Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 71 Üye Adayı ve 5 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Fazıl Hüsnü Dağlarca
 Bugün Sokağa Çıktım!
 Edebiyatta Dine Yaklaşımlar
 Kargalar ve Türkler...
 Çakallar ve Araplar
 William Street, birinci sokak
 KORKUYORUM
 NİCCOLO MACHİAVELLİ
 İç...
 Yarış
 Gene Hackman
 Doktor Doktor
 Ahmet İnam'la sıradışı bir sohbet...
 Sömürünün kavramları
 Halide Nusret Zorlutuna ile yeniden
 Mutfak kitapları
 FELON
 Kalbin hafızası var mıdır?
 Dahası ne?
 Ayaklarının üstünde

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

tiananmenian ile söyleşi


tiananmenian ile söyleşi
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Güncel Olaylar-insanlar
Yazar Mesaj
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1284
Nereden: gebze

MesajTarih: Prş Arl 06, 2007 7:35 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sayın Mavisürgün övgüleriniz için teşekkür ederim...

tiananmenian için olmazsa olmaz olan bir şey var mıdır?

İki kısma ayırıp, özel olanları kendime saklayarak ve bu aralar diye de ekleyerek;

Son kedim Pascal Nouma,
Sigara
Çay
Gözlüğüm
Bilgisayar
Ve
Karakutu
Başa dön
zeran
Üye


Kayıt: Aug 05, 2006
Mesajlar: 494
Nereden: baktığınız yerden

MesajTarih: Cmt Arl 15, 2007 9:22 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Kurbağalara halen inancım var benim, birer birer öpeceğim yılmadan, teker teker prens ve prenseslere dönüşecekler sonuçta. Kandırılmayacağım hiç, tatlı bir düşe uyanacak insanlık. Sadece inanç yeter. Sadece inanç!" (Tian)

Kurbağayı prense veya prensese dönüştürmenin verdiği haz, onu öperken verdiği iğrençliği telafi eder mi? Kurbağayı (prensi), aslında onu kurbağaya dönüştürenin öpmesi gerektiği gibi bir talebimiz olabilir mi? Zamanla, imanın şartları bazen azalmış bazen de artmış sizde anladığımıza göre. Her gün hayata başlarken numaralı bir gözlük gibi, başucunuzdan alıp taktığınız bir amentü'nüz var mı? Yoksa sadece dinlendirici mi kullanıyorsunuz?
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1284
Nereden: gebze

MesajTarih: Pzr Arl 16, 2007 12:06 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Kurbağayı prense veya prensese dönüştürmenin verdiği haz, onu öperken verdiği iğrençliği telafi eder mi? Kurbağayı (prensi), aslında onu kurbağaya dönüştürenin öpmesi gerektiği gibi bir talebimiz olabilir mi? Zamanla, imanın şartları bazen azalmış bazen de artmış sizde anladığımıza göre. Her gün hayata başlarken numaralı bir gözlük gibi, başucunuzdan alıp taktığınız bir amentü'nüz var mı? Yoksa sadece dinlendirici mi kullanıyorsunuz?

"Benim cevaplarım yok, sadece sorularım var!" Bir filozof olsaydım eğer, bu cümleyi kanun olarak öğretirdim önüme gelene. Çok şükür böyle bir iddiamız da yok. Hergün hayata, (aman hanım duymasın!) aç karnına bir sigara yakıp vücudun gece boyunca eksik kaldığı nikotin ihtiyacını hafifletip, ekmek paramı kazanmak adına yapacağım hareketlerin muhasebesini tutarak başlıyorum. Çarşıya gitmem lazımdır çoğu zaman dükkanı açmadan önce, sigara eksiklerini tamamlamak ve kredi kartlarımın faiz yememesi için gün içinde yapacağım alışverişler adına bankaya para yatırılması gerekir. Bu elbette bir "Amentü" değil ancak yapılması icap eder ve benim varoluş sebebim bu tür günlük işlerin halledilmesi anlamına gelir çoğu zaman. Yormam geri kalanını çok fazla.

Bir akşam henüz ikinci kedim Feyyaz daha küçücük bir kediyken ve anneleri Zahide henüz ölmemişken çözdüm ben Gebze'de bir tekel büfesi işletmemin sebebini. Allah, Zahide ve yavrularına ekmek kapısı açmıştı sadece ve ben bir aracıdan başka hiçbir şey değildim. O gece, biraz da kafam iyiyken bunları düşündüm ve arkası çorap söküğü gibi geldi sonrasında.

Neden sorusu çok çetin bir soru! Neden? Neden? Neden? Herşeye yapışıyor ve nasıl cevaplanırsa cevaplansın arkasından yeni sorulara kapı açıyor... İdealizmdir, bize kurbağaları öptüren ve biliyoruz kendimizin de kurbağadan ibaret olduğumuzu. Gençlik işte! Zannediyor ki dünya ile bizdeki hayali farklıdır ve hayalleri herşeyi değiştirecektir birgün. Tipik göreve yeni başlayan idealist öğretmen tavrı sonuçta. Hiçbir şey değişmez, dünyaya verebileceğin tek şey Zahide'nin neslinin devam etmesi olacaktır sadece. Geri kalan herşey havanda su dövüp, haybeye atıp tutmaktan ibaret.

Binlerce hayata dokundum, bir o kadarı da bana ve her birimiz kendi yolunda ilerledi sadece. Keşke dudaklarımız sihirle donansaydı, ama keşke derken bile "Sakın keşke deme, şeytan kelamıdır!" diye uyarılıyoruz beynimizin arka bahçesinden. Selim Aker nihayetinde yenildi ve hayallerinin dünyasını gerçek dünyaya tercih etti. Biz devam etmek zorunda kaldık. Tek bir iddiamız var, temasımız olan hiçbir şeye zarar vermeden çekip gitmek sessizce bu dünyadan, varlığımızla değer katamıyoruz bari yokluğumuzla eksikliğimiz hissedilmesin hesabı...

Bir kaç ay evvel internette gezinirken Salman Raduyev'in fotoğrafına rastladım alakasız bir sitede. Öğrencilik dönemlerime denk gelen mücadelesini biliyorum, hatta o zamanlar ki gençlik ateşiyle birlikte epeyce de haşır neşir olmuşum haberleriyle ama artık nedendir bilmem, gözleri içime işledi o günden beri ve aklımdan çıkmıyor bir türlü. Neredeyse hakkında yazılan tüm yazıları okudum ve sonuç. Ben bir hiçim!

İmanın şartları, kime göre ve hangi teraziyle ölçüme tabii? Pek çok halini gördüm ve bir gün noktayı koydum kendi kendime. O var! Geri kalan hiçbir şeyin önemi yok! Ben, yaptıklarım, ettiklerim vesaire, önemsiz, önemsiz, önemsiz...

Üç aşağı beş yukarı, dert ekmek derdinden ibaret iki gözüm. Salman Raduyev'in gözleri yüreğimizde ateş yakıyor o ayrı. Bir gün hakikaten ateş olur yanarız biz de belki. Elimizde sadece bu var şimdilik; belki...
Başa dön
zeran
Üye


Kayıt: Aug 05, 2006
Mesajlar: 494
Nereden: baktığınız yerden

MesajTarih: Cum Arl 28, 2007 4:53 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Lüzumsuz tüm sorulara cevap verebilirim..." (Tian)

İçmek kendinden geçmek midir?
Kendini kaybetmek mi?
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1284
Nereden: gebze

MesajTarih: Cmt Arl 29, 2007 5:32 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Lüzumsuz tüm sorulara cevap verebilirim..." (Tian)

İçmek kendinden geçmek midir?
Kendini kaybetmek mi?



İçki içmek istiyorum, şarap, votka, rakı, ne olursa. Yerli malı olsun da. Cevahir’e, sokak kedilerine, hiç şerefine denilmeyenlere kaldırmalıyım kadehimi. Parka mı giysem dışarı çıkarken? Hava serin midir? Mevsim ne? Andavallı durumuna düşmek istemem. En iyisi orta yol izlemek. Günler hadi neyse de mevsimleri karıştırmak akılıca değil. Kazak giyerim olur biter, dallanıp budaklanmamalı bu türlü. Evimin kapısı paslanmış olmalı. Bu kapı ne ayrılıklar yaşadı aslanım, iki gün dışarı çıkmadın diye kendine asil yaşamaklar saklama. Hiçbir şey fark etmedi sensiz. Bakkallar aynı çakallığında, kahvehaneler yine uğursuz, sokaklar ıslak ve hüzünlü. Ağaçlar ve üzerlerine tüneyen kuşlar bile tekdüze. Sınırlı hayatın sınırlı devinimi. Asla olağanüstü gerçekleşmez. Hiçbir araba yan yan gitmez ve hiç kimse beklenmedik bir hareketiyle seni yanıltmaz. Ve koridorun loş karanlığı elektrik, düğmesine uzanışımın verdiği mükemmellikle aydınlığa bırakır kendini. Bu birleşmelerin büyüsüdür ve yer kaplarlar bir şekilde hayatın içerinde. Es geçersen, umursamazsan kapı diplerinde ki çöp torbalarını, işte böyle sağlam basarsın yürürken tırabzana asılmadan. Evlerimize gösterdiğimiz tüm itinanın çok az bir kısmını dahi dışarıda kalan mahallere yöneltsek çok daha başka olurdu her şey. Çıplak ve çirkin namussuz, yaşlı orospular gibi, acınası, acılı, terk edilmiş. Hava garip ne soğuk, ne sıcak, akşam üstü, her şeyi ortalama, biraz da itici. Yine de iyidir. Ancak çoğu zaman bir yerlere tekrar kapanmak için dışarı çıkarız. Bir an önce evime, bir an önce işime, bir an önce bir yerlere yetişmeliyim. Dışarısı tehlike kaçın ondan.

“Şarabın var mı?” “Ne markalar?” “Evet yerli olsun,biraz da beyaz leblebi koy yanına” “Yüz gram olur, siyah poşete koyun lütfen” “Kaç para? Yine mi zam gelmiş?” “İyi akşamlar” bir şehirde yeniysen ve yalnızsan yapıp yapabileceğin en teferruatlı muhabbet budur ancak. Alınma, aldırma ve yetin.

İçiyorum ve ardı arkası kesilmiyor. Ne bir ses ne de başka bir şey var, sadece karanlık. Bir kadeh daha, ardından yeni bir tane, sanki sonsuz, sanki boşuna. Arada iki beyaz leblebi tanesi, şarap sadece bununla içilir mi? Sana ne? O kadar istiyorum ki kendimden geçmeyi, bilinç zayıflamalı, erimeli, dağılmalı. Biliyorum sadece bir ertelemedir bu ama her ne hal ise bir an önce gerçekleşmeli. Şişenin dibi, elinin körü. Cehennemin dibi varsa eğer biryerlerde, orada olmalı.

“Kaybedenler içer” ben kazandım, öyleyse içmeli. Kaybeder bu yolda kazanan, veya aslında kazanır bu yolda kaybeden. İkisi de aynı kapı. Artık düşünmemeli bu türlü. Beni kelimeler bu hale getirdi, onlar yoldan çıkardı. Kim der “Kaybedenler içer” diye, elbette tutmamış bir filmin sıska ve siyah palto giyinmiş aktörü. Hiçbir sahnesi yok aklımda sadece bu söz ve amcanın bakışı soğuk soğuk. Ben bunun üzerine üç yıl kolonya bile sürünmedim. Ne oldu? Kaybettim! Yine bir film: esas oğlan öldürülmüş, onun hafif tozutmuş ağabeyi epey uğraştan sonra intikam alıyor ve filmin son cümlesi “Akan kan yerde kalmaz zenci piç” Annemin ben doğarken ölmesiyle başlayan lanet, bu cümleyi duyar duymaz bilinç altına sıkıştırdığım tüm diğerleriyle birlikte patlıyor aniden. Olgunlaşmış sivilceleri parmakla sıkmak kadar keyif verici. Üstüm başım kandan arındırılıp, göbek bağım kesilirken “Akan kan yerde kalmayacak zenci piç” diyor babam. Lanetli bir doğum, bu yüzden ben doğum günü mü kutlayamam. Otuz iki kısım tekmili birden soğuk suya bira karışımı nevale İngiliz komedisi. Hıristiyanlar gibi ilk günahla birlikte gözlerimi açtığıma inanıyorum. Yine arınmam gerekiyordu sonradan ancak beceremedim. Vaftiz babası olacak kadar yürekli bir Müslüman tanımadım daha ve ya da beni günahımdan arındıracak bir duayı ezberden okuyacak bir imam. Hem neden onarayım ki? Günah halkalarıma her seferinde bir yenisini eklemek dururken. Ağırlığı altında ezil, un ufak ol, geber, uğursuz oklarını her yana savursun Geçmiş Zaman Tanrıları. Tüm yeşilliklere asit yağmurları, kimim umurunda ha kimin? Çektiğiniz veya ertelediğiniz acıların yüreğimi sızlatacağını mı sanıyorsunuz. Ben düşmanım, ben aşağılığım, ben tehdidim. “Kaybedenler içer ve akan kan yerde kalmaz zenci piç”. Öyleyse iç ve geber...


Forumun şarapçısıyız nasılsa...

Her türünü yaşadım diyeyim öncelikle, üstte dediğim gibi bir ara üç yıl kolanya dahi sürünmemek de buna dahil. Artık çok yeri yok hayatımda ama ara sıra demlendiğim oluyor yine de. Batı neşesine neşe katmak için içerken biz de daha çok düşmüşlerin, kaybedenlerin, dertlilerin ortağı oluyor nedense. Üstelik bir fark ta içki çeşitlerinin batı da tatlı, rayihalı ve içimi hoş iken, bize ait olanlarında içi yakan, tadı buruk ve içimi serttir.

Kaçış elbette ve günü kurtarıp geceye düşüncelerinden azade uykuya dalma hevesi, geçici hürriyet ve üzerine Bukowski'den bir alıntı; "Yeterince içersem kayboluyorlar..." Bende kendini kaybetmek türünden etki etmiyordu, ne kadar içersem içeyim yatağın yolunu buluyordum sonunda...

Her ne hal olursa olsun kötü örneklerini göre göre hiç de iyi bir alışkanlık olmadığını düşünüyorum şimdilerde. Bırakmak için biraz uğraşmak gerekli, benim en son bulduğum yöntem, içerde büyüyen isteği Yasin okuyarak dindirmek. Tekel büfesinde Kur'an okunur mu diye akla gelebilir. Günahkarız ama aynı Allah'ın kuluyuz nasılsa dır cevabı...

Sevgili Zeran yeni ufuklara yelken açmama sebep oluyorsunuz her seferinde...
Başa dön
gece
Forum Yöneticisi


Kayıt: Nov 05, 2005
Mesajlar: 1399

MesajTarih: Cmt Arl 29, 2007 8:21 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Alıntı:
Bırakmak için biraz uğraşmak gerekli, benim en son bulduğum yöntem, içerde büyüyen isteği Yasin okuyarak dindirmek. Tekel büfesinde Kur'an okunur mu diye akla gelebilir. Günahkarız ama aynı Allah'ın kuluyuz nasılsa dır cevabı...


that's it.
Başa dön
zeran
Üye


Kayıt: Aug 05, 2006
Mesajlar: 494
Nereden: baktığınız yerden

MesajTarih: Pts Oca 28, 2008 9:17 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sayın Tian, kelimelerinizle bir sandal çakın da bizi karşı kıyıya götürün desek hangi çivileri kullanırdınız?
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1284
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Oca 28, 2008 8:16 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

...

En son tiananmenian tarafından Pts Oca 28, 2008 8:44 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1284
Nereden: gebze

MesajTarih: Pts Oca 28, 2008 8:20 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sayın Zeran, sadece Osk başlığını tarayarak bir kaç çivi derledim, umarım sandalın tahtalarını sağlam birleştirmiştir...

"Kadınlar erkeği enlemesine uzanarak yanlarına almayı severler, aşağıdan yanlarına çekmezler."

"Şerefle ve lütfedercesine dimdik ayakta geri çekilmeyi bileceksin savaş meydanından."

"Sallama İngiliz çayı, dallama zevkler abidesi."

"Yaptıklarımın birinci derecede sorumlusuyum, yapamadıklarımın sürek avı köpeği değil."

”Her bekar erkeğin evinde keman çalan mavi bir kız olmalı!”

"Yaklaşık olarak hayatımızın en güzel yılları, desem ki ortalama üçte biri ailenin ve diğer yasal kurumların hegemonyası altında geçer. En güzel yıllar olması, bu baskın yarı özerk işletmeler değildir elbette. Hayata ısınma turları yapıyorsunuzdur o kadar. Umurumda mı dünya, karışmışım günlük uğraşların sakin akıntısına. Keşfetmeyi bitirmemişim henüz, yaslanmamışım selvi ağaçlarına mezarlık kuzgunlarının bet sesleri eşliğinde. Kazık atılmaya elverişli kişiliğim kirlenmemiş ihanetin dikenli telleriyle. Yarış her zaman antrenmandan daha zorludur, daha vahşi ve ölümcül. Seke seke başladığımız, .ike .ike gideceğimiz kurallı .oktan bir ömür ve onun metal törpüsü ve Fatih Sultan Mehmet köprüsü."

"Bir köşede bekleme salonu, çay ocağı, mavi ceketli, yakaları ve kol kenarları kirden siyahlanmış, bezgin suratlı garsonlar. Ne kadar fakir bir ülkede yaşıyorum ben Allah’ım. Çevremde yüzlerce mutsuz yüz, elbiselerinden, ellerinden, bakışlarından dışarıya süzülen umutsuzluk rüzgarıyla, yarınından endişeli, itilmiş, sürülmüş, kötü yönetilmiş insanlar yumağı. Politikacıları, bürokratları, işadamlarını ve gözü kendi yaşamından başka kimseye çevrilmeyen orta boy zeka hayat düşkünlerini haftada en az bir kere buraya getireceksin kolluk gücü marifetiyle. Çakallar bile karın kaslarına kramp girene kadar güler tabii bu fikre. Görmek isteyen görür, görmeyenin gözü nerede olsa perdelidir. Burası basit bir örnek, sefaletin kol gezdiği daha ne çevreler var. Farkında değil miyim; bende gözü yarı perdeliler ve kıçını kaldırmaya tenezzül etmeden, ‘birileri bir şey yapsın artık’ diyenler sınıfındanım."

"Aklın dağılma modu."

"Sıkılana kadar gezindim ve kaymakamlık olduğunu tahmin ettiğim ve devletimin ciddiyetiyle kişiliksizliğini birleştirip sevimsizlik harmanında piyasaya süren diğerlerine nazaran büyükçe binanın önünde parka benzeyen yeşilliğin ortasında ki banklardan birine oturdum. Sigara üstüne sigara yakıyordum, anarşist rüzgarlar estiriyordum dört bir yandan, ortalama zekalara bile isyan bayrağı açtıran sistem denilen o görünmez Tanrı’ya sitemler yağdırarak lanetleniyordum bir güzel. Anarşizm, her şeye karşı olmak, kulağa hoş geliyor, kaymakamlığa doğru “Anarşistim ben, biliyor muydun?” diye fısıldadım. Bir anarşistin neden sessiz sedasız konuştuğu üzerine yorum yapmadım üstüne, Elif’ in “Sen hiçbir sınıfa dahil olamazsın.” sözünü hatırlarım. İlk söylediğinde uzunca bir süre tartışmıştık. Geçmişimizde bir asker kahramanımız vardı, tüm yaşamını ülkeyi kurtarmak için harcamış büyük bir lider. Son yıllarını hem ülkeyi yönetmekle hem de içki içmekle geçiren kendi çapında bir hükümdar. Garip, çelişkili, anlaşılmaz, tahminlerime göre kendinden sonra yardakçılarınca eklenmiş bir sürü söz ve ilkeyi arkasında bırakarak ölüvermiş zamanı gelince. Allah rahmet eylesin. Ölümünden yıllar geçtikten sonra bile binlerce taraftarı var ve baş tarafına çağdaş sıfatı eklenen pek çok dernek tarafından gündemden hiç indirilmemeye çaba harcanır. Bu dernek ve modern yaşam sevicilerinin amaçları her ne olursa olsun ‘Ulu Önder’de öyle düşünüyormuş meğer. Paneller düzenlenir, konferanslar, mitingler, basın açıklamaları alır başını yürür. Rozetler, resimler, bayraklar, dergiler, büstler tezgahlarda satılır bu deneklerin çatısı altında. Sırf bu mevzuya binaen bir sektör mevcut. Her söz onunla başlar yine onunla biter konuşmalarda. Askerlere bir şey diyemem çünkü ‘Ulu Önder’in gerçek yeri onların kalbi (bak ya güzel oturdu, Harp okullarının mezuniyet töreninde ki gösteriden bire bir etkilendim de gözlerim yaşardı, kağıt mendilin ucuyla sildim gözlerimi çiğ tanelerini okşar gibi) ama bu çağdaş derneklere, dernek başkanlarına, buralara üye kadınlara, onların söylemlerine uyuz oluyorum arkadaş. Bu çağdaşlık etiketi korkunç bir şey bir kere, fahişeler bile çağdaş veya çağdışı olarak ikiye ayrılıyorlarsa memlekette, ortada ciddi bir durum vardır. Elif’ le kavgamızda tam bu noktada koptu işte, ben küfrettim bu derneklerden bir tanesine. Aman Allah’ım Elif müthiş öfkelendi, onlar ‘Ulu Önder’in değerlerini koruyorlarmış, yok olamasalarmış ülke geriye gidermiş, hem ben ‘Ulu Önder’ olmasaymış böyle konuşabilme fırsatını nereden bulacakmışım, köle olarak doğacakmışım belki de hiç doğma fırsatı bulamayacakmışım, o olmasaymış kıyamet kopacakmış, o olacakmış, bu olacakmış, sıraladı durdu. Ben bir türlü anlatamadım adamla bir sorunum olmadığını, hatta içki içmesinin, esprili ve karizmalı kişiliğinin bana hoş geldiğini. Sanki bunlar saçlarına röfle yaptırıp hummalı konuşmaları ateşli alkışlasınlar diye kurtarıldı memleket. Tuhaf şekilde iki tarafı birbirinden ayrı düşünemiyordu. Bende okkalı birkaç küfür daha savurdum ve her ülkede böyle kurtarıcıların var olduğunu ve yine her ülkede bunu bir şekilde rant sağlanacak kaynak olarak gören asalakların var olacağını,mezarında adamı rahat bırakmamız gerektiğini, bu tür güçlere tapınan aslında kendi ihtiraslarının kölesi sürünün artık modasının geçtiğini, güdük zekalarıyla koyun olmaktan hoşlananların bu tür oyuncaklarla tatmin olacaklarını ama benim onlardan farklı olduğum üzerine bir nutuk çektim. O’da itirazlarının ve sesinin şiddetin arttırdı. Üzerine gitmedim sonra ben. Tartışmayı ‘Sen hiçbir yere ait olamazsın zaten’ sözüyle noktaladı. Bu bir övgümü yoksa ufaktan beni aşağıladı mı zavallı beyin hücrelerim hala çözebilmiş değil. Daha sonraları birkaç kez daha tekrarladığına göre bu sözü adam akıllı benimsemiş olmalı."

"Biraz zorlandığımda hep olur bu, kesinlikle olumsuz olanı seçerim."

" ‘Hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti’ geyiğine Noel Baba mı olduk şimdi?. Hem kısa sürmez mi? Benim yapımcım çok zenginde etrafa para saçıp metrelerce film mi harcıyor? ‘Büyük Üstat’ benim idolum oldu gençlik çağımda, içer gibi okudum yazdıklarını. İkna edilmem de rolü büyük şimdi, ancak inanılması güç olaylar zinciri olagelen ve benim aklım çok küçük kalıyor bu sınavda. Delirdim mi yoksa? Korkunç! Ne yani, biraz sonra çok ünlü muzaffer bir komutan kirli savaş çizmeleriyle içeriye girecek de, “Karıma haber verin geldiğimi” diye emirler mi yağdıracak sağa sola, yine başka meşhur bir ressam müthiş fırça darbeleriyle resim mi yapacak arka bahçede? Fantastik sanat da ne? Bir ton .oktan düşüncenin aptalca yan yana dizilmesi üzerine saçmanın yüceltilmesi? Uzak dur köle, kırbaç için yalvarmasın sırt derin."

"İnsanlık ileri gidermiş, hadi oradan. Gözünüzü toprak doyursun vurun, kırın, yok edin. Sonra kan, kir ve deşilmiş bağırsaklar üzerinde zafer türküleri söyleyin."

"Bukalemun tazeliğinde adaptasyon kırıntıları."

"Kaçmak karakterimin en belirgin özelliği."

" ‘Herkes şizofrendir’ söylemine ‘Birazda paranoyaktır’ ekleyerek işime devam ettim. İlk slogan benim buluşumdu. Anayasa mahkemesi başkanı televizyonda konuşuyordu memleket meseleleri üzerine, bende alık alık seyrediyordum. Birden şimşek gibi bir düşünce çaktı beynimde. “Ulan anayasa mahkemesi başkanı bu sözleri sarf edebiliyorsa kendisi şizofren demektir, anayasasının anası ağlatılan bir halk ise zaten öyle olmalıdır” diye atıldım. Daha sonra genelleştirdiğim bu sloganla ortaya her çıkışta pek çok itiraz ve karşı sava rağmen sözümden dönmedim, kimseyi de yanıma çekemedim. Belediye otobüsleri, yolcuları, şoförleri ile birlikte seyyar tımarhanelerdi, esnaf, memur, futbol sahalarını dolduranlar, parti başkanları, onların miting alanlarını dolduran yüzlerce taraftarının toplandığı alanları ise yarı açık. Köpekler bile tuhaf bakıyorlardı bu memlekette biliyorum, bir ben iyiydim tabii, birazda Elif... Evim kurtarılmış bölgeydi, en son televizyonu da satınca daha bir anlam kazandı doğal olarak. Sadece radyom vardı ve hiç haber yayınlamayan ve uyuz spiker çalıştırmayan. "

"En iyisi tuvalet penceresi."


“Vicdan Allah’ın sesidir.”

"Sorgu yok, hesaplaşma yok, sadece eylem ve gizlilik. Bir işin içinde kadın varsa her şey daha dehşetli seyretmek zorunda mıdır? Emin değilim…"

"Sebepsiz, birden bire, gücünün doruğunda ve kimsesiz."

"salak, kargalar bile gülüyor selvi dallarına tünemiş mezarlık yolunda."

"Evet ben yaşıyorum, .oktan hayatımda suratımda lanet çiziklerim bile var tıraş artığı. Az önce kolonya ile dağladım kendilerini, müthiş acıdılar ama erkekçe direndim. Halende hissediyorum ama ne gam bu varoluşumun göstergesi aynı zamanda. Biraz tuhaf, biraz sapıkça, biraz dengesiz ve tümden kötü, anlıyorum. Eksik ve abartılı..."

"Küçücük bir bedene sıkıştırılmış muazzam büyüklükte idrak ile zaman ve mekan sınırlarına mahkum edilmiş devasa özgürlük ihtiyacı. Suya, ekmeğe bağımlı ve insana hasret. Bırak kendini, hiçbir şey söyleme, kelimelerle çirkinleştirip dağıtma bu hüznü."

"Benim hiç değişmeyen anayasa maddelerim var ey dünya, senin değişiyor olman senin sorunudur."

"asrın davası pijamalarla başlayamaz."

"Kurbağalara halen inancım var."

"Hani ben cindim,hin oğlu hindim,fena halde çirkindim."

"Ait değilim size, ben tekim masalar bile dört sandalyeli."

"Uzak olmanın böyle de bir avantajı var işte. Bütün akış sadece bir fon benin gözümde. Çok bencilim, çok duyarsız, çok yabancı. Kendimi bulutlarla kaplı devasa bir dağa benzetiyorum. Büyük ve yalnız. Şimdi o kocaman dağın omuzları çökük, elleri ceplerinde, başı öne eğik ve dalgın. Yine yollarda. "

"Abartı benim en değerli vasfım, diğerleri arkasından gelir."


"Can sıkıcı bir hayatı ancak aşk kurtarabilir, yoksa itilirsin bir kenara ve sadece seyredersin olup biteni. Hoş aşk da başlı başına başka bir beladır ya! Bir ton gürültü, gevezelik, gösteriş, kavga, çırpınış. Ve her boğuluşu ve ayrılığı bir diğerine terk ederek devam ettirme gayreti. Kırılan inançlar zinciri ve durmadan ertelenen beklentiler yumağında, kuramsız bir sahneler donanmasında yol almak gibi tehlikeli ve sığınaksız bir serüven. Bir oyuncağı saklayıp ardından bulmaya çalışmak türünden alık bir oyalanma belki bir yanılgı, bir sağanak yağmur serinliği. Elif bile dindiremedi içimdeki yangını, hatta bir şekilde körüklediğini bile söyleyebilirim. Halbuki ben onu hak edemeyecek kadar kötü olduğumun bilincindeydim en başından beri. Ne mühendisler, ne doktorlar vardı onu isteyebilecek ve ben sıkıntılarımla pencere açıp, nefret ederek bakabiliyordum dışarıya ancak. Yanlış ata oynayan yenilgi düşkünleri vardır hani, kırk yılda bir sürpriz atı bulacaklarda tüm yanlışlarının ve bu uğurda saçtıkları paranın kat kat üstündeki karşılığını bir defa da alacaklar. Yanılgı, asla gerçekleşmeyen tatlı avareliktir oysa. Elif’in kaybetmesini istemem hiç, en azından bu kadar seviyorum onu. Ben farkındaydım o ise yanlış yolda. Farkındalık üstün kılar ve eylem gerektirir. İşte sana eylem o halde sevgili. Sana adıyorum bu canı ve derler ki aşk ölümü bile güzelleştirirmiş...

"Yıllar evvel ben iflah olmaz bir romantiktim. Bu tanıma yakıştırılan tüm geri zekalı yaftaları elimin tersiyle itecek kadar da kararlı ve dingin. Ancak başaramadım, zamanla sertleştim ve bir kayayı yavaş yavaş oyan küçücük su damlaları gibi üzerime yağan her darbeye günden güne eriyerek teslim oldum. Artık o akılla hareket eden ve yüzüne geçirdiği zırhla hayata meydan okuyan zavallı sürüden farkım kalmadı benimde. Büyük hata! Kendi başına salt aklın ve sadece gerçeklerin yer aldığı bir dünya da mutluluğa yer yoktur biliyorum. Koskoca felsefe tarihi her köşe başında buna işaret eder ve doğruyu söylemeyi sadece ‘Son Deha’ başarabilir. Hayat bir çözümsüzlüktür ve zor anların fazlalığı dayanıklılığın da sınırlarını belirler. Beni kendimden uzak tutan her olguda, huzuru ve beni bana yaklaştıran her şeyde bunalımı buldum ve anladım ki kendimden kaçamadığım o son nokta benim de sonum olacaktır. Psikoloji denilen bilim sanısı sadece dipsiz bir gayya kuyusudur bu yolda ve bulaşana iflah olmaz kokusunu her yana yayma fırsatını sunmaktadır elinden geldiğince. O aslında insanlığın genel kokusudur ve yazgısı bir yerde. Yaşantım süresince annemden kapma olasılığım yüksek delilik denen illetten korktum. Genlerin uzantısı düşünülenin aksine zaman gezginidir çağları aşan. Ve ne kadar kaçarsam ona o kadar yaklaştığımı fark etmem uzun sürmedi. Bir ara şizofren olduğumu ciddi ciddi düşünmeye başlamıştım hatta. Neden şizofren? En belalısı oda ondan. Sevdiğim tüm sanatçı dostlarım ve onların önüne çıkan, resimlerine hayran olduğum biricik ressamın ruh hastası olması beni biraz avutuyordu kabul. Zaten ressamlık hayatla pek uyumlu bir meslek değil galiba. Bir ressamın değeri hastalığının veya acılarının ağırlığıyla ölçülüyor küçük dünyamızın sığ akıllarınca. Yaşantıları sürecinde beş paraya satamadıkları resimleri zaten yeterince büyük bir yanılgı iken, öldükten yıllar sonra o resimlere akıl almaz derecede fahiş fiyatlar biçmek ise ikinci büyük yanılgı oluyordu ardından."

"Demir ellerden ve büyük anıtlardan gına geldi memlekete bilesiniz. Atatürkçü Düşünce ve Çağdaş Yaşamı Koruma Derneğinde de gına geldi. Özgür yaşamak ve mümkünse özgür ölmek istiyoruz gayri. Ne paramız var ne de işimiz, sevgilimizle dertleşmek için meclis parkında cop yemeden oturmak istiyoruz, kuğulu parkta gece bankta uyumak istiyoruz, başörtümüzü takmak ve üniversitede okumak istiyoruz, solcuysak da sınavlarını kazanıp Maliye Bakanlığında müfettiş yardımcısı olarak istihdam edilmek istiyoruz, bir şey yazarken arkasını düşünmemek istiyoruz, işe girerken aşağılanmamak istiyoruz, onurla yaşamak istiyoruz, sahi çok mu şey istiyoruz?"

"Ağzı olan konuşuyor bize de onların pazarlaması düşüyor. Şairsen duygu pezevengisin be birader, hamburgerciysen et, turşu ve mayonez."

" “ Fare! ” Batan gemilere benziyordum değil mi o zamanlar? Halen öyle..."

"Solcu senaristlerimiz bunalım altmış sekiz kuşağını anlatmaktan vazgeçip esaslı bir konuya parmak bassalar kurbağalar kısır bilirim, “halk bizi anlamıyor, biz sanat yapıyoruz” teranesinin, beceriksizliğin süper ego sayesinde perdelenmesi anlamına geldiğini de iyi bilirim. Halk denen güruha inanmadan, ne alçak perdeden ne de bir basamak yukardan yaratılmadığını bileceksin bu sanat manat işlerine bulaşacaksan eğer. Manatı kırkından sonra resimle uğraşan emekli müsteşar karılarıyla, şiir yazan .bnelere bırak ve asla sanat yapıyorum diye ortaya çıkma bu memlekette. Olabilecek en boktan sıfattır, hele bir de meslek olarak nitelendirilmişse durum haddinden fazla tehlikeli bir hal alır. Gazetede bir haber, son albümünü çıkarmakta olan kadın sanatçımız Malezya usulü rejim yaparak bir ayda beş kilo verdi. İki gün sonra ilk klipini çekerek ..tünü bacağını, göster ama verme tarzında sergileyecek televizyonlarda ve biz toplum olarak onun kasetini alarak Ulus da yeni bir villa almasına katkıda bulunacağız. Ne güzel İstanbul! Yaşasın korsan, kahrolsun sanat. Ne diyorum ben yahu? Zehirleniyorum hafiften ve ortalığı kana bulamakta sakınca yok amcası."

"it ürür kervan yürür, tian devam eder..."

"Bir köşe başını döndüğümde benden daha kötü durumda, daha yalnız, daha kırık, daha az şeye sahip birinin suratıma bıçağını dayaması ve varlığımı sahiplenmesiyle, Azrail yada Tanrı gibi onu kullanması, gücü ve yaratık olmanın, bitki, toprak, hiç olmanın ne demek olduğunu olanca çıplaklığıyla yoğun ve hemencecik bana hissettirmesi üzerine gerçeği gördüm ben. Sonra da bırakmadım hiç."

"İşte tam da o an insanın ruhunu ezmeye başlar İstanbul. Artık öteki tarafa geçmişsindir, omuzların düşük ve yere bakarak yürümemelisin, geniş omuzlu ve dik bakışlılar ülkesinde. Tüm şehir senin üzerinden geçer yoksa ve hiçbir şehir İstanbul kadar ağır ve hoyrat değildir bilesin..."



"Artık sadece benimsin, geri kalan herşey geri kalan herkesin olabilir, umurumda değil. Şu an bana kimse ulaşamaz, şu an benim, ben de sana aidim. seninle aramda hiç kimse ya da hiç birşey yok. Azad oldum ve seninleyim. az sonra neler ortaya çıkacağı hakkında hiç bir fikrim yok. (soru; neden bu kadar hiçlik kullanımı?). imlayı kaldırdım, kuralı kaldırdım, tuzlanmış lahana salatası, iki gün beklemiş buzdolabının köşesinde, biraz bayat ama idare eder pide ekmek ve tabi ki sigara var yanımda. eskiden olsa bira da olurdu ancak şimdi üç aylardayız, öteki hayatımda mesut olmak için şu anki yaşantıma çeki düzen vermem gerekiyor. sıkı bir günahkar olduğumun farkındayım, ama iyi bir müslümanım aynı zamanda. bir tarafımda azılı solcu fakat bugün politikanın anasını avradını dümdüz edip, biraz da eğlenmek değil niyetim. politikanın insana neler yaptığına dinamik başbakanımızın parti lideri olmadan önce ve olduktan sonraki ruh ve beden haline bakmak yeter de artar bile. bir diğeri de avukatlar üzerine, kiralık vicdan olmaları bir yana, bir ömür boyunca karın doyurmak maksadıyla o lanet kelimelerle örülü kanun maddelerini okumak ve onların her seferinde değiştirilmesi, sonra yeniden yorumlanması, sonra gazetelerin yazdıklarına bakılırsa bu denli .oktan bir adalet sisteminin bir parçası olma ve ondan çöplenme işiyle bir ömrü heba etme makinaları. diyeceksin şimdi sen bana bir çöpçü çok mu daha iyi durumda? işkolik bir borsacıyı aylak bir komiye tercih etmem. meslekler isimleri niteledikleri zaman önemli hale geliyorlar ve ehemmiyet kazandırıyorlar isim sahibine, hadi oradan. istanbulda geziniyorum ve başlarına çuval geçirilmiş boşlukların üzerime üzerime gelip sonra bana çarpmadan biryerlere koşturduklarını görüyorum sadece. iş ve para önemli midir? olmazsa elbette önemlidir ve ben neler çektim diyen milyonlarca zevzek mevcut dışarda. ben fakirdim diye gerine gerine anlatmak geri kalan zamanda cebimi doldurdum ama hala isteklerime ulaşamadım çağrışımından, bak gördüm mü ne denli başarılı bir adamım, hayatın .mına koydum geçmiş zamanda demenin usturuplu söylenişidir. ahkam da keserim, genellemede yaparım, sen benimsin beyaz kağıt ve ben bu dünyanın klavye arkasındaki hükümranıyım. bir keresinde tamı tamına onsekiz sayfa yazım kaybolup gitti asırların mucizesi bilgisayar hard diskinde ve ben sadece iki bira içip yeni bir onsekiz sayfa yazdım bir gece de. binanın kirişlerini çıkmışsam, geri kalanı çok da dert değildir hani, yaparım, bozarım, silerim, dağıtırım, toplarım ve yazabildiğim sürece hiç de mesele etmem. kimseye eyvallah etmeden ve olabildiğine özgür kılarak kalemi. yazma uğraşısı ne saygın bir eylem ne de yazarlar mavi kanlı asaletin çocuğu. hayat herkesin üzerinde silindir ağırlığını koruyor ve hiçkimse ölümden kaçamıyor. bukowski "ulan yazılarımın farkedilmesi elli bir yılımı aldı ve tarz olarak hiçbir şeyimi değiştirmediğimi fark ediyorum, niye bu kadar uzun sürdü o halde?" diye sorarken neyi kast ettiğine az da olsa yaklaşabiliyorum. sadece elli bir yıllık inat ve azmin önünde hiçbir engelin (bir daha hiç li cümle kurarsan var ya) kalamayacağını düşlüyorum. ve iyi ki de öyle olmuş. dotoyevski iyi ki hastaymış ve kumar oynayıp dağıtmış zaman zaman ve kürek mahkumluğu bizlere kitap olarak dönmüş ve aydınlanmışız ez cümle. kimisi de hayatıyla kitap yazar, yaşayarak, eylemle anlatır mesajını. gerenimo, spartaküs ve diğerleri... sen benim dünyamsın, asıl ait olduğum yer ve ben tabutumu oluşturuyorum seninle, üç aylarda bira içmeyen biri olarak orada seninle huzurlu olacağım ve ölüm geldiğinde benimle birlikte yazdığım, düşündüğüm, okuduğum herşeyi (bittin olum sen...) beraberinde götürecek. o yüzden mümkün olduğunca çok var olmalısın hayatımda ve olabildiğince doldurmalısın boşluğu, söylememiş miydim daha önce "ben yazmak için yaratıldım" diye..."

"Sürekli eylem, antrakta da teori."

"çok önemli değil, hatta hiçbir önemi yok, olmuş ve şu an var olan gösteriyor ki olacak olanlarda aynı minval üzerinde dönecek, hayatın çekici bir tarafı yok, sadece devam ettirme gereği, sakin ve ucuz, kesinlikle sıradan, sıradışı da neki, aynı son, varılan veya varılacak hedef nedir, bu soruların aklı karıştırmasını ya da hiç akla gelmemesini sağlayan kimyevi madde beyin lobunun hangi bölgesinde var olur, sadece ben de mi mevcuttur yoksa değişen oranlarda her insan oğlunun başının belası mıdır, kafam karışık, saçlarım kirli... "

"böyle havaya girilir, olmayan bir anlamsızlık türetilir, ardından o anlamsızlık üzerine oturup yazılmaya başlanır, kelimeler havada uçuşur, hangisinin yakalanacağı sadece o an ki hızına ve parmaklarının maharetine bağlıdır. hesaplayıp, ölçüp biçip, sözlükleri karıştırıp yazanların aksine gerçek öyküler öylesine, birden bire çakıp kaybolan şimşekler yöntemiyle ortaya çıkarılırlar. muhasebeci olmak üzereyeken hasbelkader yazar olmuş olanlar akademilerde kabul görür ve edebiyat niyetine kitlelere sunulurlar, diğerlerinin yazmaktan başka derdi olmadığından yer altında ikamet etmeye mahkumdurlar. onu sadece kendi terazisinde tarmak gerekir, uçurumun kıyısında ve sırtı dönük..."

"damat mıyız amele miyiz belli değil anasını satıyım"

"günümün dört saati yolda geçiyor, dört leventten gebzeye önce şifa-cevizlibağ otobüsü ardından güzelyalı da harem gebze dolmuşuna biniyorum, cebimde kan ağlıyor, ayakta gitmekten her yanı sızlanan ayaklarımda. insanların ensesini seyrederek yolculuk etmek korkunç, ama çok var böyle. sıradan pek çok şey tek başına durduklarında bir anlam ifade etmez ancak yan yana geldiklerinde veya biriktiklerinde makul birini deliye çevirebilir. internet kafelerde çalınan müzik ten musluklardan damlayan su sesine kadar milyonlarca .oktan şey ve bunlarla her gün başa çıkmaya çalışmak yorar adamı. daha kötüsü de var, diğerlerinden bana yönelen binlerce anlamsız davranış kalıbı mesala. sartre bin ton kelime sıraladı yerli yersiz ama gerçeği sadece şu cümlede yakaladı; "cehennem ötekilerdir!" tiksintiyle yataktan kalkıp kusarak geceyi bitiren insanlar var gezegenimizde ve bunca dikkat etmeme rağmen bir kısmı bana bulaşır ve ben daha kötü olurum ondan sonra. yüzleri ve kelimeleri ile kirletirler beni ve üzerimdeki etkilerinin silinmesi zaman alır. çok steril bir hayatım yok, öyle çok şey görmüş geçirmiş de değilim ama onların beni dokunulur düşünmeleri bana özel bir durum değil biliyorum. tavır olarak belki hiç bir yaralı parmağa işemeden göçüp gitme ihtimalini cebimde taşıyorum ancak en azından diğerlerine zararım dokunmayacak gibi bir davranış kalıbını hayatıma tatbik etmeye çalışıyorum. insani yönü yok bunun, öyle demokrasi, insan hakları, hak ve özgürlükler mevzusu da bana göre çok yürekli kelimeler, ilişmesinler yeterli. tabi burada dile getirilmesinin anlamı nedir o da açık değil. geçenlerde forumda sanal alemle ilgili bir şeyler okumuştum. ben var mıyım gibi bir şeyler de soruldu falan, o zaman aklıma takılmıştı ama şimdi biliyorum yerimi. sadece yazdıklarımla var olabildiğim ve beni tanıyan herkesin sadece yazdıklarımı baz alarak beni değerlendirdiği müthiş keyifli ve özgür bir mekan burası. bende aynı şekilde değerlendiriyorum, hey işte sıkı bir cümle, kelimenin belini kırmış, ne güzel diyerek sırıtıyorum bilgisayar başında bazen. çok olmuyor ama. bir keresinde dostoyevski nin herhangi bir romanının elli birinci sayfasında geçen bir "e" harfi olmanın yaşadığım hayattan daha anlamlı ve ölümsüz bir şey olduğunu düşünürken bulmuştum kendimi ve ertesinde kendime gelmek epey zaman almıştı. yazıya dönüşmek istiyorum diyen bir adamın şansıdır sanal alemde yazılarıyla hayat bulması. daldan dala ve her halükarda bir yerlere varmayacak yazılar silsilesine bir tane daha eklemek üzereyim farkındayım, durmadan sızlanan ihtiyar aksi adamlara dönüşmeden tüyme zamanı şimdi..."

"Yarım müslüman, yarım aydın, yarım müptezel, yarım aptal, yarım Türk, yarım uykusuz, hep yarım, daima yarım, yarılarımla varım."

"Yanmayan dönmeyen, başı kıçı oynamayan, kelimeleri ağızdan çıkarken dilini kıvırmayan, kimseye yaranma derdi olmayan."


"Her şey geçer toz ve kül kalır geriye. Kan, ter ve gözyaşı ile doğup, sabırla günübirlik yaşamak mecburiyetindeyiz. Arada kalmışlık, aidiyetsizlik, biat ile itaat köprüsünde kılıçtan keskin, kıldan ince zorlu viraj ve varoşta var olmanın kaçınılmaz can sıkıntısı. Kimse bize dikensiz çay bahçesi vaat etmemişti zaten, artık talep de etmiyoruz, ilişilmesin yeterli. Hayatlarımızla destanlar yazmayacağız ve tarihin süprüntü sayfalarında dahi anılmayacak adımız, süslü kelimelerimiz ve küçücük dünyalarımız var ve onu idame ettirmenin telaşındayız ez cümle. Öğretilerden ve kurtarıcılardan yorulduk artık kendi dünyamızın soytarısı olarak devam etmek istiyoruz, Din ve Ahlak Bilgisi dersinden zayıf not alıyoruz, Beden Eğitimi halı saha futbol maçlarından ibaret, Fizik, Kimya zaten ölü doğmuş yabancılık, Matematik kahvehanede çay parası hesabı ve Edebiyat ağdalı geçmiş zaman ülkesi. Ortalamanın altında, yeraltının izlerini sürüyoruz ve bıraktık ipin ucunu. Karşımda rakıdan medet uman adam ve ben, yarın hiçbir şeyin değişmeyeceğini bile bile bir gece de olsa rahat uyumak için Dionysos’un evine sığındık ve bulabildiğimiz tek yasal intihar türüyle kendimizi öldürüyoruz ufak ufak."

"Elbette karamsarım."

"Sınırlı sorumlu yapı kooperatifleri her ne anlama geliyorsa gelsin zihni bulandırmadan ve üyelerini söğüşlemeden yollarına devam etsinler, İstanbul küresel ısınmadan etkilenmesin, porsuklar korkusuzca çiftleşsin ve gelecek nesillerinin yiyecek ekmekleri olsun, Pelin Batu Türkçeyi aksansız konuşsun, Yasemin Kozanoğlu kendine adamakıllı bir sevgili bulsun, Oğuz Atay yazılarıyla bir gölge gibi beni takip etmesin ve benzeri binlerce sorunu düşünmeyeceğim bundan böyle. Sigara ve alkolle aram iyi olduğundan altmış yaşına gelmeden ve muhtemelen SSK kurumundan emekli olamadan geberip gideceğim ve iki nesil sonra ardımda hiçbir şey kalmayacak. Tek başına insan hayatı değersizdir, toplu olanı ise cinnet. Önemli olduğu varsayımıyla salınan binlercesi arasında yerim olmadığını ilk gençlik çağlarımda çözdüm ben, sokaklar benim oyun saham değil, kendi krallığımı kitaplardan kurmaya ve yalnız yaşamaya da gücüm yetmiyor, öyleyse sarkacın salınımına devam etmeli oğlum. Öfkeye kapılmadan, bükülmeden, endişelenmeden, acele etmeden, inceden inceden."


"O gün bugündür siyasetle ilgilenmem, çünkü o an içimden geçenlerinin yarısını yazsam, Deniz Gezmiş’in aldığı idam cezası ile Dostoyevski’nin kürek cezası solda sıfır kalır, bürokratların kıçı tavana vurur, yeşillerin dili tutulurdu..."

"Biz iz bırakmak bile istemiyoruz, boşluğu doldurup rolümüzü oynayacağız o kadar…"

"Irkımdan, kimliğimden, insanlığımdan sıkılıyorum, kapanmak istiyorum sonra, sonra taşlaşmak, sonra hiçleşmek ve ardından yok olmak. Sonra Yaradan bir kapı aralıyor, birazcık nefes, azcık güneş, kedilerimin bıyıklarından, sevgilimin saçlarına dünyam aydınlanıyor ve tahammül edip döngünün akışına bırakıyorum kendimi."

"Beni çözemezsin hemşire, sınıflayamazsın, etiketleyemezsin, kelimelerle tarif edemezsin! Üç sene sonra Adıyaman Menzil’de tarikata girmiş çile dolduruyor olabilirim, ya da Afrika’da dağa tırmanıyorken düşüp ölebilirim. Tek bir cümle ile hayatımı, düşüncelerimi, değer yargılarımı değiştirebilme yeteneğine sahip olmak üzere yetiştirildim ben. Dinim, milliyetim, dilim ve kimliğim haricinde var olan her şey değişim ve gelişim sürecindedir. Bu dördü değiştirilemez, buna teşebbüs dahi edilemez."

"Yazmak için çile çektiğini iddia eden moronlar sürüsünün, okunurken de eziyet verdiklerini birileri kendilerine hatırlatmalı. Ahbap çavuşların kurduğu sahte cennetin tüm duvarlarını yıkmak için yaratıldım ben."

"Kurgu nasıldır bilirsin, beşinci sınıf Amerikan korku filmlerinde ilk önce gözlüklü ve salak oğlan ölür. Tatile çıkan bir grup genç tahayyül et, bir dünya şaklabanlık, bir o kadar suratsız ve kişiliksiz hazırlık, ardından ilk kurban, mutlaka erkek ve salak ve gözlüklü. Klişe her yerde klişedir. Biz hayata gözlüklü ve salak başlıyoruz iki gözüm. Korkularımız var ve bir dolu yaşanmamışlıklarımız. Görkemli bir şölenden payımıza masa dibi artıkları düştü ne yapalım?"

"İnsanın var olan edebiyat ikonalarıyla beyninde satranç oynaması kadar zorlu bir savaş yoktur."

"Öncelikle tarla benim, tırmık ta, çapa da, tırpan da ben de, o halde istediğim gibi eker biçerim."

"Dilemma ne kadar güzel bir kelimeymiş meğer."

İssinn apbey, bi çay içerik he mi karşı kıyı da?
Başa dön
zeran
Üye


Kayıt: Aug 05, 2006
Mesajlar: 494
Nereden: baktığınız yerden

MesajTarih: Pts Oca 28, 2008 8:25 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bu sandalla istediğin yere varım...
Başa dön
gunfrfd
Hiç


Kayıt: Oct 14, 2006
Mesajlar: 3957

MesajTarih: Sal Nis 29, 2008 7:57 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sabah sabah oturup yazdıklarınızı / söyleşiyi yeniden okudum…

Alıntı yapılacak o kadar paragraf vardı ki… şimdilik şu :)



Alıntı:


Aşık olduk kelimelere bir kere, harflerin, o sınırlı sayıda insan icadı ve tek başlarına pek te matah olmayan simgelerin birleşirken çıkardığı müziğe vurulduk sonra. Nere gitsek, ne yapsak o sesin hasretini çekiyoruz yüreğimizin orta yerinde. Ama içimiz burkuluyor onun ehil olmayan ellerde boğazlanan kurbanlık koyun gibi feryat etmesine. Ve bulamadıkça daha da hırslanıyoruz bu sefer. Bu bir tür delilik olarak da algılanabilir, mümkündür, o halde zırdeli olmanın zamanı gelmiştir bizim için. Yani diğerlerinin yakamadığı ateşi kendi ellerinle yakma hayali...





...ve Sait Faik tuttu.... kalemi öptü : “Yazmazsam çıldıracaktım” dedi…

Ne çok Sait Faik var... yolunuz açık olsun :)

Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1284
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal Nis 29, 2008 8:06 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Ne zaman aklıma gelseniz, ülkeme, geleceğime, kendime, aileme, kaderime inancım güçlenerek artıyor sevgili gunfrfd...

Sizi çok seviyorum, iyi ki varsınız!..
Başa dön
sabandal
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2006
Mesajlar: 668

MesajTarih: Sal Nis 29, 2008 8:09 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"Yarım müslüman, yarım aydın, yarım müptezel, yarım aptal, yarım Türk, yarım uykusuz, hep yarım, daima yarım, yarılarımla varım."
***
Muhayyileniz hiç yorulmasın.Kaleminiz dert görmesin.
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1284
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal Nis 29, 2008 8:37 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Eyvallah dostum,

Sevgi ve saygılarımla...
Başa dön
fadim
Forum Admin


Kayıt: May 27, 2006
Mesajlar: 2739

MesajTarih: Prş Hzr 26, 2008 11:06 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sevgili Tian,

Her satırınız, hatırınızdır. Hoş ettiniz, hoş göresiniz. Baharınız daim olsun.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Güncel Olaylar-insanlar Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
3. sayfa (Toplam 4 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok epik tiyatronun bir kadın oyuncusu üs... eylem Sahne Sanatları 0 Pzr Oca 20, 2008 1:03 pm
Yeni mesaj yok Poe ile söyleşi Poe Güncel Olaylar-insanlar 27 Cum Arl 07, 2007 11:51 pm
Yeni mesaj yok turuncu ile söyleşi kertenkele Güncel Olaylar-insanlar 31 Cmt Arl 01, 2007 1:41 am
Yeni mesaj yok Timur Selçuk ile Söyleşi samilmurat insanlar 0 Pts Ağu 28, 2006 1:57 pm
Yeni mesaj yok Kartal Tibet ile Söyleşi erdemolmez insanlar 1 Pts Ağu 21, 2006 9:37 am

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke