Regan, Goneril'den aldığı mektup üzerine konağından ayrılır; kocasıyla birlikte Gloucester'in evine gelir.
Lear'in mektubunu getiren, kılık değiştirmiş Kent'i, Regan'ın kocası Cornwall tomruğa vurdurur. Lear adamının durumuna çok üzülür, Regan'la görüşmek ister. Bir hayli geç görünen Regan der ki:
REGAN:
Ah efendim, ihtiyarladınız artık. Doğadan aldığınız güç, önceden belirlenmiş süresinin son haddine çoktan erişti. Durumunuzu siz kendinizden daha iyi anlayan basiretli bir kimsenin sizi idare etmesi, size yol göstermesi gerekiyor. Bunun için, rica ederim, kardeşimin evine dönün; kendisine haksızlık ettiğinizi söyleyin.
LEAR:
Ondan af mı dileyim istiyorsun? Bak böyle bir davranış baba evlât ilişkilerine nasıl yakışıyor bir gör: «Sevgili kızım, itiraf ediyorum, ihtiyarladım artık ... yaşlılık da bir işe yaramıyor.
(Diz çöker)
Onun için dize gelip yalvarıyorum: bana yiyecek ver, giyecek ver ... yatacak bir yeri esirgeme benden.»
REGAN:
Yeter efendim, yeter! Hoş oyun değil bunlar. ..
Kardeşimin evine dönün.
LEAR (kalkarak):
Asla Regan! Adamlarımın yarısını elimden aldı; kara bakışlarla baktı bana; dili, zehirli bir yılan gibi, tam kalbimden soktu beni. Ah, göklerin bütün gazap ve intikamı yağsın o nankör başına!
CORNWALL:
Yapmayın efendim yapmayın!
LEAR:
Ey çevik şimşekler, kör edici alevlerinizi sokun o hor bakışlı gözlerine!
Kudretli güneşin bataklardan emip çektiği buharlar, bütün vücudunu yara yara edin de, güzelliği solup yok olsun!
REGAN:
Aman Yarabbi! Böyle öfke nöbetlerine tutulunca benim için de aynı şeyleri dileyeceksiniz dernek!
LEAR:
Hayır Regan, hayır. Sana lânet etmem ben. Senin o sevecen, o duygulu yaradılışın katı yürekliliğe sürükleyemez seni. Onun bakışlarında bir vahşilik var; seninkiler yakmıyor insanı, bir rahatlık veriyor insanın içine. Sen benim zevklerimi çok görmezsin; maiyetimi kısmaz, benimle saygısızca atışmazsın; ödeneğimi azaltmaz, ve nihayet kapına kilit vurup yüzüme çarpmazsın. Sen, doğanın gerekli kıldığı ödevleri daha iyi biliyorsun, Regan. Evlilik görevlerini, terbiye ve nezaket kurallarını, minnet borçlarını daha iyi anlıyorsun. Sen, krallığımın yarısını sana bağışladığımı unutmadın daha.
REGAN:
Kardeşimin borusu: mektubunda çok geçmeden burada olacağını yazıyordu ya.
(Oswald girer)
Hanımın geldi mi?
LEAR:
İşte kolayca takındığı gururunu, peşisıra gittiği insanın oynak lûtfuna bağlayan bir köle! Defol köpek, görünme gözüme!
CORNWALL:
Ne buyurdunuz efendim?
LEAR:
Adamımı kim tomruğa vurdu? Regan, umarım ki bundan haberin yoktu senin. Bu da kim?
(Goneril girer)
Ey tanrılar, yaşlıları seviyorsanız, hayra kullandığınız o kudret evlât itaatini uygun buluyorsa, eğer siz kendiniz yaşlıysanız, benim dâvâm sizin de dâvânız olsun; benden yana olun, elçilerinizi gönderin yeryüzüne.
(Goneril'e)
Şu ak sakalıma utanmadan nasıl bakabiliyorsun? Ah Regan, sen de bu kadının elini nasıl tutabiliyorsun?
GONERIL:
Neden tutmasın? Ne suç işledim ki?
Düşüncesizliğin suç saydığı, bunaklığın suç adını verdiği her şey suç değildir ki!
LEAR:
Ah kalbim, ne dayanıklıymışsın!
Hâlâ çatlamayacak mısın? Adamımı kim tomruğa vurdu?
CORNWALL:
Ben emrettim efendim.
Gerçi yaptıkları böyle bir şerefe bile layık değildi.
LEAR:
Siz mi emrettiniz?
REGAN:
Rica ederim baba, zaafınızı bilin de ona göre davranın. Şimdi hemen kardeşimin evine dönüp ilk ay tamamlanıncaya kadar orada kalır ve adamlarınızın yarısına yol verirseniz, o zaman bana gelirsiniz. Zaten şimdi evimde de olmadığımdan, bakımınız için gereken hazırlıkları yapacak durumda değilim.
LEAR:
Ona dönmek, adamlarımın yarısına yol vermek ha!
Asla ... Her türlü barınağa sırt çevirir, rüzgârlarla boğuşurum, kurtlarla, baykuşlarla arkadaş olur, ihtiyacın keskin acısını çekerim daha iyi. Ona dönmek ha! Küçük kızımı çırılçıplak alan o ateşli Fransız kralına gider, tahtının önünde bir şövalye yamağı gibi dize varır, aşağılık bir hayata destek olacak bir sadaka dilenirim daha iyi.
Ona dönmek ha! Bana şu uşak ruhlu herifin (Oswald'ı gösterir) kölesi, hamalı ol deyin daha iyi.
GONERIL:
Siz bilirsiniz efendim.
LEAR:
Rica ederim kızım, deli etme beni. Seni rahatsız etmeyeceğim artık, evlâdım; hoşça kal. Bir daha ne buluşacağız, ne de birbirimizi göreceğiz ... Ama ne de olsa, sen gene de benim etim, kanım, kızımsın... yoo, hayır... daha doğrusu, etime musallat olmuş, benim demek zorunda kaldığım bir illetsin sen... bozulmuş kanımın dışa vuran yarası, baş vermiş çıbanısın sen. Ama bak, seni azarlayacak değilim; utan da demeyeceğim: utanacağın zaman gelir elbet. Göklerdeki yüce yargıca seni şikâyet de etmiyorum; üzerine yıldırımlar yağdırsın diye de yalvarmıyorum. İstediğin zaman kendini ıslâh et; dilediğin zaman iyi kişi ol.Ben sabretmesini bilirim... Yüz atlımla beraber gider, Regan'da kalırım.
İki kardeş de, babalarının adama ihtiyacı olmadığını söyleyince,
LEAR:
Yoo, ihtiyaçtan söz etmeyin! En sefil dilencinin ufacık çıkınında bile ihtiyacından fazlası bulunur. İnsanın sadece zorunlu ihtiyaçlarını tanırsanız, hayatının hayvanınkinden farkı kalmaz ki! Ünlü bir hasımsın sen! Sadece sıcak tutan elbiseler giymek şatafatlı bir şey olsaydı, seni sıcak bile tutmayan bu şatafatlı elbiselerine doğanın ne ihtiyacı vardı? Gerçek ihtiyaç ise ...
Tanrılar, tanrılar, sabır verin bana; benim sabra ihtiyacım var. Görüyorsunuz, şuracıkta, senelerin ve ıstırabın yükü altında ezilmiş zavallı bir ihtiyarım. Bu kızların yüreklerini babalarına karşı ayaklandıran sizseniz, bunu sükûnetle karşılayacak kadar aptal etmeyin beni. Soylu bir öfkeyle coşturun benliğimi!
Bırakmayın, kadınların silahı olan o gözyaşları erkek yanaklarımı kirletmesin! Canavarlar, cadılar sizi! İkinizden de öyle bir öç alacağım ki, bütün dünya... evet, öyle şeyler yapacağım ki size... daha bilmiyorum ne ama... bütün dünya dehşetten bunalacak. Ağlayacak mıyım sanıyorsunuz? Ağlamayacağım, kesinlikle ... Gerçi ağlamak için birçok sebep var ama... şu kalbim binbir parçaya bölününceye kadar gözyaşı dökmeyeceğim... Ah, gel soytarı, gel; çıldıracağım.
Fırtına ortalığı tutmuşken, soytarısıyla fundalıktadır Lear, doğayla karşı karşıya:
LEAR:
Esin rüzgârlar, esin! Yanaklarınız çatlayıncaya kadar üfürün! Kudurun! Esin! Seller, boşanın! Kuleleri, tepelerindeki fırıldaklara kadar sulara gömün! Düşünce hızıyla bir an içinde çakıp sönen kükürtlü ateşler, meşeleri yaran yıldırımın öncüleri, alazlayın şu ak saçlı başımı! Siz de, ey gökler, evreni sarsan o korkunç gürlemelerinizle yamyassı edin şu yuvarlak dünyayı! Doğanın insan döken kalıplarını paramparça edin; nankör insan üreten tohumları silip süpürün!
SOYTARI:
Amca, kuru bir evde ele yüze su dökmek, böyle sular altında sırsıklam olmaktan daha iyidir. Hadi amcacığım, dön kızlarına. Hayır dualarını iste. Merhameti yoktur böyle bir gecenin ne akıllıya, ne deliye.
LEAR:
Gökler, gürleyin var gücünüzle! Yağmurlar, akın! Yıldırımlar, saçın ateşinizi! Siz benim kızlarım değilsiniz ki! Ben sizi nankörlük ediyorsunuz diye yerebilir miyim? Koca bir ülkeyi vermedim ki size; «evlâtlarım» demedim ki size! Bana hiç bir itaat borcunuz yok sizin! Onun için keyfinize bakın, neniz varsa yağdırın üzerime... Görüyorsunuz, kölenizim artık. Dermanı kesilmiş, adam yerine konmaz olmuş, zavallı, sakat bir ihtiyarım. Ancak, «O habis kızlarıma yardakçılık ediyorsunuz» demekten de kendimi alamıyorum. O melûnlarla birlik oluyor, böyle yaşlı ve ağarmış bir başa, göklerden savaş açıyorsunuz! Ayıp! Ayıp!
Kent, bulduğu bir kulübeye sokmak ister kralı. Lear «Rahat bırak beni» diye tersler onu, ve:
LEAR:
İliklere kadar işleyen bu azgın fırtınayı sen bir şey sanıyorsun; sana göre belki de öyledir. Ama asıl büyük illetin bulunduğu yerde küçüğü pek hissedilmez. Bir ayı ile karşılaşsan kaçarsın tabii; ama yolun gürleyen denize çıkıyorsa, döner hayvanla kapışırsın. Ruha huzur gelince beden hassas olur. Benim ruhumdaki fırtına bütün hislerimi körletti; yalnız şurada beni hâlâ kıvrandıran bir şey var: evlât nankörlüğü! Bu, tıpkı şu ağzını kendine ekmek veren eli ısırması gibi değil mi? Ama korkunç bir ceza vereceğim onlara. Hayır, ağlamayacağım artık. Böyle bir gecede beni dışarı atıp kapıyı yüzüme kapamak ha! Yağın yağmurlar, yağın! Dayanacağım! Böyle bir gecede! Ah Regan, ah Goneril! iyi kalpli babanıza, size her şeyini açık yürekle, cömert'çe bağışlayan... yoo... yoo... deliliğe götüren yol bu! Kaçınmam gerek ... böyle şeyler düşünmemeliyim.
KENT:
Efendim, ne olur girin.
LEAR:
Sen gir dostum, rahatına bak. Bu fırtına hiç olmazsa bana daha da azap verecek düşüncelere dalmama imkân bırakmıyor. Sen gir. Ah, evsiz barksız sefiller ... hadi gir... önce size dua ederim, sonra da uyurum.
(Soytarı girer)
Çırçıplak biçâreler, bu insafsız fırtınanın saldırışlarına göğüs geren zavallılar! Başlarınızı sokacak bir dam olmadan, o bir deri bir kemik vücutlarınız, o lime lime paçavralar böyle havalarda nasıl koruyor sizleri? Bakın bunları şimdiye kadar pek düşünmemiştim ben. Ey ihtişam, debdebe, işte ilâcın senin! Bu sefillerin çektiklerini sen de çek ki, sana fazla geleni onlara verip tanrıların daha âdil olabileceğini gösteresin.
Lear bir çiftlik evinde mahkemecilik oynayarak kızlarını yargılamakta:
LEAR:Önce şunu sorguya çekin: Goneril’dir o. Burada, sayın kurulunuzun huzurunda yemin ederim ki, bu kadın zavallı babası kralı evinden kovup attı.
SOYTARI:
Buraya gelin bayan! Adınız Goneril mi sizin?
LEAR:
İnkâr edemez.
SOYTARI:
Allah Allah; ben sizi iskemle sanmıştım.
LEAR:
Biri daha var burada. Karanlık bakışları ruhunun hangi maya ile yoğrulmuş olduğunu göstermiyor mu, bakın. Aman tutun kaçırmayın! Alın silâhlarınızı vurun, yakın! . Hııı ... buraya da fesat girmiş demek! Yargıç, yargıç, sahtekâr herif, niçin kaçırdın onu?
EDGAR:
Tanrı aklını korusun senin.
KENT:
Ne acıklı Yarabbi, ne acıklı. Efendimiz, sabırlı olacağım, sabrı elden bırakmayacağım demiştiniz, ne oldu?
EDGAR:
Bizden daha büyük olanların bizim çektiğimiz acıları çektiğini görmekle, sefaletimizin yükünün ağır olduğunu pek düşünmeyiz. Yalnız başına ıstırap çeken, acıyı asıl ruhunda duyar; çünkü her türlü tasadan uzak şeyler, mutlu olaylar artık geçmişte kalmıştır. Fakat acıda arkadaş, ıstırapta ortak bulunca ruhun çilesi hafifler. Beni iki büklüm eden şeyin kralın belini büktüğünü görünce, çektiklerim ne kadar hafifliyor, katlanma gücüm ne kadar artıyor!
Lear'e hizmet eden Gloucester'in gözlerini kör eder Regan'la kocası.
Bir ihtiyar kırda Gloucester'a yol gösterirken. Edgar görür onları.
GLOUCESTER:
Benim artık yolum yok ki göze ihtiyacım olsun. Zaten gördüğüm zaman da ayak sürçüp yuvarlandım. Varlık çok kere aşırı bir güven veriyor insana; yokluk ise yararımıza oluyor. Ah Edgar, yavrum benim, aldatılan baban öfkesini seninle besledi; ölmeden önce seni ellerimle dokunarak bir görebilseydim, gözlerime tekrar kavuştum derdim.
İHTİYAR:
Hey, kim var orada?
EDGAR (kendi kendine):
Kim başına gelenler için «Bundan beteri olamaz» diyebilir? İşte beterin beteri!
İHTİYAR:
Zavallı Tom'muş, kaçık Tom!
EDGAR:
Ama ben bundan da beter olabilirdim. Onun için «Bakın, işte beterin beteri var» diyebildikçe, umudu elden bırakmamak gerekir.
İHTİYAR:
Nereye gidiyorsun arkadaş?
GLOUCESTER:
Dilenci mi?
İHTİYAR:
Hem dilenci, hem kaçık.
GLOUCESTER:
Biraz aklı olsa gerek, yoksa beceremezdi dilenmeyi. Ben dün geceki fırtınada böyle bir kimse gördüm de, insan toprak kurdundan başka bir şey değilmiş diye düşündüm. Sonra oğlum aklıma geldi, pek dost değildik onunla o zaman. Ama sonra neler öğrendim...
Tanrıların gözünde muzip çocukların elindeki sinekler gibiyiz, bizi keyifleri için öldürüyorlar.
Gloucester dilenci sandığı öz oğlu Edgar'a para veriyor:
GLOUCESTER:
Al şu keseyi! Göklerin saldığı belâlar seni öylesine ezmiş ki, bahtın her sillesini sineye çekiyorsun. Hadi al; bak benim felaketim sana biraz olsun mutluluk verecek. Tanrılar, siz de böyle yapın! Bolluk içinde yüzüp zevkten başka bir şey düşünmeyen, yasalarınızı kendilerine köle eden, hisleri körlendiği için görmek istemeyen insanlar, gücünüzün tadını tatsınlar da bu ölçüsüzlük ortadan kalksın, herkes ihtiyacı kadarını elde etsin.
ALBANY:
Ah Goneril, sert rüzgârların yüzüne savurduğu toz toprak kadar bile değerin yok senin. Huyundan ürküyorum artık. Varlığının kaynağını hor gören kimse, yolunda engel, sınır tanımaz. Özünü aldığı gövdeden kendini çekip koparan dal kurumaya mahkûmdur; kuruyunca da, yakıp yok etmek için kullanılır.
GONERIL:
Aman, bırak şu saçma sapan lâfları!
ALBANY: Akıl, erdem ancak iğrenç kişilerin gözünde iğrençtir...
Murdar mahlûklar ancak birbirlerine şirin görünür. Ah o yaptıklarınız! Evlât gibi değil de, yırtıcı kaplanlar gibi davrandınız. Kudurmuş bir ayının bile elini yalayacağı bir babayı, o yaşlı, o mübarek adamı, vahşice, alçakça deli ettiniz. Kardeşim Cornwall gibi bir insan, kraldan bu kadar nimet gören bir prens buna nasıl göz yumdu? Tanrılar bu kahpece cinayetlerin önünü almak için maddeleşmiş elçilerini hemen yeryüzüne göndermezlerse, gün gelecek, insanlar deniz canavarları gibi birbirlerini parçalayıp yutacaklar.
İki kızkardeşin kocaları arasında savaş başlamak üzeredir. Ülke ikiye bölünmüştür. Cordelia'nın kocası Fransa kralının ordusu İngiltere'ye çıkmıştır. Cordelia babasını aratmaktadır:
CORDELİA:
Ey doğanın kutsal sırları, toprağın daha bilinmeyen şifalı bitkileri, sizi gözyaşlarım ortaya çıkarsın da bu iyi insanın derdine derman olun. Arayın onu, iyice arayın! Yol gösterici değerlerden yoksun kalmış hayatını, şiddetli bir buhran anında yok etmesinden korkuyorum.
(Bir posta girer)
POSTA:
Haber var efendim: Britanya kuvvetleri Dover'a doğru ilerliyor.
CORDELİA:
Bunu bekliyorduk zaten; hazırlıklarımızı da ona göre yaptık. Ah, sevgili babacığım! Senin uğrunda çırpınıyorum böyle! Senin için döktüğüm yalvarıcı gözyaşları, tuttuğum yas, soylu Fransa kralını merhamete getirdi. Silâhlarımızı harekete getiren güç, boş bir tutku değil, sana olan sevgim, derin sevgimdir; bizim yaşlı babamızın haklı dâvasıdır. Yakında kavuşurum sana inşallah.
GLOUCESTER:
Evet bu sesi tanıyorum ben; kral değil mi bu?
LEAR:
Kral ya, tepeden tırnağa kadar kral! Kaşlarımı şöyle çatıp etrafa bir göz gezdirdim mi, bak uyruklarım nasıl tirlir titriyor! Şu adamın hayatını bağışlıyorum. Suçun neydi senin? Zina mı? Ölmeyeceksin; zinadan ölünmez. Yoo ... Çalıkuşu da vermiş kendini buna; küçük yaldızlı böcekler de gözümün önünde durmadan çiftleşiyor. Bırakın çiftleşme alsın yürüsün! Gloucester'in piç oğlu babasına, meşru bir yatağın yorganları arasında peydahladığım kızlarımdan çok sevgi gösterdi. Hadi şehvet, iş başına! Herkes alt alta, üst üste. Bana asker lâzım. Şu gülümseyen kadını görüyor musunuz? Baştan aşağı yapmacık; yüzüne bakın, belden aşağısı buz kesmiş sanırsınız; erdemin utangaçlığına bürünmüş, zevk sözü edilince irkiliyor. Ama azmış aygırlar bile zevke onun kadar iştiha ve hararetle koşmazlar. Üst tarafları kadındır onların, ama alt tarafları hayvandır; bellerinden yukarısı tanrılarındır, ama aşağısı şeytanın malıdır. Cehennem, zulmet, kükürt kuyuları, alev alev ateşler, pis kokular hep, hep oradadır. Püf... Püf..
(Gloucester'a)
Eczacıbaşı, biraz misk kokusu ver bana; düşüncelerimi temizliyeyim. Al paranı!
GLOUCESTER:
İzin verin de şu eli öpeyim.
LEAR:
Dur, önce sileyim, elim mezar kokuyor.
GLOUCESTER:
Yazık, doğanın harap olmuş eseri! Demek şu koskoca dünya da günün birinde böyle bir hiç olup gidecek.
LEAR:
Zavallı dilencinin köpeğin önünden kaçtığını da gördüm elbet! Hah işte burada iktidarın heybetli bir timsalini görebilirsin: makamında köpeğe itaat gerek! Hey zaptiye! Alçak herif! Çek şu kanlı elini! O o….yu ne kırbaçlayıp duruyorsun? Aç da kendi sırtını kırbaçla sen! Onu dövmene sebep olan şeyi sen onunla yapmak için yanıp tutuşmuyor musun? Faizci kendini dolandıranı idam ettirir; lime lime elbiseler en küçük kusurları bile meydana kor; kürklü cübbeler her ayıbı örter. Günahına altın kaplat, adaletin kudretli kılıcı bir şey yapamadan kırılır; paçavralara sar, bir cücenin saman çöpü bile onu deler geçer. Kimse suçlu değildir, kimse! Herkesin kefili benim; suçlayanların ağzını kapamasını bilirim ben. Sen kendine cam göz al, dostum; ve âdi bir politikacı gibi görmediğini görür gibi yap. Hadi çekin çizmelerimi. Daha kuvvetli. Daha kuvvetli .. Hah şöyle.
EDGAR:
Aman Yarabbi! Deli saçması yanında akıllı sözler; delilik içinde akıllılık!
LEAR:
Nerdeyim ben? Şimdi nerdeyim? Ortalık da günlük güneşlik! Fena halde yanılıyorum galiba ... ben başka birini bu halde görsem merhametten ölürüm. Ne diyeceğimi bilemiyorum.. şu ellerin benim olduğuna bile yemin edemem ... dur bakayım: iğnenin battığını duyuyorum ama ... bir kimse çıksa da bana kim olduğumu, ne olduğumu söylese!
CORDELİA:
Bana baksanıza efendim; ellerinizi uzatıp hayır dua etsenize bana! Yok, yok, diz çökmeyin!
LEAR:
Rica ederim eğlenmeyin benimle ... İhtiyar bunağın biriyim... yaşım sekseni geçmiş: ne bir saat daha fazla, ne de eksik ... doğrusu, korkarım, aklım da pek başımda değil. .. sizi, şu adamı tanıyacak gibi oluyorum ama, emin değilim, çünkü nerde olduğumu bilmiyorum ki... kendimi zorluyorum, zorluyorum, bu elbiseleri de hatırlayamıyorum... dün gece nerde yattım, ondan da haberim yok. Alay etmeyin benimle. Yalnız, şu kadın, kızım Cordelia galiba.
CORDELİA:
Evet benim baba, benim!
LEAR:
Ne o, yaş mı var gözünde! Yoo ağlama! Zehirin varsa ver içeyim. Biliyorum, beni sevmezsin; çünkü hatırlayabildiğim kadarı, kardeşlerin bana kötülük etti; sen olsaydın, hadi, ortada bir sebep var derdim, ama onlar ...
CORDELİA:
Hiç bir sebep yok baba, hiç bir sebep yok.
LEAR:
Fransa'da mıyım ben?
KENT:
Kendi ülkenizdesiniz efendim.
LEAR:
Aldatmayın beni.
DOKTOR:
Merak etmeyiniz efendim: görüyorsunuz, hezeyanının şiddeti pek kalmadı; ancak belleğinden silinmiş olan o zaman boşluğunun üzerinde durması tehlikelidir. Rica edin, içeri girsin; daha da sükûnet buluncaya kadar rahatsız edilmesin.
CORDELİA:
Haşmetli efendim, birkaç adım atmaz mısınız?
LEAR:
Bana katlanacaksınız ... rica ediyorum sizden: unutun... bağışlayın... ben ihtiyarladım artık, bunadım.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız