan başka. Ve yine de, birimiz düğerine “söylemek”, kendini açmak istiyor; ama söylenebilecek tek şey, dünyanın artık ‘benim’ ya da ‘senin’ değil, bizim dünyamız haline geldiği; yaptığımız ve başardığımızın artık senin ya d a benim değil, bizim başardığımız olduğu –zirvelerin, yolların, mayıs sabahlarının ve çiçek kokularının bizim olduğu- başkalarına karşı duyulan sevginin, yalın, gerçek bir örnek olma bilincinin bizim hayatımız olduğu -seçimimiz olan için coşkulu mücadelenin, uğruna ortaya koyduklarımızın, bizim olduğu –bizim- ve bizim olanın, asla da elimizden yitip gidemeyeceği n-yalnızca, varlığın büyük bir tutkusuna erginleşmek için, daha da zengin, daha da saf, daha da sağlam olabileceği.
Artık ait olduğun yeri buldun –anlatılanları not almak sana pek bir şey getirmeyecek –onun yerine, sadece dinle ve birlikte yürümeye çalış. Zaten derste anlattıklarımı sonbaharda baskıya vereceğim, bir nüshasını da alacaksın.
Bana, geçenlerde anlattığın (Stefan) George şiirlerini getirir misin?
Pazar günün dolu dolu, neşe içinde geçsin, seni sevgiyle öpüyorum.
Martin
Heidegger’den Arendt’e 14 Haziran 1925
Bir Tanem!
Bu geçen akşamki kadar, mutlu oldum mu hiçbir insanın var oluşuna? Hayatlarımızın bu anları –asla izin vermeyeceğim yitip elimden gitmelerine ve kararsızlığa, umutsuzluğa kapıldığımız, iyi olmayı unuttuğumuz günler orada olmak için, hep bir yerde saklı kalacaklar.
En ufak bir şey durmuyordu seninle benim aramda. En yalın birbirine dönüklüktü her şey –ne tedirginlik vardı ne arzu, hiçbir soru, hiçbir endişe-n öyle bir tutuksuzlukta ki, bu anın karşısındaki huşu daha mutlu etmemiş olsaydı beni, coşkumdan çığlık atmak gelmişti içimden.
Daha sonraları –henüz uyumamış yatıyordum –aklıma günlüğün geldi ve o günlüğün çizdiği resmini, ruhumda capcanlı yaşayanla birleştirmeye çalıştım. Bir fazlalık sadece ürkeklik bulabildim diğerinde, o da çözülüp kaybolmakta artık. Yüzüne başka bir ifade geldi –daha derste gördüm bunu- şaşkınlıktan duraksamıştım o an. O yolculuk ve dağlar: Kendinle beraber, içten gelen o mutluluğu, tasasızca ‘hürriyet ve emniyette olma’yı getirmeseydin eğer, dilsiz ve fakir kalacaktı onlar. Çocukluğundan beri kendini hiç böyle hissetmediğini söylemiştin bana. Şimdi yine senin oldular –o parıldayan gözler, o açık alın, o şefkatli, ürkek eller.
Ey çocuk –sen ki, her şeyi yeniden kazandın, asla yitirmeyeceksin bir daha. Doğanın mutat armağanı olarak değil, ruhunun özü ve Varlığının kuvveti olarak malik olacaksın çocukluğuna.
Uzakta olduğun o zaman, çok kereler şiirlerden okudum, okudukça hayatın somutlaşmaya başladı karşımda. Öyle mutlu ve sevinçliyim ki var olduğun için –ben, kendi şeylerimin akışına kapılmış sürüklenirken. Ben “kötü” ise, bu her şey “iyi” gittiği anlamına gelir hep.
Neredeyse, bir komşu kadar yakınsın bana-
Geçenlerde, o kadar iyiydin ki bana karşı –aslında hak etmiyorum bunu.
Gönlünü şefkatli, sevinçli tut.
Daima senin
M
Şimdi gelmemeni –sanırım anlıyorum bunu. Ama yine de korkuyorum, nasılsa, şu geçen günler hep ani, neredeyse esrarengiz şiddette bir korkuya kapılıp durdum.
Şimdi sana söylemek istediğim, durumun esasen fazlasıyla nesnel bir betiminden başka bir şey değil. Seni ilk günkü kadar seviyorum –bunu biliyorsun ve bunu, yeniden karşılaşmasaydık da, ben hep biliyordum. Bana gösterdiğin yol, sandığımdan daha uzun ve çetin. Bütün bir hayatı istiyor bu yol. Bu yolun yalnızlığı seçilmiş bir yalnızlık ve bana uygun olan tek yaşama biçimi. Ama kaderin öngördüğü bu kimsesizlik, yalnızca, dünyada –her şeyden kopuk ve uzakta olmadan yani- yaşayabilme gücümden etmeyecekti beni, bizzat yolun kendisini de kapatacaktı bana –çünkü yol uzun, bir atlayışla aşılacak gibi değil, uzunluğu da, dünyadan geçmesini gerektiriyor. Bunu bilmek, yalnızca senin hakkın, çünkü zaten hep biliyordun. Ve inanıyorum ki, en nihayetinde bir şeyleri anlatmayıp susacağım zaman bile, gerçeği değiştiriyor olmayacağım. Ben, hep benden istendiği kadarını veririm -ve yolun kendisi de, aşkımızın bana verdiği bir ödevden başka bir şey değil. Sana olan sevgimi yitirsem, yaşama hakkımı yitirmiş olurdum, ama beni mecbur ettiği bu görevden kaçsam, aşkımızı ve aşkımızın gerçekliğini kaybederim.
“Ve Tanrı izin verirse
Seni daha da öte seveceğim ölümden sonra”
H.
Arendt’den Heidegger’e 30 Eylül1929
Martin,
Seni bugün gördüğümde –hemen işgüzarca etrafa dağıldım, düzenlemelere giriştim, beni affet. Ama bunu yaptığım sırada, bir anda gözümün önünde canlanan bir sahne yıldırım gibi çarpmıştı beni: Sen ve Günther, ikiniz birlikte yukarda, pencerenin önünde duruyordunuz, bense peronda –hafızama işleyen o sahnenin korkunç, affetmez kesinliğine sırtımı çeviremedim. Affet beni.
Beni derinden altüst eden bir sürü şey üst üste geldi bir anda. Zaten hep olan: Seni her görüşümde, kendi hayatımın süreğenliğini ve –lütfen bunu da söylememe izin ver- aşkımızın süreğenliğini tüm belginliğiyle, tüm baskınlığıyla yeniden kavramam, bunlardan sadece biri.
Bundan öte: Birkaç saniyedir önünde durmuştum, aslında da beni görmüştün sayılır –çünkü bir ara başını kaldırıp bakmıştın bir. Ve beni tanımadın. Ben küçük bir çocukken, bir defasında annem, anlık, saçma bir oyun hevesiyle, beni böyle korkutmuştu. “Kocaburun Cüce” masalını yeni okumuştum; ansızın öyle uzamıştı ki burnu, kimsecikler tanıyamaz olmuştu cüceyi. Ve annem, sanki bu olanlar şimdi de benim başıma geliyormuş gibi, bir oyun oynamıştı bana. O dehşeti asla unutamadım –panik içinde, tekrar ve tekrar: Ama ben senin çocuğunum, Hannah’ım ben diye bağırabiliyordum sadece-. Bugünkü de benzer bir durumdu.
Ve sonra, tren neredeyse kalkmış iken. Ve her şey, zaten gözümde canlandığı (bunu düşünebilmiş olduğuma göre, dilemiş de olmalıyım) gibi olduğunda: Siz ikiniz orada, yukarıda, ben ise yalnız, olup biten önünde umarsız. Hep olduğu gibi, hiçbir şey kalmadı bende, olanı oluruna bırakmak, beklemek, beklemek ve beklemekten başka.
Hannah, Bu beş kere beş yılın, sonunda eve dönüyor, kapıyı çalıyor olması; durup durup karışıyor zihnim bu ihsana. Onun kerametiyle, okyanus aşırı uzaklara rağmen yakında ve buradasın şimdi, buradaki sevdiklerini, san ait şeyleri düşüncende kendini de getirerek.
Geçen günlerin her saati, biraz daha içine götürdü seni büyük şehrin, ama ne kadar uzağa götürdüyse, en azından o kadar da yakınlaştırdı seni. Çünkü sen bakışını çevirmeyecek, uzaklarda, yakınlığa can verecek birisin.
Böylesi dönüp gelebilen ve her şeyi dönüştüren zaman, nasıl tuhaf bir bilmece. Her şey yeniden armağan edilir bize. Asla bir sonuna gelemeyeceğiz, bize olandan dolayı şükran duymanın.
6 Şubat günü yine karşında durup, sana “sen” diye hitap ettiğimde, biliyordum bunu. Biliyordum ki, yeni bir büyüme çağı başlıyor bizim için, ama ekini samimiyet ve karşılıklı güvenin toprağına ekecek, şefkatli çabanın da başlıyor zamanı.
Karıma olan sevgimin, daha yenilerde tekrar katıksız ve diri duyguya dönebildiğini söyleyebiliyorsam sana, bunu onun vefasına, bize ve senin sevgine duyduğu güvene borçluyum.
“Güzel” derken, Rilke’nin sözlerini düşünmüştüm. Güzel olanın, sadece korkunç olanın başlangıcı olduğunu ve Hölderlin’in düşüncesini: Güzel olanın, taban tabana zıt olanları gönül bağıyla birleştirebildiğini. Ve Güzel olanın en derinlerine uzanabilen, kimler ki sevenlerden başka?
Hannah –Elfriede’ye, burada olmuş olduğun kadar yakın kal. Bizim, bize ait olan, ne derece bizim olursa, o kadar da esenlikle ona ve bana ait olacak. Bu yıllar boyu, her şeyi sessizce taşımış ve hala da büyümeye hazır sevgisine ihtiyacım var. Ve senin sevgine ihtiyacım var, genç filizi içinde sır gibi saklı kalmış, onun sevgisini derinliklerinden çıkarıp getiren sevgine. Aynı nedenle, bu acı dolu yıllarda yoldaşın olmuş kocana karşı, sessiz bir dostluk beslemek isterim kalbimde.
Özünde yegâne olan ve yegâneliğini koruyabilen, yegane ötekini tanınmaya en kadir olandır.
Sanırım, içlerinde büyük kalmak için gerekli sessiz yegâneliğin, gönül kudretinin yasalarına yabancıyız hala. Ancak belki de şimdi bize düşen, bu yasaları düşünüp koymak, sevgimizden alıp getirmek. Sevginin sevgiye ihtiyaç duyması, her tür gereksinme ve dayanaktan daha esas.
Bütün bu günler “Einblicke’in temize çekilmesiyle uğraştım.
Yazarken orman vadisine, kaleye yürürken konuştuklarımız, dalga misali gelip gitti içimde.
Erken kurulmuş, ne kötülüğün, ne de girift ve muğlâk olansın yıprattığı, uzaklardan bir yerden akrabalığın dolaysız, anında kıvılcım alan, neredeyse söze gerek duymayan paylaşımı –bu ne kadar güzel bir şey! En özel ve aşina olana kaybetmemecesine sarılmak- bundan güç alalım sen ve ben, her birimiz kendi sıkıntısı, kederi ve çaresizliğinde.
Hannah, büyük şehir seni fazla paralayıp hırpaladığında, karlı dağları ve o dimdik duran çamlarını düşün, karşımızda, yükseklere, öğlen vaktinin nefesine uzanan çamları.
Avrupa’dan son selamların için teşekkür ederim sana, Basel’den yolladığına ve Paris’ten yolladığın o harikulade Braque dosyasına. Papatyalar, Ayçiçekleri ve Mavi Sürahi içlerinde en güzelleri –ama bütün resimlerde aynı, engince parlayan renkler.
Bu, Hannah, kalbine ilk ve tutuk selamım sana, okyanusun ardından. Senin dingin ve çekincesiz kalbine sesleniyor ve buraya dönük bakışına.
Martin
Sevgili kocana selamımı ilet ve kız arkadaşına.
Elfriede sana candan sevgiler iletiyor.
My angel, my all, my very self - Only a few words today and at that with pencil (with yours) - Not till tomorrow will my lodgings be definitely determined upon - what a useless waste of time - Why this deep sorrow when necessity speaks - can our love endure except through sacrifices, through not demanding everything from one another; can you change the fact that you are not wholly mine, I not wholly thine - Oh God, look out into the beauties of nature and comfort your heart with that which must be - Love demands everything and that very justly - thus it is to me with you, and to you with me. But you forget so easily that I must live for me and for you; if we were wholly united you would feel the pain of it as little as I - My journey was a fearful one; I did not reach here until 4 o'clock yesterday morning. Lacking horses the post-coach chose another route, but what an awful one; at the stage before the last I was warned not to travel at night; I was made fearful of a forest, but that only made me the more eager - and I was wrong. The coach must needs break down on the wretched road, a bottomless mud road. Without such postilions as I had with me I should have remained stuck in the road. Esterhazy, traveling the usual road here, had the same fate with eight horses that I had with four - Yet I got some pleasure out of it, as I always do when I successfully overcome difficulties - Now a quick change to things internal from things external. We shall surely see each other soon; moreover, today I cannot share with you the thoughts I have had during these last few days touching my own life - If our hearts were always close together, I would have none of these. My heart is full of so many things to say to you - ah - there are moments when I feel that speech amounts to nothing at all - Cheer up - remain my true, my only treasure, my all as I am yours. The gods must send us the rest, what for us must and shall be -
Meleğim, her şeyim, my very self – Sadece bugün o kurşunkalemle(seninkiyle) birkaç kelime yazdım ve – Yarına kadar pansiyonum kesin olarak belirlenemeyecek – ne yararsız bir zaman kaybı – İhtiyaç konuştuğunda bu derin acı neden – Fedakarlıklar olmadan, her şeyi biri diğerinden talep etmeden aşkımız sürebilir mi; tamamen benim olmadığın gerçeğini değiştirebilir misin, ben tamamen thine değilim – Oh tanrım, doğanın güzelliklerine bak ve olması gerektiği gibi bununla kalbini rahatlat; aşk her şeyi talep eder ve bu çok justly (justly=adil olabilir) – bu yüzden o bana ve sana, ve sana ve bana. Ama senin ve kendim için yaşamam gerektiğini çok kolay unutuyorsun; eğer tamamen birleşseydik bunun acısını an az benim kadar (benim gibi az da olabilir) hissederdin – Yolculuğum korku doluydu; dün sabah 4’e kadar buraya ulaşamadım. Atların eksikliğinden posta-faytonu sürücüsü başka bir yol seçti, ama ne kötü bir yoldu; önceki sahnede gece yolculuk etmemem için uyarılmıştım; bir orman hakkında korkutuldum, ama bu beni sadece daha meraklı yaptı – ve yanılmışım. Faytonun kötü yolda incelemeye ihtiyacı var, dipsiz çamur bir yol. Başımdan geçen gibi bu tür durumlar olmadan yolda saplanıp kalmalıydım. 8 atla buradaki normal yoldan yolculuk eden Esterhazy, benim 4 atla yaşadığım aynı kaderi paylaştı. Öte yandan bundan biraz zevk de aldım, her zorluktan başarıyla çıktığımdaki gibi – Şimdi çabuk bir değişiklik dahili şeylerden harici şeylere. Tabii ki en kısa zamanda birbirimizi göreceğiz; üstelik, bugün hayatımla ilgili son birkaç gün esnasında düşündüklerimi seninle paylaşamıyorum – Eğer kalplerimiz daima birbirine yakın olsaydı bunların hiçbiri başıma gelmezdi. Kalbim sana söylemek istediğim bir sürü şeyle dolu – ah – konuşmanın hiçbr şeye değmediğini hissettiğim anlar oluyor – neşelen – Tek ve gerçek hazinem olarak kal tıpkı benim senin olduğum gibi. Tanrılar bizim için huzur yollamalı ve yollayacak.
You are suffering, my dearest creature - only now have I learned that letters must be posted very early in the morning on Mondays to Thursdays - the only days on which the mail-coach goes from here to K. - You are suffering - Ah, wherever I am, there you are also - I will arrange it with you and me that I can live with you. What a life!!! thus!!! without you - pursued by the goodness of mankind hither and thither - which I as little want to deserve as I deserve it - Humility of man towards man - it pains me - and when I consider myself in relation to the universe, what am I and what is He - whom we call the greatest - and yet - herein lies the divine in man - I weep when I reflect that you will probably not receive the first report from me until Saturday - Much as you love me - I love you more - But do not ever conceal yourself from me - good night - As I am taking the baths I must go to bed - Oh God - so near! so far! Is not our love truly a heavenly structure, and also as firm as the vault of heaven?
En değerli varlığım, acı çekiyorsun – Mektupların Pazartesi ve Perşembe sabahları çok erken postalanması gerektiğini daha yeni öğrendim – Posta arabasının (faytonunun) buradan K.’ya gittiği biricik günler – Acı çekiyorsun – Ah nerede olursam olayım, sen de oradasın – Seninle yaşayabileceğimi seninle ve benimle ayarlayacağım. Ne hayat!!! Böyle!!! Sensiz – insanoğlunun iyiliğiyle buraya ve oraya koşuştur – hak ettiğimin azını istiyorum - insanın insana karşı tevazusu – beni acıtıyor – evrendeki ilişki içerisinde kendimi düşündüğümde, ben neyim ve o ne - en büyük dediğimiz – ve henüz – burada insanın içinde yatan ilahi – Muhtemelen Cumartesi’ye kadar benden ilk raporu alamayacağını düşündükçe ağlıyorum – Senin beni sevdiğin kadar – ben seni daha fazla seviyorum – Ama hiç kendini benden gizleme – iyi geceler – Banyo alıp yatacağım – Oh Tanrım – çok yakın! Çok uzak! Aşkımız cennete ilişkin bir durum gibi, değil mi (cennetten çıkma di mi demek istiyo herhalde), ve aynı zamanda cennetin kubbesi gibi sağlam değil mi
''... Ah Betty, eğer ben sıkışıp kalmış olmasaydım ki gerçekten öyleyim, o doğru yolu aramak için fazla zaman harcaman gerekmezdi. Senin mahallede bir yerde olduğunu bilmek ya da arada bir hoş gülümsemeni görebilecek olmak bana yetiyordu. Ama felek acımasızdır, benim gibi pek çokları tarafından imrenilen biri için bile...''
ELSA EINSTEIN’A MEKTUP
İkinci eşi Elsa, Einstein’ın ikinci dereceden kuzeniydi. Hastalandığı bir dönemde Einstein’ın başından hiç ayrılmadığı için ona derinden bağlıydı. Elsa’nın bir şartı vardı Albert’ın aynı anda bir tek metresi olabilecekti. Elsa’ya yazdığı mektuptan bir kesit: ''...Berlin’de sıkça birlikte olmaya başladığımızda birbirimizin varlığını aydınlatacağımızı göreceksin. Hepsinden güzeli de sert havalarda senin odandaki buluşmalarımız olacak...'' diyordu Albert.
1079 yılında Nantes yakınlarında doğan Abélard gençliğinde felsefe ile ilgilenir. Eğitimini sürdürmek için Paris'e gider, dinbilim dersleri alır ve konuşmaları ile Paris'i adeta fetheder.
37 yaşında iken 12. Yüzyılın sıradışı kadınlarından; akıllı, eğitimli, güzel, Héloise ile tanışır. Héloise o sırada 15 yaşındadır. Felsefe eğitimi ile başlayan bu tanışıklık tutkulu bir aşka dönüşür ve Héloise 1118'de bir erkek çocuk doğurur. Gizlice evlenirler.
Héloise evliliğin Abélard'ın filozof kişiliği ile bağdaşmayacağını düşünmektedir. Héloise'ın dayısı Fulbert gayrimeşru çocuk doğurduğu gerekçesi ile (kimilerine göre yeğeninde gözü de vardır) çifte karşı son derece acımasız eleştirilerde bulunur ve onları taciz eder.
Abélard karısını Fulbert'ten korumak için bir manastıra gönderir. Karısını korur, ama kendisini koruyamaz...
Fulbert bir iddiaya göre kendi elleri ile Abélard'ı hadım eder. Abélard'ın tüm eserleri mahkeme kararı ile yakılır. Abélard rahip, Héloise rahibe olmuştur. Bu olaydan sonra Abélard ve Héloise birer küçük manastıra sığınırlar. Hayatlarının geri kalan bölümünde birbirlerine eşsiz aşk mektupları yazarlar. Ama bir daha hiç kavuşamazlar....
Elin... elin değmiş bu mektuba.
Teşekkür ederim; bana yazmamışsın ama.
Aşık olduğum elin. O aşka susamışım.
Hakkım var o elin yazdığı mektubu açmaya.
Bir zamanlar, gövdesini gövdeme kattığım birine,
Rol mü yapayım, ketum mu davranayım?
Gecenin doruklarında dört nala koşturmuştuk bedenlerimizi,
Daha da doruklara çıkmıştık doğan güneşlerle.
Bırak, sana ait herşeye, sadakatle üzüleyim.
Keşke hiç yazmasaydın.
Keşke ölüp gitseydi aşkın.
Ölüp gitseydi de zaman alıp götürseydi benimkini de birlikte.
Az kişiye nasip olmuş bir yeniden doğuş bu.
Böyle doğmak isterdim,
Çünkü aşkım ölümüm oldu benim.
Şairlik taslamıyorum.
Gerçek bu: Sen olmayan her şey için ölüyüm ben.
Her gün seni unutacağım diye yeminler ediyorum,
Sonra seni düşünürken kendime yakalanıyorum.
Zaaflarıma kızıp köpürüyorum,
Sonra iyi ki zayıfım diye şükürler ediyorum.
İnkar etme beni, kendini, ya da bizi.
Yaz bana, gizli düşüncelerini öğreneyim.
Kıskanmaya gücün varsa,
Tek rakibin, öptüğüm mektupları kıskan.
Küçücük bir kuş gibiyim.
Havam sensin es üstüme.
Küçücük bir balık gibiyim.
Suyum sensin ak üstüme.
Suskunluğun çöl olur bana.
Suskunluğunda boğulurum.
Tanrım! Nasıl da gıpta ediyorum,
Sevgisi bizim gibi olmayanların mutluluğuna.
Nasıl da uğraştım kendimce sana kara çalmaya.
Aklımdan tüm kusurlarını tekrarladım durdum.
Bu da işe yaramadı.
Hatalarında da sen vardın.
Onları hatırlarken erdemlerin geliyordu aklıma.
Filozof dediğin, lafın tek gerçeğinin yine laf olduğunu iyi bilir.
Edebiyatın en iyisi bile küçücük bir yaprak kadar hayat dolu değildir.
Bu satırları yazarak beni inciten elinden nefret ediyorum şimdi.
En tembel adam bile bir tohum ekebilir,
Marifet bakmakta ektiğin tohuma.
Başkalarının malıysak eğer tutkunun aracı oluruz da,
Asla dillendiremeyiz onu.
Köpeğe tasma takmasan da,
Sadakati bağlar onu sana.
Bilirsin ki isteyerek kalmaktadır yanında.
İşte ben bu özgürlüğü istiyordum...
En son neclabolat tarafından Pzr Mar 09, 2008 5:08 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi
Voltaire 1713’te henüz 19 yaşındayken elçilik ataşesi olarak gittiği Hollanda’da Olympe Dunoyer’e aşık oldu ve ona pusulalar gönderdi. Ne var ki kızın annesi olanları öğrendi, doğruca Fransa elçiliğine gitti, elçi de Voltair’i kentten ayrılıncaya dek oda hapsinde tutmaya karar verdi. Ancak iki sevgili yine de gizlice buluşmayı başardılar.
VOLTAİR’DEN DUNOYER’YE Kasım 1713
Sevgili aşkım, Bay de M…. ile birlikte yedi sekiz gün içinde göreve gidebileceğimi öğrendim; ama aynı zamanda sizin bulunduğunuz kentte kalma zevkinin bana gözyaşlarına mal olacağını da! Hareket gününe kadar hiçbir yere çıkmamam ya da hemen gitmem gerektiğini bana zorla kabul ettirdiler. Akşam sizi görmeye gelmek, size ihanet etmek olur. Size daha iyi hizmet etmek için yanınızda olmak mutluluğundan kesinlikle yoksun kalmam gerekiyor. Ama yine de eğer siz mutsuzluklarımızı eğlenceye çevirmek isterseniz, bu yalnızca size kalmış bir şey. Lisbeth’i saat üç sularında gönderin; içinde erkek giysileri olan bir paket vereceğim ona sizin için. Onun evinde hazırlanırsınız. Eğer, sizi taparcasına seven zavallı bir tutsağı görmek isteyecek kadar incelik gösterirseniz, akşama doğru otele gelmek zahmetinde bulunursunuz. Sizin köleniz olma mutluluğu bana ….’de tutsak olduğumu unutturacaktır. Ama alışkanlıklarımı bildikleri, dolayısıyla da sizi tanıyabilecekleri için, üstünüzdeki jüstokoru (bir çeşit giysi,) ve yüzünüzü örtecek bir pelerin göndereceğim size.
VOLTAİR’DEN DUNOYER’YE Kasım 1713
Bilmem, size Bay mı demelyim yoksa Küçükhanım mı? Kornet’li olduğunuzda çok güzelsiniz, ama inan olsun, sevimli bir süvarisiniz de, size aşık olmayan bizim kapıcı bile, çok hoş bir delikanlı sanmış sizi. İlk gelişinizde çok iyi karşılayacak. Ama yine de yüzünüzdeki ifade sevimli olduğu kadar ürkünçtü de, delikanlılığın gereklerini yerine getirmek için yolda kılıç falan çekmediniz korkarım. Ne de olsa, delikanlı olsanız bile, bir kız gibi uslusunuzdur siz.
Sonunda, gördüm sizi, sevdiğim o hoş şeyi
Süvari kılığında o gün,
Venüs’ün ta kendisini gördüm sanki
Aşkın görünümü altında.
Aşk ve siz, aynı yaştasınız,
Annesi bile o kadar güzel değil;
Ama bu çifte üstünlüğe karşın,
Hemen anlayıverdim gerçeği.
Olympe çok uslusunuz siz
Bir tanrıça olamayacak kadar.
Hoşçakalın sevgili aşkım; sevin beni her zaman,
Ve yaşamımı sizi n için tehlikeye atmayacağıma inanmayın sakın
Voltaire Fransa’ya döndükten sonra bu ilk aşkını kısa sürede unuttu. Hareketli bir yaşam içine daldı, pek çok kadın tanıdı ve sevdi; bu kadınlar arasında en belirgin olanlardan biri Chatelet Markizi öbürü de kendi yeğeni 42 yaşındaki dul Madam Denis’dir. Altmış yaşına gelmiş Voltair’in sıkıntılı günlerinde kendisine destek olan Madam Denis’e yazdığı bir mektup:
Sevgili çocuğum, sizin beni dünyaya, ya da daha doğrusu size (çünkü dünya umurumda bile değil benim) kavuşturmanızı beklerken ben Benedikten oldum. Çok büyük bir kitaplıkta tarih ile ilgileniyorum. Keşişler bana kendilerinden istediğim sayfaları, satırları, alıntıları arıyorlar… Manastırımda sizden haber bekliyorum. İşte şu anda size, her zamankinden daha çok hayır duası verecek durumdayım, ama eğer sizi bir an önce görmezsem lanetli biri gibi davranacağım.
O’nun “Her şeyi satıp savın ve beni izleyin” dediği gibi ben de size, benimle birlikte filozof olun diyeceğim.
Sevgi zorlanırsa, bu zorlama insanı çabuk bıktırır ve güzel bir işin zaferi, sonunda doğurduğu tiksintiye boyun eğmek durumunda kalır. Ama felsefe sevgiyle birleşirse, bu çift temel, ruha destek olur ve onun iç sıkıntısına uğramasını engeller. Sevmeyi ve bir şeylerle oyalanmayı bilen kişi her şeyin üstündedir. Her iki cinsten filozofların, dünyanın geçiciliklerini, önyargılarını, zırvalıklarını, boş inançların saçmalıklarını yadsıdıktan, sevgi ve huzur andı içtikten sonra kabul edilecekleri manastırların hayal edilmiş olmamasına üzgünüm doğrusu. Hoşça kal benim sevgili Heloise’m, Abelard, Lorraine’de Ravon yakınındaki Senones manastırında sizden haberler beklemekte. Ravon postanesi, Comlar postanesi kadar düzenli çalışmıyor; ama neyse, sizden bir mektup alırım ve kendimi görüşlerinize, duygularınıza göre ayarlarım. Hoşçakalın. Sizi yürekten bağlılıkla kucaklıyorum
1909 sonuydu.
Enver Bey 28, Naciye Sultan 12 yaşındaydı.
Biri Berlin'de, diğeri İstanbul'daydı.
Ne bir kez görüşmüş ne de konuşmuşlardı.
Nişanlandırıldıklarında birbirini ancak mektupla tebrik edebilmişlerdi.
Ve mektuplarla birbirini sevdiler...
24 temmuz- 1911 Berlin
"İki gözüm, Sultanım, Efendim,
Siz hiç olmazsa benim resmimi gördünüz, ya bendenizde o da yok. Karanlıkta gözlerimi kapar, sizin hayalinizi gözümün önüne getirmek isterim. Yatarken Allah’ımdan hiç olmazsa rüyada olsun sizi bir kerecik göstermesini dilerim. Fakat şimdiye kadar hiç muvaffak olamadım. Haşa sümmehaşa, nasıl Cenab-ı Hakk’ı bir şekil vermeden seviyorsam, sizi de şimdi bir ruh-u latif olarak, şeklinizi düşünmeden seviyorum.
Artık sizin hayalinizle meşgul olarak yatağıma gireceğim. Bundan evvel bütün kalbimle saadetinizi temenni ederek sizi kucaklar, gözlerinizden öperim iki gözüm…
İki gözüm, gönderdiğiniz güzel ve cidden kıymetli evrak çantasına, mendiller ve havlulara nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Doğrusu böylece bu dağ hayatında adeta sizinle sarayda yaşıyormuşum gibi oldum. Her sabah yüzümü, gözümü o güzel kokulu peşkirlere sürdükçe hem memnun, hem mahzun oluyorum. Sizi hatırlayarak ve bendenizi böyle tahattur buyurduğunuz için memnun, fakat bu ayrılık hayatının nerelere kadar süreceğini düşünerek de mahzun oluyorum. Maamafih, kadere karşı gelmeye muktedir olmadığımızı tefekkürle müteselli oluyorum. Burada halimiz iyidir. Şimdilik güzel gözlerinizden samimiyetle öpüp, arz-ı ihtiramat eylerim elmasım.
Güzel Meleğim,
Hani “ Telefonla keşke konuşabilsek” diyordum ya. Derhal telgraf memuruna sarayı bulmasını söyledim, buldu. Şimdi titreyerek, heyecanla adeta sesinizi, o güzel ahengdar sesinizi işitecekmiş gibi titriyorum. Titrek sesle memura söyledim, çevirdi. Artık sizinle görüşebiliyordum. Ah! Bunu daha evvelce düşünmediğime ne kadar eseflendim. En nihayet sizin de memnun olacağınızı bildiğimden, “Bebekten haber var mı?” diye sordum, fakat yokmuş. İnşallah muvaffakiyetle avdet ederim de, o vakit bir tane husul bulur. Yoksa güzelim bana hakikati söylemedi de avdetimde birdenbire şaşırtacak mı?
Of bilseniz ne kadar göreceğim geldi. Ya Rabbi bu harp ne kadar sürecek? Fakat ne olursa olsun çok durmam, gelirim. Müsaade buyur da bütün heyecan-ı kalbimle iştiyakla güzel yanaklarından, dudaklarından öpeyim de keskin-i istiyaka kavuşayım.
Enver’in
"
Doktorlar hastadır diye rapor verdikleri halde bu hain İngilizler bana izin vermiyor, beni ölüme mahkum ediyor. Oh! Enver bütün bu hakaretleri yaptıran o amcam olacak hain adamdır. Fakat olsun, ben müteessir değilim. Senin varlığın bana bütün acılarımı unutturuyor. Senin selametin, afiyetin için her an Allah’ıma yalvarıyorum. Of! Sevgili Enver minimini yavrularını görsen ne kadar seveceksin. Hele Mahpeyker, o bedbaht çocuk “ Neneciğim babam nerede? “ diye resmini öpüyor. Eğer sana getirirsem hiç yaramazlık etmeyeceğini bana yalvararak söylüyor. Oh! Enver böyle damla damla can acısı çekmektense ölmeyi, bu menfur,riyakar insanlardan kurtulmak için bin kere tercih ederim. Fakat hayır Enver! Ben ölmek istemiyorum. Seninle bu acı günlerimizden intikam alarak, uzun seneler bahtiyar yaşayacağız, değil mi Enver’im?
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız