...
odama dönerken alev alev yanarak ruhum
aynı tıkırtıyı işittim yine ilkinden biraz daha kuvvetlice.
'kesinlikle' dedim, 'kesinlikle bir şey var penceremin kafesinde;
öyleyse neymiş bakalım ve bu esrarı
çözelim; -
rüzgardır, başka bir şey değil bu.'
açıverince kepengi, eski devirden kalma
azametli bir kuzgun
kanat çırpıp sallanarak adım attı içeriye;
ne bir selam verdi ne bir an durdu ya da
oturdu;
ama bir lady'nin ya da lord'un edasıyla
tünedi kapımın üstüne-
oda kapımın üstünde bir pallas büstüne kondu-
konup oturdu hepsi bu.
derken ciddi ve haşin suratıyla bu abanoz kuş,
kaderimi gülümsemeye dönüştürdü,
'sorgucun kırkılmışsa da hiç kuşkusuz' dedim
korkak değilsin sen,
gecenin kıyısından gelen
suratsız ve yaşlı kuzgun-
gecenin plutonian kıyısındaki saygı değer adın nedir,
söyle bana.'
kuzgun dedi ki 'bir daha asla.'
Şiir için teşekkürler Kedikara.
Karga, 'bir daha asla' diyemeyecek kadar akıllı ve açgözlüdür...
*
Bre hey kokuyu inadına üstüne çeken hey, topallıyor işte yine, topallıyor üstüne karanlık.
Bir kağnı gibi bütün ağırlığı sırtlayarak. Kaburga mı dayanır buna, yay misali kıvrılsa da.
Bre hey, kokuyu içine çekiyor kıpraşan karanlık…
Bir servet ödenir belki doğan her günün tazeliği için.
İnsan kaybedince yitik yanlarını özlüyor. Kaybedince arıyor kendinde olanı.
Bir yudum bir yudum daha topraklaşıyor insan, berraklaşan göğün altında.
Her gün yeni bir resim seçiyor gökten insan. Her gün bir hayret bir daha hayret…
Ben yeni bir dilek kuyusu açıyorum, dünya delik… Bir ister bin beklersin…
Bir çığlıktır yaşam. Sadece bir çığlık kadar gerçek olabilirdi ancak. Başka türlü nasıl inanabilirdi ki insan bunca olan bitene…
Soren Kierkegaard mealen şöyle diyor: " Hiç bir an bizim için özel olmamalı; hemen hatırlanacak kadar özel. Ancak bütün anlar, hemen hatırlayabileceğimiz kadar dolu olmalı. "
Poe, yaşama bir ölü deniz muamelesi yapıyoruz. Dışımızdan içimize akan her şeyi biriktiriyoruz. Ve bu birikinti zamanla daha da anlamlı hale geliyor. Geçmişin bizde bıraktığı izlere gözümüz gibi bakıyoruz. Çünkü gelecek korkunun ve endişenin ağında büyümede.
Kapalı bir kutunun kapağını açmak dışarıda olan için felaket olabilir…
*
Ve algımız anlarımızı parçalara bölmeden yana. Küçük parçalar bir bütünün kalbi olabilir…
Hegel miydi bu güzel sözü söyleyen. "Hayat ileri doğru yaşanır, geçmişe doğru anlaşılır." Buna göre, tam bütüncül bir anlayış, kendini sürekli içinde bulunduğun andan ileriye doğru ışınlamak ve ordan geriye doğru bakmakla mümkün. Yolun sonundan geriye doğru baktığında, yol da bir andan ibaret olarak görünecektir son tahlilde.
Zaman, kedilerin dilinde pütürleşen keskin, içe dönük ve sadece hayvanat aleminde beliren küçük su taneciklerinin yansımalarından ibaret gibi, kediyle karşılaşan bir bilincin doğurduğu bu imgelemsinin neresinde çırpınırsa çırpınsın anlamını yitirecek kadar ifadesiz bir duruştur.
Söz, ete kemiğe büründüğü andan itibaren insan için bütün yanlarını açar ve kabuk bağlatan taraflarını zengince sunar. Ben almadım, sen almadın, o alamadı. O zaman söz kime değerse değsin saydam bir fanus gibi ışığını da yanına alarak yaşamaya devam eder. Sözün ışığını çalana hesap soracak bir bilge var etmenin kimseye bir faydası olmayacak.
Savunulacak bir yanımız kalmadı, savuracak yanlarımız habire kendini çoğaltmada, doğurmada. Buna hiçbir kanun kapı olamayacak kadar acze düşmüş durumda. O halde pencerelere saldırmalı insan, günü en zayıf yanıyla bize gösteren tek kuşatılmış bölgedir pencere. Perdelerin eylemine sıska bir yelpaze gibi değer insan eli. Eli pencereden koparan güç, özgür olma isteminin ilk adımına bir çentik atmış demektir. Ve yerin kuşatılmış yüzüne bir çentik atmak, efendiler için bir savaş sebebidir. Efendisine itaati öğrendi bunca asırdır insan. Kim ki savaşa ark olursa, boğulanları da iç etmeyi göze almış demektir.
Her şartta ve koşulda insan suç işleyecek kıvama geldi, bunun önüne geçebilecek insan bu asrın gölgelere bürünmüş penceresinden başını uzatamayacak kadar zavallı ve tedirgindir.
*
Günün herhangi bir vaktinde, dünyaya dair ne varsa, beynimin koridorlarına düşüyor. Gece bir bir çözülüyor ve parçalara ayrılıyor bütünlüğün kocamanlığından korkan. Ve gece düşüme bir kanaviçe zarafetiyle işlenenleri kocaman bir korku, bir beklenti ve çürümüşlük sessizliğinde anlam taramasına gitmeden izlemedeyim. Ve biliyorum Tanrı’nın düşlerime yağdırdığı her şey benim bir parçam, bütünün karanlık bir gölgesi. Ve ben o gölgede oturup çay içmeyi yeğliyorum…
Pencerem açık...
Dışardan şıkır şıkır sesler geliyor...
Bu şıkırtı yağmurun hızla asfalta çarpma sesi...
Yağmurun asfalta, yağmurun şemsiyeye, yağmurun başımın üstüne, yağmurun pencereye çarpma sesini tanır kulaklarım ama... Başka... Bilmiyorum...
Hemen pencereye koşmalı... Bu sesi duyup pencereye koşmak çocukluktan kalma bir refleks...
Çocukken annemi kızdırmak pahasına pencereden bakıp, hızla yağmurun altına atardım kendimi. Şimdi büyüdük tabii, yanımızda kızdıracak annemiz de yok, elini tutup sokağa sürükleyecek olsam yine deli muamelesi görücem, onu da biliyorum... E napalım... Pencereden sarkabildiğim kadar yağmura değiyor yüzüm. Buna da şükür...
Hızla balkondan çamaşır toplayan kadın bir yandan 'daha dün silmiştim şu camları' diye hayıflanadursun, küresel ısınma kabuslarını kafaya takmış bir adam, 'yağsın yağsın susuz kalmayalım bu yaz' diye söylene söylene koşuyor...
Muhtarlığın önündeki parka bakıp, ağaçları sayıyorum. Tam onaltı ağaç var görüş alanımın içinde... Asfalta değen yağmurun kokusu olmaz ya, derin bir nefesle onaltı ağacın toprağına dayıyorum burnumu. Buna da şükür...
Yağmur kaçtı...
'AN' lara bir miktar ıslanmış satır bırakıp kaçma isteği uyandı bende de... : )
Annem dediydi küçükken, yağmuru melekler indirirmiş yere, o yüzden canını yakmazmış insana dokunduğunda ve o yüzden kabul olurmuş dualar... Her melek bir dua taşırmış yağmurdan artakalan...
Şu karşı parkın ağaçlarını sayarken farketmeden bir meleğe dokunmuş elim... Yoksa ne işim vardı bugün, sayamayacağım kadar çok ağacın ve yağmurun altında...
Bizi yağmurla... Bizi meleklerle buluşturana... Hamdolsun...
Hegel miydi bu güzel sözü söyleyen. "Hayat ileri doğru yaşanır, geçmişe doğru anlaşılır."
Tam tersi Poe… söz Kierkegaard’ın… :)
… "tersi" demek ne kadar doğru bilemiyorum / ama söz; “Hegelci diyalektiği” sorun olarak gören, onu ters yüz etmeye çalışan Sören Kierkegaard tarafından söylenince böyle bir giriş yaptım…
Bilindiği gibi Kierkegaard; Hegelci felsefenin altını oymak için kapsamlı bir parodi sunmuştur… Ya / Ya da… larla… “Bilimsel Olmayan Eklentiyi Sonlandırırken” de… hep Hegelci diyalektiği tersyüz etme amacını gütmüştür…
Yağmur, bir damla bir damla daha göğün perçeminden yerin yüzüne yıkılmada. Aylardan Haziran olduğunu saklamak istiyor sanki. Kuruyan için her geçen gün daha bir anlam kazanıyor yağmur. Aylardan Haziran... Benim içinse sarı sarı sarı bir gün...
En güzeli dört metrekarelik halısıyla tek göz odayı,İstanbul yapabilmekte.
Yani olmak istediğiniz yer değil olmak istediğiniz insanlar olmalı.Onlarla anları çoğaltıp zamanı zemine boyarsınız.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız