Tian, inanılmaz güzel yazıyorsun ama daha inanmadığım bir tane harfin olmadı.
Bir ara Tarih Kültür Vakfının yazarlık kursu duyurusunu başlık yapmıştın forumda. Gerçekten eğitimle yazar olunabileceğine inanıyor musun? Zira o mesajında; "Sanat seçkin kalplerin işidir" ibaresi geçiyordu.
Ceve dostum, gece nöbetinde senin eline yazı olup düştüm ya, sadece o an için yazdığımı düşünüyorum o günden beri...
Bir ara Tarih Kültür Vakfının yazarlık kursu duyurusunu başlık yapmıştın forumda. Gerçekten eğitimle yazar olunabileceğine inanıyor musun? Zira o mesajında; "Sanat seçkin kalplerin işidir" ibaresi geçiyordu.
Edebiyat ile ilgiliyiz ve ülkenin edebiyat severleri nelerle meşgul oluyorlar, ne okuyor, ne yazıyorlar diye rastgele forumlara bakıyorum, kimi zaman inanılmaz sıkıcı olabiliyor içeriği, bazen de komik şeylere rastlıyorum, işte onlardan bir tanesinde gezinirken, yanlış bir tıklama sonucu bu ilanın linki açıldı ekranıma, ibare aynen şu;
Yazmak... Yeryüzünün en uzak ve en yakın kenti... Okumaya yaklaştıkça yaklaşan, okumaktan uzaklaştıkça uzaklaşan bir şehir... Işıkları uzaktan göz kırpsa da, kapılarını herkese açmıyor. Parola soruyor, geçici heveslere geçit vermemek için... Yalnız sırra kadem basmak isteyenlere fısıldıyor sırlarını...
Gündelik hayatın telaşlarından kurtulup, kelimeleri yeniden anlamlandırmaya ne dersiniz? "Sanat seçkin kalplerin işidir" diyen şairin sesiyle yola çıkıp, kendi derinliklerimize yol almaya?.. "Hayat karşımıza duvarlar çıkarsa da, kader o duvarlarda pencereler açıyor"...
Bukowski olsa aynen şöyle derdi:
Hitler'in dirilmiş hayaletiyle
Bir set ping pong
Oynamayı yeğlerim.
Metne hasta oldum tabii. İlk cümlesinden son noktasına kadar...
En uzak en yakın kent? Okudukça yaklaşan şehir? Kapılarını herkese açmayan, parola soran, sırlarını sadece sırra kadem basmak isteyenlere fısıldayan? Ve o muhteşem söylem; "Sanat seçkin kalplerin işidir!"
Fesüphanallah! Böylece yaptıkları iş ve kendilerinin önemli olduklarına, kendi kalplerinin seçkinliğine gönderme yapıyorlar bir yandan. Kelimeler muğlak ve verebildiği her hangi bir değer yok ama anlamadığıma göre, hayır sorun bende, tamam ben seçkin bir ruh değilim. Ama Türk Edebiyatı adına yanlış giden birşeyler var.
Belki öğrenmek isteyenlere, yazar olma sevdası ile yanıp tutuşanlara hizmet eder, ama daha ilk cümleden, uzak yakın, parola, sır, seçkin gibi kelimeler üfürüyorsa ben hiçbir ışık görmüyorum. Yazar olacak kişi, içinde öyle bir ateş varsa eğer zaten onu yakacak çıraları kendi elleriyle toplayacaktır zaman içerisinde. Bir yerden sonra okumanın, öğretilere ve kuramlara dalmanın yazıyı olumsuz etkileyebilceğini de hesaba katmak gerek.
Diyelim Konya'yı yazıya konu edeceğiz. Terbiyeli ve eğitimli olanı şöyle seslenir;
"Antalya yolundan aşağı doğru inerken, tüm ışıklarını serdi şehir önümüze, ovanın karanlıklarla oynaşan yerlerini göremiyorduk ama yeryüzüne inmiş yıldızlara benzeyen şehrin ışıkları Hz.Mevlana'nın huzurunda gösteri yapan semazenleri gibi sıra sıra parlıyorlardı..."
Bizim seçkin olmayan kalbimizin ve yeterinci kirli olan ruhumuzun cümleleri ise şöyle olurdu;
"Etli ekmek yerken dişimi kırdım. Yüzümü buruşturup, lokantanın ikramı demli çayı reddeceğime hayıflanıp bir sigara yaktım. Aklıma doksanlarda okuduğum bir gazete yazısı geldi karşı masada oturan sakallı gence bakarken. İstatistiklere göre en çok porno derginin satıldığı yermiş Konya. Doğru olup olmadığına dair hiçbir fikrim yok, sonuçta gazete yazısı. Ama insan düşünmeden edemiyor şu sakallı gencin elinde Hustler dergisi ile gizli gizli odasında buluşma ihtimalini. Hem elde "Afyon'un kaymağı, Konya'nın manyağı" özdeyişi var..."
Bu işi eğitim üzerine oturtursak ümmi Neşet Ertaş hocayı nereye yerleştireceğiz? Tek harfi bile binlerce kitabın anlattığından daha değerli benim için...
Ve Turuncu, sevgili şair, ben yüzlercesini bir araya getirip, bazen yine de istediğimi anlatamazken kendisi iki kelimeyle noktayı koyan ve kalplere esen rüzgar, yolun açık olsun...
Yazmak mi zor yasamak mi kolay?
Ne yazmak zor ne yaşamak kolay. Kolay olmasını beklemiyordum zaten, ama şikayetlenip tanık olduğum ve benden çok daha zor şartlarda yaşayan insanların yükünü de sırtlanamam omuzlarıma. Hayat biraz çirkin ve haddinden fazla çarpık olduğu için belki tüm yazma gayretleri. "Kurguyu her zaman gerçeğe tercih ederim, içerisinde önceden hesap edilebilir ögeler barındırır hiç değilse!" diye şimdi kimin yazdığını hatırlayamadığım bir cümle geldi aklıma. Evet yazdıklarımızı düzenleme, değiştirme şansımız var, hayatın böyle bir lüksü yok. Olmaması da iyi bir yerde. Benim hayatım ile yazılarım birbirinin içine geçmiş epey süredir, çok da fazla sorgulamıyorum ikisi arasında ki izdüşümü. Yazma eylemi beni çok fazla zorlamıyor şimdilik, başlaması biraz vakit alıyor o kadar, gerisi kendiliğinden akıyor kağıda...
“ ‘Ve’ Asla Sadece Bir Bağlaç Değildir”, peki nedir diye sordum ve yazılarınıza yöneldim. Günce tadında, keyifle okuyorum yazılarınızı. Kaleminiz hiç küsmesin…
sayın tian bir kaç sorum olacak;
birincisi, çaya kaç şeker atarsınız? üçüncüsü, eviniz kaçıncı katta? dördüncüsü, laptopunuz var mı? ikincisi, asla böyle olmak istemem dediğiniz kişi kimdir?
Hani her gün ya da günaşırı bir arkadaşımızı ararız, ne var ne yok kaynatırız ya...
Her gün "bugün Tian'da neler var, bi bakalım" düşüncesi ile okuyorum yazılarınızı. Hatta bazen sadece "bi Tian'a bakıp çıkayım" diye giriyorum karakutuya.
Edebiyattan anlamıyorum. Bir şiir ya da yazı hakkında yorum yapabilecek biri değilim.
Sizin bu yazdıklarınız edebitayın neresinde bilmiyorum, ama keyifle okuyorum.
Kayıt: Aug 05, 2006 Mesajlar: 494 Nereden: baktığınız yerden
Tarih: Çrş Arl 05, 2007 5:18 pm Mesaj konusu:
"Ben de size sorayım o halde; sizi uykunuzu bölüp sabahlatabilecek kadar etkileyen kitap hangisiydi en son Türk edebiyatı adına? Bu sorunun cevabını yerüstünden birkaç kitap adı ile birlikte verirseniz, umut en azından sizin için var demektir. Ben artık kitap okurken irkilmiyorum, şaşırmıyorum da. Kelimeleri eğip büküp tırmalıyorlar düşüncelerini. Sonra ortaya konan şey allanıp pullanıp büyük reklâm kampanyaları ile piyasaya sürülüyor. İşin içine para girince yazı önemsizleşip televizyon dizileri gibi rahat ve sakin, seyredilebilir ve tüketilebilir bir çerçeveye bürünüyor, bunu da yadsımamak gerekir." (Tian)
Kaçak Yayın dergisini iki yıl takip ettim. Kanat alıştıranlar bölümü vardı. Yazar olmayı öğretiyorlardı adama. Kurslar filan da düzenlemişlerdi. Kanat alıştıranların tanışma etkinlikleri... Körler sağırlar birbirini ağırlar... O kesimden de umudu kestik... Yukarıdaki düşüncenize aynen katılmamla birlikte, yine de sormak isterim. Neden şaşırmak istiyorsunuz? Ruh hastası mısınız?
Ama ruh hastası mısınız kısmını ben anlamadım Sn. Zeran. Artık okuduğu veya gördüğü bir şey insanı şaşırtmazsa, ya yabancılaşmıştır kişi ya da yadsımaktadır her şeyi. Hepsinin köküne kibrit suyu der geçersiniz. Kendinizi de belki korursunuz bu cevval(!) yazın dünyasından. Onlardan etkilenmemek veya bulaşmamak için
Gördükçe vazgeçmek ve şaşırmamak, şaşırmak isteyip de şaşıramamak gibi bir düşünceyi akla nasıl getirir? Bunu anlayamadım. Hele hele bunun sonucunda bir de ruh hastası sorusu gelmiş ki işte buna şaşırdım.
Kaçak Yayın dergisini iki yıl takip ettim. Kanat alıştıranlar bölümü vardı. Yazar olmayı öğretiyorlardı adama. Kurslar filan da düzenlemişlerdi. Kanat alıştıranların tanışma etkinlikleri... Körler sağırlar birbirini ağırlar... O kesimden de umudu kestik... Yukarıdaki düşüncenize aynen katılmamla birlikte, yine de sormak isterim. Neden şaşırmak istiyorsunuz? Ruh hastası mısınız?
Zeran, sorularının her seferinde beni irkiltiği, üzerinde günlerce düşündürttüğü adam, kitap okurken şaşırmak istemek ile ruh hastalığını yan yana getirebilecek ve bunu harmanlayıp soru olarak yönelttecek kadar beni çözen, cevaplarını daha sormadan sezen güzel insan, son günlerde bana akıl hastalığıyla ilgili dışardan gelen bir kaç göndermeyi ele alarak bu konuyu bağlamak ve kapatmakta fayda var;
Öncelikle ruh hastası değilim, "Troyka" ya konu edilen geçmişim de var olan deneyimlerimin bir kısmını daha sonra epeyce araştıma fırsatım oldu. Psikoloji dalı altında el yordamıyla epeyce bir kitap okudum o dönemde ve hepsini birleştirerek "Troyka" da sonuca bağladım. Benim sorunum yok, hiç bir gaye ile de yazılmadı o yazılar, şimdi geriden baktığımda, bir tür geçmişin taşlarını yerine oturtma çabasını farkediyorum sadece. Ancak daha sonra üzerine tepkiler almaya başladım, bu kadar içerden nasıl yazabilirsin, şizofrenler şöyledir, böyledir, şunu yer, bunu içer gibi, bir sürü ıvır zıvır. Türk milleti kafasında henüz soruları olmadan hazır cevaplarıyla dolaşır gibi bir çıkarıma bile vardım bu sayede. En sonunda şöyle bir açıklama yapma gereği duydum orada, "Edmond Rostand ne kadar Cyrano De Bergerac ise Yavuz Araf Selim'de o kadar benim." Bu açıklamanın sizin sorunuzla alakası yok ama hazır gündemdeyken buna da bir el atayım istedim şimdi...
Yazı benim için çok önemli bir olgu, üzerine atfettiğim değerin haddi hesabı yok neredeyse. Okumak bu olgunun giriş kapısı ve ben on dört yaşında okuduğum ilk ciddi eser "Sefiller" kitabı ile başladığım okuma serüveninde tıkandığı hissediyorum artık. Yazılan çok kitap var ama ruhu yok. Çok rahatlar, sakin ve kıpırtısız, basit değil hatta bir kısmı o kadar karmaşaya bulaşmış ki ne anlattığını anlayana aşk olsun. Kitap artık ne sarhoş ediyor ne de sonrasında etki bırakıyor üzerimde. Ben aslında sizin de aynı dertle dertlendiğinizi hissediyorum. Teslim edersiniz ki şaşırmak kelimesi içerisinde hayret etmek gibi çağrışımı da barındırır. "Ulan bu benim aklıma neden gelmedi daha önce?" , "Helal olsun tam yerine oturtmuş cümleyi!" "İşte bu sayfanın her harfi muhteşem..." gibi cümlelerim yok artık.
İnsan ne için okur? sorusu akla takılır durur. Eğitimi, öğretimi bitirdik tamamiyle çok şükür. İyi kötü geçimimizi de sağlıyoruz bir şekilde. O halde neden hala peşinde koşuyoruz güzel bir metnin?
Aşık olduk kelimelere bir kere, harflerin, o sınırlı sayıda insan icadı ve tek başlarına pek te matah olmayan simgelerin birleşirken çıkardığı müziğe vurulduk sonra. Nere gitsek, ne yapsak o sesin hasretini çekiyoruz yüreğimizin orta yerinde. Ama içimiz burkuluyor onun ehil olmayan ellerde boğazlanan kurbanlık koyun gibi feryat etmesine. Ve bulamadıkça daha da hırslanıyoruz bu sefer. Bu bir tür delilik olarak da algılanabilir, mümkündür, o halde zırdeli olmanın zamanı gelmiştir bizim için. Yani diğerlerinin yakamadığı ateşi kendi ellerinle yakma hayali...
En son tiananmenian tarafından Çrş Arl 05, 2007 9:14 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Yarın işe gitmesem, , ertesi gün de, daha ertesi gün de...Çayı demlesem sonra, yanında dünden kalma bir kaç dilim ekmek yok yalnız..
Ben de yazabilir miyim?
Keşke elimizde böylesi bir sihirli değneğimiz olsa ya da birinin giydiği elbise diğerine de uysa. Hele de benim gibi yazmanın öğretilebilir veya öğrenilebilir bir olgu olduğuna inanmayanlar için bir öneride bulunmak çok zor, inanın. Cevabı siz verebilirsiniz sadece...
O alıntı henüz ele alınmamış ve bir ara toparlanması düşünülen uzun soluklu bir yazıya ait. Allah nasip ederse gün ışığına çıkartırız. O geride kalan pek çok şey sonunda yazının son cümlesiydi. İmza kullanmam gerektiğinde "önemsiz" "boş ver" ve "unut gitsin" gibi şeyler aklıma gelirdi ilk önceleri, bir kaç kez denemişliğim de vardır, sonra eski defterleri karıştırırken bu alıntıya rastladım ve onunla devam etmeye başladım. Sadece bir kere değiştirildi, sevgili Fadim'in dikkatli gözlerinden kaçmayan imla hataları nedeniyle. (İyi ki varsınız Fadim! ) Ne yazık ki hemen hemen hiçbir zaman yazarlığın tembellik lüksü dedikleri çay, sigara, kuru ekmek, daktilo keyfini yaşayamadım ben gerçek hayatımda, biraz da serzeniş o imza...
Yazmak hedef midir? Yazma istenci hangi kaynaklardan beslenir? Soruları üzerine düşünen insan ya yazardır fakat kilitlenmiştir ya da yazmanın felsefesi üzerine düşünüyordur. Benim çok net, isabetli cevaplarım yok, sadece yazmak hedef değil onu biliyorum, bir eşik sadece, onun üzerindeyseniz eğer, ya karışacaksınız günlük iş ve ilişkilerin kıskacına ya da işe gitmeyip oturacaksınız klavyenin başına. Ben arada kaldım sadece. O da güzel ama şikayetleniyor gibi algılanmasın. Kaynakları çok çeşitli, ama çok kişisel ve kaotik. Ezcümle yazmak yazma üzerine konuşmaktan evladır ile bağlayalım sonunu...
tiananmenian için olmazsa olmaz olan bir şey var mıdır?
Her yazısında bir başka tat , bir başka lezzet var. Yüreğinde şekerci dükkanı mı var nedir bilinmez.
Sadece ördüğümüz duvarları yükseltiyoruz komşularımızla arada bir.(Tian)
Duvar ne durumda?
126 sayfalık metni imbikten çekip bu cümleyi gündeme oturtmayı başardınız sevgili Fadim, sizin gibi okuyucular olduktan sonra bizim işimiz çok zor, tekrarlayıp duruyorum ama aklıma başka birşey de gelmiyor; iyi ki varsınız!..
İkinci Körfez Savaşının başladığı dönemlere denk gelen yazı, savaş eleştirisi ve Türkiye'nin tavrı üzerine kurgulanmıştı. Ardından konuyu Türkiye bir tehdit olarak algılanırsa emperyalist güçler tarafından, ne olacağı üzerine hafif de efelenerek bir kaç cümle kurduk ve konuyu tam da bir delinin ağzına yakışacak şekilde bağladık;
Sevgili Cumhuriyet Başsavcım, laiklik ve anayasanın değiştirilemez kanun maddeleri, taş gibi yerinde duruyor korkma. Sadece ördüğümüz duvarları yükseltiyoruz komşularımızla arada bir. Yuvarlanan taşlar cennetidir dünya, bazen çomak sokar hayat denilen akışa tarihin yüz karası, zafer meraklısı histerik kahkahalar. Umut fakirin ekmeği, Hindistan’daki çilekeşin kirli saçlarıdır genç kızların tiksinerek baktığı ve lanet olası bir sutyenin çengelidir hayatımızı karartan gecenin kör vakti açılmamakta ısrar ederek. Her şey geçer, sen kalırsın geriye.
Ben Atatürk ilkelerinin, özellikle laiklik ilkesinin gereğinden fazla abartıldığı ve üzerine konuşulup, kelimeler eklendikçe içinin boşaltılıp, dinin devlet işlerinden ayrılması çerçevesinden kopup devletin yurttaşlarının hakim dini üzerinde tahakküm etmesi olarak algılanmasından rahatsızım. O zaman hükümet farklıydı ancak arada geçen beş yıl içerisinde değişen hiçbir şey yok. Ayrıca anayasamın neden değiştirilemez hükümler içerdiğini de içime sindiremiyorum.
Somut bir örnek; Devrem, askerliğini benden bir ay erken bitirdi ve uçakla evine yani Ankara'ya dönecek. Ben götürdüm askeri jiple. İçeri girecek, didik didik arıyorlar bizimkini, kemerini falan herşeyi çıkardı. Neredeyse yarım saat kadar sürdü arama tarama faslı. Polis işini yapıyor, biz de sesimizi yükseltmiyoruz, askeri üniforma var ben de ama gerek duymuyoruz birşey söylemeye. O arada Mardin Kilisesinin en rütbeli rahibi geldi yanında avanesiyle. Boynunu tamamiyle kapatan sakalı, simsiyah uzun geleneksel giysileri, boynunda altın kalın zincirli ve mücevher işlenmiş kocaman bir haç, başında kukuleta ile ne kendi, ne adamları ne de bavulları aranmadan geçtiler içeri. Devletin terhis olmuş ve bacağında kurşun yarası olan bir Asteğmen'inin maruz kaldığı uygulama bir yana, vatandaşlarının kanunlar ve devlet uygulamaları karşısında eşitliği bile bir yana, şalvarlı ya da türbanlı bir diğerine davranışı ile yine kendi vatandaşı Hırıstiyan din adamı karşısında ki tavır arasında farkı hissettik iliklerimize kadar o gün.
Ancak sözü geçen komşu tüm bunları konuşmanın önemsizleştiği ve Müslümanlığı falan geçtim sadece insan olduklarını düşünsek bile her gördüğümüzde içimizi yakan acılarla kavrulduğumuz, kan ve gözyaşına boğulmuş Irak halkı idi. Duvarlarımızı yükseltiyorduk ve iki tarafın hükümetleri geçmiş zaman içerisinde buna imkan tanımış ve yeterince katkıda bulunmuşlardı. Şimdi küçük Amerika olacakken Turgut Özal ağzıyla, Amerika ile komşu oluvermiştik tüm bu acılardan geriye kalan ağıtlarla birlikte. Amerika araya adı konmamış, taşeron ruhlu ve aşiret tandanslı tampon bir devlette sıkıştırmıştı zaten ilk körfez savaşından itibaren. Bir tür kozu elinde tutma hevesiyle, havucu da sopayı da cebinde bekletiyordu bir yandan ve İran'ı abluka altına almanın tek ayağı kalmıştı şimdi; Türkiye. Bir komşu daha ve bir tane de duvar. Allah sonumuzu hayır etsin, aramıza kin ve düşmanlık ekerek bundan nemalanmaya çalışanları da layık olduğu yere göndersin. O zamanlar tezkere tartışmaları devam ederken, her ne sebeple olursa olsun Amerika'nın yanında olmalıyız çığlığı atanları da bildiği gibi yapsın. Ben kana bulaşmış para, petrol ve gelecek istemiyorum ülkemde, bu sadece Müslüman ülkelerle de sınırlı değil.
Aslında siyasi olgulara dair çok da severek yazmıyorum ama kahramanlarımın diliyle de olsa zaman zaman ona sataşmak hoşuma gidiyor. Serbest ve kişisel olduğunu da belitmekte fayda var her zamanki gibi...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız